• İşçiler yaşadıkları baskılardan dolayı ayağa kalkmış ve bir de, bunun için baskı ve her türlü hakarete maruz kalmış ama Feyzioğlu gibi solu çoktan ergenekonculukla trampa etmiş tipler 'Yaşananlar havaalanının ismi tartışmalarının üzerini örtmemeli adı Atatürk olmalı diyor. Şunların dinci burjuvaziden ne farkı var.
    3. Havalimanının adı Cehennem olsun
  • Atatürk şu sualleri yazdırarak hepimizden cevaplar istemişti:
    1) Türk milleti muhtaç olduğu terbiyeyi kadından mı alır erkekten mi? Bu terbiyeyi izah ederken kadının,erkeğin verdiği terbiye arasındaki farkı gösteriniz.
    2)Büyük milli,vatani fedakarlık hislerini Türk gencinin vicdanına sokan kadın mıdır, erkek midir?
    3)Kadınsa neden dolayı,erkekse neden dolayı?
    4)En nihayet, genç Türk kahramanının kulağında kalan öz seda, kadından mı gelir erkekten mi?
  • Kitap Fransa' yı değil de sanki Türkiye' yi anlatıyor. Olaylar, Fransa' da cumhuriyetin ilan edilmesinden yaklaşık 30 yıl sonra yani yaklaşık olarak 1820' lerde geçiyor. Kilise' nin cahil halkı kandırması, onların dini duygularını kullanarak maddi olarak sömürmesi. Ülkenin kilise tarafından, tarikatlare ve cemaatlere teslim edilmesi. Ordu, adliye ve daha bir sürü kamu kurumunun tarikatler tarafından ele geçirilmesi. Bu kuruluşlara tamamen cemaatcilerin yerleştirilmesi. Lâik eğitim kurumları ile kiliseye bağlı dini okulların çatışması. Fikir, görüş olarak ikiye ayrılmış bir Fransa. Kilisenin bu gücü; tamamen halkın cahil bırakılarak dini duygularının sömürülmesinden gelmekte. Lâik eğitime karşı çıkmaktalar çünkü halkın bilinçlenmesinden, aydınlanmasından korkuyorlar. Çünkü halk bilinçlenirse kendi saltanatları sona erecek. Dediğim gibi kitap o kadar tanıdık ki sanki bizim ülkeyi okudum. Işin acı yanı da Fransa; kilise, tarikat, cemaatler ile yaklaşık 200 yıl önce mücadele etmiş ve halkın içinden çıkan öncülerin mücadelesi ile aydınlığa kavuşmuş. Biz de ise halktan bir değişim talebi olmaksızın Atatürk tarafından tepeden inme gelişmeler yaşanmış. Onlar gibi tabandan tavana değil de, tavandan tabana. Ve biz de geç olsa bile onların geçtiği yollardan geçiyoruz. Kitaba dair yazılacak çok şey var ancak ne kadar yazarsak yazalım yetersiz kalacak. Daha önceleri yalnızca bizde yaşanıyor sandığım şeylerin, zaman farkı olsa bile başka ülkelerde de yaşandığı görünce ve sonuçlarını da görünce umudum arttı diyebilirim. Kitap mutlaka okunmalı. Eğitim mücadelesi adına, halkın aydınlanma adına mutlaka ama mutlaka okunması gerekenlerden.
  • Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..
  • Atatürk’ü, diğer arkadaşlarından ayıran bir özelliği de hukuka daima saygılı olmasıdır. Siz,
    “Evet, o darbe yapmıştır ama hukuka sadık kalmıştır. Meşruiyete önem vermiştir,

