• İmparator eğer bu istekleri kabul etmezse büyük bir orduyla üzerine yürüyeceğini belirterek onu tehdit ediyordu. Alp Arslan, “Geleceği varsa gelsin, alacağı varsa alsın. Biz hazırız ve onu bekliyoruz!” diyerek elçiyi sert bir şekilde geri gönderdi.

    Mustafa Kemal Paşa’mızın, “Geldikleri gibi giderler!” sözünü hatırlatıyor denebilir mi?

    Aynı milletin büyük liderlerinden bahsediyoruz. Hatırlatması doğal olsa gerek. Bana sorarsanız Türk tarihinin her bakımdan en önemli iki büyük şahsiyeti Atatürk ve Sultan Alp Arslan’dır.
    Erkan Göksu
    Sayfa 105 - Kronik Kitap
  • 240 syf.
    Tarih, esasında bir zaman silsilesidir. Yani bugünün geçmişi, ancak geçmişin de bir geçmişi vardır. Bu anlamda devletimiz olan Türkiye’yi, onun öncüsü olan Osmanlı Devleti’nden kopuk düşünemeyiz. Peki ya Osmanlı’dan öncesi nasıldı? Elbette Anadolu için Anadolu Selçukluları ve beylikler vardı lakin “Bütün Rus yazarların Gogol’un paltosundan çıktığının” kabul edilmesi gibi, Batı Türklüğünün bütün devletleri de Büyük Selçuklunun bakiyesi kabul edilebilir.

    Bu anlamda Büyük Selçuklu Devleti, bir temeldir. Dahası, Türk tarihinin kırılma anlarını yaşamış bir devlettir. Öyle ki, önce Selçuk Bey’in ve Kınıkların İslam’a geçişleri, ondan yaklaşık yüzyıl sonra ise Malazgirt Meydan Muharebesi gibi iki dönüm noktası vardır. Her ikisi de, o an için ve orada bulunanlar için, ne kadar tarihi değiştiren bir hadiseye şahit olunduğunun farkında olunmadığı şeylerdi. Ancak İslam’a geçiş ve Türklerin Anadolu’ya gelişlerinin başlaması, dünya tarihini kökünden değiştiren gelişmeler oldu.

    Prof. Dr Erkan Göksu, ömrünü Genel Türk Tarihi ve daha özelinde Selçuklu Tarihi’ne vakfetmiş, değerli bir tarihçi. Yorulmak bilmeden araştıran, çalışan, anlatan, Farsça temel tercümeler yapan, yazan bir akademisyen aynı zamanda… 

    Erkan Hoca’nın bir Büyük Selçuklu kitabı hazırlaması, tabiri caizse elzem hale gelmişti. Bu yönde ciddi bir beklenti oluşmuştu. Ancak bu eseri hazırlarken, bir yandan akademik ciddiyeti, belgeler üzerinden konuşmayı ihmal etmezken bir yandan da bazen sıkıcı bir hal alan bir bilgi bombardımanı olmamasını arzu etmiş görünüyor.

    Bu nedenle romancılık yeteneği de olan Erkan Hoca ile nehir röportajlar yapmayı tercih etmişler ve böylece, anlatımda akıcılığı sağlamışlar.  

    İçeriğe baktığımız zaman, Selçuklu tarihinden bazı şahsiyetleri görüyoruz. Mesela sultan olmasa bile, devlete adını veren Selçuk Bey ile başlanmış. Doğrusu, onun hikâyesi önemliydi. Ardından ortak bir yönetim gösteren Tuğrul ve Çağrı Bey’ler ile devam edilmiş.

