• Bizim insana karşı tiksinmemize yol açan ne bugün? -insan bize acı veriyor çünkü, buna şüphe yok. Korku değil; insanda korkulacak hiçbir şeyin kalmamış olması daha çok; ön planda "insan" denen solucanların kaynıyor olması; iflah olmaz vasatlıktaki, yürek daraltıcı " "evcil insan"ın, kendisini şimdiden varılacak hedef ve doruk noktası olarak, tarihin anlamı olarak, daha "üstün insan" olarak duyumsamayı öğrenmiş olması -pis kokuları bugün Avrupa'yı sarmak üzere olan kusurlular, hastalıklılar, bitkinler, içi geçmişler yığınından ayrıldığını hissettiği ölçüde, bu yüzden de en azından görece kusursuz olduğu, hiç değilse hâla bir yaşam becerisine sahip olduğu, hiç değilse, yaşamı evetlediği ölçüde kuşkusuz bir hakkının olması böyle duyumsamaya...
    Friedrich Nietzsche,
  • 'Avrupa Birliği
    ölüm toplarının kan kustuğu bir günde, Bosna'nın bağımsız bir devlet olduğunu kabul etti, ne acı değil mi? Ölürken
    bağımsız ve özgür olmak ... " Birden teyzemin boğazı düğüm-
    lendi. Nükteli konuşmasına daha fazla devam edemedi.
  • Yaşam, zamansız. Yaşamın hiçbir zamanı yok. Çocukluk, erkeklik, yaşlılık, yaşam, ölüm, sevgi, sevgisizlik, doyum, doyumsuzluk, her şeyi iç içe. Akıl, delilik, varlık, boşluk iç içe. Kuzey Avrupa'nın beyaz geceleri gibi. Kararmayan havanın ardından, hemen gene, günün ağarması gibi.
  • Demokrasi diyorsunuz, sonra şeriatçılarla işbirliği yapıyorsunuz, insan hakları diyorsunuz, terörist katillerin pazarlıklarını yürütüyorsunuz... Avrupa diyorsunuz, Batı düşmanı İslamcılara yağ çekiyorsunuz... Feminizm dersiniz, kadınların başlarını örten erkekleri desteklersiniz.
  • Kürtlerin Kazakistana Gelişi

    Kürtler Kafkasya'dan Orta Asya'ya iki kez sürgün edildiler.Sovyetler Birliği yönetiminin 7 Temmuz’da aldığı bir kararla 1937 sonbaharında Kafkasya’da yaşayan ve “güvenilmez unsurlar” olarak nitelendirilen yüzlerce Kürd ailesi yük trenleri ile Ermenistan ve Azerbaycan’dan Kazakistan’a sürgün edilmiştir. Kürdlerin Kazakistan’a 2. sürgünü 1944 yılının son aylarında gerçekleşmiştir; bu sefer Kürdler buraya SSCB KP MK Genel Sekreteri ve Devlet Savunma Komitesi Başkanı İ.V.Stalin’inin imzasını taşıyan bir kararla Gürcistan’dan sürülmüştür. 1989’da Karabağ savaşı nedeniyle Ermenistan’dan sürülen Kürdlerin önemli bir bölümü de bu ülkeye sığınmıştır. Ayrıca, Kazakistan’da Sovyetlerin çöküşünden sonra Azerbaycan’a bağlı Nahçivan özerk cumhuriyeti’nden, Rusya’nın Krasnodar bölgesinden, kısmen de Ermenistan ve Gürcistan’dan gelen Kürdler da yaşamaktadır.


    Sürülen Kürdler beşer, onar aileler biçiminde tek tük haneli köylere ve aullara (mezra) dağıtılmıştır. Yük trenleri ile sağlıksız koşullarda Güney Kafkasya’dan Kazakistan’a taşınan Kürdlerden yüzlercesi yollarda ölmüş, yüzlercesi de sürgünün ilk aylarında alışık olmadığı yeni yerleşim alanlarında yaşama veda etmişlerdir. Ayakta kalanlar yıllar boyunca ağır zorluklar içerisinde yaşamış, 1956 yılına kadar asker denetiminde “özel sürgüncü” muamelesi görmüşlerdir. Özel sürgüne tabi tutulan Kürdler bir köyden diğer bir köye askeri yönetimin izni ile gidebilmişler.



    Kazakistan Kürt Nüfusu
    Diğer Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kazakistan’da da güvenirliği tartışılır genel nüfus sayımları sonuçlarına göre, bu cumhuriyette 1970 yılında 12 bin; 1989’da 25 bin; 2002’de ise 32 bin Kürt yaşamıştır. Bağımsız kaynakların ortalama hesaplamalarından yuvarladığımız rakam, halihazırda Kazakistan’da 150 bine yakın Kürt'ün bulunduğunu göstermektedir. Kazakistan 2010 yılında yapılan nüfus sayımına göre Kazakistan da 38.325 Kürt yaşamaktadır ve Kazakistan'ın %0.2'sini teşkil etmektedirler.Fakat Kazakistan Kürt Derneği Başkan Yardımcısı, Malikshah Gasanov Kazakistanda 46.000 -150.000 arası kadar Kürt nüfusu bulunduğunu listede bazılarının Azer veya Türk olarak listeye alındığını belirtmiştir.


