• 392 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    O NASIL BİR SONDU ÖYLE! ŞOKTAYIM! Yazar bu kitapta herkesi öldürmeyi seçmiş sanırım. Aldrik'in ölmeyeceğinden neredeyse eminim çünkü baş karakter ama Larel? Larel benim en sevdiğim karakterdi. Vhalla'ya çok iyi geliyordu ve Larel kesinlikle böyle bir sonu hak etmedi. Onun öldüğünü okuduğumda içim parçalandı.
    Vhalla da o kadar güçlü ki... Başına gelen her kötü olay onu dibe batırmak yerine güçlendiriyor. Bu kitapta onunla gerçekten gurur duydum. Aldrik'i çok güzel seviyor. Aldrik demişken... Bu kitapta Aldrik'i biraz daha iyi tanıdık ve onun karanlık dünyasına adım attık. Aldrik'i çok seviyorum VE CİDDEN O NASIL BİR SONDU? Sipariş ettiğim 3. kitabı içim paramparça bir şekilde bekleyeceğim. Bu arada kitabın adının sondaki olayla uyumu...
  • Unvanlar birer kelimeden ibaret değildi. Onlar bazılarını içeride diğerlerini ise dışarıda tutmaya yarayan duvarlar ve engellerdi.
  • Nerden çıktın karşıma böyle Sitâre?
    Efsaneler dökülüyor gülüşlerinden
    Kirpiklerin yüreğime batıyor.
    Telaşlı bir kalabalığın ortasında
    Ayaküstü konuşuyoruz
    Nedim'in nigehbân nergisleri gibi
    Üstümüzde bütün nazarlar.
    Çok utanıyorum Sitâre,
    Dün oturup hesap ettim,
    Sen doğduğun zaman
    Ben bir askeri mektepte talebeymişim.
    Sen bilmezsin Sitâre
    Burada gündüzler, çekip durduğumuz bir mercan tesbih
    Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu. Her akşam dokuzda yat borusu çalardı
    Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
    Bir derin uykuya atardım kendimi
    Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
    Ben de onu alır anamın düşlerine kaçardım.

    Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum,
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorum


    Seninle konuşurken Sitâre,
    Aklıma yıldızlar dökülüyor.
    Bir çâresiz Zühre oluyorsun Bâbil caddelerinde
    Ateş gözlü kâhinler koşuyorlar arkandan
    Binlerce meşâlenin ışığı kımıldıyor saçlarında.
    Gökyüzü salkım salkım
    Zigguratlar tıklım tıklım
    Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım.
    Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
    Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
    Kimi gün inatçı yosunlar gibi
    Kepez diplerine yapışan aklım.
    Gözlerine baktığım zaman Sitâre,
    Bütün çöllere ay doğuyor.
    Yoldaş ediyorum kendime
    İmrül Kays'ı, Antere'yi, Â'şâ'yı
    En kuytu vahaları dolaşıyorum
    Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitâre
    Çadırla su arasında bir cılga var
    O cılgada narin ayak izlerin var
    Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var.


    Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorum.

    Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun
    Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
    Biliyorum içinde bir sızı var
    Bıçak ağzı gibi bir sızı var
    Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
    Züheyr'in Suâd'ı gibi keremsiz kılan
    Kuzeyden güneye, güneyden kuzeye
    Hep gidip geliyorum bu çöllerde
    Kureyş'in heybetli ve inatçı develeri
    Hiç aldırmadan benim esmer sevdâma
    Geviş getiriyorlar ufuklara bakarak
    Ben kaçıp Yesrib'e sığınıyorum
    Yesrib bahâne, bir kitaba sığınıyorum
    Dağda, ovada, bâdiyede okuduğum hep elif
    Elif diyorum Sitâre, sineme elif çekiyorum
    "Ah minel aşk-ı ve hâlâtihi.."
    Çok eski bir gerçektir bu biliyorum.

    Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorum
    Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
    Ve ikimizde ıslanıyoruz
    Ben ne yağmurlar gördüm Sitâre
    Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım
    Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
    Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır
    O şehirde sırılsıklam gezerdim
    Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
    Tapınaklar insanları safra gibi atardı
    Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı
    Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
    Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim
    Kara bulutlar kükrerken bir Kaşgar sabahında,
    Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk


    Bakışlarımı sunuyorum tereddütsüz alıyorsun
    Gizli bir tebessümle çağırıyorum geliyorsun
    Kaşı karam, gözü karam, saçı karam
    Umay gibi yumuşak huylum
    Nerden çıktın karşıma böyle
    Sesin ılık bir bahar güneşi gibi
    Iğıl ığıl akıyor içime
    Asya'nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
    Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitâre
    Adam akıllı yorulmuşum
    Ellerin böyle olmamalıydı ellerine acıyorum
    Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
    Durup durup ıssız yerlerde
    Güçlü ol ey kalbim güçlü ol,
    Daha çok işimiz var diyorum.

    Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorum.

    Dilaver Cebeci
  • (gidenlerin ardından -karmaşık duygular-memleket, aşk, hüzün ve hasret halleri)

    Sevgilim… Ah sevgilim…
    Yüreğimi delip gecen kurşun değil
    Yokluğun senin…

    Hava soğuk, hava ayaz, hava bıçak gibi keskin
    Ve bu kirli
    Ve bu metal rengi buz gibi havalarda
    Isıtmak için üşüyen ellerini
    Benden başka hiç kimse
    Senin için yakmayacak kendini…

    Nicedir
    Yağan karın büyüsüne
    Sıcak odaların o vurdumduymaz
    O baş belası…/ o illet…/ o lanet miskinliğine yenik düştü
    Bir başka bahara
    İkmale kaldı aşklar…
    Bense, yokluğunla baş başa
    Aşkımızı çoğaltıyorum mavi göğün altında
    Bir direniş, bir öpüş, bir gülüş
    Bir bahar tadında
    Yeniden filizlenip çiçeklenmek istiyorum sana…
    Dağlarda kar, dağlarda ateş, dağlarda isyan
    Dağlarda aşkla silahlanmış o muhteşem gülüşün senin
    Elinde papatyalar
    Teninde nergis kokusu…

    Yüreğim üşüyor ateş altında yanarken ülkem
    Köklerim kuruyor, gövdem çürüyor
    Sıcaklığını düşlüyorum ay ışığında parıldayan gülüşünün
    Düşlerim
    Düşlerim üşüyor sensiz
    Buzlar sarkıyor avuçlarımdan
    Çığlar düşüyor yüreğime
    Sevgilim… Ah sevgilim…
    Yüreğime kamp kurduğun dağlarını özlüyorum
    Gülüşünden, gülüşünden öpüyorum seni…

    Mayıs 2017
  • SİTARE
    nerden çıktın karşıma böyle sitare
    efsaneler dökülüyor gülüşlerinden
    kirpiklerin yüreğime batıyor
    telaşlı bir kalabalığın ortasında
    ayak üstü konuşuyoruz
    nedim’in nigehban nergisleri gibi
    üstümüzde bütün nazarlar
    çok utanıyorum sitaredün oturup hesap ettim
    sen doğduğun zaman
    ben bir askeri mektepte talebeymişim
    sen bilmezsin sitare
    burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tesbih
    geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu
    her akşam dokuzda yat borusu çalardı
    yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
    bir derin uykuya atardım kendimi
    siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
    bende onu alır anamın düşlerine kaçardım
    bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    yoksa dudakların mı anlayamıyorum

    seninle konuşurken sitare
    aklıma yıldızlar dökülüyor
    bir çaresiz zühre oluyorsun babil caddelerinde
    ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan
    binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında
    gökyüzü salkım salkım
    zigguratlar tıklım tıklım
    dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım
    ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
    kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
    kimi gün inatçı yosunlar gibi
    kepez diplerine yapışan aklım
    gözlerine baktığım zaman sitare
    bütün çöllere ay doğuyor
    yoldaş ediyorum kendime
    imr’ül kays’ı antere’yi a’şa’yı
    en kuytu vahaları dolaşıyorum
    hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş sitare
    çadırla su arasında bir cılga var
    o cılgada narin ayak izlerin var
    durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

    bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    yoksa dudakların mı anlayamıyorum

    bazen sapsarı bir benizle geliyorsun
    yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
    biliyorum içinde bir sızı var
    bıçak ağzı gibi ince bir sızı var
    bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
    züheyr’in suad’ı gibi keremsiz kılan
    kuzeyden güneye
    güneyden kuzeye
    hey! gidip geliyorum bu çöllerde
    kureyş’in heybetli ve inatçı develeri
    hiç aldırmadan benim esmer sevdama
    geviş getiriyorlar ufuklara bakarak
    ben kaçıp yesrib’e sığınıyorum
    yesrib bahane bir kitaba sığınıyorum
    dağda, ovada, badiyede okuduğum hep ‘elif’
    elif diyorum sitare sineme elif çekiyorum
    ‘ah minel aşkı ve halatihi…’
    çok eski bir gerçektir bu biliyorum

    bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    yoksa dudakların mı anlayamıyorum

    sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
    ve ikimiz de ıslanıyoruz
    ben ne yağmurlar gördüm sitare
    ben kaç kere iliklerime kadar ıslandım
    bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
    ben, göğü hep kurşun bir kubbe gibi ağır
    o şehirde sırılsıklam gezerdim
    bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
    tapınaklar insanları safra gibi atardı
    sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı
    bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
    gidip bir uygur çadırında göğü dinledim
    kara bulutlar kükrerken bir kaşgar sabahında
    oturup aprunçur tigin ile seni konuştuk
    bakışlarımı sunuyorum tereddütsüz alıyorsun
    gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun
    kaşı karam, gözü karam, saçı karam
    umay gibi yumuşak huylum
    nerden çıktın karşıma böyle
    sesin ılık bir bahar güneşi gibi
    ığıl ığıl akıyor içime
    asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
    yığılıp kalmışım bu anadolu toprağına sitare
    adamakıllı yorulmuşum
    ellerin böyle olmamalıydı
    ellerine acıyorum
    ve kimbilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
    durup durup ıssız yerlerde
    güçlü ol ey kalbim güçlü ol
    daha çok işimiz var diyorum

    bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    yoksa dudakların mı anlayamıyorum..
  • 392 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Ateş Düşüyor, Hava Uyanıyor'dan sonra beklentilerimi artırdığım bir kitap oldu ama beklentilerimin altında kaldı ve ne akdar kendini okutsa da hayal kırıklığına da uğradım. Herkesin bu seriye ve kitaba bayıldığını bildiğimden yorumumdan sonra linç yemek istemem ama gerçekleri söylemeyi de istiyorum. Ki genel anlamda kitabı sevdim. Öyle ki kitabın son 50-100 sayfasına kadar hiçbir dişe gelir olay olmamasına rağmen kitap bir çırpıda bitti ve sanırım serinin geneli için aynı şeyi diyeceğim okudukça. Size şöyle söyleyeyim mantıksız olaylar, övülüp duran ana karakterler, garip ve gereksiz yerde ölen yan karakterler, ana karakterin tekrarlara düşüşü, yine ana karakterin en can alıcı yerlerde bayılması ve olayları ilk ağızdan okuyamamak hoşunuza gitmiyorsa -benim gibi- bu kitap pek sizlik olmayabilir. Yine de kitabın ilk yarısını merakla, bir şeyler olur umuduyla okudum. Son kısımları hoşuma gitti ama onun dışında pek bir şey diyemeyeceğim. Yazarı tebrik etmem gerek her şeye rağmen okurken genel anlamda zevk aldım, ama oturup da azıcık düşününce mantıksızlıklar beni yordu. Size bir iki spoilersız örnek verebilirim (tabi 1. kitabı okuyanlar için). Larel, Fritz, Daniel ve Craig gibi kızın daha birkaç gün önce tanışmış olduğu kişilerle yaşadığı aşırı samimi dostluklar bence saçmaydı, bu karakterlerin hepsini çok sevmeme rağmen zor arkadaş edinen bir kızın bir anda bu kadar dostu olması bana saçma geldi. Sonra koskoca bir ordunun bir hana sığması ve herkesin ayrı ayrı odaları olması da bence saçmaydı. Her fırsatta kızın zeki olduğunun vurgulanması ama basit olayları bile kavrayamaması saçmaydı (her gelen karakter duyduğuma göre zekiymişsin diye cümleye başlar mı ya). Kızın en önemli sahnelerde bayılıp durması ve bizim olayları göremememiz. Kızın her fırsatta 'ben hanedanın malıyım, başka bir şey beceremem' demesi (büyük ihtimal ileride yazar kıza bir patlatma yaşatıp 'ben güçlüyüm, ben öfkeyim, ben intikamım, ben fırtınayım' gibi bir şey yaşatacak). Sarayda önemsiz kişilerin bile ayrı odaları olması. Aldrick veliaht prens olmasına rağmen insanların onu kötü düşünerek kayırması... Bunlar bulduklarımdan birkaçıydı. Yine de şu ana kadar sevdim, özellikle reading slumptaysanız garip bir şekilde sizi kurtarabilecek bir seri gibi duruyor. Umarım devamını sever ve bu kitabın saçmalıklarını yazar bana unutturabilir...
  • "Çocuktuk ve şey...çocuklar dünyayı, insanları birbirlerinden ayrı tutan onca nedeni anlamazlar."
    Elise Kova
    Sayfa 126 - Yabancı yayınları