• Savurmuyorum külleri yeni yangınlar çıksın diye
    Suskunum
    Düşüm gecelerden kara
    Seyrediyorum Dünya yı turuncu bi ateşin eteklerinde.

    Gökyüzü tavansız
    Ay bulutsuz
    Zifiri bir aydınlık
    Şehir harabe,
    Şehir yağmalanmış.

    Kendimi telkin ederken buluyorum,
    Duvarları köpüklü odalarda.
    Yüksek sesle değil
    Usul usul
    Içerleniyorum sonra
    Sesimin boş yankılarından korkuyorum.

    Içimdeki cesetler ve onlara bakan ölmemişler.
    Hallerinden muzdarip bakışlar,
    Iç çekişler,
    Af dileyişler,
    Pişmanlıklar.
    Susuyorum..
    Konuşsam faydası yok !
    Cümleler paramparça.
    Heceler dağılıp gidiyor.
    Vaktiyle kalbimi kıranlara son iyiliğim :
    Kalbinize mukabil bir kalbin mevcud bulunmasi dileğiyle.

    Günün 23. Saatini geride bırakırken
    Baktıkça dalıyor gözlerim
    Yılların uzun,
    Yolların kısalığına.
    Kurumuyor gözlerimin ıslağı,
    Dinmiyor gökyüzünün şiddeti !
    İğdiş zaman arta kalan
    Kızıl tanyeri suskunlugu..

    MUALLİME
  • İlk insanlar meyva ve otla beslendikleri için ateşe ihtiyaçları yoktu. Tanrı onlara et yemeklerini emir ettikten sonra ateşe ihtiyaç hasıl oldu. Ülgen gökten biri kara, biri ak iki taş getirdi. Kuru otları avucunda ezerek bir taşın üzerine koyup diğeriyle vurdu, otlar ateş aldı. Ülgen böylece ilk defa ateş yakmasını insanlara öğretip “bu ateş atamın kudretinden taşa düşmüş ateştir” dedi. Bundan dolayıdır ki Altaylılar’da ve Yakutlar’da ancak çakmak taşından elde edilen ateş kutlu sayılmaktadır.
  • Cum’a sözcüğü, “toplanma” anlamındaki ج م ع [c-m-’a] kökünden gelir. Dilbilimcilerden A’meş الجمْعة [cum’a], Âsım ve Hicazlı dil bilimciler الجُمُعة [cumu’a] diye okurlar. Cum’a diye okumak Ukayloğulları lehçesine göredir.

    يوم الجمعة [YEVMU’L-CUM’A]

    Yevm [gün] ve cem’ [toplanma] sözcüklerinden oluşan yevmu’l-cum’a tamlaması, “toplanma günü, toplantı günü” demektir. Arapların haftanın günlerinden “el-Arube” dedikleri gün, sonradan يوم الجمعة [yevmu’l-cumu’a/toplantı günü] olarak değiştirilmiştir.

    “Arube” adını, “Cumu’a”ya dönüştüren kişinin kimliği hakkında bir netlik yoktur. Bazıları bunu, Dâru’n-Nedve’de toplantı için Kureyş’in, bazıları da Rasûlullah’ın atalarından Ka’b b. Lüey’in değiştirdiğini ileri sürmüşlerdir. Doğruya en yakın olanı ise bunun Medîne’de Müslümanlar tarafından değiştirildiğidir.

    Klâsik kaynaklarda olay şöyle yer alır:

    İbn Sîrîn şöyle dedi:

    — Medîneliler Peygamber (s.a) Medîne’ye gelmeden ve cum’a (farzı) inmeden önce cum’a için toplandılar. Bugüne cum’a adını verenler de onlardır. Şöyle ki: Onlar dediler ki: “Yahûdilerin yedi günde bir biraraya gelip toplandıkları bir günleri vardır: Cum’artesi günü; Hristiyanların da böyle bir günleri vardır: Pazar günü. Gelin biz de kendimiz için bir araya gelip toplanacağımız, Allah’ı anıp namaz kılacağımız ve birtakım hatırlatmalarda bulunacağımız bir gün kararlaştıralım”, ya da buna benzer sözler söylediler. Yine dediler ki: “Cum’artesi Yahûdilerin, Pazar Hristiyanların günüdür; siz de bu günü Arube günü olarak tesbit edin. Bunun üzerine (Ebû Umâme künyeli) Es’ad b. Zurâre’nin (r.a) etrafında toplandılar. O da o gün onlara 2 rekât namaz kıldırdı, onlara öğüt verdi. Biraraya gelip toplandıkları vakit, bu güne “cum’a” adını verdiler. Es’ad onlara bir koyun kesti, sayıca az oldukları için öğlen ve akşam onu yediler. İşte İslâm târihindeki ilk cum’a budur.