    diyorsunuz.
    Atatürk’te hukuk her zaman önde gelir. Yani darbe yapılsa bile derhal hukuki istinat önem kazanır.
    Millî mücadele veriyorsun, meclis kuruyorsun, İstanbul’dakiyle meşru bağını devam ettirmeye
    kalkıyorsun, kimse bir şey demez. Yani 93 Kanun-i Esâsisi’ni (1876 Anayasası’nı) kaldırmadan 1921
    Kanun-i Esâsisi’ni yanına koymuş ve bunu esas teşkilat diye görmüş. Bu çok önemli ve dikkat
    buyurun, “saltanat makamını tanıyorum” diyerek Meclis Reisliğinden bahsediyor. Bu ne kadar önemli
    ve ustaca bir düzenleme.
    Eğitimin ötesinde bir tarafı var. 20. yüzyılda bir devletin tarih ve coğrafyaya hâkim olacak bir
    şuuru olmalı, milletin de. Yoksa üçüncü dünya mensubu olarak kalırsın. Atatürk Dil-Tarih, Edebiyat
    Fakültesi gibi örnekleri kurdu. Bunlar Başbakanlığı kurmaktan daha pahalıdır, binaları bile daha
    maliyetlidir. Bunu, tahılla geçinen bir ülkede yaptı ama maalesef Atatürk’ün kendisinden sonrakiler
    bunu anlayamadılar. Güzelim müesseseleri mahvettiler. Konservatuarı, Musiki-Muallim Mektebi’ni,
    Dil-Tarih’i, Edebiyat fakültelerini anlamadık. O nasıl anlamıştı bunu? Dehasından. O, sırf dehayla
    izah edilebilir. Çünkü Atatürk Avrupa’da okumadı, hümanist ilimleri Avrupa’da görmedi ama böyle
    bir şuur var. O düpedüz dehadır. Etrafındaki insanların böyle bir özelliği yok. Atatürk’ün farkı budur.
    “Etrafının onu anlamadığı” çok tekrarlanır, doğrudur. Anlayanlar da yanlış anladı. 1940’ların
    hümanizma deneyimi doğrunun yanlış anlaşılıp uygulanmasıdır…
    Bütün bu parantezleri açarak nasıl bir toplum içinde olduğunu görüyor, toplumun içindeki cevheri
    nasıl harekete geçirebileceğini biliyor. Bunların hepsinde de zaman zaman radikal hareket ediyor. En
    hafif bir aksaklığı bile takip ediyor. Kaide-i tedrice ayak uyduruyor. Bu da çok önemli. Bunu
    yapmadığınız takdirde zaten keskin sirkesinizdir; Atatürk’ün bir büyüklüğü de bu özellikten gelir. En
    önemli vasfı diyebilirsiniz.
    Orduya da her zaman için çok saygı duymuştur. Kendisi mareşaldir. Dikkat edin;
    cumhurbaşkanlığından sonra Mareşal Fevzi Çakmak’ı ve diğer komutanları devamlı dinlemiştir.
    Bunların direnişi neticesinde kendi ısrar ettiği kararlardan bile dönüş yapıyor. Bu bir askerin müthiş
    bir vasfıdır. Ya ikna ediyor, edemezse çekiliyor; çünkü biliyor ki bir komutan ancak etrafındaki
    karargâhıyla var olur. Karargâhıyla devamlı temas, devamlı tartışma, konuşma halinde. Herkes
    herkesi biliyor. Siz nasıl çocuğunuzun, eşinizin yüzünden anlıyorsunuz, Komutan Mustafa Kemal de
    öyleydi, büyük komutanlara has bir özelliktir.
  • Mustafa Kemal Lozan’a neden İsmet Paşa’yı yolluyor? Fethi Okyar, Rauf Orbay neden
    İsmet Paşa’yı seçtiğini merak ediyorlar, çünkü onun iyi bir asker olduğu halde siyasetle
    alâkadar olmadığını biliyorlar. Lozan dönüşü karşılama krizi bile çıkıyor.
    Çünkü onu dinleyecek olan, ona en yakın olan kişidir İsmet İnönü. Başka kimi gönderse, o kişi
    kendini bir şey zanneder. Rıza Nur’un hatıratında görüyoruz ki adam kendini büyük bir diplomat
    zannediyor.
    Fethi Okyar da İsmet İnönü için “Bu adam bizim kadar bile lisan bilmiyor, orada ne işi var?” diyor.
