• " Bir ulusu göz göre göre kaybederken gerçekleri hiçbirimiz göremedik. Şimdi de Hristiyan Avrupa ülkeleri Müslüman Boşnakların 20. Yüzyılda Avrupa'nın göbeğinde yaşadığı trajediyi bilerek görmezden geliyor. "
  • "Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk 'e yurtluk etmemiş bir kıta yoktur. Bütün yeryüzü Asya, Avrupa, Afrika, Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri yeni tarih belgeleri göstermektedir."
  • 752 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Kütahya-Eskişehir Savaşı, Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz'u konu alan bu kitabı bazen sinirden çoğu zaman da gururdan gözleriniz dolu dolu okuyacaksınız. Her sayfasında hiç bıkmadan iyiki Türküm diye yineleyeceksiniz. Bu vatan için gözünü kırpmadan canını vermiş, kanını akıtmış yiğitlerimizin hakkını nasıl öderiz diye düşüneceksiniz.
    Uzun zamandır kütüphanemdeydi kitap ve bu kadar beklettiğim için çok üzüldüm. Herkesin mutlaka bu kitabı okuması gerekiyor.
    Büyük Taarruz kısmından şu alıntı ile sonlandırmak istiyorum:
    İsmet Paşa,'alınan top sayısının 300'ü, esir sayısının 15.000'i geçtiğini, bu sayının sürekli arttığını' açıklamıştı. Fevzi Paşa da 'Yunan ordusunun can kaybının 100.000 olarak hesaplandığını' söyledi.
    Bir sessizlik oldu.
    M.Kemal Paşa,'' Savaşmak istemedik..'' dedi, ''..davamızı görüşme yoluyla çözmek için her yola başvurduk. Yusuf Kemal Bey'i, Fethi Bey'i Avrupa'ya yolladık. Barış istememizi zaafımıza yordular. Sonuç alamadık. Vatanımızı kurtarmak için silaha sarıldık. Bu dehşeti atlattıktan sonra, bir gün Yunanlıların da gerçekleri anlayacaklarını ve dost olacağımızı düşünüyorum. Çünkü bizim insanımız kinci değildir,barışın değerini bilir. Barıştan güzel ne var?''
  • 240 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İddiaya göre Mu, Zak ayının 13.Cuma günü batmıştı. O günden sonra insanlar "13"ün uğursuzluğuna inandı.

    "6 Kaan yılı, Zak ayı II Maluk günü başlayan korkunç yer sarsıntısı, 13 Şuen'e kadar devam etti. Mu kıtası felakete kurban gitti. Mu ülkesi iki kere kalktıktan sonra bir gece çöktü, üstünü sular kapladı. Toprak birkaç defa havaya kalktı ve oturdu. Felaket, 64 milyon insanın ölümüne sebep oldu."

    "...Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk'e yurtluk etmemiş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika, Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri yeni tarih belgeleri göstermektedir..." -Mustafa Kemal Atatürk-

    Sizce de tarih boyunca insanların ilgisini ve merakını çekmemiş midir kadim medeniyetler? Varlığı ya da yokluğu konusunda kimilerine göre kesin kanıtlar kimilerine göreyse alakasız kanıtlar öne sürülmüştür bu medeniyetler hakkında. Ciddi araştırmalar yapılmış, sonuçlar elde edilmiş ama bazı çevrelerce saçma bulunmuş hatta dalga geçilmiştir. Komplo teorisi olarak bakanlar bile olmuştur. Ama gerçekten söylendiği gibi bu kıtalar ya vardıysa? Ve insanlık tarihi bu kıtalarda başlıyorsa? İşte o zaman bildiğimiz anlamda -ülkemiz için bilmediğimiz anlamda!