• Yine yakın geçmişte Avrupa'nın göbeğinde, Batı dünyasının tam kalbinde Bosna'da büyük bir katliam yaşandı. Tabii Stepan Mestrovic'in "duygu sonrası toplum" olarak, duyguyla işini bitirmiş bir toplum olarak nitelediği Batı, buna seyirci kaldı. Modern Batı bir savaş makinesi, bir ölüm uygarlığı adeta ve bu, tarihsel çizgide, insanlık tarihinde bir sapmadır. Bizim Batı'ya eleștirel gözle bakmamız ve onun içindeki o denetlenemez savaş duygusunu deşifre etmemiz lazım.
  •     Yüzyıllardan beri ilkelliği horlayan Batı uygarlığı, küçümsediği her şeye ilkel demeyi reva görmektedir. Ona göre Çin uygarlığı ilkeldir. Hint ve İslam uygarlığı ilkeldir. Afrikalı insanlar İlkeldir. Amerikalılar, bu kıtanın yerlileri olan Kızılderililere İlkel, daha kaba olarak vahşi der. Keza Afrikalı insanlar vahşi sayılır.
      Oysa ilkel ya da vahşi denilen bu insanlar tabiatla bütünleşmişlerdir. Tabiatı tahrip etmezler. Hayvanları keyif için avlamazlar. Ağaçları, fabrika yapacağız diye kökünden sökmezler. Havayı, suyu kirletmezler. Tabiat, toprak bu insanlar için anadır, bacıdır. Bir Kızılderili lider, yayımlanan bir mektubunda ABD yöneticilerine böyle söylüyordu. Biz diyordu, ağaçlara, kuşlara ana-bacı muamelesi yaparız.
    Oysa bu insanları ilkel gören Avrupa kaçkını Amerikalılar, Kızılderililerin kökünü kazımak için korkunç vahşetler uyguladılar. Yüz yıl önce 25-30 milyon civarında olduğu söylenen nüfustan, soykırım sonunda canını kurtarabilmiş olanların sayısı birkaç yüz binden fazla değil.
      Öte yandan "ilkel insan"ın bugün bizim katlanmak zorunda kaldığımız vahşete bir gün bile dayanabileceğine de ihtimal vermiyorum.
  • bugün çoğumuza göre Batılılaşmış olmak
    Batının tüketim ekonomisinin kapışıcısı olmak, hatta çöplenicisi
    olmaktır. Bundan farklı ve buna üstün bir görüşün
    Tanzimat'ta ortaya çıkmış olmasının nedeni, sanıma göre
    bir yandan Avrupa uygarlığının henüz bugünkü kadar, kişinin
    (özellikle kadın kişilerin) başını döndürecek, ağzının
    suyunu akıtacak çeşitte ve bollukta tüketim eşyası uygarlığı
    haline gelmemiş olması; öte yandan da, onu görenlerin
    çoğunda henüz bu eşyaya karşı iştahların kabarmamış
    olmasıdır. Gelen tüketim eşyası da (1830 yıllarında bile
    makarnadan ayakkabıya kadar çok şey gelmeye başladı)
    henüz daha bizde el ile de olsa yapılabilecek şeylerdi.
    Gerçi tüketim eşyasının hayatta, özellikle dış görünüşlerde
    etkileri belli olacak hale gelmişti. Ahmet Vefik Paşa
    gibi aklı az çok ekonomiye yatık birinin yerli malı kullanma
    gayretleri bir antikalık şeklinde kaldı. Daha o zamandan,
    Batı etkisi altında kalmış halklar arasında en çok
    Türkler dış görünüşte en çok değişmeye başladılar; özellikle
    kılık-kıyafet, sakal-bıyık "devrimleri" dönem dönem
    tekrarlanmıştır. Halbuki, Japon, Rus, Hint toplumlarına
    etki, bu derecede olmadı veya buna fırsat vermediler.
    Bugün çatal bile ne Hint toplumuna, ne de Japon toplumuna
    iyice girip yerleşememiştir.
  • Başta tarihçi Gibbon olmak üzere hemen hemen bütün batı tarihçileri Haçlı seferlerini takbih ederler. O seferlerden ne gibi faydalar elde edildiğini inceleyenler şu iki neticeye varırlar:
    1- Avrupa'dan ne kadar haydut ruhlu gangster istidatlı insan varsa hepsinin Haçlı seferlerine iştirakiyle Avrupa temizlenmiş ve yaratıcı bir uygarlığın gelişmesine yatkın bir ortam ve toplum halini almıştır.
    2- Haçlı seferleri dolayısıyla Avrupa daha yüksek bir uygarlıkla sınırdaş olmuş ve kendi uygarlığına esas teşkil edecek bilgiler elde etmiştir. Bazı Batı tarihçilerinin eski Türk uygarlığı ve kültürüne kör kalarak, Türklerin askerlik başarılarının dışında başka bir başarı elde etmedikleri ve yaratıcılık hususunda kısır kaldıkları yolundaki iddiaları da doğru değildir.
  • Açığa Çıkan Tuhaf Bir Dünya

