• Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.
  • Mustafa Kemal 1926'da, Halep'ten ayrılmadan önce, 7. Ordu komutanlığına atandığı zaman İstanbul'da kendisine verilmiş olan bir miktar altını Falkenhayn'a iade ettiğini açıklayacaktı. Anlattığına göre bu altınlar rüşvet olarak verilmiş ama o karşılığında bir makbuz vermek için ısrar etmişti ve Halep'ten ayrılırken de makbuzun iadesi için ısrar etmişti. Sonunda İstanbul'a dönüş biletini alacak parası kalmamıştı. Cemal Paşa onun atlarını 2.000 altın liraya satın alarak yardımcı oldu. Daha sonra aynı atları 5.000 altın liraya satan Cemal Paşanın aradaki farkı ödemek için ısrar ettiğini anlatacaktı. Bu para Mustafa Kemal'in bundan sonraki iki yıl boyunca geçinmesini sağlayacaktı.
  • M. Kemal sadece "dini" değil, "Halkçılığı" da kullandı!
    Bölüm 3

    Halk, 18 kuruşa devlet eliyle ithal edilen şekerin neden kendisine 60 kuruştan satıldığını biliyordu. "Halkçı" diktatörlük 18 kuruşa ithal ettiği şekeri altı komisyoncudan geçirerek halka ulaştırıyordu. Çoğu zaman da, şeker yoksul halka hiç ulaşmıyordu. Bir koyunun 50 kuruşa satıldığı bir ortamda bir emekçi ailesinin şeker satın alması zaten olanaksızdı. Yoksul halk şekerden önce, ekmeği bile yeteri kadar yiyemiyordu. "Türk çiftçisi"nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketinin amaçları değerlendirilirken, 1935-36 yıllarına ilişkin şunlar söyleniyor:

    "Fakir gruptaki hububat istihlaki yetişkin erkek başına senede 416 kilo ekmeğe tekabül ettiği halde, hali vakti nispeten daha iyi olan II'nci grupta bu istihlâkin (tüketimin) azalacak yerde 452 kiloya yükselmesi, köylünün 1935-36 senesinde ekmek ihtiyacını bile tamamiyle karşılayamaz olduğunu göstermektedir. II. grupta kâhil (yetişkin) erkek başına senelik ekmek istihlaki I 'nci gruba nazaran 70 kilo buğday ekmeği daha fazla, yani cem'an (toplam) 34 kilo fazladır." [1]

    Komisyoncuları zengin etmeyi amaç edinen bir siyasal iktidar, elbette emekçi toplum kesimlerinin yararını bir yana itecekti. Zaten söz konusu olan "sınıfsız bir toplum"du. (...)

    İstanbul'un büyük tüccarları, Milli Mücadele'de vatan kurtaran, şimdi karşılığını isteyen sivil-militer bürokratların soygun ve sömürü olanaklarını artırmak için, her seferinde yoksul halka daha fazla yükleniyordu.

    "Gelir farkı gözetilmeksizin", her yetişkin erkek "yurttaş"tan yılda 8 ila 15 lira arasında değişen yol vergisi alınıyordu. Yetişkin beş nüfusa sahip bir köylü ailesi için bu, yılda yaklaşık 60 TL. ödeme zorunluluğu demekti. Bir ton buğdayın 40 liraya satıldığı koşullarda bu vergiyi ödemenin ne demeye geldiğini anlamak zor değildir.

    "Sınıfsız", "imtiyatsız", "kaynaşmış" toplumda hapishaneler vergilerini ödeyemeyen yoksul köylülerle dolup taşıyordu...

    Devlet, tüketim malları üzerinde tekel kurarak, yeni vergiler koyarak, eski vergileri artırarak yoksul halk üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu. Kötü ürün ve fiyatların aşırı düşüşü karşısında vergi yükü giderek artıyordu. 1927'yi baz alan endekse göre, vergi yükü 1934'te 153'e çıkmıştı. Nüfus başına gayri safi gelir ise, aynı yılları esas alan endekse göre, (1927=100), 1930'da 92.6'ya, 1934'de 60.5'a kadar gerilemişti. [2]

    Gelirde aşırı düşüşler olurken , artan vergilerin yarattığı baskı dayanılmaz boyutlardaydı...

    KAYNAKLAR:
    Anti CHP Arşivi Facebook Sayfası

    [1] Türk çitfçisi'nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketi Ankara, 1938, sayfa 41-55.

    [2] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923 1938, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252.
  • M. Kemal Hareketi, emperyalizmin çıkarlarına zarar vermiyordu ve emperyalizmle yeni bir "dengenin kurulması" demekti. Asya'nın, Afrika'nın, Latin Amerika'nın mazlum halkları, M. Kemal'inkine benzer bir yol izledikleri sürece, emperyalizmin bundan hiçbir zararı olmazdı...

