• Kadına şiddet giderek daha fazla sınıfsallaşıyor
    Dine dayalı korku kültürünün, ataerkil hortlakların, gerici geleneksel mitlerin buna rızayı sağlamak için dolaşıma sokulduğu ise çok açık. Kapitalizm ve ataerkil ittifakı şiddetin aktörü durumunda
    Kimi burjuva çevreler bu yüzden kadın sömürüsünü şiddete indirgeyip üzerini örtmeye çalışıyor.
  • Ussher’in yorumladığı gibi “hamilelik, doğum ve doğum sonrası dönem... kadınların deneyimleri gereğinde müdahaleye muhtaç bir hastalık olarak konumlandırılarak patolojize edilmiştir.” Sonuç olarak doğumların büyük çoğunluğu çoğu kişi tarafından “doğal” doğum yeri olarak görülür hale gelen hastanede gerçekleşir. Pek çok vakada kadınlar bu oldukça teknolojik ve tıbbileşmiş doğum yaklaşımına karşı çıkmazlar, geriye dönük olarak karşı çıkar ve bazı yönlerine itiraz eder görünürlerse de, devamı için iş birliği yaparlar. Feministler ve diğerleri doğumun tıbbileşmesini ataerkil toplumlarda kadınların hayatlarını farklı açılardan etkileyen daha büyük sosyal yapıların göstergeleri olarak addederler.
    Tina Miller
    Sayfa 58 - İletişim Yayınları
  • İncelemeye başımdan geçen bir olayla başlamak istiyorum. Bayanlı (biliyorum, yurdum feminazileri şimdi topa tutacak, zaten onun için yaptım) erkekli bir arkadaş ortamında, feminist olduğunu söyleyen fakat beni pek de ikna edemeyen bir hanımla küçük bir tartışmamız olmuştu. Tartışma dediysem de öyle hararet düzeyi yüksek türden değil, gayet seviyeli ve fikirleri özgürce ifade edebilecek türden bir tartışma ortamı. Severim böyle ortamları. Zaten hararet olsaydı o vakit bu konu kapanmış olurdu. Neyse... Feminist olduğunu iddia eden fakat sonrasında anladığıma göre feminizmini eşitlik üzerine falan değil de "eşitlik adı altında üstünlük" kurmaya yönelik yapılandırdığını düşündüğüm arkadaşa, "Toplum olarak kadının çalışmayıp (kadın her zaman çalışma hayatından soyutlanmaz, bazen de çalışmamak işine gelir) kocasının evin geçimini sağladığı durumlar kanıksanmıştır. Peki ya tam tersi olsa ne olur? Mesela sen böyle bir durumu kabullenip, çalışmayan bir eşin olmasını ve onun geçimini de üstlenmeyi kabul eder misin?" diye sorduğumda cevabı şu şekildeydi: "Öyle şey olmaz, erkek çalışmak zorunda. Yoksa öyle biriyle evlenmem." Kadın-erkek eşitliğinin oportünizm ile imtihanı :) Zaten yazarın, kitapta dem vurduğu konulardan biri de bu. Menfaatini önde tutan beyaz ve sosyal statüsü yüksek kadınların, elde etmek istedikleri haklara sahip olduklarında, aynı safta yer aldıkları görece daha aşağı statüdeki "kız kardeşlerini" terk etmeleri ve davalarına ihanet etmeleri durumu. Akla hemen şu söz geliyor haliyle: Feminizm kocayı, komünizm parayı bulana kadardır.
    Bahsettiğimiz bu oportünizm durumu da baş gösterip "kız kardeşlik" hüsrana uğrayınca, haliyle geride kalanlar hem kadın olarak hem de ikinci sınıf ırktan olarak ekstra çaba göstermek durumunda kalmışlar. Yazar da bir siyah olarak bu durumdan çokça yakınmakta.
    Yazarın sadece erkeği sanık sandalyesine oturtarak durumu ele almamış olması ve hatayı daha çok, "içlerindeki düşman"da araması, yazara ve kitaba olan saygımı artırdı. Nitekim öbür türlü bir yaklaşım, ancak ve ancak kolaycılık olurdu. Bu da haliyle sonuç getirmekten ziyade kadını ve erkeği birbirine düşürme durumunu doğururdu.
