• 246 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kitaptan önce yazarı değerlendirmenin kitabı değerlendirirken bize ışık tutacağı kanısındayım. Yazar bilindiği üzere Osmanlı ordusuna karşı savaşmış ve esir düşmüş bir Ingiliz subaydır. Bu bilgi kitabın içeriği ve üslubu hakkında bazı ipuçları veriyor.
    Yazar hakkında bir diğer dikkat çeken nokta ise yazar kurduğu cümlelerde sanki Atatürk`ün yanındaymiş ve onun kafasındaki düşünceleri biliyormuş gibi davranıyor. Bu durum kitabın tarih kitabından çok bir biyografi kitabi olduğu izlenimi yaratıyor.
    Kitap yorumuna gelecek olursak, kitap biter bitmez Livaneli kaleminden çıkan Veda filmini izledim ve o dönemi kıyaslama fırsatı buldum. Yazarın ısrarla vurguladığı kibir ve despotluk filmde farklı bir yorumla karşımıza çıkıyor aslında.( Atatürk'ün çocukların oyununa dahil olduğunda eğilmeyip atlayabiliyosan böyle atla deyip oyunu bozması ve çocukları savaş oyunu oynamaya ikna etmesi.) Kitapta ısarla vurgulanan bir diğer konu ise şans faktörü. Gerek yazarın kullandığı dili gerekse Atatürk üzerine yazılmış diğer kitapları düşünürsek gereksiz olarak şans faktörünün abartıldığı söylenebilir. Farz edelim ki Atatürk hep şanslıydı ama bir insanı büyük bir lider yapan eline geçen şansları doğru kullanması değil midir?
    Atatürk ve özellikle İsmet İnönü hakkında olumsuz yorumları olan kişilerin bu kitabı okumuş olabileceklerini düşündüğünüz sayfalara da yer verilmiş kitapta. Bunlar hakkında spoiler vermek istemedim ama Atatürk`ün aşk hayatı ve kadınlarla olan ilişkileri hakkında dikkat çeken duyulmamış cümleleri de görebiliyoruz.
    Son olarak yazarın da inkar edemediği bir konuya gelmek istiyorum. Atatürk, Türk Milleti ve vatanın bağımsızlığı için çok zor şartlarda mücadele etmiş bir bozkurttur. Bunu Armstrong`dan duymak ayrı bir gurur kaynağı tabi ki.
  • Lozan Antlaşması'nın metni, Lozan tutanakları, Lozan telgrafları, BMM'deki Lozan görüşmelerinin zabıtları, Lozan anıları ve Lozan üzerine yazılmış sayısız bilimsel kitap maalesef tamamen Atatürk Cumhuriyeti'ne düşmanlık içgüdüsüyle yazılmış Lozan yalanlarınızın gölgesinde kalmıştır: Bilal Şimşir'in "Lozan Günlüğü", Sevtap Demirci'nin "Belgelerle Lozan, Taktik-Strateji- Diplomatik Mücadele, 1922-1923", Joseph C. Grew!in "Lozan Günlüğü", Ali Naci Karacan'ın "Lozan", Sefa L. Meray'ın "Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler", İsmet İnönü'nün "Hatıralar," Rıza Nur'un "Lozan Hatıraları", Salahi Sonyel'in "Gizli Belgelerle Lozan Konferası'nın Perde Arkası", hatta Taha Akyol'un "Bilinmeyen Lozan" adlı kitapları gibi nice kitap ve Ali Ulvi Özdemir'in "Lozan'da Başarıyı Ölçmek..." başlıklı bilimsel makalesi gibi nice bilimsel makale, "fesli deli" Kadir Mısıroğlu'nun "Lozan Zafer mi Hezimet mi?" adlı propaganda kitap serisinin gölgesinde kalmıştır. Görülen o ki, bir deli kuyuya taş atmış elli akıllı çıkaramamıştır!
    Sinan Meydan
    Sayfa 426 - İnkılap Kitabevi
  • 456 syf.
    ·8 günde·Beğendi
    Benim için Türk eğitim sisteminde Köy Enstitülerinin ve bu enstitülerde yetişen aydınların apayrı bir yeri vardır. Edebiyat alanında ise Kemal Tahir'in gönlümdeki yeri ieise zaten tartışılmaz. Ee bu iki güzel değer, bir paydada buluşmuşsa, bu eseri okumanın önüne geçmek benim için pek mümkün değildi.