    Kazakistan Kürtlere Haklarını Veriyor

    Eski Sovyet Cumhuriyetleri arasında Kürdlerin milli-kültürel gelişimi açısından en hoşgörülü zeminin Kazakistan Cumhuriyeti’nde oluşturduğunu kolaylıkla söylemek mümkündür. Burada eski Sovyet Cumhuriyetleri arasında azınlıklara yaklaşım açısından örnek bir politika izlendiği; sosyal, toplumsal yaşamın her alanında açıkça göze çarpmaktadır. Kazakistan’da Kürd diasporasının örgütlenmesinde ve milli kültürlerin geliştirilmesinde Kazakistan Halkları Birliği’nin önemli bir rolü vardır. Kazakistan Kürdleri Birliği’nin Almata kentinde iki ayrı yerde çalışma ofisi ile temin edilmesi, hoşgörülü siyasetin bir göstergesidir. Kazakistan Kürt nüfusunun çoğu Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan'dan Stalin döneminde sürgün edilen Kürtler'den oluşmaktadır. Yıllar sonra, Kürtler Kazakistan'ın komşu ülkeleri,Özbekistan ve Kırgızisitan'dan Kazakistan'a göç etmişlerdir.


    Kazakistanda Kürtçe Eğitim

    Kazakistanda Kürt nüfusunun yoğun olarak bulunduğu şehirlerde , Kürt edebiyatı ve Kürt dili ilköğretim ve ortaöğretim okullarında öğretilmektedir.Kashkabulak köyünde, Kürt öğrenciler 12. sınıfa kadar Kürtçe eğitim görebilmektedirler.1990 yılından bu yana Kürtlerin gazeteleri olan Kürdistan Gazetesi bulunmaktadır ve yayına devam etmektdir.

    Kazakistan Kürtlere Özel Bölümü Olan Müze

    1998‘den bu yana Devlet Milli Müzesi’nde Kürtlerin maddi ve manevi değerlerinden örnekler sergilenen bir bölüm faaliyet göstermektedir.

    Kazakistan Kürtleri Her Alanda Başarılılar

    Kürdler bugün Kazakistan’ın bilimsel, ekonomik, sosyal yaşamına kendi kimlikleriyle katılma imkanları yakalamıştır. Onları temsil eden bilim adamları, devletin yürütme, hukuk sisteminde, yerel halk ve belediye meclislerinde görev yapan yetkililer, defalarca Kazakistan ve Avrupa şampiyonu olan sporcular Kürd kimliğiyle ülkenin siyasal, ekonomik, sosyal yaşamına etkin bir katılım sağlamaktadır.
  • Kitap adına rağmen sadece Arap ve Latinlerin değil doğrudan Türklerin tarihine de 200 yıl boyunca ışık tutuyor.

    Bir tarafta, Emevi ve Abbasiler tarafından Endülüs ve Akdeniz kıyılarında kıstırılan Katolik Dünya, diğer tarafta ise Selçuklu komutanlarının öncülüğündeki Türklere Anadoluyu kaybeden ve Karadeniz üzerinden akınlar ile gelip Doğu Avrupa'yı istila etmeye başlayan farklı Türk kitleleri karşısında aciz kalan bir Doğu Roma var. XI. Yüzyılda Doğu ve Batı Hristiyanlığının bir hilalin pençesine düşmesi karşısında Hristiyan Dünya, hem medeniyetleri hem ilimleri hem de kuvvetleri karşısında yok olmamak için harekete geçecek ve Müslümanlar ile Türklerin kuvvetli saldırılarına, Haçlı Seferleri adı altında büyük bir kolonizasyan hareketi ve istila ile karşılık vererek savunma durumundan delicesine bir saldırı pozisyonuna geçecektir.

    Doğu Roma imparatoru Aleksios'un, güçleri karşısında tutunamadığı Selçuklu Türklerine karşı mezhep olmasa da din kardeşlerinden yardım çağrılarında bulunması ve Papa II. Urban'ın Katolikleri Müslümanların saldırılarına karşı dine sarılmaları gerektiği düşüncesiyle cennet ve ganimet vaatleri sonucunda harekete geçirmesi ile meydana gelen Haçlı Seferleri, insanlık tarihinin en kıyıcı savaşlarına ve katliamlarına sahne olmuştur.

    Öyle ki, Latin tarihçiler bile sırf Kudüs ve Antakya katliamlarını anlatırken kendilerinden utandıklarını dile getiriyor, bilek hizasına kadar kana bulanan sokakların tasvirini yaparak bu vahşet karşısında titriyorlardı. Doğuya gelen Avrupalı şövalye ve krallar ise katlettikleri müslümanları, yıktıkları şehirleri ve kendilerini takip eden dini kitlelerin parçalayıp yedikleri insan cesetlerini mektuplarında çekinerek anlatıyorlardı.