- tüm tarihin baştan yazılması gerekirdi. Peki tüm tarihi baştan yazmak kimlerin işine gelmezdi? En başta emperyalist devletlerin işine gelmezdi. Neden? Çünkü batı tarih anlayışı, Türklerin uygarlığa hiçbir katkısı olmadığını, göçebe, yağmacı, medeniyetten uzak barbar bir ırk olduğunu öne sürüyordu. Eğer siz emperyalist haçlı zihniyetine karşı ulusal Kurtuluş Savaşını kazanmış, Cumhuriyet’i ilan ederek ulusal egemenliği hakim kılmış, medeniyet sahnesine yeni bir devlet ortaya çıkarmışsanız ve savaştığınız zihniyet sizin hakkınızda bu iddiaları öne sürüyorsa vermeniz gereken son bir savaş daha vardır: uygarlık ve kültür savaşı. İşte o dönemde bu savaşı verebilecek yegane bir insana sahip olmak da o yüzyılın en büyük dehasına sahip olma şanslılığımızdandır. 17 yılı cephelerde geçmiş bir insan Atatürk. Öğrencilik yıllarında ve cephelerde geçirdiği zamanlarda her ne kadar okumalar yapmış olsa da ayrıntılı ve mutlak bir şekilde okumalar yapması pek imkan dahilinde değildir. Ancak özellikle 1923-1938 arasında müthiş bir okuma maratonu başlatmıştır. Atatürk’ün bu okumalarından 860 küsur kadarı Tarihle ilgili kitaplardır. Evet, Atatürk bir tarihçi değildi ama o dönem kaç tane tarihçi vardı? Ayrıca bu öznel bir yorum değildir ki Atatürk’ün tarihçilerden daha iyi bir tarih kavrayışı olduğu da bilinen bir gerçektir. Ayrıca ülkenin gençlerinin de tarih öğrenmesine büyük önem veriyordu. Atatürk gençliği diyoruz ya hep; onun döneminin gençliği ile bu dönemin gençliği kusura bakmayın ama mukayese dahi edilemez. Peki ama Atatürk Mu kıtasında ne aradı? Neden bu kıtayla alakalı araştırmalar yapmak istedi? Bir kere şunun farkında olmamız gerekiyor. Atatürk, sınırları olmayan ve sorgulayabilen bir insan. Bu bilim insanlarına has bir özelliktir. Her şeyi merak eden, bu saçmadır bu mümkün değildir demek yerine “olabilir mi” sorusunu sorarak konu üzerinde kafa yoran bir insan. Bugün çok nadir bulunan bir özelliktir bu. Mu kıtasıyla ilgili fikirlerle tanıştıktan sonra onun peşinden gitmemesi beklenemezdi tabi ki. İngiliz Albay James Churchward’ün Hindistan gezisinde karşılaştığı bir Budist rahibin, mabedindeki tabletlerden söz etmesiyle beraber Churchward’ün da Mu kıtasıyla ilgili araştırmaları başlamış olur. Ancak bu söylediğimiz şekliyle çok da kolay olmamıştır. James Churhward en az 50 yılını bu tabletleri çözmek için harcamıştır. Tabi daha sonra da bu tabletlerden elde etmiş olduğu bilgileri de kitaplaştırmıştır. Hepimiz biliriz ki Türkler, Anadolu’ya Orta Asya’da gelmişlerdir. Peki ama bu insanlar Orta Asya’ya nereden gelmişlerdir? İşte Atatürk’ün ilgisini çeken şey de Churchward’ün bu konuya getirdiği iddiadır; yani Mu kıtasından dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış olan insanlardır. Ayrıntılı bir biçimde bir önceki kitabın incelemesinde bu konuya değinmiştik. Ancak Sinan Meydan’ın bu kitabında oldukça ilginç ve ayrıntılı bilgiler bulunmakta. Örneğin günümüzün ibadet şekillerinin Mu uygarlığında da benzer bir şekilde uygulanıyor olması. Ya da bazı kelimelerin Türk kelimeleriyle ve sair uygarlıklarla bire bir benzerlik göstermesi. Oldukça şaşırtıcı ve üstüne gidilirse tarih anlayışını baştan sona değiştirebilecek bilgiler. Kitabı satın alarak bu bilgilere erişebilirsiniz. Bizim incelememiz Atatürk’ün bu konuyla bilimsel bir şekilde ilgilenişi üzerinedir. 