    Ülkemizin bu güzel iki kıymetini harmanlayarak birkaç satır karalamak istiyorum. Önce biraz enstitülerin tarihinden bahsedip, ardından bu radikal kitap hakkında birkaç satır yazmak isterim.

    En kısa ifadesiyle, Köy Enstitüleri dönemi , Anadolu'da ateşlenen bir eğitim meşalesinin, bir efsaneye dönüşmesi sürecidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, nüfusunun yüzde sekseni köylerde yaşayan ve neredeyse tamamına yakını okuma yazma bilmeyen, kişi başına düşen yıllık gelir ortalaması 134 Dolar olan halkımızın refah içinde yaşayabilmesi ve kalkınması için, devrim niteliğinde bir eylem şarttı. 15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Maarif Kongresi'nde, Mustafa Kemal bu konuya değinerek, şunları söyler: "Bu yurdun gerçek sahibi ve toplumumuzun büyük çoğunluğu köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Bundan ötürü bizim izleyeceğimiz milli eğitim politikasının temeli önce bilgisizliği gidermektir. Bir yandan bilgisizliği gidermeye çalışırken, öte yandan da yurt çocuklarını toplumsal ve ekonomik alanlarda etkin ve verimli kılmak için gerekli olan bilgileri uygulayarak öğretme yöntemi, ulusal eğitimimiz temelini oluşturmalıdır. Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve herşeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir. "

    Bu doğrultuda atılan ilk adım, Cumhuriyetimizin kurucularından Muallimler Birliği Başkanı Mustafa Necati'nin 20 Aralık 1925 te Eğitim Bakanlığı'na getirilmesiydi. Necati, göreve başlar başlamaz, üst düzey bir yönetim kadrosu oluşturdu. Bu yeni kadronun en dikkat çeken ismi 11 Mart 1926 da Bakanlık Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğüne atanan İsmail Hakkı Tonguç' tu. Mustafa Necati'nin 1929 yılındaki ani ölümüne kadar, sürdürülen çabalar hâlâ bir sonuç vermemişti,eğitim ve öğretim köylerimize hâlâ ulaşmamıştı. Dönemin başbakanı İsmet İnönü 14 Mart 1934 te CHP parti grubunda yaptığı bir konuşma sırasında yine bu konuyu gündeme getirir ve bunun üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Saffet Arıkan'ı Eğitim bakanı olarak atar.Çünkü Arıkan, köylücülük, Anadoluculuk ve ırkçılık gibi ideolojileri bakanlıktan uzak tutacak bir isimdi. Saffet Arıkan da ilk iş olarak İsmail Hakkı Tonguç'u İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirir. Derhal Eskişehir Mahmudiye' de ilk eğitmen kursu açılır. Zamanla yaygınlaşan bu eğitim kurslarında yetişen eğitmenler sayesinde, binlerce köylü çocuğu ilkokulun üç sınıfını başarı ile bitirmişlerdir.
    3 Ekim 1937'de Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu da olmak üzere ilk iki Köy öğretmen okulu açılır. Arşivlere enstitü olarak geçmeyen bu isim sizi şaşırtmasın, zira o dönemde henüz gerekli yasa yürürlüğe girmediği için, enstitü ismi resmi olarak kullanılamadı.

    Mustafa Kemal'in ölümü ile oldukça sarsılan ve göreve devam edemeyeceğini belirten Arıkan istifa eder. Artık yeni cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, yeni Milli Eğitim Bakanımız ise Hasan Ali Yücel'dir. Yücel, devrimsel boyutta yenilik ve çalışmalara imza atmış, 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasasını çıkarmış ve Tonguç ile işbirliği içerisinde 21 enstitünün kuruluşuna öncülük etmiştir. Amma velakin 2.Dünya Savaşının akabinde başlatılan karalama kampanyaları neticesinde Yücel'in faaliyetlerine ket vurulmuş ve rızası dışında Enstitülerin içeriklerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu baskılara dayanamayan Yücel 1946 yılında bakanlık görevinden ayrılmıştır.