    Ama mühim olan lisan bilmek değil, Atatürk’ün prensiplerine sadık olmak ve inatçı olmaktı. İnat
    etmek müzakere bağlamında çok önemlidir. Lozan’a bugün “zafer” diyenler de, “hezimet” diyenler de
    var. Fakat Lozan bir uzlaşmadır. Harpten yeni çıkmış bir millet olarak, çok korkunç olan eski
    antlaşmayı kabul etmiyoruz. Buna karşı Musul’un kaybedildiğini söylüyorlar ama zaten Misâk-ı
    Millî’nin sınırları 1912’den beri tam belli değil. 10 senedir savaşan bir ordu var. Sultan Abdülhamid
    zamanında Goltz Paşa diyor ki: “Osmanlı yaklaşık 30 milyon nüfusluk bir imparatorluktur. Buna
    rağmen bu kadar geniş bir sahası olan (yüzölçümü) devletin çıkarabileceği orduyu, Güney
    Almanya’da bir prenslik bile çıkarabilir!” Yani insan gücü çok az ve sıhhatli Türklerin sayısı da gün
    geçtikçe azalıyor. Tam aksine sıhhatli Hıristiyanların sayısı 19. yüzyıldan beri artıyor.
    Karabekir Paşa ve Fethi Okyar ayrı tarihlerde iki ayrı muhalif fırka denemesinde
    bulunuyor. Terakkiperver Fırka ile Serbest Fırka girişimlerinin farkı önemli. Nedir bu
    fark?
    Mecliste çok şeyin değişeceği 1920’de bile belliydi. Eski meclisteki vekillerden Mustafa Kemal
    Palaoğlu’nun meclis üzerine hazırladığı doktora tezinde de bu belli olur. Makam-ı saltanatı
    kurtarmaya yönelik şeyler söylendiğinde görülen tepkilerden meselenin başka yere gideceğinin
    sinyalini alıyorlar. Ortada bir muhalefet ve şikâyet durumu olduğundan ve kendisi de memnuniyetsiz
    olduğu için Kâzım Karabekir Paşa 1924’te Terakkiperver Fırka’yı kuruyor. Atatürk de Karabekir’den
    sıkılmaya başlıyor, çünkü kendisine yakın olan iki adamdan biri olan İsmet İnönü ordudan ayrılıyor,
    diğeri olan Fevzi Çakmak ise orduda kalıyor. Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy da ordudan
    ayrılarak siyasete atıldılar. Kurulan bu parti kendilerinin bile istemediği bir noktaya vardı. Yoksa
    Kâzım Karabekir Kürtçü değildir. Partinin Kürt ayaklanmaları ile alakası yok ama farkında olmadan,
    milliyetçilik ve dindarlık mevzuları ortaya atılmasından dolayı ayaklanma kışkırtıcılığı partiye
    yıkılıyor. Şeyh Said Ayaklanması’nda milliyetçi bir unsur var. Söylendiği gibi bir İngiliz oyunu ya da
    bir Nakşilik meselesi değil. Tabii Nakşilik ile ilgili bir bağlantı Şeyh Said’in kişiliğinden ileri gelir,
    ama isyanın kaynağı esasen Kürt milliyetçiliğidir. Kâzım Karabekir sıkıntıları gören, Ermeni
    olaylarında ortaya çıkan zıtlaşmayı fark edebilen bir kişi olduğundan, öyle bir isyana bulaşması akıl
    mantık işi değil. Aynı mozaik yapılanma ve partileşme deneyimi 1930’larda tekrarlanıyor ama bu
    sefer işin içine solcular da giriyor. Gerici dedikleri ekip ile Bolşevik tayfa aynı çatıda toplanıyor.
    Gerçi bu iki deneyim arasında bir fark vardır. Terakkiperver Fırka olayında liderler dürüst ve
    samimiyetle muhaliftiler. İkincisinde ise böyle bir şey söz konusu değil. Fethi Bey, İsmet İnönü’nün
    hiçbir şeyinden memnun değil; onu özel sektör düşmanı ve fazlaca bürokrat olmakla suçluyor.
    Atatürk’e ise bağlı.
  • Değerli Li-3 değerli Rastafaryan, sen de ben gibi Çerkes, Abhaz mısın? Öylesin galiba Yasinciğim. Öyleyse, öyle evet, bu iletim sana ithaf olsun. Sen anlarsın beni.