    Hoca’nın tabiriyle ve ona göre, “Türk tarihinde Atatürk ile birlikte ilk iki sırada yer alan ve diğerleri sonra sıralanabilecek olan Sultan Alp Arslan’ı da konuşmuşlar elbette. Sonrasında ise yine bir sultan olmayan ama belki sultanlardan bile önemli bir adam olan Vezir Nizâmülmülk’ü…

    Ardından Melikşah, Berkyaruk, Muhammed Tapar ve son sultan Sencer konuşulmuş… Zaten bu isimler nehir röportajların ana başlıkları. Ancak arada sözü edilen Hasan Sabbah gibi, Romanos Diogenes gibi, Arslan Yabgu gibi, Terken Hatun gibi pek çok önemli isim de yer buluyor kitapta.  

    Çift Başlı Kartal’dan, Nizamiye Medreseleri’ne, Batıniler’den Malazgirt’te  kimlerin yer aldığına kadar pek çok konu da es geçilmemiş.

    Bütün bunların sonunda, “Muhteşem Çağın Mütevazı Çocukları” , yani “Selçuklular” ile ilgili önemli bir kaynak eser ortaya çıkmış.
  • 288 syf.
    ·7 günde·8/10
    Türk devlet tarihinin figürleri, yalnız Anadolu coğrafyasıyla sınırlandırılmamış. Bilge Kağan'dan Atatürk'e uzanan çizgide Timur da dahil edilerek daha Turancı bir tarih anlayışı nakledilmiş. Çeşitli sorular eşliğinde bölümler ve tarihi kişilikler konuşulmuş, tabii ki devirlerinin önemli olaylarıyla birlikte.

    Kitabın en muhteşem yanı, konuyla ilgili tarihçilerin röportajlarının olması.

    *Bilge Kağan bölümünde; Göktürklerin kuruluşunu, Bilge Kağan'ın hakan unvanı içindeyken gösterdiği kişisel veya genel davranışları ile tabii ki kalıcı imzası olan Göktürk Kitabeleri'ni de konuşuyor.

    *Nizamülmülk, Selçuklu tarihini yansıtan bir vezir olarak çok kıymetli bir yere sahip, bunun farkındayım. Ancak "Türklerin Büyükleri" isimli bir kitapta, Sultan Alp Arslan'dan önce yer alması beni çok şaşırttı. Faşizan bir söylemde bulunduğumu sanmıyorum, kitabın bu yönden bir çelişkisi olduğunu düşünüyorum. Bölümde; vezirin asıl adından, sıfatlarından, devlet için öneminden bahsediliyor. Tabii ki kitabı Siyasetname'ye de atıfta bulunulmuş. En önemli ikinci eserinin Nizamiye Medreseleri olduğu vurgusu ve öldürülmesi süreciyle ilerliyor bölüm.

    *Sultan Alp Arslan, kitapta ilgi çekici bir bölüm oldu. Bizim 26 Ağustos 1071'i zafer nidalarıyla kutlamamıza " Açılın, ben tarihçiyim ve bu zafer kutlanamaz." gibisinden bir cevap veriyor. Elbette ki tarihi çerçeveye uygun anlatılıyor ancak ben okuduğumda bu hisse ulaştım ve arka planını, yani Alp Arslan'ın Mısır niyeti olmuyor, kısmetine Malazgirt düşüyor(Cihan Piyadeoğlu hoca da benzerini söylüyor). Oldukça tabu yıkan ve şaşırtan bir bölümdü.

    *Timur - ya da Emir Timur- bölümünde, Orta Asya merkezli bir devlet kurulduğunda üzerindeki biricik baskının Cengiz Han soyundan olmak ya da olmamak şeklinde iki farklı ucu olduğunu anlıyorsunuz. Öncenizdeki mirasla özdeşliğiniz kurulmaması da imkansız hale geliyor. Timur, bir cihangir olmak istiyor ve başarıyor da. Bölümün ortasında Timur'un da herkes gibi iktidar kıskancı bir adam olduğunu öğreniyoruz. Hayata tutunma mücadelesinin rivayet edildiği kısım, hepimiz için gerçek bir ders olarak kalıyor. Bunun yanı sıra, tarih sahnesinin kimlere açık olduğunu da gösteriyor.