    1834 yılına, hatta tam olarak 28 Temmuz tarihine gidelim. Zaman yolculuğumuzun bu ziyaretinde önünde yer alan ıssız harabelere boş gözlerle bakan ayrıca bakınız Texier adlı bir Fransız'ı görürüz. Tüm kent bu harabelerden ibarettir. Texier, Fransa Kültür Bakan­lığı tarafından Tavium adlı antik bir Kelt kentini bulmak üzere gönderilmişti. Ancak Tavium, Roma döneminde Türkiye toprak­larında yer alıyordu. Texier'in ise önünde durduğu kentle ilgili hiçbir fıkri yoktur. Ancak bu kentin Tavium'dan çok daha eski ve çok daha büyük olduğunu fark eder. Kentin en görkemli dönemi­ne ait etkileyici binaları ve muazzam surlarından artık eser yoktur.
    Yine de surların ve binaların temellerindeki taşlar, günümüze dek ulaşmış bazı anıtsal kapılar kentin eski ihtişamını yansıtır. Bu ka­pılardan biri Texier'in dikkatini çeker. Kapıya 2 m'den daha uzun bir insan figürü kazınmıştır. Figür miğferi, kısa kilti, baltası ve kı­lıcıyla belirgin bir şekilde bir savaşçıyı temsil eder. AncakTexier'in söyleyebilecekleri bundan ibarettir çünkü daha önce böyle bir şey görmemiştir. Texier, yerli halklardan birilerinin büyük kentin yakınlarındaki büyük bir kaya parçasını göstermesi üzerine daha da şaşırır. Texier, Yazılıkaya adı verilen bu kayanı üzerinde tuhaf giysiler giymiş ve iki sıra halinde yer alarak birbirlerine yaklaşan oyma figürler gö­rür. Bu figürlerin bazılarının yanında tahrip olmuş ama hala gözle görülebilir, resim benzeri tuhaf simgeler vardır. Resimlere benzeyen biçimleriyle Mısır hiyerogliflerini anımsatan bu simgeler belki de bir yazı biçimini temsil ediyordu. Ancak işaretler Mısır hiyeroglif­lerinden çok farklıdır. Kaya duvarlara başka garip figürler de oyul­muştur. Bunlar arasında zemine gömülü insan başlı bir kılıç; kısa kiltleri, koni biçimli başlıkları ve kalkık burunlu çoraplarıyla 12 özdeş figürden oluşan bir grup yer alır. Keskin kılıçlar kuşanan ve yandan tasvir edilmiş figürler, koşarken veya çok hızlı yürürken betimlenmiştir. Takke takan ve kıvrımlı uçları olan değnekler ta­şıyan iki figür daha vardır. Bu figürlerden birine, boynuzların yer­leştirildiği koni biçimli bir başlık takan daha uzun bir figür eşlik eder. Kolunu yoldaşının omzuna atarak koruyucu bir tavır takın­mış gibidir. Ayrıca figürlerinin yanında tuhaf 'hiyeroglif' simgeler yer alır. Kendinden geçen Texier bulduklarının çoğunu çizer ancak bunların ne olduğu konusunda hiçbir fikri yoktur.

    Gizemin Çözülmesi


    Bu tuhaf kentin ve yakınlardaki oyma kayanın sırrının çözülmesi için onlara yıl geçmesi gerekti. Gizemin çözülmesi bile çok sayıda farklı aşamayı içeren büyüleyici bir öyküdür. Bu aşamaları birer bi­rer inceleyelim ve nihai çözüme ulaşılmadan önce aşamaların nasıl iç içe geçtiğine bakalım.