100’e yakın yabancı ve Türk bilim insanıyla beraber yapılan araştırmalar, Türk Dil ve Tarih kurultaylarının toplanması ve kurullarının oluşturulması Atatürk’ün bilimselliği üzerine kesin kanıtlardır. Atatürk Mu konusuyla ezoterik bir şekilde değil tamamen bilimsel bir şekilde ilgilenmiştir. Hatta kendisine bu bilgileri vererek merakını uyandıran ve konuyu araştırması için Meksika Büyükelçiliği’ne atadığı Tahsin Mayatepek beyin bazı iddiaları nedeniyle de oldukça hiddetlendiği olmuştur. Tahsin beyi Amerika’ya gönderen Atatürk’tü. Onun gönderdiği raporları okuyan, inceleyen, tetkik ve tenkit eden de Atatürk’tü. Kimi zaman doğrudan kimi zaman -özellikle 7.rapor sonrası- TDK aracılığıyla yazışmalar yapmıştır. Peki ama bu gerginliğin sebebi neydi? 7.Raporda ne vardı da Atatürk bu kadar gerginleşmişti? Atatürk’ün tepkisini çeken hususlar başlık olarak şöyleydi: -J.Churchward’ün yaşı -Yunan alfabesinin şifresi meselesi -Dinlerin Mu’dan etkilendiği meselesi -Muluların Türklerle ilişkisi -J.Churchward’ün eserlerinin ABD bilim çevrelerindeki yeri ve etkisi. Tüm bu sorulara ayrıntılı olarak değinmek yerine kanımca Atatürk’ü en çok kızdıran hususa değinmek istiyorum ki o da Dinlerin Mu’dan etkilendiği meselesiydi. Tahsin Mayatepek pozitivist bir insandı. Bu yüzde tamamen bilimselliğe aykırı bir şekilde, Churchward’ün kitaplarından Atatürk’e bilgiler aktarırken bazı bölümleri ekliyor bazılarınaysa hiç dokunmuyordu. Bu bilimsellikten tamamen uzak bir davranıştı. Örneğin Atatürk; tek tanrılı dinlerin özellikle de İslam dininin Mu kaynaklı olduğu; Hz.Musa, Hz.İsa ve Hz.Muhammed’in yaydıkları dinlerin ilkelerini Mu’dan öğrendiği tezlerini inandırıcılıktan uzak ve şüpheli bulmuştu. Tahsin beye göre bizim bildiğimiz anlamıyla ilahi dinlerin hepsi Mu kökenliydi ve insan ürünüydü. Buna kanıt olarak da Mu ve ondan türeyen çeşitli uygarlıkların dinsel törenlerinin İslam ile benzerlikler taşıdığını, bu yüzden de Hz.Muhammed’in yaydığı dini bilgileri Mu’dan kalan tabletlerden öğrenerek tekrar ettiğini iddia ediyordu. Ancak burada bir problem vardı ve bunu da dile getiren bizzat Atatürk’tü; “Hayatının hemen her zamanı mabut olan Hz.Muhammed’in Suriye’den başka bir yere gitmediği malum iken Mısır’da veya Hindistan’da tahsilini iddia etmek” nasıl mümkün olabilirdi?” Tahsin Bey vazgeçecek gibi görünmüyordu. 14.Raporu’nda; namazdan oruca, ezandan duaya, sünnetten öl gömme törenine kadar tüm İslami ibadet ve uygulamaların Mu’dan alındığını iddia ediyordu. Atatürk’ün İslam tarihine bakışı genel kabullere aykırı, sorgulayıcı ve akılcı çizgideydi. Ancak hiçbir zaman İslam’a inanmamaklığa ya da din karşıtlığına dönüşmemiştir. Bu nedenledir ki Atatürk, Tahsin Beyin bu iddialarına sinirlenmiş ve Tahsin Bey tarafından gönderilen 14.rapor kendisinin son raporu olmuştur. Yani