    Biz kendimizi hiç ifade edemedik galiba. Yok be ne alaka, biz kendimizi çok iyi ifade ettik aslında. Ettik de, insanlar değil atlar anladı. Sahi biz atları çok severiz di mi? Öyle, çünkü atları en güzel biz dans ettiririz. Olsun, ne çıkar ki? Anlayanlar sağ olsun. Atlar da. Hem, ben kendimi en güzel Türkçe'yle ifade ediyorum. Dolayısıyla ben Türküm diyorum. Gerçi karım bir Rus. Çocuklarım fifti fifti.

    Çoktan affettim Rusların bize yaptığını. Anamızı ağlatmışlar hem de. Neyse.

    Neyse, hele tıklayın bakalım şu linki. Açıldı mı, sağ tuş yapıp döngüyü tıklayın hele bir. Metin bitene kadar da dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MR15JMwrpbE

    Ben aksini hiç görmedim. Bizim sülalede hep erkekler gider ilk akşamdan. Kadınlar çok yaşar. Nenem kocası öldüğünde gencecikmiş. Gerçi dedemle aralarında helâlinden bir 25 sene yaş farkı varmış. Firavun, ben daha 15'indeydim, kaçırdı beni Nartlar. Bir görsen gözlerimi, yemyeşil, dersin ki iki firuze koymuşlar göz yuvarlarıma. İki turkuaz. Ağzım çatlamış nar. Birazcık bile açsam kırmızı nar taneleri dökülür, erkekler birbirini yerdi bir tanesini bile kapmak için. Evi sırtlanırdım da gık demezdim. Ben ağlatan kafe oynamaya çıktığım zaman, mızıka şaşırırdı. Böyle derdi kendini anlatınca. Kara gözlü, kara kaşlı. Elleri yaba gibiydi. Boynuzlarından tutar, yere yatırırdı koca danayı, diye dedemi anlatırdı. Sevdim ben o hınzırı. Ama o beni yalnız, tek başıma bıraktı. Bir türlü de gidemiyorum yanına. Kazık çaktım bu dünyaya. Hani haksız da sayılmazdı. Öldüğünde, yüzü devirmişti çoktan.

    Kafkas cevizi. "Kafkas cevizidir. Getiren komşu söylemiş. Çerkesmiş. Serttir ama en lezzetlisidir, demiş annene. Aklına geldikçe kırıp, yiyorsun. Aslında her aklına geldiğinde dolu dolu iki ceviz yemek niyetindeydin. Bir türlü olmuyor bu. Bazılarının içi boş, bazıları simsiyah, çürük çıkıyor. Her seferinde, bu son olsun, diyorsun, olmuyor, habire yeni bir cevizle uğraşırken buluyorsun kendini. Yemişin büyük kısmı sert kabuğun içinde kalıyor, çıkartamıyorsun. Sonra bir ceviz daha. Olmadı, bir tane daha...Bazıları aldığı darbeyle un ufak oluyor, etrafa saçılıyor." diye arada gönderme yapıyorum. Anlayana. Zor ama anlatmak. Olsun.

    Bir gün bir çerçi gelmiş köye. Dedem ıvır zıvır bakıyormuş. Bir toka almış eline çerçi, bunu da kızına al diye nenemi göstermiş. Tövbe bir daha girememiş köye. Zavallının kısmetini kestim, der yerlere yatardı gülmekten. Ben de, o bunları anlatırken, onun bal yanaklarını öperdim doya doya. Nasıl da tatlıydı.

    Babam bile hatırlamaz babasını. Oysa anası, nenem, benim büyük kızla bile oynadı. Onca yıl yalnız yönetti ya aileyi. Çocukları daha sabiyken elinde kaldı ya, dolayısıyla diktatördü. Bize, torunlarına değil elbet, gelinlere.

    En iyi diplomasi İngilizlerde olur. Yok ya! Alakası yok. Nenemdir o. Tarihin en büyük diplomatı Osmanlıdandır ve nenemdir. Sahi, o kadar dedim de ikna edemedim Atatürk'ün cumhurreis olduğuna. Ona göre son padişah Atatürk'tü, son halife de, onu yıkmışlar ve Türkiye bir daha iflah olmamıştı. Halifesiz müsülman mı olur ayol, al işte oynayın bokunuzla. Hep müsülman dedi, bir kez bile Müslüman dedirtemedim. Ben ona yanlışsın derken o benim dediğimi komik bulup gülerdi.

    Diplomatlığı torunlarına olan aşırı düşkünlüğünden. Asla kasten değil. Yaratılıştan. Çok severdi torunlarını. Torunları dediğim de itine dök, yüze yakın. Her birine ihtimamlı. Düşürmez elinden. Bu sebeple torunlar da çok severdi nenelerini. Anaları, nenelerinin aleyhinde bir laf mı etti, önce evlatları horozlanırdı analarına.