    1. Aşama: İncil'de Hittim olarak geçen ve iyi bilinen toplulu­ğa ve bireylere 'Hitit' diyoruz. Bu halka kimi zaman 'Hethoğulla­rı' adı verilir, ki Hititlerin Almancası 'Hethiter'dir. Kral Davud'un güzel eşi Batşeba'ya kavuşabilmek için muharebe meydanında ölü­me gönderdiği bahtsız Uriya gibi İncil'de geçen Hititlerden çoğunu iyi biliriz. İncil'e göre Hititler Filistin'in güneyindeki dağlık Iudea bölgesinde yaşayan çok sayıda küçük kabileden biridir. Ancak Eski Ahit metinlerinde kayda değer bir konuma ve güce sahip bir 'Hi­tit ülkesinin' varlığından bahsedilir. Bu metinlerin en dikkat çekeni İkinci Krallar Kitabı'dır. Burada Aramiler birbirlerine şöyle derler: 'Bakın, İsrail kralı bize saldırmak için Hitit ve Mısır krallarıyla an­laşmış!' (2. Krallar Kitabı 7:6).
    9. yüzyılda Elyasa Peygamber döne­mine tarihlenen bu metinde yalnızca Hitit krallarından bahsedil­mekle kalmaz, bu krallar Mısır firavunlarıyla da eş tutulur.

    2. Aşama: 1822'de Fransız bilgin Jean-François Champollion meşhur Rosetta taşı sayesinde Mısır hiyerogliflerini ve alfabesini çözdü. Bu başarı, binlerce Mısır yazıtının içeriğinin anlaşılmasına başlangıç teşkil etti. Bu yazıtların bazılarında Ht (çoğunlukla Kheta olarak okunur) adlı bir ülkeye atıflar yer alıyordu. Belli ki bura­sı önemli bir ülkeydi. Firavun II. Ramses, Suriye'nin batısında yer alan Asi (Orontes) ırmağı kenarında yapılan meşhur Kadeş muha­rebesinde bu ülkeye karşı (hatalı olarak!) zafer kazandığını iddia etti. Ondan önceki firavunlardan III. Tuthmosis ise kuzey Suriye'deki seferlerinde Hititlerle uğraşmıştı.


    3. Aşama: 1830'lerde bir uçurumdaki sarp kayaya kazınmış ve eski Persçe, Babilce ve Elamca dillerinde yazılmış bir yazıt bulundu. İran'ın batısında yer alan ve Behistun/Bisitun anıtı olarak bilinen bu yanıt sayesinde şarkiyatçı Henry Rawlinson, Asur dili de dahil olmak üzere en önemli kadim Yakındoğu dillerini çözebildi. Asur yazıtlarında, özellikle ikinci binyılın sonlarından birinci binyılın ilk yüzyıllarına ait olan yazıtlarda, Hatti adından bir ülkeden bahsedi­lir. Hatti ülkesinin Suriye'nin kuzeyi ve Fırat ırmağının batısı ara­sında kalan bölgelerle ilgili olduğu görülmektedir.

    4. Aşama: Elli yıl sonra 1887'de, Mısır' ın antik Akhetaten ken­tinde bulunan el-Amarna adlı bir sarayda, bugün 332 numara ola­rak adlandırılan kil tabletler bulundu. Kent, on dördüncü yüzyılın ortalarında firavun Akhenaten'in başkenti olarak inşa edilmişti. Bu tabletlerden üç yüz elli kadarı firavun ve kendisine bağlı yöneticiler ve yabancı hükümdarlarla yazışmalarını içerir. Asur kayıtlarında ol­duğu gibi bazı tabletlerde Hatti ülkesinden ve hatta birinde Hatti kralından bahsedilir.


