• 214 syf.
    ·7/10
    Petterson, iyi bir yazar. At Çalmaya Gidiyoruz’un hikâyesini kahramanımız Trond Tobias’tan dinliyoruz.

    Kitabın özetine geçmeyeceğim -zaten yapı olarak düşünüldüğünde, kitap bitmeden özet yapılamaz; çünkü kahramanımızın öyküsünün ayrıntılarına sayfalar ilerledikçe erişebiliyoruz. Bu bağlamda, parçalı bir yaşantı var elimizde.
    İki evlilik yapan Trond T. Kitabın II. Bölümüne geçmeden, ilk eşiyle yaşadığı sorunları aktarır, bir sevişme esnasında eşini tanıyamaz duruma gelir ve aldatıldığını düşünür.
    Bir ağlayış esnasında “…dünyada en çok korktuğum şeyin Magritte’nin tablosunda aynaya bakarken sadece kendi kafasının arkasını gören adam olmak olduğunu anlamıştım.” (s. 114) der.
    Burada durdum. Kafama takıldı. Magritte kim? Hangi Tablo? Peşinden gittim bunun. Yaptığım birkaç küçük araştırmayla, ressamın Belçikalı Rene Magritte; mahut tablonun 1937 tarihli “Not to be reproduced” olduğunu öğrendim.
    Tabloya baktım: Bir adam aynaya bakmakta ve kendi yüzünü değil; sırtını görmekte, aynanın önündeki kitabın ise tam olarak kendisi görünmektedir. Vay canına!
    Aklıma Yabancılaşma kavramı geldi ilk nedense, ama aynı zamanda “yüzsüzlük.”; ardından Agamben’in Yüz* metni geldi.
    Agamben’in metninin bağlamı epey farklı. Yalnız işbirliği yapmak da mümkündür. Agamben diyor ki, “…yüz ortaklığın (communauté) tek yeri, mümkün yegâne sitedir.” Benim için bu heyecan vericidir. Magritte sayesinde Petterson, hem muazzam bir ahval tasviri yapıyor hem de edebiyatın gücünü ortaya çıkarıyor:
    Trond T. eşiyle kurduğu (Agamben’in izniyle) ortaklığın sonlanışından ötürü duyduğu hüznü okura aktarır. Site dağılacaktır. Utanç, endişe ve korku bir aradadır.
    İyi edebiyat metni bize karşılaşma sahaları bırakması ile fark ettirir kendini: Karşılaşma; buluşma yerleri, hafıza ve mekân tazeleme/inşa etme anlamını taşır diyerek sonlandırayım.