    En çok sevdiği torunu bir ben bir de bacımdı. Ben daha 6 aylıkken ayrılmışlar anamla babam ya, en küçük oğlunun bebesi olduğum için de ona, onun kollarına kalmışım. O büyüttü beni ta ilkokul dörde kadar. Sonra evlendi babam. Bacım doğdu sonra. Babalarımız bir. Nenesini ağzının ta içine oturttu. Yarabbim böyle mi sever bir insan nenesini. Daha ilkokuldaydı bacım. Nenem yaşlı ya, elli kere kalkardı tuvalete. Korkardı donuna kaçırmaktan. O minnacık kız, canım bacım benim, yanına düşer tuvalete götürürdü elli kere. Gönüllü. Kimse demeden. Bir de, nenem klozette otururken yanaklarından öperdi elli kere. Yahu derdi nenem, bu kadar da olmaz ki, muck muck öper mi adam, işiyoruz ayol. Seslerini duyardım yattığım yerden. Bacım güler, yine öperdi yanaklarını. Bense yattığım yerde, bu nasıl sevgi yarabbim diye, ağlardım. Üniversiteteydim o zaman.

    Bacımın anasına abla derim. Bu da nenemin icadıydı. İnsanın bir tek anası bir tek babası olur. Sen abla diyeceksin, dedi. Babam da itiraz edemedi. Kadın diktatör ayol. Sıkıysa karşı dur. Kaymakama bile elini öptürmüş. Allah uzun ömür versin ablama, çok emeği var üstümde. Kendi oğluna bir lokma verirse, bana iki verirdi. Öyle merhametli. Abla dediğimi duymasalar, kimse demezdi ki o benim üvey anam.

    Zamanında iyi hizaya sokmuş onları ama nenem. Gelinlerini yani. Nenem odaya girince ayağa kalkar, selam dururdum. Maksat ablamı kızdırmak. Müşerref Nart, en küçük gelinin, Kayseri, Pınarbaşı, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım, derdim. Ablam zavallı, en munis gelini oydu. Gelir yanağımı öper, eşşek sıpası, sen geç dalganı bakayım, derdi. Ben ablamdan çok memnunum, Allah da ondan memnun olsun.

    Yengelerim nenem onlar hakkında ne düşünüyor diye çok merak ederlerdi. Söz verdirir, nenemi sorguya çektirir, dinlerlerdi. Hani benle en rahat dertleşir ya nenem. Ondan.

    Kör olmuştu son on yılında gözleri garibimin. Ama asla satmadım onu. Elini tutar sorardım. Kulağı da ağır işittiğinden, bağırırdım. Nene, Sevgi yengem nasıl bir kadın, söyle Allah aşkına. Serbest bıraksam, giydirmeye hazırdı. Firavun karı, diye başlardı. Ama ben buna meydan vermez, tuttuğum baş parmağını iki kere sıkardım çaktırmadan. Bu, dikkat nene, ajan var odada anlamına gelirdi. İhtiyar, öyle kurt ki, hemen ağız değiştirir, Sevgi, Sevgi mi dedin dodo, pek iyi bir kadındır. Melek desem melek gücenir. Saçını süpürge etti. Bir de akıllı ki, der, sallardı bol bol. Allah allah, dağda kurt mu öldü. Meğer bu ihtiyar severmiş beni, yanılgısına kapılırlardı.

    Zaten Sevgi yengem de öldü. Nasılsa okuyamaz bu ifşaatlarımı. Şimdi ben de dodo diyorum en küçük kızıma. Bu aralar biz Leyla'yla, dodoyla yalnız kalıyoruz. Anası, ablaları, abisi TC'de. Yazlıktalar. Ben, malum çalışıyorum. İşteyim. O jimnastik kursunda. Kampları var. Ablam arıyor habire, ne zaman vuslat diye. Yakında abla, sık dişini.

    Şimdi uyuyor o. Asla öptürmüyor vicdansız. Her hamlemi boşa çıkarıyor. Alnını gösteriyor. Buradan öp diyor. Bense cayır cayır yanıyorum. Her aklıma geldiğinde koşuyorum yanına. Uyuyor ya, yanaklarından öpüyorum. Uyanıyor, tekmeyi yapıştırıyor. Ben canıma minnet ayaklarını öpüyorum. Ayakları ve yanakları en tatlı yerleri.

    Yarabbim, artık çok da ilgilenmiyorum varlığınla, ama varsan, benim ömrümden al, çocuklarımın ömrüne kat lütfen. Diyorum. Sonra da katıla katıla gülüyorum. İnsancıklar ne garip yahu, üstümü çırparken söyleniyorum, bir beş saniye uçtum ya havada, aklıma bakın neler geldi.