    Türk eğitim tarihimizde Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel'den sonrası ise ne yazık ki yok. Yücel’in yerine getirilen Reşat Şemsettin Sirar ve 1951 de başlayan Demokrat Parti dönemi ile birlikte laiklik karşıtı görüşler hep ön plana geçmiş, dini unsurlar artmış ve Atatürk Cumhuriyetinden ödünler verilmiştir. Demokrasi adına verilen ilk kurban ise ne yazık ki Köy Enstitüleri olmuştur.

    Köy Enstitülerinde öğrencilerin yazlık toplam tatil süreleri 45 gündü ki isteyen öğrenci bu süreyi kullanmadan derslere devam edebilirdi. Zira enstitülerden, yaz kış demeden eğitimci eksik edilmezdi. İlkokuldan sonra 5 yıl süreyle eğitim verilen enstitülerde haftalık ders saati 44 tü. Bu 44 saatin 22 saati genel kültür ve meslek dersleri, 11 saati tarım faaliyetleri ve 11 saati de iş teknik derslerini kapsamaktaydı. Diplomalarda öğretmenlik mesleği ibaresinin yanısıra, bir iş (inşaat, onarım, bakırcılık, demircilik vb.) ve bir de tarım ustalığı (küçükbaş hayvancılık, kümes hayvancılığı, sığır yetiştiriciliği, botanik vb.) ibaresi ekliydi.

    İşte böyle güzelliklerden sonra "nerden nereye" demekten alıkoyamıyor insan kendini...

    Büyük üstad Kemal Tahir de'' Bozkırdaki Çekirdek"adlı eserinde, Köy Enstitülerini iyisiyle kötüsüyle yatırmış masaya. Enstitüler hakkında doğrudan bilgiler sunmuyor bize lakin Çankırı, Çorum, Kastamonu üçgeninde kurulan bir Enstitüde, öğrenciler, öğretmenler ve müfettişler arasında geçen diyaloglar aracılığı ile herşeyi yansıtıyor bize. Her zamanki gibi yine keskin , net ve cesur bir şekilde tavrını ortaya koyuyor Tahir. Bir Anadolu çocuğu olmamasına rağmen, eserlerindeki muhteşem şive kullanımını ise yıllarca mahpuslarda yatmışlığına ve Anadolu insanıyla can ciğer dost, kardeş olmasına bağlıyor Kemal Tahir.

    Köylülerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi için enstitülerden önce kurulu düzenin değiştirilmesi gerektiğini söylüyor yazar. Mesela romanımızda bir köy ağamız var, Zeynel Ağa... O ve yandaşları, gençlerin enstitüler yerine hafızlık okullarına gitmelerini savunuyor. Enstitülerin dinsiz imansız gavur icadı olduğunu, eğitmen Emine Hanım'ın ise erkek gibi pantolon giyen ahlaksız bir musibet olduğunu haykırıyor ve "Gavur Esdüdü" tabirini tüm köylüye aşılamaya çabalıyor. Zeynel Ağa kim derseniz ;köyde bir dediği iki edilmeyen, bütün işi gücü cinci hocalara cinsel güç arttırıcı muskalar yaptırmak olan bir uyuşturucu kaçakçısı... Ama olsundu, Zeynel Ağa abdestinde namazındaydı, ağzından Allah kelimesi düşmüyordu !

    Ha bir de köyün dervişi var tabi Emine Hoca'ya tutulan...Tecavüz etmek maksadıyla kaçırıyor Hoca Hanımı. Çünkü olası bir tecavüzün ardından, mahkeme namus gerekçesi ile Emine ile Derviş'in evlenmesine karar verecektir, zira bu çok yaşanmış ve gerçekleşmesi kesin bir hükümdür.

    1965 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş olan bu roman, diğer tüm Kemal Tahir romanları gibi yakın geçmişimiz hakkında fikir sahibi olmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimet.
    Tek partili hayat,köy,köylü,din istismarı,bürokrasi ,eğitim gibi konuları ele alan romanımızda ,dönemin toplumsal yapısına ciddi derecede eleştiri de söz konusu...

    Kalemine, yüreğine, canına sağlık Kemal Tahir...