    5. Aşama: On dokuzuncu yüzyılın başlarında, Johann LudwigBurkhardt adlı İsviçreli tuhaf bir tüccar, kendisine Şeyh İbrahim adını verip doğululara özgü kıyafetler giyerek Yakındoğu'da seya­hat çıktı. Suriye kenti Hama'yı ziyaret ettiğinde çarşıdaki bir evin duvarında bir taşa rastladı. Taşın üstünde bulunan ve aslında Mı­sır'dakilerden farklı olmakla birlikte az da olsa hiyeroglif işaretlerini andıran garip simgeleri bir yazı biçimi olarak yorumladı. 1822'de yayımlanan Travels in Syria and the Holy Land adlı kitabında bu keşfinden bahsetti. Elli yıl sonra, Hama çarşısında benzer yazıtlar içeren üç taş ve Halep'te bir caminin duvarına yerleştirilmiş bir taş daha bulundu. Ertesi yıl (1872) William Wright adındaki İrlandalı bir misyoner, bölgedeki Türk paşasından aldığı bir izinle (taşların şifa verici ol­duğuna inana yerel halkın şiddetli protestoları eşliğinde) bu taşları yerlerinden söktü ve daha iyi bir inceleme için İstanbul' a yolladı. Taşlardaki simgelerin, Texier'in Yazılıkaya'da bulduklarına benzer olduğu ve aynı antik alfabeyle yazıldıkları ortaya çıktı. Bu alfabe başka yerlerde, yalnızca Suriye'de değil Anadolu yarımadasında ve hatta Batı Anadolu'da yer alan Ege kıyılarında dahi bulunmuştur.