    Bu barbarlığa, intikam arzusuna ve yıkıma rağmen Müslüman Dünyanın yöneticileri ise öyle bir batağa saplanmış ki, değil başlatılan büyük kolonizasyon hareketinin tehlikesinin farkına varmak, Antakya şehri kaybedilirken bile birbirini öldürmek, kuyusunu kazmak ve itibarını kırmak için birlik olmaktan kaçınarak şehri ve insanlarına ölüme terk ediyorlar. İlerleyen Haçlılara karşı kaybedilen şehirlere ise bir Şamlı bir Halepli o şehri yöneteceğine Latinlerin eline geçsin diyerek yardım etmiyor, kendi din kardeşlerini ölümün pençesine atıyorlardı. Atabeyler ve yerel yöneticiler yozlaşmışlığın, bencilliğin ve kendi çıkarlarının uğruna yaşananlara tepkisiz kalıyor hatta Latinler ile ittifak etmenin yollarını arıyorlardı...

    Amin Maalouf bizzat bu savaşlar sırasında yaşamış olan tarihçilerin sıcağı sıcağına yazıya geçirdiklerini, iki yüz yıl boyunca yaşanan olayları ve gerçekleri olabildiğine objektif bir biçimde bir araya getirmiş ve iyi bir araştırma ile takdire şayan bir eser ortaya çıkarmış.

    Kitap bize, Haçlı Seferleri sırasında Müslümanların birlik olmaktan ne kadar uzak olduklarını ve düşmana karşı ne kadar aciz kaldıklarını acı bir şekilde gösteriyor. Ayrıca Arap coğrafyasının Selçuklu Türklerini işgalci olarak gördüklerini ve tüm devlet ileri gelenlerinin diz çöktüğü Selçuklu Sultanlarına rağmen halkın gözünde devletin yöneticisinin Bağdat'taki Abbasi Halifeleri olduğunu da çok güzel anlatıyor bu kitap; geçmişe duyulan romantizme karşı biz Türklere de iyi bir ders veriyor aslında.

    Halifenin ve Sultanın kendi meseleleri yüzünden Akdeniz şeridini nasıl yalnız bıraktıklarını, Latinlerin istilasına rağmen nasıl halen daha devletin başının kim olduğuna bir türlü karar veremeyip iktidar için birbirlerine düştüklerini çok güzel anlatıyor.

    Sonuç olarak bu kitap tarihin Müslümanlar açısından tozpembe olmadığını, birbirlerine düşerek nasıl parçalandıklarını ve ortak bir düşmana karşı bile nasıl bir araya gelip savaşamadıklarını gözler önüne seriyor. Hristiyan bakış açılı anlatıya karşı seferlerin yapıldığı topraklarda yaşayan insanları anlamak ve o dünyaya karışabilmek için Arapların Gözünden Haçlı Seferleri gerçek bir hazine. Okumak ve tarihin bu acı döneminden büyük dersler çıkarmak gerekiyor çünkü bugün yaşananlar bile o günden çok farklı değil ve tarih değil, hatalar tekerrür eder.
  • Bir Orta Avrupa kentindeki müzik festivalinden Diyarbakır' daki , Cizre'deki yıkıntılara uçuyor. Frankfurt'taki bir konuşmadan, darbe gecesi harbiyeye konuyor. Hayatın bütün karanlık köşelerinde , ne kadar ürkütücü kıpırtı varsa tanık oluyor ve bu şiddetli gerçekliği, elini cayır cayır yakacaksa da şiddetsiz , tarafsız, tekrarsız, yeniden ve yeniden kurguluyor.
    .
    Sanki bir kâhin, gözlerine eş ettiği bir kuşun gözlerinden görüyor yaşananları. Ölümlere, kıyımlara, esarete açılan gözlerin yaktığı ateş yakarken etini, kuşun kanadının altına dolan hava yanık kokusunu uzaklara taşıyacak bir rüzgâra dönüşemiyor.
    Yüksek bir dağ başında, sırtı okuyucuya dönük...Ne zaman kapatsa gözlerini ne zaman kuşun gözünden aralanan dünyaya baksa gözlerinden gözyaşı değil kan sızıyor...
    .
    Aşk Erdoğan' ın 2010- 2016 yılları arasında Radikal ve Özgür Gündem gazeteleri ile Karakarga Dergi' de yayımlanan yazıları, daha önce Fransa'da kitaplaştırıldı.
    Daha önce Kabuk Adam, Taş Bina Ve Diğerleri, Hayatın Sessizliğinde,
    Mucizevi Mandarin kitaplarını okumuştum. Artık Sessizlik Bile Senin Değil kitabını ayrı bir sevdim ama
    "Kan rengi, kül rengi bir şeyler var bu dünyada, tamamlanmayan, sahipsiz kalan... Tamamlanmamış hayatlar, çok erken sahipsiz bırakılmış düşler, devralınmış, devredilmiş yazgılar var bu dünyada... Hep ama hep geç kalan sözcükler..."

    Sizin sözcükleriniz geç kalmasın.