    ️Seni bilmem ama ben usandım mucizeler memleketi vatandaşı olarak yaşamaktan. Hem mucizeden mucizeye hopluyoruz hem kıçımızda donumuz yok.
    ️Toprağın üstünde ne var ne yoksa silip süpürmüşüz. Ormanlarını kül edip yele vermiş, derisinin yeşilini, ayrıklarına kadar, sömürmüş, suyunu tüketmişiz! Şimdi sıra; en ince damardaki son kan damlalarına gelmiş. Buraları, böyle bozkır yapan bizdik. Son kan damlası da tükenince, toprağı yiyeceğiz, gücümüz yetmediği için, yalnız yalçın kayaları bırakacağız! Evet, tarihte hiç bir insan, hiç bir toprak parçasına böyle düşmanlık etmemiştir.
    ️Kurtuluş savaşı aslında Yunanı değil, Milletin ters bahtını yenmişti. Biz, bilgisizliği, geriliği mi yenemeyecektik.
    ️Anadolu insanının hürlüğünün hiç aşınmayan iki ana dayanağı vardır: Çile çekme gücü... Azla yetinebilme alışkanlığı... Bu iki zenginliğini hiçbir kumarcı, hiçbir oyunda kaybedemez. Geleceğimizin umudu bu iki zenginliğe bağlıdır.
    ️Her köyde bir Mustafa Kemal... Nerde o mutlu günler?
  • 495 syf.
    ·11 günde·8/10
    .

    Kitabın 2. Cildi, Gazi'nin vefatından 1950 seçimiyle iktidarın el değiştirmesine kadarki süre zarfını ve bu süre içinde İnönü'nün faaliyetlerini inceler.

    Benim asıl ilgimi çeken cilt bu ve bundan sonraki idi. Bu dönemin, halk arasında çok tartışmalı olduğu, dönemle ilgili önyargıların çok fazla olduğu herkesçe malumdur.

    Kitabın yazarı hakkında biraz bilgi vermek yerinde olacaktır: Zira kendileri, tek parti döneminde bürokraside yıllarca görev almış, İnönü başta olmakla birçok vekil, başvekil ve bürokratla çalışmalar yapmış, dolayısıyla birçok kişiyi yakından tanıma, ülke gündeminde önemli yer tutan birçok konuya şahitlik etme fırsatı bulmuştur.
    Ayrıca Türkiye'de bir dönem devrin birçok ünlü komünistiyle birlikte yargılanarak on yıl hapse mahkum olmuştur. Yani; komünist pencereye yakın bir yazar olduğunu bilerek okumakta fayda var diyebilirim.

    Gelelim kitaba..
    Okurken bende İnönü'ye hayran olduğuna dair çok fazla his uyandırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkeyi savaşa sokmama konusunda İnönü'yü çok takdir ediyordu, gerçi öne sürdüğü sebepleri okuyunca ben de kendisi gibi düşündüm ama bu alanda başka görüş okumadığım için yorum getirmem peşin konuşmak olabilir.
    Savaşın Sovyetlerce kazanılacağı anlaşıldığı sırada, siyasi manevra ile Türkçüler-Turancılar üzerine gidilmesini, üstün körü, “Almanlarla gizli yazışmalar bulundu.” diyerek Nihal Atsız ve arkadaşlarının ismini zikretmeden onları Alman taraftarlığıyla itham etmesi gözümden kaçmadı. Zannederim kendisi komünist fikirlerinden vazgeçememiş.
    Zira o dava; Sabahattin Ali’nin Atatürk ve İnönü’ye hakaretten 14 ay hapis cezası alıp 10 ay hapis yatması, Cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan genel aftan yararlanıp serbest kalması, bu mahkumiyetinden sonra bir süre öğretmen olarak atanamaması, ancak Atatürk’ün vefatından sonra Hasan ALİ Yücel’in milli eğitim bakanı olmasıyla tekrar öğretmen olarak atanması üzerine; Atsız’ın, çıkardığı bir dergide, Başvekil Şükrü Saraçoğlu’nun Türkçü-Turancı olduğuna dair yaptığı bir konuşmayı dayanak göstererek, Hasan Ali Yücel’i Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na şikayet etmesi; Sabahattin Ali’nin de Atsız’ın bu yazısında kendisine hakaret ettiğini öne sürerek Atsız’ı şikayet etmesi üzerine gelişen olaylar silsilesi ve 3 Mayıs 1944 nümayişi ile gelişen bir davadır ve Türkçülük-Turancılık davası olarak halen zikredilir ki; konunun Almanlarla hiçbir ilgisi yoktur.
    Sanırım Şevket Süreyya Aydemir’in komünizme olan eğilimi, o tarihte ruhunun bir köşesinde hâlâ devam ediyormuş. Geçelim ..
    Köy enstitülerine de değinmiş güzel bilgiler vermiş. Meğer işin temelinde kendi çalışmaları da varmış. Konudan övgüyle bahsetmiş, kendisinden dinleyince beni de etkiledi ama; Köy Enstitüleri hakkında komünizme olan ilintileriyle ilgili daha önce duyduğum dedikodular da bir taraftan kafamı tırmaladı, zira yazarın komünizme olan ilgisine yukarıda kısaca değinmiş idim. Tabii isteyen daha detaylı araştırabilir.