    *Barbaros Hayreddin Paşa bölümü öncesinde bir Osman Gazi veya Orhan Gazi olsa, Türk büyüklüğü ve Türklerin devlet kurma bilincini yansıtması bakımından çok iyi olabilirdi. Ancak olmadı, sağlık olsun. Biz de Barbaros bölümüyle Orta Çağ Akdeniz tipi korsancılık geleneğini, korsanlık ve piratlık karşılaştırması üzerinden Emrah Safa Gürkan aktarıyor. Piratlık, yağma sistemiyle denizde ilerlemek; korsanlık, bir limana bağlı yapılan bir şey. Bu terminoloji, dönemdeki korsanların aslında karizmatik adamlar olduğunu da gösteriyor. Denizcilik zor bir meslek olduğundan, yetişmiş eleman sıkıntısı da es geçilmemiş. Turgut ve Uluç Reis'ler, Barbaros Hayreddin Paşa ve kıyaslamalı olarak Andrea Doria üzerinden dönemin deniz savaşları anlatılıyor.

    *Kanuni Sultan Süleyman bölümünde; eğitimi, babasının ona olan tavrının yansımaları, Hürrem Sultan ile birlikteliğinin dizilerdekinin aksi bir şekilde daa resmi ve tek eşli bir çizgide olduğunu, Hürrem - Maktul İbrahim Paşa hizipleşmesi gibi hem derin hem de cevap bekleyen sorular yönetilmiş. Ortada Kanuni varsa, Şehzade Mustafa vakası olmazsa olmazdı. Devlet aygıtının devamlılığının esas olduğu Osmanlı tarzı devletlerde böyle olayların yaşanması normaldir tezini ispatlıyor Feridun M. Emecen. Ayrıca "Oğluna nasıl kıyar?" sorusunun buraya yakışmadığını hem Şehzade Mustafa vakasından hem de Fatih Kanunnamesi'nde kardeş katline izin verilmesinden de anlayabiliyoruz. Bence en önemli ayrıntı, Kanuni sıfatının işlevi ve neden Batı seferine yöneltiği kısmıydı. Çünkü babası kadar Doğu meselesiyle ilgilenmeyen ama Batı'daki çekişmelerde söz sahibi olmuş bir adamdır Kanuni. Bu yönleriyle doyurucu bir bölümdü elbette.

    *Kitabın "beni kanser eden" bölümü Sultan II.Abdülhamid kısmı oldu. Gelenekçiliğinin yan ısıra modern unsurlarının olduğunu anlatmaya çalışırken hem dinin hem de Batı anlayışının gereklerini layığıyla yerine getirmesi kısmındaki açıklamalar oldukça şahane. Ancak, Osmanlı tarihinin bu dönemine yaklaşımı bu şekilde yanlış kuranın eski İttihadçı, yeni Cumhuriyetçi kadroların olduğunu söylemesi ve bu bakış açısının Demokrat Parti'den Adalet ve Kalkınma Partisi'ne kadar uzanan sağ-muhafazakar partilerce değiştirildiğini söylemesine kesinlikle katılmıyorum. Tarihçilerin değiştirmesi, objektif çalışması gereken bakış açılarını siyasetçiler değiştiriyorsa orada bir aksama var demektir. Her iki unvanını da kullanmanın sağlıksız olması kısmı başarılıydı. Kişisel özelliklerinde yer verdiği şüpheciliğin, dönemin jurnal sistemini kuran temel olduğunu anlıyorsunuz. Ayrıca Panislamcı olmadığına ikna edilebilmeniz için çok uğraşıyor Necmettin Alkan ama başaramıyor. Gaspıralı İsmail'i kabul etmemesi veya Cemaleddin Afgani'nin peşine hafiyeler takması onun İslamcı olmadığı manasına gelmez. Ayrıca "Panislamist" terimi ithal ise, bunun karşısına daha tarafsız bir terim yerleştirilebilir. II.Abdülamid'in polisiye kitap, ve "sinematoğraf" dediği sinemayı sevmesi güzel özelliklerinden. Ben de öğrendiğim için mutluyum. II.Abdülhamid, Jön Türklere direnmeyip de daa erken meşrutiyet ilan etmese veya hiç meclis-i mebusanı kapatmasa çok daha başarılı bir siyaset izleyebilirdik.