    Tüm Yanlışlardan Çıkan Tek Bir Doğru
    Şimdi bu aşamaların hepsini bir arada düşünelim. 1880'de Lond­ra'da İncil Arkeolojisi Cemiyeti' ne verilen bir ders dönüm nokta­sıydı. Bilgin bir rahip olan Archibald Henry Sayce, derste cüretkar ve görünüşe göre yeni bir öneri sundu: İncil'de geçen Hititler, Ana­dolu'dan Suriye' nin büyük bir kısmına uzanan muazzam bir impa­ratorluk kurmuşlardı. Sayce, bu sonuca bu bölgelere yayılan 'hiye­rogliflerden' varmış ve bu yazının Hititlere ait olduğuna inanmıştı. Ancak hiç kimsenin bu yazıtlarda ne anlatıldığına ilişkin en ufak bir fikri yoktu (aslında William Wright da birkaç yıl önce bu sonuca varmış ve görüşlerini biraz belirsiz de olsa yayımlatmıştı; yine de takdir toplayan Sayce oldu). Sayce'ın dersi pekala kayıp bir dünyanın yeniden keşfinin baş­langıcı sayılabilir. Muazzam büyüklüğü göz önüne alındığında (kuş­kusuz Sayce imparatorluğun devasa büyüklüğü konusunda haklıydı) ve o dönemin büyük güçleri olan Mısır, Asur ve Babil'in insanlığın bilgisinin dışına hiçbir zaman çıkmadığı düşünüldüğünde bu dünya en başta nasıl kaybolmuştu? Bu konuya tekrar döneceğiz. Ancak bu noktada Sayce' nin çıkardığı sonuçların bazılarını düzeltmemiz gerekir: (a) 'Hititler' kendilerini hiçbir zaman Hititler olarak adlandırmadılar; (b) 'hiyeroglifler' Hitit dilinde yazılmadılar, (c) imparatorluğunda merkez Suriye değil (Fırat üzerindeki Karka­mış gözde bir yerdi) Kuzey-Orta Anadolu'ydu;(d) Hitit imparatorluğu Demir Çağı'na (ikinci bin yılın sonları)değil Tunç Çağı'na (on yedinci yüzyıl ve on ikinci yüzyıl arası)tarihlenir.Sayce aynı anda nasıl bu kadar haklı ve haksız olabilirdi? Hitit Dilinin Çözülmesi Bu soruya yanıt verebilmek için on ikinci yüzyılın başlarına göz atmamız gerekir. 1906 yılında Alman Asur bilimci Hugo Winck­ler (dönemin kayıtlarına bakacak olursak oldukça nahoş birisi) ve Türk meslektaşı Theodor Makridi, yetmiş yıl önce Charles Texier' ı şaşkına çeviren kentteki ilk büyük kazıları yaptılar. Bununla birlik­te bölgedeki ilk resmi kazıların 1893-94 yıllarında arkeolog Ernest Chantre tarafından gerçekleştirildiğini kabul etmek durumundayız. Modern dönemde Boğazköy olarak adlandırılan bu yerin adı bu­gün de Boğazköy'dür. Kazının en başından itibaren çok sayıda kil tablet gün yüzüne çıkarıldı. Chantre' nin on yıl önceki kazılarının gösterdiği gibi bu yerin büyük Hitit İmparatorluğu'nun parçası ol­duğu konusunda bir kuşku yoktu. Winckler, tabletlerin bazılarını Akkad dilinde (Asurca ve Babilce bu dilin iki ayrı versiyonudur) yazıldığından okuyabildi. Akkadça yıllar önce çözülmüş ve zamanla uluslararası bir lingua francaya dönüşmüştü. Ancak tabletlerin çoğu ruhaf ve bilinmeyen bir dille yazılmıştı. Bu, Hititlerin dili olmalıydı. Daha kazıların ilk yıllarında okunabilir durumdaki metinlerden bölgenin antik adının Hattuşa olduğu anlaşıldı. Kazılardan Hattu­şa' nın Hitit dünyasının önemli bir kenti olduğuna kuşku yoktu. Ancak kentin çok daha önemli olduğu ortaya çıkacaktı. Winckler, her gün kendisine getirilen sepetler dolusu tabletleri ve tablet parça­ları dikkatle incelerken rastladığı bir tablet onu çok heyecanlandırdı. Bu tablet, firavunların en ünlülerinden olan ve kimi zaman Büyük Ramses olarak anılan II. Ramses ile Hattuşili adlı Hatti Büyük Kralı arasında imzalanmış, Akkad dilinde yazılmış bir barış antlaşmasıydı. Bu belge ancak Hitit başkentinde bulunabilirdi. Winckler'in kazı yaptığı yer Hitit İmparatorluğu' nun kalbiydi! (Adil olmak gerekirse, bu konuda asıl başarı yirmi yıl önce Hitit İmparatorluğu'nun baş­kentinin Karkamış değil Boğazköy olduğunu iddia eden bir makale yazan oryantalist Georges Perrot' a aittir. Ancak Winckler'in kazıla­rına dek bu tespiti destekleyecek kanıtlar bulunamamıştı). Akkadça yazılmış tablet, kent ve imparatorluğa ilişkin önemli bilgiler sundu. Ancak bu bilgiler hala çok sınırlıydı çünkü tablet­lerin çoğunluğunda artık Hititlere ait olduğu kesin olan Hitit dili kullanılmıştı. Hititçe nihayet 1. Dünya Savaşı sırasında, sırf bu iş için savaştaki yükümlülüklerinden muaf tutulan Çek bilgin Bedrich Hrozny tarafından çözüldü. Daha önceki araştırmacıların girişimle­ri başarısız olmuştu. Yakındoğu'da dilin yazılı olarak ifade edilmesi yaygındı. Yazının icadı, Erken Tunç Çağı'nda (üçüncü bin yıl) yaşa­yan Mezopotamya halkı Sümerlerle ilişkilendirilir. Sümerler, Dicle ve Fırat kıyılarında bulunan kamışların üçgen şeklindeki uçlarını ve yumuşak kil tabletlerini