• Bil ve yapma, bil ve uygulama! Böyle ne kulluk ne de dervişlik olur.
  • 1216 syf.
    ·12 günde·Beğendi·5/10
    Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku, korku için Hayvan Mezarlığı,gerilim için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Roland Deschain'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle
  • Pardon, sizi ne zaman karşımda görsem elim kolum birbirine dolanıyor. Sonra saatlerce kendimi çözmeye çalışıyorum.

    Pardon, ben sizin yazdığınız bütün kitapları okudum ve inanın çok yoruldum. Lütfen kitap yazmaya biraz ara verir misiniz?

    Pardon, beni hatırlamadınız değil mi? Ben de sizi hatırlamadım! O halde lüzumsuz yere kucaklaşmayalım öyle değil mi?

    Pardon, maalesef telefonum şu anda çok meşgul, tost makinemle görüşmeye ne dersiniz?

    Pardon, acilen işim çıktığı için söylemekte olduğum şarkıyı bitiremeyeceğim, siz devam edebilir misiniz acaba?

    Pardon, sizinle ilgili hissiyatım artık hayatımı tehdit eder hale geldi bayan… Siz çok tatlısınız ve ben şeker hastasıyım!

    Pardon, ben Joe'nun alınmış apandisitiyim, çok pişmanım, Joe bugün beni vücuduna geri alsın, bir daha ağrırsam, sızlarsam ne olayım!

    Pardon, benim sağ tekini denediğim ayakkabının galiba siz de sol tekini deniyorsunuz, kısa çöpü çeken alsın mı?

    Pardon, şu anda oturmakta olduğunuz koltukta az önce benim vişneli çikolatalı pastam oturuyordu. Siz bir önceki durakta bindiniz. Pastam aynı durakta inmediyse başınız dertte demektir!

    Pardon, ben zurnanın son deliğini arıyorum. Bulmak için saymaya sağdan mı başlamam gerekiyor, soldan mı?

    Pardon, tam iki yıl dokuz aydır yegane zevkim, sabahları okula giderken sizin evimin önünden geçişinizi izlemek… Acaba benim için okulu birkaç yıl daha uzatmayı düşünür müsünüz?

    Pardon, size küçük bir soru soracaktım ama beklerken büyüdü. Size büyük bir soru sorabilir miyim?

    Pardon, aldığınız ceketin kalitesine bir diyeceğim yok bayım, ama keşke altına bir de pantolon giyseydiniz!

    Pardon, biz aslında kızınızı oğlumuza istemek için gelmiştik ama; madem boşta şarj cihazınız var, telefonumu da şarja koyabilir miyim acaba?

    Pardon, hiç kürdanımız kalmamış beyefendi, patron acaba kibrit çöpü isterler mi diye soruyor.

    Pardon, eğer sizin de abonman biletiniz yoksa, yağmur altında el ele yürüyüp birbirimize aşık olabiliriz, ne dersiniz?

    Pardon, ben sizin söylediğiniz her şeyi sonuna kadar dinledim bayım, yazık ki artık kendi söyleyeceklerimi hatırlayamıyorum!

    Pardon, benim param yok, sizin de bir banka hesabınız… Neden sizin paranızı biraz dinlenmesi için benim banka hesabıma yatırmıyoruz?!

    Pardon, mısralarınızın ilk harfleriyle adımı yazmış olmanız beni duygulandırdı, ama adresimi de yazmanız gerçekten gerekli değil!

    Pardon, makaleme düştüğüm dipnotlardan ikisi yerinde yok hayatım, acaba sen almış olabilir misin?

    Pardon, tek bir tencerenin kafama fırlatılması şiddetli geçimsizliği kanıtlamaya yeter mi hakim bey, yoksa bütün setin mi atılması gerekiyor?

    Pardon, biz sadece apartman aidatının artışını koşmak için toplandık Süleyman Bey, sırf kalabalık var diye burada bir konuşma yapmanız biraz tuhaf kaçmaz mı?

    Pardon, ben ağzınızdan hiç düşürmediğiniz kelimelerden biriyim bayım, artık anlamımı hatırlamadığımı bilmeniz gerektiğini düşündüm!

    Pardon, kafamın içinde dolaşıp durmayı keser misiniz, beynim bulanıyor!

    Pardon, sizin bu tuhaf rüyanızda bulunmaktan çok sıkıldım artık, lütfen uyanır mısınız?

    Pardon, sizin benim fikirlerime tercüman olmanıza bir itirazım yok da, acaba ben niye yabancı dil konuşuyorum!

    Pardon, başbaşayken benimle neredeyse hiç konuşmuyordunuz. Şimdi yanımda değilsiniz ve yokluğunuz susmak nedir bilmiyor!

    Pardon, öyle güzelsiniz ki ayağımı yerden kesiyorsunuz. Lütfen ya siz buraya çıkın ya da beni aşağıya indirin!

    Pardon, bir yanlışlık olmalı, ben bu satırın kelimelerinden biri değilim!

    Pardon, mümkünse çok fazla şeye dokunmayın! Sonra hepsini bir ömür boyu saklamam gerekiyor!

    Pardon, kendinize bir baca bulun ve oradan tütün lütfen! Burnumda tüterek beni komik duruma düşürüyorsunuz!

    Pardon, sadece sizi düşünüp durmakla Türk düşünce hayatına bir katkıda bulunamam, öyle değil mi?

    Pardon, biraz daha yüksek sesle konuşur musunuz lütfen! Kaçırdığım tek bir kelimeyi hayatım boyunca arayabilirim sonra!