    Derim ki: İleride de geleceği üzere rivâyet edildiğine göre, o vakit 12 kişi idiler. Yine bu rivâyette belirtildiğine göre onları bir araya toplayıp onlara namaz kıldıran kişi Es’ad b. Zurâre’dir. Abdu’r-Rahmân b. Ka’b b. Mâlik’in babası Ka’b’dan rivâyet ettiği hadiste de –geleceği üzere– böyledir.

    el-Beyhakî de şöyle demektedir:

    — Bize Mûsâ b. Ukbe’den, o İbn Şibâb ez-Zührî’den rivâyet ettiğine göre Mus’ab b. Umeyr Rasûlullah (s.a) Medîne’ye gelmeden önce Medîne’de Müslümanları Cum’a namazı için toplayan ilk kişidir.

    el-Beyhakî dedi ki:

    — Mus’ab’ın Cum’a namazı için Müslümanları Es’ad b. Zurâre’nin yardımıyla toplamış olması ve bundan dolayı Ka’b’ın bu işi ona [Mus’ab’a] izafe etmiş olması da mümkündür.

    Hicretten önce Medîne’deki Müslümanlara İslâm’ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab ibn Umeyr’e mektup yazarak, “Yahûdilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah’a 2 rekât (namaz) ile takarrub edin.” Bu emir üzerine Mus’ab, Medîne’de ilk Cum’a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medîne’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.” Mus’ab’ın (r.a) Cum’a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, 12 idi.

    Peygamberimiz henüz hicret etmeden Yesribli (Medîne’nin o zamanki adı) Müslümanlar Es’ad ibn Zurâre ile birlikte toplanıp, istişârede bulunurlardı. “Yahûdiler ve Hristiyanlar haftada bir gün toplanıyorlar, biz de haftada bir toplanalım” diye karar alıp toplanmaya başladılar. Ve toplantı gününün haftanın altıncı günü (bize göre beşinci gün) olmasına karar verdiler. Çünkü o gün Yesrib’de pazar kuruluyor; çevreden, yakın mesafelerden halk pazara geliyordu. Böylece toplantıya katılım daha çok olacaktı. İşte böylece “yevmu’l-arube”, “yevmu’l-cumu’a/toplantı günü” oldu. Sonradan eski adı değil, yeni adı söylenir oldu.

    Târihî belgelere göre Rasûlullah, ilk Cum’a’yı, Ranuna denilen yerde Sâlim ibn Avf mescidi’nde icra etmiştir. Rasûlullah, Medîne’ye hicret ettiğinde ilk olarak Kuba’da Amr ibn Avfoğulları’na misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba mescidi’nin temelini attı; sonra Cum’a günü Medîne’ye gitmek için yola çıktı. Benû Sâlim yurduna gelince orada hutbe okuyup ilk defa Cum’a günü salâtı icra etti. Bu, Rasûlullah’ın ilk Cum’a salâtı uygulamasıdır.

    يوم الجمعة [yevmu’l-Cum’a] terkibini, “Cum’a günü” şeklinde çevirmek, Arapça iki kelimenin birini Türkçeleştirip diğerini Arapça olarak bırakmaktır, ki bu, hem yanlıştır, hem de anlamın kapalı kalmasına sebep olur. Bu da, beraberinde birçok yanlış inanç ve ameli getirir. O nedenle yevmu’l-Cum’a terkibine, “toplantı günü” anlamının verilmesi gerekir.

    Toplantı günü’nün hangi gün, hangi saat olacağı ve bu toplantıda salâtın nasıl icra edileceği, katılma koşulları vs. gibi detay Kur’ân’da verilmemiştir. Kur’ân’da öncelikle toplantı günü uygulanacak salât’ın, salâtların en hayırlısı olduğu ve bu salâtın kesinlikle korunması gerektiği bildirilmiştir:

    238,239.Salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını] ve en hayırlı salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmanın; toplumu aydınlatmanın en yararlı olanı; haftalık toplantı günü salâtını] elbirliği ile koruyun. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın; işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin. Ama eğer korkulu bir ortamda bulunuyorsanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken; hareket hâlinde koruyun, yerine getirin. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı hemen anın.