kullanarak dillerini yazılı olarak ifade etti­ler. Günümüzün bilim insanları bu yazıya kama şeklindeki şekiller nedeniyle Latince cuneustan (kama) esinlenerek 'cuneiform' (kama veya çivi biçimli) ya da çivi yazısı adını verdiler. Oluşturulan bu yazı, Hitit uygarlığı da dahil olmak üzere Yakındoğu'daki pek çok uygarlık tarafından birkaç binyıl boyunca benimsendi. Dolayısıyla Hattuşaş tabletlerindeki bilinmeyen yazı, dili hala an­laşılmaz da olsa, okunabilir ve telaffuz edilebilirdi. Ardından o meşhur keşif gerçekleşti! Hrozny metinleri incelerken bir cümleye rastladı. Cümlenin Latin alfabesindeki transliterasyonu şuydu: nu NINDA-,ın ezzatteni watar-ma ekutteni. NINDA eski bir Sümer logogramıydı. Logogram, tek bir sözcüğü belirten bir işaretti ve farklı dillerde ya­zılan diğer çivi yazılarında da değişiklik yapılmadan benimsenmişti. NINDA 'ekmek' anlamına geliyordu. Böylece cümlenin yiyecekle ilgili olduğu anlaşıldı. Ezza- (tteni) Hrozny'ye 'yemek' anlamına ge­len Latince edo ve Almanca essen sözcüklerini hatırlattı. Latince aqua sözcüğünü anımsatan eku-{tteni) ise sözcüğün suyla ilgili olduğunu gösteriyordu. Daha da ilginci watar (-ma) Almanca Wasserve İngilizce water sözcüklerini andırıyordu. Hrozny, ezzatteni ve ekutteni sözcük­lerinin sırasıyla 'yemek' ve 'içmek' fillerinin ikinci çoğul şahıs çekim­leri olduğu sonucuna vardı. Ayrıca cümleyi de 'ekmek yiyeceksiniz ve su içeceksiniz' şeklinde okudu. Hrozny' nin vardığı sonuçtan çıkan bu bulgunun asıl önemi, Hi­tit dilinin Hint-Avrupa adını verdiğimiz son derece geniş bir dil aile­sinin üyesi olmasıydı. Bu aile aralarında Sanskritçe, Yunanca, Latince, İngilizce, Almanca ve modern Roman dillerinin bulunduğu çok sayı­da antik ve modern dili kapsıyordu. Hititçe, b yazılı olarak korunmuş en eski Hint-Avrupa diliydi. Hrozny'nin cümlesi sayesinde, Alman arkeologlar tarafından Hitit başkentinde bulunmuş ve bu dilde yazıl­mış binlerce tablet ve tablet parçası okunabildi ve anlaşılabildi. Ancak bundan on beş yıl önce Hitit dilinin Hint-Avrupa dili olduğunu tespit eden bir araştırmacının da hakkını teslim etmeliyiz. Amarna tabletleri arasında firavun ile Anadolu'da yer alan ve Arza­va adı verilen bir ülkenin kralının haberleşmesine ilişkin iki parça vardı. Amarna tabletlerinin büyük çoğunluğunun aksine bu parça­lar Akkad dilinde değil, o zaman bilinmeyen bir dilde yazılmıştı. Norveçli bilgin J. A. Knudtzon mektupları tercüme edemese de kul­lanılan dilin Hint-Avrupa dili olduğunu beyan etmişti. Elbette bu dilin Hititçe olduğunu bilmiyordu. O dönemde Hititler neredeyse 3.000 yıl süren bir karanlıktan yeniden gün ışığına çıkmak üzerey­diler. Ne yazık ki Knudtzon, iddialarını sürdürecek cesareti bulama­dı. Çağdaşı olan araştırmacıların sürekli protestoları karşısında geri adını attı. Ne de olsa o çağın bilinen tüm dilleri, Akkadça ve sonraki diller olan Aramice, İbranice ve Arapça Sami dil ailesine mensuptu. Tarihin bu kadar erken bir döneminde ve dünyanın bu bölgesinde Latince, Yunanca, İngilizce ve Fransızcayla akraba bir dilin ortaya çıktığını öne sürmek tuhaf ve inanması güç bir iddiaydı. Böylece Knudtzon baskılara boyun eğdi ve iddiasından vazgeçti. Hrozny de işe baştan başlamak zorunda kaldı
  • Tarihin dönemlere ayrılmasında bugün "genel-geçer" olarak kabul edilen nirengi noktaları ve temel kriterler "batı" patentlidir ve ateist-devrimci bir yaklaşımın ürünüdür. Merkezine Avrupa'nın oturtulduğu "Batı Merkezi" (euro-centrik) bu şablon, bütün insanlık tarihine teşmil edilemez.

    Öte yandan; insan sadece maddi bir varlık olarak gören, tesadüfen oluştuğuna inanan ve uygarlığı da eşyaya indirgeyen maddeci-evrimci tarih anlayışı; insanın manevi boyutunu, Allah'ın peygamberleri ve peygamberlerin tarihin akışında ve toplumların yaşam biçiminde gerçekleştirdikleri değişimi hiç hesaba katmaz.

    İşte bu nokta; Kur'ânî tarih yorumu ile laik-maddeci tarih yorumlarının temel ayrım çizgisidir. Laik-maddeci anlayışlar tarih denkleminin odak noktasına "eşya"yı ve "maddi insan"ı yerleştirirken; Kur'ânî tarih anlayışı Allah'ı ve O'nun yeryüzündeki "halifesi" olan insanı oturtur. Tarihin yorumunda her şey bu temel noktada düğümlenir: Tarihin başlangıcı, tarihsel sürecin yönü, tarihin bölümlendirilmesi,tarihte nedensellik, tarihin yasaları gibi birçok konu, son tahlilde, insan ve hayat felsefesine dayanır ve ona göre şekil kazanır.
    Abdullah Yıldız
    Sayfa 87 - Pınar Yayınları