    Emperyalistler, Türkiye'deki düzeni diğer azgelişmiş ülkelere örnek göstermekten çıkar umuyorlardı. Bu amaçla, M. Kemal Hareketi "ilerici" bir hareket olarak gösterilmek isteniyordu... Böylece, "ilerici" bir görüntü veren bir **cila altında sömürgeciliğin yeni bir biçimi sergileniyordu. Sonradan buna neo-colonialisme (yenisömürgecilik) denilecekti.**

    Yaklaşık yetmiş yılda yaşadıklarımız, yapılan tüm abartmaların, ideolojik zorlamaların ne anlama geldiğini gösteriyor.

    Azgelişmişlik sürecindeki diğer ülkelerden Türkiye'nin gerçekten bir farkı var mı? Eğer bugün Türkiye Batılılar'ın her istediğini yaptırabildikleri bir ülke olmaktan kurtulamamışsa, bunun nedeni, ülke kaynaklarını **yerli asalak sınıfların emperyalistlerle ortaklaşa talan etmeleri ve sağlıklı gelişme yollarını tıkamalarıdır.**

    İşte bu talan, M. Kemal'in kişiliğinin gerisine gizlenerek yapılıyor. Asalak sınıfların ve emperyalistlerin sömürüsü devam ettikçe, bu, "Atatürkçülük" oluyor. Bu sömürüye karış çıkan her kim olursa, "Atatürkçülük yolundan sapmış" sayılıyor.

    M. Kemal, mülk sahibi sınıfların siyasal ve ideolojik **temsilcisi** olarak, o sınıfların çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla bazı "inkılaplar" yaptı.

    KAYNAK:
    Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Doz Yay., İstanbul 1991, sayfa 97, 98.
  • "Taha" Suresi'nde Alemlerin Rabbi şöyle buyuruyor:

    16 - "Sakın kıyamete inanmayıp, kendi heva ve hevesine uyan kimse seni, ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helak olursun."

    Neticede M. Kemal Atatürk'ün; "Gökten indiği sanılan..." demesiyle, Kuran'ın Allah (azze ve celle) katından olduğuna "iman" etmediği ortaya çıkıyor.

    "Bize ne, iman etmezse etmesin" demekte yersiz, zira dinimize göre bu nokta da çok önemlidir...

    Şöyle ki:
    Laiklik; Kuran'ın Rabbimizin katından olduğuna **iman etmeyen birisi tarafından** müslüman bir millete dayatılmıştır. "Bu düşüncede olan birisinin kurduğu sistem" bizi yönetiyor. Bu düşünce esasına dayalı bir yönetimin; Rus, yunan ve ingiliz yönetimlerinden, bayrağı "haç" olan yönetimlerden ne farkı var?

    Bir müslümanın bu düşünce yapısında olan birisinin yönetimi ve düzeni altında yaşaması nasıl düşünülebilir? Asla düşünülemez... Aynı zamanda şu sebeple de dinimizin onaylamadığı bir husustur bu;

    "Nisa Suresi"nde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    59 - "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve **sizden olan emir sahibine** de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir."

    Ayet-i Kerime'de "sizden olan emir sahibine itaat edin" buyuruluyor... Yani, "müslüman olan" emir sahiplerine uymak ile mükellefiz. Müslüman olmayana itaat olunmaz... Kuran'ın Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilmesinin bir "sanıdan" ibaret olduğunu ifade eden birisine nasıl müslüman denir?
  • Atatürk diktatördü. Buna hayır diyen tarih bilmiyor
    demektir...
    Atatürk ölmek üzere, diyorlar ki, “Yerine kim geçsin?” “Siz seçin, ben yerime
    kimseyi bırakmıyorum” diyor, “Millet seçsin” diyor.r.
    Dolayısıyla Atatürk’ün
    diktatörlüğünün sebebi her şeyden ve her şeyden önce bağımsızlığı ve hürriyeti
    öğretmek, insanlığı, akılcılığı öğretmek. Bunu yapmak için de diktatörlük
    yapmak mecburiyetindesin. Ama Atatürk’ün yaptığı diktatörlüğün bir farkı var.
    Onun diktatörlüğünün içinde zorbalık yok
  • Çocukluğumdan beri bir tabiatım vardır. Oturduğum evde ne kızkardeş, ne de ahbap ile beraber bulunmaktan hoşlanmazdım.
    Ben yalnız ve müstakil bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir halim daha var, ne ana -babam çok erken ölmüş- ne kardeş, ne de en yakın akrabamın kendi zihniyet ve telakkilerine göre bana şu veya bu tavsiye ve nasihatte bulunmasına tahammülüm yoktu. Aile arasında yaşayanlar pekâlâ bilirler ki sağdan soldan, pek saf ve samimi ihtarlardan masun bulunamazlar. Bu vaziyet karşısında iki tarz-ı hareketten birini intihap etmek zaruridir. Ya itaat, yahut bütün bu ihtar ve nasihatleri hiçe saymak. Bence ikisi de doğru değildir. İtaat nasıl olur, en aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın ihtarlarına itaat maziye ricat demek değil midir? isyan etmek, faziletine, hüsnüniyetine, yüksek kadınlığına kaani olduğum anamın kalbini, telâkkilerini altüst etmektir. Bunu da doğru bulmam. (S.38-39)