    (Bakara/238-239)

    Cum’ayı farz kılan âyet, işte budur, Cum’a/9 âyeti değildir.

    Sonra da toplantı günü, salât için çağrılınca, “Allah’ın anılmasına hemen koşulması” istenmiştir:

    9.Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma için] seslenildiği zaman, Allah’ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.

    (Cum’a/9)

    Demek oluyor ki, toplantı günü, uygulanacak olan salâtta, “Allah’ın anılması” sağlanacaktır. Mü’minler, bunun en iyi şartlarda gerçekleşmesi, en iyi verimin alınabilmesi için gerekli önlemleri alacaklardır. Toplantı günü yapılan salât için fıkıhçılar, “vücûbunun şartları” ve “edasının şartları” adı altında birtakım koşullar belirlemişlerdir, ki bunların detayı, fıkıh kitaplarında bulunmaktadır.

    Bu koşulların ileri sürülmesinin nedeni, Cum’a’nın [toplantının; kongrenin, konferans veya mitingin] en sağlıklı, en verimli şekilde gerçekleşmesini sağlayabilmektir.

    Fıkıh kitaplarında Cum’a’nın vücûbunun şartları [zorunlu görev olmasının koşulları] şöyle sıralanır:

    • Erkek olmak,

    • Hür olmak,

    • Şehirde oturmak,

    • Sıhhatli olmak,

    • Güvende olmak.

    Ayrıca bu şartlar için de birtakım aklî nedenler, Rasûlullah, sahabe ve ilk dönem İslâm târihinden birtakım uygulamalar delil gösterilir.

    Biz bu maddeler üzerinde kısaca açıklamalarda bulunacağız:

    HÜRRİYET/ÖZGÜRLÜK

    Bu şart, yerindedir. Zira salâtın icra edileceği musallalar ve mescitler [toplantı yerleri], Allah evidir. Orada kral-köle ayırımı yoktur; herkes özgür ve eşit statüde olup özgürce fikrini beyân eder, kimsenin düşüncesi kısıtlanamaz ve fikrinden dolayı kimse takibata uğratılmaz. Özgür olmayan, bağlı bulunduğu efendinin; kişi ya da kurumun görüşüne karşıt bir görüş ileri sürdüğünde bundan dolayı zarar görür. O nedenle, özgür olmayan ya efendisinin fikri paralelinde fikir beyân eder, ya da çekimser kalır. Bu yüzden hukuken, siyaseten ve fikren özgür olmayıp güdümlü olanların böyle ciddi toplantılarda yer almalarına gerek yoktur.

    ŞEHİRDE İKÂMET

    Toplantı, beldenin yerli nüfusu için, kadın-erkek ayırımı olmadan zorunlu bir görevdir. Misafir ve yolcular için ise zorunlu bir görev değildir. Çünkü dışarıdan geçici olarak gelenler o beldenin sorunlarını bilmezler, toplantıya katılanları tanımazlar. Onun için toplantıya katılmasalar da olur. Katılmaları durumunda ise, dinleyici sıfatıyla bulunup bilgilenirler.

    Sağlıklı ve güven içinde olma; kör, topal ve hasta olmama şartlarını açıklamaya gerek yoktur. Bunlar, her işte önemsenen hususlardır. Bizim üzerinde duracağımız husus, “erkek olma” şartıdır.

    Klâsik eserlerde bu konu ile ilgili şunlar yazılıdır:

    • Allah’a ve âhiret gününe inananlara Cum’a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnâdır.

    • Cum’a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez.

    Allah Teâlâ, tüm emir ve yasaklarını milliyet, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmadan genel ve mutlak olarak bildirmiştir. İslâm, fıtrat dini olup evrenseldir; her ırkı, her toplumu, her cinsi ve her ülkeyi kapsar. Kulluk ve görev yönünden kadını erkekten ayırmamıştır. Kadını asla ikinci sınıf insan, aklı ve dini noksan Müslüman saymamıştır. (Bu tarz kabuller, kendini bilmezler tarafından İslâm’a mâl edilmiş, gâfiller tarafından da kabul görmüştür. Bu tip inanç ve kabuller büyük bir gaflettir.) Kur’ân’da kadının, toplantı günü uygulanan salâta katılmasının farz olmadığını bildiren bir âyet yoktur.