    Velhasıl kitapta bu dönemle ilgili birçok konuyu bulabileceksiniz. Beni en çok etkileyen iki konudan biri; İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye’nin pozisyonu diğeri; çok partili hayata geçiş, Demokrat Partinin doğuşu, CHP’nin iktidarı kaybedişi, bu kaybedişin altında yatan nedenler, İnönü’nün konjonktürü değerlendirişi idi.
    Herkesin dünya görüşü, siyasi düşüncesi, mantalitesi farklıdır; bu kabul. Ne kadar objektif olmak istese de her yazar, ister istemez kendi fikirlerinin etkisi altında kalabilir; bu da kabul.
    Kısaca, genel itibariyle eser bana çok şey kattı diyebilirim.

    İncelememi buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim 
    Mutlu okumalar.

    11.12.2019 23.32 Erciş

    .
  • 413 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba dostlar. Güzel bir Pazar gününde hepimize selamlar. Bugünün benim için ayrı bir önemi var ona da değineceğim sonlara doğru. Kitabımızda bizlere ne aktarılıyor? Bu sorunun cevabıyla ilerleyelim. 2 farklı konu görüyoruz temelde. Bunu Çerkes Ethem’in kaleme aldığı ANILARIM kitabında da göreceksiniz, eğer okursanız o kitabı da formatımıza uygun hazırladım, gönderirim.

    Bu iki temel konu nedir diye soracak olursanız ona bakalım. İlki Çerkes Ethem’in kazandığı başarılar sonrası bazı sütü bozuk insancıkların yaşattığı ikircik diyebiliriz. Nedir bu? Çerkes Ethem ve Mustafa Kemal kıyaslaması. Ethem’in hızla yükselişi sonrası Kemal Paşa düşmanları hep beraber Ethem tarafını tutuyor ve onun ağzından Atatürk’e ağza alınmayacak laflar söylendiğini belirterek ortalığı karıştırıyor. Asacakmış, kesecekmiş gibisinden. Kendisinin zamanında Damat Ferit hükumetine yazıp İngilizler aracılığı ile yolladığı sövgü yazısını hatırlatmak isterim. Sonra bir asker olduğu, hükumet gibi iş görmediği için mektupları geri aldığını da belirtmek isterim. Akıllı bir asker olmasa, o mektuplar yerine ulaşır ve farklı şeyler konuşulurdu. Ayrıca Ata’nın ağzından Çerkes ile alakalı daha sonradan yapılmış şu yorumu da belirteceğim: Biz Ethem’e haksızlık ettik.

    Bunun dışında Ethem ile Paşa’nın kötü olmasında hiçbir zaman kanımın ısınmadığı İsmet İnönü’nün de parmağı olduğunu düşünmüşümdür. Bu konuda Mustafa Kemal Paşa ile çatışan İsmet İnönü’nün onu sürekli kışkırttığı ve sonunda Mustafa Kemal’den fırça yediği de hatırımda kalmıştır. Sonradan Ethem’in yeğeni Güner Kuban’ın yazdıklarından da yola çıktığımda bunu normal karşılıyorum. Ayrıca İsmet İnönü’yü bilmeden araştırmadan savunacaklar varsa ben şimdiden belirteyim. 1938’de affedilen Çerhes Ethem utancından, yanlış anlaşılma korkusundan bu ülkeye geri gelemez büyük bir özlem içinde hayatını kaybederken Paşa’nın adeta vefatını bekler gibi hemen vefat ettikten sonra birtakım Paşalar başa geçer ve Atatürk gibi bir liderin resmini MİLLİ paradan kaldırarak kendi resmini kor. Neyse onun yaptıklarını belki onunla alakalı bir kitapta bahsederim. Büyüğümüzdür, kendisine saygım var, buna da zorunluyum ama SEVGİ, ASLA! O hak edene verilir. Şükür ki tanıdığım 3-4 büyük Milliyetçi ATA’dan (Atatürk, Ziya Gökalp, Doktor Rıza Nur, Nihal Atsız) Doktor Rıza Nur ve Nihal Atsız da benimle İnönü konusunda aynı fikirdedir. Sırtımı sağlam yere dayadım dikkat edin he.