    Pardon, bütün kuşlar dışarıda ve ben kafesin içindeyim! Bu işte bir yanlışlık yok mu?

    Pardon, bu gece biraz üzgünsünüz galiba! Gözlerinizde durmadan güneşler batıyor!

    Pardon, bu güzel imgeleri sizin şiirinizden topladım, bir sakıncası var mı?

    Pardon, sizin bu tuhaf rüyanızda bulunmaktan çok sıkıldım artık, lütfen uyanır mısınız!

    Pardon, ben beyaz atlı prensim, 48 numarada oturan bayanın nereye taşındığını biliyor musunuz?

    Pardon, ben temizlik şirketinden arıyorum. Uçan halınız yıkandı, ne zaman getirelim ?

    Pardon, mümkünse biraz daha edebi konuşur musunuz, ilerde anılarımı yazacağım da!

    Pardon, bir daha mektupları kendinize saklayıp, zarflarını bana göndermeyin lütfen!

    Pardon, bu teleferik Kafdağı’nın ardına kadar gider mi?

    Pardon, burada biraz oturursam zırhım pas tutacak! Yakınlarda bir yerde yel değirmeni gördünüz mü hiç?

    Pardon, mümkünse çok fazla şeye dokunmayın! Sonra hepsini bir ömür boyu saklamam gerekiyor!

    Pardon, sizinle konuşamam! Hem benim bütün kayıtlarımı siliyorsunuz, hem de kendinizden hiçbir yeni şey yüklemiyorsunuz!

    Pardon, biraz daha yüksek sesle konuşur musunuz lütfen! Kaçırdığım tek bir kelimeyi hayatım boyunca arayabilirim sonra!

    Pardon, buradan bir daha geçmeyin lütfen! Zerafetiniz yolları eskitiyor!

    Pardon, bana vermiş olduğunuz bu sırrı, bir daha asla size geri veremem!

    Pardon, bana bir dakika bekle dediniz, tam kırk yıl oldu gelmediniz! Daha bekleyeyim mi?

    Pardon, saatlerdir ikimiz de kıpırdamadan duruyoruz. Sence hangimiz öldük ?!

    Pardon, bana ettiğiniz bu kırıcı lafların arşivini tutmasanız da olur, çünkü ben onları asla unutmayacağım!

    Pardon, telefon kartım bir kontur fazla geldi. Bana birkaç cümle ödünç verebilir misiniz?

    Pardon, şu tuzluğu uzatır mısınız, tadı tuzu kalmadı hayatımın!

    Pardon, çok yoksulum, isminizi bağışlar mısınız!

    Pardon, şu narin varlığınızı şu ezilmiş ayağımın üstünden kaldırır mısınız?

    Pardon, şu sahipsiz güfteye giydirir misiniz şarkılarınızdan birini!

    Pardon, yana çekilir misiniz, hafızamı toplayacağım!

    Pardon, biraz kendinize geldiyseniz, ben de size gelebilir miyim?

    Pardon, gözlerinizi dikip durduğunuz o yer, hayatımın boydan boya sökülmesine neden oluyor!

    Pardon, bu soru işareti sizin sorunuzdan düştü sanırım!

    Pardon, ben alt katta oturuyorum, ayak seslerinizi getirdim!

    Pardon, bende hiç kalmamış, sizde varsa birkaç dolaylı tümleç verebilir misiniz?

    Pardon, şu sıcak tebessümünüzü çerçeveletmemin bir sakıncası var mı acaba?

    Pardon, burada bu kadar oturacağınızı bilsem, size gölge olsun diye bir ağaç dikerdim önceden!

    Pardon, siz ne zaman konuşmaya başlasanız, ben kendi kulaklarımın farkına varıyorum!

    Pardon, bu uzak limanı bu küçük şişenin içine nasıl soktunuz?

    Pardon, şu ışıltılı gözlerinizi bir daha kapatmayın lütfen, dünya karanlıkta kalıyor!

    Pardon, isminizin bu yalın halini seviyorum, bir ek almasanız iyi olur!

    Pardon, sizinle geçen eylül bir romanın 254. sayfasında karşılaşmıştık, hatırladınız mı?

    Pardon, sanırım şu arkadaşa dublaj yaptırmayı unutmuşsunuz, biraz önce dili tutuldu!

    Pardon, nefes alacaksanız lütfen beklemeyin, ben daha sonra da alırım!

    Pardon, aklımdaki bu şifrenin neyi açtığını siz hatırlıyor olabilir misiniz?

    Pardon, ben saraydan geliyorum, dün gece ayakkabınızın tekini düşürmüşsünüz!

    Pardon, tabağınızdaki günbatımının hepsini yemeyi düşünüyor musunuz?

    Pardon, sizi bir yerlerden hatırlıyorum ama kendimi hiç hatırlayamıyorum!

    Pardon, hemen birkaç polis gönderebilir misiniz, şu anda kapım çalınıyor!

    Pardon, siz havaya bir imza atın, ben daha sonra ona bir kağıt uydururum!

    Pardon, siz Bayan Denizaşırı, Bay Aşırıdeniz ile olan isim benzerliğinizi kabul ediyor musunuz?

    Pardon, eğer konuşurken yumruğunuzu masaya vurmayı alışkanlık haline getirdiyseniz, ben pirincimi mutfakta ayıklayayım!

    Pardon, ağaca yontulmuş bu kalp kimindi, korkarım spazm geçiriyor!

    Pardon, giderken bu ateşi söndürmesem, yazının dibi tutar mı acaba?

    Pardon, bu yazının sonunda bir randevum var! Acaba doğru yerde miyim?