    Sünen ve İslâm Târihi kitaplarında, Rasûlullah’ın, kadınların mescitlere gitmelerini ve eşlerinin bu duruma engel olmamalarını istediği, Emevîler dönemine kadar da kadınların Cum’a/Toplantı’lara iştirak ettiği görülür. Ama, siyasî otorite sağlayabilmek için yazdırılmış bazı kitaplarda hadis olarak nakledilen bir rivâyet, bu hususta malzeme olarak kullanılmıştır: Bu hadiste güya Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

    Cum’a salâtı, cemaat içinde bulunan her Müslüman üzerine Allah Teâlâ’nın bir hakkı olup farzdır. Ancak köleler, kadınlar, çocuklar ve hastalar bundan müstesnâdır.

    Hadis bilginleri, bu hadisin râvîsi olan Târık b. Şihâb’ın Rasûlullah’ı gördüğü, ama o’ndan bir şey işitmediğini ifade ederler.

    İşin aslı şu: O günkü siyasî otorite hakksız iktidarlarını sürdürebilmek için, toplumdaki direnci kırmayı düşünür; toplumun yarısını oluşturan kadınları, fitneye sebep olabilecekleri bahaneleriyle Cum’a’dan/toplantı’dan uzaklaştırıp evlerine kapatırlar. O gün bu gün böyle devam edip gidiyor.

    Yine fıkıh kitapları birtakım târihî olayları delil kabul ederek, toplantı günü salâtının edasının şartları olarak şunları belirlemişlerdir:

    • Veliyyu’l-emr,

    • İzn-i âmm,

    • Vakit,

    • Cemaat,

    • Hutbe.

    Bunları kısaca açalım:

    1) Veliyyu’l-emr: Resmî otoritenin başı, devlet başkanı ya da nâibi.

    2) İzn-i âmm: Toplantının yapılacağı yerin herkese açık olması ve mülkî âmirin izin verdiği yerde (miting izni gibi) uygulanması.

    Bu ikisi, bugünkü siyasî yapı gereği uygulama imkânı bulunmayan şartlardır. Esasan böyle şartlar İslâm’da zaten yoktur. Müslümanlar nerede olsa toplanır, (ilk Müslümanlar koyun ağılında toplanmışlardı) Cum’a/toplantı başkanını [kongre divan başkanını] aralarından seçer; “Allah’ın anılması” işini icra eder, ardından da Allah’ın nimetlerini aramak üzere yeryüzüne dağılırlar. İslâm, Allah’ın koyduğu sınırlarda yaşanır; onun-bunun himmeti ve izni oranında değil. Bu iki şartı, resmî otorite ve mülkî idareye bağlayanlar, laik sistemde işin içinden çıkamamışlardır. İnançları gereği, “Bu şartlarda Cum’a salâtı ikâme edilmez/Cum’a namazı kılınmaz” diyemedikleri gibi, kıldıkları Cum’a’nın kabul olmama endişesini de içlerinden atamamışlardır. Onun için iki rekât namaz ve hutbeden ibaret olan Cum’a/toplantı namazını, 16 rekâta çıkarmışlardır. 16 rekâta nasıl niyet edileceği sorusuna ise bir türlü ikna edici bir cevap bulamamışlardır.

    Bu şartlar, Müslümanları kontrol altında tutmaya çalışan sonraki siyasîlerce İslâm’a sokulmuştur. Böylece arı-duru olan İslâm; Arap, Acem, Selçuklu, Osmanlı Müslümanlık’ı olarak dejenere edilmiştir. Her Müslüman bu toplantının doğal üyesidir. Hiçbir Müslüman’a katılımda kısıtlama konamaz. Herhangi bir nedenle katılımı kısıtlanmış kişiye, katılmadığı için sorumluluk yoktur.

    3) Vakit: Bugünkü uygulamada haftanın beşinci günü Yevmu’l-Cum’a’dır [Toplantı Günü’dür].

    Cum’a gününü Allah tesbit etmemiştir. İlk Cum’a’yı uygulayan Medîneli Müslümanlar, içerisinde bulundukları sosyal ve ekonomik şartları dikkate alarak haftanın 6. gününü (bize göre 5. günüdür; zira Araplar haftayı Pazar’dan başlatırlar) Yevmu’l-Cum’a/Toplantı Günü olarak kararlaştırmışlar; o günden bu güne aynı uygulama devam edip gelmektedir. Herhangi bir bölgedeki Müslümanlar, içinde bulundukları şartlar gereği Yevmu’l-Cum’a’yı/Toplantı Günü’nü haftanın başka bir gününde veya günün değişik saatlerinde uygulamayı uygun görürlerse, buna da saygı duymak gerekir.

    Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

    9.Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma için] seslenildiği zaman, Allah’ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.