    Kitapta, "bizim feministlerin (!)" bilmediği birçok konudan bahsediliyor, her ne kadar kitap kısa olsa da. Zaten bu kitap bir nevi feminizme giriş gibi. Ben öyle kabul ediyorum ve bu yolda güzel de bir yol haritası olabilecek bir kitap olmuş. Mesela kürtaj konusu ele alınmış ve bunun biraz da ekonomik yönüne değinilmiş. Kürtaj yasaklandığı zaman merdiven altı sektöre dönüşür, yoksul kadın bu yola başvurursa hayatını riske atar, fakat zengin kadın bir şekilde yolunu bulur çünkü imkanlar dahilinde bu durumdan kurtulmasını bilir. Sonrasında canını tehlikeye atmak istemeyen mağdur ve de yoksul kadın, kim bilir ne şekilde rahmine düşmüş o çocuğu dünyaya getirmek durumunda kalır. Sonra vay efendim, sokaklar neden güvensiz? İşte bu kürtaj kaçakları yüzünden...
    Bunun yanında modanın dayattığı ve kozmetik endüstrisinin şekillendirdiği kadın modeli de işlenmiş. Bu durumun tamamen ataerkil zihniyetle dayatıldığını ve kadınların da bu sistemin çarkları altında bile isteye ezildiğini görüyoruz haliyle. Cepleri dolanları ise hiç konuşmayalım. Bu arada, bilmem hangi düşünceyle yapıyorsunuz ama bilin ki sıfır beden hiç de çekici değil sevgili hanımlar. Nitekim sektör de artık bu anoreksik hatunlardan sıkıldı ve bu moddan çıkmaya karar verdi diye biliyorum.
    Bu konuların yanında diğer önemli konular ise bence kadın ve cinsellik, kadının dindeki yeri ve ataerkil düzlemde çocuk yetiştirme konuları idi.
    Feminizm mevzubahis olduğunda, bazı kadınların kalıplaşmış bir söylemi vardır: Erkek tahakkümüne karşı olmak. Aslında bu, madalyonun sadece bir yüzü. Diğer yüzü ile bazı kadınlar ya karşılaşmak istemiyorlar ya da bazı aklı evveller, bu yüzü diğer kadınlardan gizliyor. Bu kitap bize madalyonun iki yüzünü de gösterdiği için yazara teşekkür ediyorum. İki yüzü de görmek isteyen kadınlara ve tabii ki de kadınlara layık oldukları kıymeti vermeye gönüllü erkeklere bu kitabı tavsiye ediyorum.
  • Erkekler ataerkil iktidarı gündelik hayatta o kadar ölümcül biçimlerde kullanırlar ki, kadınlar ve çocuklar korkuyla ve güçsüzlüğün biçimlendirdiği her türlü hal içinde sinerler ve çektikleri ıstıraptan kurtulmanın tek yolunun, tek umudun erkeklerin ölmesi, ataerkil babanın eve gelmemesi olduğuna inanırlar. Erkeklerin hükmettiği kadınlar, kız ve oğlan çocuklar, bu erkeklerin ölmesini isterler, çünkü onların değişmek istemediklerine inanırlar. Hakimiyet kurmayan erkeklerin onları korumayacağına inanırlar. Erkeklerin ümitsiz vaka olduğuna inanırlar.