    Diğer konumuz ise ordu tartışması. Çerkes Ethem’in aldığı başarılardan KUDURAN ve onu çekemeyen, gene de Meclisimize MİLLET adına sokulmuş 3-5 çapulcu sürüsü hemen ortalığı bulandırır ve ordunun can damarı olmuş, nice şehitler vermiş ve halen de Yunanlılar -o VEKİLCİKLER de dahil- tarafından tecavüz edilip öldürülen annelerimizi, ablalarımızı korumak için çırpınan Kuvayı Milliye aleyhine tartışırlar. Paşa zor durumda kalır, aklı bulandırılmaya çalışılır. Amaç şudur: Kuvayı Seyyare ile Nizami Güçler arasında çıkacak bir çatışma. Sanki Kuvayı Milliye başkalarına hizmet ediyormuş, Yunanlı, Fransız, İtalyan, İngiliz gibi nice düşmanla savaşmıyor da kendi halkını kırıyormuş gibi bir algı yaparak bir ikircik çıkarmak ve yeni hükumeti dara sokmaya çalışmışlardır. Paşa da bunu görecek ama gelen aşırı baskılar neticesinde kimseye güveni kalmayarak herkesten şüphe duymaya başlayacaktır. Bunlar kolay işler değil arkadaşlar yani nasıl anlatayım bilmiyorum. Hemen biri tarafından terk edilince nasıl kalan tüm KADIN-ERKEK hepsine güveninizi kaybediyorsunuz, burada bir VATAN kurmaya ve onu korumaya çalışıyorsunuz. Kolay değil. Bazı durumlarda da anlayışlı olmak gerek.

    Çerkes Ethem adına orduda işlerin kötüye gitmesi, daha doğrusu yerini Verem yüzünden bir süre bıraktığı Tevfik Paşa’nın yaptıkları sonrası durumun kötüye gitmesi üzerine bir şey aklıma geldi. Acaba bu kişi, ta Osmanlı döneminden de Paşalık yapmış Ahmet Tevfik Okday mıdır? Bunu da eğer gören bilen tarihçi arkadaşlar var da beni aydınlatırsa çok müteşekkir olurum. Buna benzer bir durumu da daha evvel Topal Osman’a yaşatmışlardı onu da unutmadım ruhu şad olsun.

    En sonlara doğru Konya bölgesi için o bölgede en çok adama sahip Delibaş Mehmet seçilir. Başlarda iyi görünen bu adamın sonradan asi olacağını biliyorum. Kitap oralara geçmiyor tabi ama gelecek kitapta onu göreceğime ve bunu yaşayacağımıza eminim çünkü onun da büyük isyancılardan biri olduğunu biliyorum. Demek ki son kitabın konusu da o olacak. Şimdilik iyi akşamlar, keyifli okumalar diliyorum hepimize..
  • İznik’ten, Gediz üzerinden Uşak’a kadar bir
    hat çekildiğini düşününüz, bu hattın, Gediz’in
    kuzeyinde kalan parçası iki yüz kilometredir.
    Gediz’den Uşak’a olan parçası da otuz kilometre kadardır. Düşman, üç tümenle bu hattın kuzey ucundan Eskişehir üzerine yürüdü. Bizim Gediz’de bulunan önemli kuvvetlerimiz
    Eskişehir üzerinden bu düşman tümenlerini
    karşılamaya mecburdu. Karşıladı ve yendi.
    İnkılâbımızın tarihine, Birinci İnönü Zaferi’ni
    kaydetti.