    (Cum’a/9)

    Bu âyette günün tümüne işaret edildiğine göre, günün herhangi bir vaktinde Cum’a/Toplantı yapılabilir. Bunu da yine bölge Müslümanları, sosyal ve ekonomik koşullarına göre ayarlayabilirler. Bugüne kadarki gün ve saat uygulamaları bir teâmüldür. Allah tarafından tesbit edilip zorunlu tutulmamıştır.

    Fıkıh kitapları bu vakti, Cum’a/Toplantı günü’nün öğle vakti olarak belirleseler de, Rasûlullah’ın (s.a) öğleden evvel, öğlen sonrası uyguladığı sahih hadislerde bildirilmektedir. Ayrıca, âyette “yevmu’l-Cum’a/toplantı günü” ifadesi yer aldığına göre, günün herhangi bir saatinin olabileceğine ilâhî bir ruhsat var demektir.

    4) Cemaat: Bu şart; âlimler arasında tartışılmış; ellerindeki rivâyetlere göre kimi 3 kişi, kimi 7 kişi, kimi 40 kişi olması gerektiğini söylemiştir. Bunlardan, Cum’a’nın 3 kişiyle de, 7 kişiyle de, 40 kişiyle de uygulandığını anlıyoruz. Ama işin özü, Arapça’daki çoğul ifade eden sayıdır, ki o da 3′tür. Âyette, çoğul olarak Allah’ın zikrine koşun buyurulduğuna, çoğulun en azı da 3 olduğuna göre, toplantı için 3 Müslümanın bulunması yeterlidir; bunların kadın ya da erkek olması, veya kadın-erkek karışık olması durumu değiştirmez.

    Burada Müslümanların, yukarıda açıkladığımız salâta katılış şartlarını dikkate almaları; cünüp ve sarhoş olmamaları, ayrıca su (su bulamayanların ise temiz toprak) ile temizlenmeleri, kirli, pis kokulu olarak toplantıya gelmemeleri, zînetlerini takınarak gelmeleri gerekir.

    Târih ve Sünen kitaplarından öğrendiğimize göre Cum’a için Rasûlullah boy abdesti alıyor, beyaz ve temiz elbisesini giyiyor, güzel kokular sürünüyor ve bunları herkese de tavsiye ediyordu.

    5) Mısr/Yerleşim birimi: Her yerleşim biriminde tek bir yerde Cum’a/Toplantı icra edilir. Bu günkü gibi her 100 metrede bir Cum’a/Toplantı yapmak yanlıştır. Bir beldenin her câmisinde ayrı ayrı Cum’a/Toplantı yapmak, Cum’a’nın/Toplantı’nın amacına aykırıdır. Böyle uygulamalardan maksat hâsıl olmaz. Onun içindir ki, “Bir beldede birden fazla Cum’a/Toplantı icra edilecek olursa, ilk Cum’a’ya başlayan cemaatin Cum’a’sı olur; diğerlerininki olmaz” denilmiştir. İmam A’zam Ebû Hanîfe, bir beldede değişik yerlerde birden fazla cemaat olunup Cum’a icra edilmez dediği hâlde, Hanefî mezhebi’nden olduklarını iddia edenlerin, diğer mezhep mensuplarından daha fazla bu hatayı yapmaları dikkat çekicidir.

    6) Hutbe: Hutbe, Cum’a/9′da geçen, “zikrullâh/Allah’ın anılması”dır.

    Bu şart, mezhepler ve mezhep içi imamlar arasında değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bunların en güzeli, İmam A’zam Ebû Hanîfe’ye aittir. O, “Hutbe zikrullâhtır/Allah’ı anmaktır” demiştir ki, âyetin açık beyânı da bunu doğrulamaktadır. Ama Ebû Hanîfe’nin bu sözünü, “İmam minbere çıkıp ’Allah’ derse hutbe tamam olur” diye anlamışlar.

    Hutbe belirli bir gündemle icra edilir. Hutbeyi okuyan, bir nevi kongredeki divan başkanı görevini yürütür. Herkesin söz hakkı vardır; hem de sansürsüz. Orada görüşülen her konu Zikrullâh’a yönelik ve “Hakksızlık karşısında susan, dilsiz şeytândır” anlayışı çerçevesinde olduğundan, hiçbir Müslüman görüş ve eleştirisinden ötürü takibata alınamaz, ayıplanamaz. Tam bir dokunulmazlık hakkına sahiptir.