  • Dünyadaki kadın hareketlerinin ve dernekleşmesinin dominant lideri Virginia Woolf.Kendisini ismi lazım olmayan bir kültür,sanat ve edebiyat dergisinde tanıdım.Eşine yazdığı mektup yer alıyordu.Etkilendim.Modernist,elitist ve tahminim üzere feminist bir yazar çıktı karşıma.Ataerkil toplum yapısını eleştiriyordu.Kadınların sosyal düzeyinden memnun değildi.Haklı bir yakarış sezdim kitapta.Ve eril bir erkek olarak hak verdim ben.14.yy değerlendirecek olursak,19.yy değin kadınların imkanları kısıtlı tutuluyor,önemsenmiyor,cinsiyetçi statükoculuk dünyaya hakim oluyordu.Yazarı tavrı dünya düzenine.Kitabında da kadın hak ve özgürlüklerinden,kadınların mesleki becerileri ve toplumda edinmeyi hak ettiği sosyal statü,para,seçilme hakkı,kısıtlanılmaması gereken temel hak ve ödevler anlatılmış.Kendine ait bir odan olsun,bu bir adımdır diyip örgütlenme sürdürülmüş.Benim dusuncemi,bazı cinsiyetçi dayatmalarımı ve tabularımı kırdı,yıktı diyebilirim.Muhakkak okunmalıdır.
  • ...sanki birbirimizi anlayabilirsek, erkekleri de bu saçma sapan baskılardan, önyargılardan kurtarabilirsek bu sorunu çözebiliriz gibi geliyor. İlerleyen röportajlarda kahvelerde verilen gazları, komşuların “öldür 6 ay yatar çıkarsın” tembihlerinİ duyacağım zaten. Konu komşu eş dost kıyım olsun, cinayet işlensin diye elbirliğiyle çabalayıp duruyor. Yegane suçlu bu adamlar değil. Kadını esir eden ataerkil düzen, kimi erkeklerin de yakasına yapışmış aslında. Ne kadar zarara uğradıklarını bilmiyorlar ama. Bu düzenin kendi menfaatlerini gözettiğini sanıyorlar. Soluğu cezaevinde alınca bile gerçekte başlarına ne geldiğini anlamıyorlar.
  • Bence Cem Akaş, bu kitabıyla Türk Edebiyatının distopya türündeki en ilginç konularından birini işlemiş. Zaten kitabın arka kapağını okuyunca hemen dikkatimi çekti, alıp okudum.

    Yazar, bir salgın hastalık sonucu spermin işlevsel özelliğini
    yitirerek, Y kromozomunun neslinin tükendiği dolayısıyla da erkeklerin yeryüzünden silindiği bir dünya yaratmış. Kurulan bu yeni dünya düzeninde; kadınların ataerkil düzenden nefret ettiği ve her türlü alanda (tarih, müzik, tiyatro vs.) erkek tarihinin minimum düzeyde yer aldığı, onların eskiden yazdığı ve yayınladığı her şeyin yasak olduğu bir düzenin işleyişini okuyoruz.

    Bence yazar çoğu yerde ataerkil düzeni taşlamış. Mesela; ders kitaplarında erkeklere yer verilmemesi, tiyatrolarda erkek karakterlerin kadınlaştırılarak kadınlar tarafından( zaten erkekler yok) oynanması gibi. Bu tür hadiselerin tarihte kadınların başından geçtiğini biliyoruz. Ama bir erkek karakter üzerinden tüm bunları okuyunca bir hayli ilginç oluyor.

    Baş kahramanımız Constantine, doğar doğmaz ailesi tarafından terk edilerek bir çiftin kapısına bırakılıyor. Sebebi ise erkek olması. Onu bulan aile, vicdanına yenik düşerek evlat ediniyor. Doğum belgelerinde sahtecilik yaparak onu bir kız çocuğu gibi yetiştiriyorlar, kimse bilmiyor. Constantine’nin büyüyüşüne tanık olurken anaerkil düzende ailesinin ve toplumun onun üzerindeki baskısını, ergenliğe girişiyle birlikte cinsel kimliğinin nasıl yok sayıldığını, ailesi tarafından nasıl psikolojik ve cinsel şiddete uğradığını da okuyoruz.

    Kitap, üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm geçmiş zaman kipiyle anlatılırken, ikinci bölüm gelecek zaman kipiyle anlatılmış. Benim hiç alışkın olmadığım bir dili vardı ama buna rağmen de akıcıydı, bu günlerde yoğun olmama rağmen hemen bitirdim.
    Distopya severlere öneririm, ilginç bir konusu var.