    *Kitabın kapanışını ulu önderimiz Atatürk bölümü ile yapıyoruz. 2018'deki Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabı ile pek çok soru işaretini aydınlatmıştı İlber hoca. Buradaki bölümde de hem o soruları yeniden ve daha hızlı cevaplandırıyor, hem de İnönü - Sakarya muharebelerinden ölümüne kadar giden süreci küresel ve yerel süreçte inceliyor. En hayran olduğum cümlelerin ilki, Lozan'ın bir uzlaşma olması; ikincisi Atatürk'ün sanıldığının aksine bencil veya diktatör birisi olmadığı. İlber hoca, dönemin otoriter sistemlerinin içerisinde kalan Türkiye'nin de bu otoriteye ihtiyacı olduğunu ve Ata'nın buna bir noktada mecbur kaldığını söylüyor.

    İyi okumalarınız olsun. :)
  • 288 syf.
    Türklerin Büyükleri, Cansu Canan Özgen imzasıyla yayımlanan bir kitap. İçinde Gök Türkler'den, Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar uzanan süreçte, Türk tarihinde iz bırakmış 8 farklı isimle ilgili röportajlar var. Bu röportajlar, konusunda uzman tarihçi akademisyenle ile yapılmış. Konu seçimi gayet iyi, muhataplar da işinin ehli, hakiki tarihçiler olunca ortaya çok iyi bir kitap çıkmış.

    İşin aslı, Özgen’in bu konuda, bu kadar iyi bir iş çıkarabileceğini düşünmeyenlerdenim. Bu nedenle kitabın, ondan ziyade konukları ve arka plandaki editör ekibi tarafından bu kadar iyi hale getirildiği kanısındayım. Çünkü soru seçimleri makul, nitelikli ve dahası her hoca ile röportaj yapılmadan evvel, konu ile ilgili hocaların kitapları da dahil epeyce bir okuma ve araştırma yapılmış. Özgen’in bir önceki kitabı Türklerin Serüveni’nde televizyon programlarındaki röportajlarının çözümlemeleri yapılıp, bazı ilavelerle desteklenmişti. O da fena bir kitap değildi. Ancak bu öyle değil; arka planda, iyi bir ekip tarafından ciddi emek harcanmış diye tahmin ediyorum.

    Kitaba dönersek;

    Hemen hepsi Kronik Kitap’tan kitapları çıkan akademisyenler, Ahmet Taşağıl ile Bilge Kağan, Erkan Göksu ile Nizamülmülk, Cihan Piyadeoğlu ile Alp Arslan, Mustafa Alican ile Timur, Emrah Safa Gürkan ile Barbaros, Feridun Emecen ile Kanuni, Necmettin Alkan ile II. Abdülhamid ve İlber Ortaylı ile Atatürk röportajları yapılmış. Sunuşta da ifade edildiği gibi, derin Türk tarihindeki tek büyükler bu isimler değil elbette ama hepsi hükümdar bile olmayan 8 önemli şahsiyeti yakından tanımamız sağlanıyor. Bir bölümünü bildiğim, bir bölümünü hiç duymadığım çok sayıda bilgi ihtiva ediyor.
    Tekrar ediyorum; yazarın popülerlik dolu ismine takılmadan alıp, okumanızı tavsiye edebileceğim bir eser. Eğer ki, tarihe ilgi duyuyorsanız, seveceğiniz, benim gibi epeyce alıntı yapabileceğiniz bir kitap olduğunu düşünüyorum.