    “Mescitte dünya kelâmı konuşulmaz”, “Hutbe esnasında konuşulmaz” vb. sözler, ilmihallerde yer alsa da, bunlar, eleştiriye tahammülü olmayan güçler tarafından piyasaya sürdürülmüş şeylerdir. Böylece, toplantı mahallinde konuşmak yasaklanmış, katılımcıların diline kilit vurulmuştur. Buhârî’de yer aldığına göre, katılımcılardan birinin arkadaşına “sus” demesi bile suç sayılmıştır.

    İslâm’ın aslı ile alâkası olmayan bu gibi şeyler; aktif, cevval ve uyanık olmaları lazım gelen Müslümanları koyun sürüsü hâline getirmek için birileri tarafından icat edilmiş, bunda da muvaffak olmuşlardır: Mescitlerde bugün bilinçli cemaat yoktur; imamın söyledikleri yalan-yanlış da olsa ses çıkarılmaz. Halife Ömer, hutbe okurken, “Susun ve beni dinleyin” dediğinde, “Üzerindeki elbiseyi nerden bulduğunu, nasıl ona sahip olduğunu bize açıklayıp bizi ikna etmeden sana itaat etmeyiz” diyen erkek cemaat da, “Allah’ın sınır koymadığı mehirde sen nasıl kısıtlamaya gidebilirsin ?” diye itiraz eden kadın cemaat da târih oldu.

    Yukarıda, toplantının amacının, zikrullâh olduğunu ifade etmiştik. Zikrullâh hakkında A’râf sûresi’nin sonundaki özel yazımıza bakılabilir. Kısacası zikrullâh/Allah’ın anılması, bir tesbih alıp dil ile “Allah, Allah, Allah…” demek değil, “Allah’ın üzerimizdeki hakklarını, bize sunduğu nimetleri düşünmek, kul olarak O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizin muhâsebesini yapmak ve verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek; daima bu bilinç içerisinde olmak”tır.

    Böyle bir uygulama ile hiç şüphesiz Müslümanların bir nevi haftalık bakımları yapılıyor; inanç ve amelleri revize ediliyor; ileriki hafta için işleri programlanıyor; aralarındaki ihtilaflar, yaşamlarındaki aksaklıklar, yapılması lazım gelen işler, dertler, tasalar, eleştiriler, orada hiç kimseye alet olmadan her Müslümanın katılımı ile özgürce ve tam bir dokunulmazlıkla istişâre edilip karara bağlanıyor. Ayrıca bu toplantı vesilesi ile Müslümanlar tanışıp konuşuyorlar, dostluk tazeliyor; bilgileri, bilinçleri artıyor; kenetleniyor; güç birliği yapıyor ve bunu da dosta-düşmana gösteriyorlar. Sürü gibi câmiye doluşarak uyuklayıp uyuklayıp dağılmıyorlar. –İşte onun içindir ki Toplantı Günü Salâtı, es-Salâtu’l-Vustâ’dır [en hayırlı salâttır].– Sonra da, bu dinamizmle, Allah’ın nimetlerini aramak için yeryüzüne yayılıyorlar. Ne kadar güzel ve anlamlı.

    Sahîh sünnete ve târihî belgelere bakılırsa Peygamberimizin mescidi, her türlü kamu hizmeti ve sosyal aktivite için kullandığı görülür. Bugün de mescitler/câmiler kongre, konferans, sergi solonu, kütüphane, eğitim-öğretim gibi tüm sosyal ve kültürel aktivitelere açık olmalıdır. Mescitler/câmiler uyuma ve uyutma mekânları, mahalleri ve merkezleri olmaktan çıkarılmalı, İslâm’daki özgün kimliğine kavuşturulmalıdır. Yani, mescitler/câmiler salât mahalli; bilgilenme, bilinçlenme ve aydınlanma yerleri olmalıdır.

    İşte İslâm’ın Cum’ası, Müslümanların yerel gündem toplantısı böyle olmalı!

    11.Ve onlar, bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman ona gittiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah’ın yanında bulunan şeyler, eğlenceden ve ticaretten hayırlıdır. Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

    Bu âyette, Müslümanların yaptığı hatalı bir davranışa dikkat çekilip, doğru davranış şekli gösterilmektedir. Âyetten anlaşıldığına göre bir grup, konuştuğu sırada Rasûlullah’ı bırakıp ticaret ve eğlence peşine düşmüşler ve bu yüzden de, Allah’ın yanında bulunan şeyler, eğlenceden ve ticaretten hayırlıdır. Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır ifadesiyle uyarılmışlardır:

    14Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

    15-17.De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah’ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

    (Âl-i İmrân/14-17)

    Kaynaklar bu âyetin iniş sebebiyle ilgili şu bilgileri aktarırlar:

    Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman… ona doğru yöneldiler buyruğu hakkında Müslim’in Sahîh’inde Câbir b. Abdullah’tan gelen rivâyet şöyledir: “Peygamber (s.a) Cum’a günü ayakta hutbe irad ederdi. Bir gün Şam’dan bir kervan geldi. İnsanlar ona doğru gittiler. Geriye sadece 12 kişi kaldı. (Bir rivâyette, “Onlardan biri de bendim” ibaresi de vardır). İşte Cumu’a sûresi’ndeki, Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona yöneldiler âyeti bunun üzerine indirildi.”

    el-Kelbî ve başkalarının zikrettiklerine göre bu kervanı getiren kişi Dıhye b. Halife el-Kelbî’dir. Bu kervan, insanların açlık çektikleri ve fiyatların oldukça pahalandığı bir sırada Şam’dan gelmişti. Onunla birlikte insanların ihtiyaç duydukları buğday, un ve daha başka şeyler vardı. Kervanı (Medîne çarşılarından) Ahcaru’z-Zeyt denilen yerde konakladı. İnsanların geldiğini haber almaları için davul çalındı. 12 kişi müstesnâ, (mescitte) bulunanlar çıkıp gitti. Kalanların 11 kişi olduğu da söylenmiştir.

    el-Kelbî dedi ki: “O sırada Cum’a namazı hutbesini dinliyorlardı. Hutbeyi bırakıp kervana koştular. Rasûlullah (s.a) ile birlikte 8 kişi kaldı.” Bunu es-Sa’lebî, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.

    Aralarında Ebu’l-Âliye, Hasan, Zeyd ibn Eslem ve Katâde’nin de bulunduğu tâbiîn’den birden çok kişi böyle demişlerdir. Mukâtil ibn Hayyân’ın iddiasına göre; bu kervan, Müslüman olmazdan önce Dıhye ibn Halîfe’nin kervanıydı. O, davul çalarak halkı toplardı. Müslümanlardan pek azı müstesnâ cemaat Rasûlullah’ı minberde ayakta dikili olarak bırakıp ticaret kervanına gitmişlerdi. Bu konudaki haber sahihtir. Nitekim İmâm Ahmed ibn Hanbel der ki: Bize İbn İdrîs… Câbir’in şöyle dediğini bildirdi: “Medîne’ye bir kervan gelmişti, Rasûlullah (s.a) da o esnada hutbe okuyordu. Halk çıkıp kervana gitti ve mescitte 12 kişi kaldı. Bunun üzerine, Onlar, bir ticaret veya oyun gördükleri zaman; seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler âyeti nâzil oldu.”

    Dıhye b. Halife el-Kelbî (r.a), Müslüman olmazdan önce, beraberinde çeşitli ticaret malları bulunduğu hâlde, Şam’dan alış-veriş yapmış olarak çıkageldi. Medîneliler onu davul ve alkışlarla karşıladılar ve bu iş, Cum’a günü oldu. Tam o sırada, Hz. Peygamber (s.a) minberde ayakta hutbe okuyordu. Müslümanlar, bunun için çıktılar. Hz. Peygamber’in (s.a) yanından ayrıldılar. Câmide farklı rivâyetlere göre sadece 12 veya 8 yahut da 40 kadar kişi kaldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Eğer bu kalanlar da olmasaydı tepelerine taş yağdırılırdı” dedi ve bu âyet nâzil oldu.

    Allah, doğrusunu en iyi bilendir.

    Tebyînu’l-Kur’ân; c. 3, s. 55-65. Lisânu’l-Arab, c. 9, s. 297-301; Tâcu’l-Arûs, c. 10, s. 442-448. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân. İbn Kesîr. Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb; Mukâtil
  • Hem meselâ: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesi hakkında olan
    ﻗُﻠْﻨَﺎ ﻳَﺎ ﻧَﺎﺭُ ﻛُﻮﻧِﻰ ﺑَﺮْﺩًﺍ ﻭَﺳَﻠﺎَﻣًﺎ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍِﺑْﺮَﺍﻫِﻴﻢَ

    âyetinde üç işaret-i latîfe var:

    Birincisi: Ateş dahi, sair esbab-ı tabiiye(tabiattaki sebepler) gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körükörüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki; Hazret-i İbrahim'i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, yakma emrediliyor.

    İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, bürudetiyle ihrak eder(soğukluğuyla yakar). Yani ihrak gibi bir tesir yapar. Cenab-ı Hak, ﺳَﻠﺎَﻣًﺎ (Haşiye) lafzıyla bürudete diyor ki: "Sen de hararet gibi bürudetinle ihrak etme."

    Demek, o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mayi(sıvı) şeyleri incimad(donma) ettirip, manen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecatına ve umum enva'ına câmi' olan Cehennem içinde, elbette "Zemherir"in bulunması zarurîdir.

    Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men'edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü; dünyevî ateşinin dahi tesirini men'edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünki Cenab-ı Hak, İsm-i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dârü'l-hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrahim'in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim'i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor. İşte bu işaretin remziyle manen şu âyet diyor ki:

    "Ey Millet-i İbrahim! İbrahimvari olunuz. Tâ maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip, cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenab-ı Hakk'ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz."

    İşte beşerin mühim terakkiyatından ve keşfiyatındandır ki, bir maddeyi bulmuş ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise, ona mukabil bak ne kadar ulvî, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak "Hanifen Müslimen" tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor.

    Haşiye:Bir tefsir diyor: ﺳَﻠﺎَﻣًﺎdemese idi, bürudetiyle ihrak edecekti.}

    Sözler - 261
  • Derin düşünceler filozofların yazılarından çok şairlerin yazılarında bulunur. Bunun nedeni şairlerin coşkuyla ve imge gücüyle yazmalarıdır: çakmaktaşında ateşin bulunması gibi, bizde bilimin tohumları var, filozoflar onları usun yardımıyla ortaya çıkarırlar, oysa şairler onları imgelem yoluyla fışkırtırlar ve daha çok ateşlerler.
    Descartes
  • 175 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    Medeniyetin baslangici genelde yazi ve ateşin bulunması olarak gösterilir.  Bu kitapta anlatilanlar bu iki icadin catismasini anlatsa da ikisinin  hem var edici ve  hem yok edici  unsurlar olabileceğini resmediyor. Ateş  yok edici unsur, yazi ise devamliligi saglayan unsuru temsil ediyor. Günümüz internet ortaminda bize sunulanin hep doğru olduğunu  düşünür olduk. Kitapta anlatılanlar medeniyet akisinin - ki bu da en çok  yazı ile olur- olmadığında nasil bir dünyada olabileceginizi hayal ettiriyor. Bizdeki " Söz uçar,  yazi kalir" şiarinin nelere dayanarak temellendirildiginin küçük bir panoramasi.
  • İnsan ölümü erkenden keşfetti. Evrimi elverince, doğal diş ve pençelerinden daha iyi öldürme gereçleri yaptı. Ateşin bulunması ya da dinin üretilmesinden önce, öldürme gereçlerinin keşfine adadı kendini. Ve bugüne kadar, yaratıcı enerjisi ve teknik yetenekleri, aynı şekilde, daha iyi öldürücü silahlar yapmaya adanmıştır hep. Geçmişteki her günü, öldürmekle geçti. O korkak, ormanlarda gizlenen, mağaralarda yatan eski zaman yaratığı, bütün hayvanlar içinde en dehşetli ve korkunç katil haline geldiği için, hayvan dünyasına hükmetmeye başladı. Giderek çoğaldı. Kendine yer açmak için öldürdü, yer açtıkça yine çoğaldı ve daha fazla yer açmak için öldürmeye devam etti. Bir göçmenin tohum ekmek amacıyla topraktaki yabani ot ve çalıları temizlemesi gibi, insan da kendi yerleşimi için yaşama dair ne varsa temizledi. Ve kılıç elinde, arzuladığı toprağın üzerindeki geniş yaşam kütlelerini parçalayıp geçti. Savaş alanını sürekli genişletti; öyle ki bugün sadece insanların ve hayvanların daha yetkin bir katili olmakla kalmayıp, evindeki savaşı, sonsuz sayıdaki görünmez mikroorganizmanın tehditkar dünyasına taşıdı...
  • Ateşin bulunması ya da dinin üretilmesinden önce, öldürme gereçlerinin keşfine adadı kendini. Ve bugüne kadar, yaratıcı enerjisi ve teknik yetenekleri, aynı şekilde, daha iyi öldürücü silahlar yapmaya adanmıştır hep. Geçmişteki her günü, öldürmekle geçti.
    Jack London
    Sayfa 209 - İmge Kitabevi