çalışmaların saptırıldığının farkına vardığı anda Mu kıtası ile ilgili çalışmaları sonlandırmıştır. Peki Churchward de Tahsin Bey gibi mi düşünüyordu gelin birlikte göz atalım. Her şeyden önce Tahsin Beyin öne sürdüğü tezlerin ana kaynağı Churchward’ün kitaplarıydı. Ancak Churchward bu kitaplarda Tahsin Beyin iddialarının tam tersini dile getiriyordu. Onun ki de bilimsellikten uzak olmaklığıyla beraber aradığımız cevap bilimsel olması ya da olmaması değildir. Tahsin Beyin iddialarının ana kaynağını eksik bir şekilde Atatürk, Tarih ve Dil Kurumlarına yollayarak manipülasyon yapıyor olmasıdır. Bilim Araştırma Grubu’nun Mu kitabı ve Sinan Meydan’ın 1.Mu kitabından aldığım bilgileri yorumladığım zaman elde ettiğim sonuç şu oluyor; James Churchward, İslam dininden ya da Hz.Muhammed’den bahsetmiyor. Hz.Musa ve Hz.İsa’nın Mu tabletlerini okuyarak kendi yaydıkları dinleri ortaya koyduklarını ancak bunlarında da Mu’ya da ilahi bir kaynak tarafından gönderildiğini gösteriyor. Yani Musevilik ya da İsevilik, Mu tabletlerinden alınmış olmasına rağmen Mululara da Tanrı tarafından yollanmıştır. Doğal olarak Churchward, Evrenin Tanrı’nın müdahalesi olmaksızın kendiliğinden oluştuğu tezine dayanan Evrim Teorisi’ni de eleştiriyor, böyle bir şeyin mümkün olmadığını ortaya koyuyordu. Ancak Tahsin Bey raporlarında -özellikle din konulu 7. ve 14.raporlarında- bundan hiçbir surette bahsetmiyordu. Churchward’e göre ilk din, Tanrı tarafından vahye dayalı olarak Mululara gönderilmişti. Churchward’ün Mu tablet incelemelerinden elde ettiği sonuç bu olmasına rağmen Tahsin Bey bunu tamamen kendi pozitivist ve materyalsit dünya görüşüne uygun bir biçimde Atatürk’e sunuyordu. Belirtmek gerekir ki Churchward de Mayatepek de bilimsellikten uzak bir açıklama getirmişlerdir konuya. Ancak her iki açıklamaları da akıl süzgecinden geçiren Atatürk, konu üzerinde gene bilimsel bir şekilde egemenlik kurmuş, Tahsin Beyin iddialarındaki akıl dışılığı fark ederek kendisinden Churchward’ün kitaplarını temin ederek göndermesini istemiştir. Gönderilen kitapları da 60 kişilik bir tercüme heyeti kurdurarak tercüme ettirmiş ve satır satır okuyarak kendi analizlerini yapmıştır. Atatürk’ün temel olarak ilgilendiği konular Mu’nun yeri ve varlığı, insanlığın ilk ana yurdu olduğu ve nüfusu, yüksek uyarlığı, yönetim biçimi, batış nedenleri, Orta Asya ve Uygur Türkleri ile olan ilişkileri, Türk dili ve Mu dili arasındaki benzerlik, Kızılderililerin Mu kökenli olmaklığı, ilk insan ilk din ve Tanrı konularıydı. Sonuç olarak Sinan Meydan: “Atatürk’ün Mu ile ilgilenmesi, onun insanlık tarihinin bilinenden çok daha eski olduğunu düşündüğüne işarettir. Nitekim bugün Anadolu’da Urfa’da ortaya çıkan Göbeklitepe bulguları Atatürk’ün bu düşüncesinde haklı olduğunu göstermektedir.” “Atatürk ve Kayıp Kıta MU Köken”de görüşmek üzere...
  • 287 syf.
    ·5 günde
    Bosna'nın özgürlük önderi, yol göstericisi, Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç'in çeşitli yerlerde çeşitli vesilelerle yaptığı bir dizi konuşma ve deklarasyondan oluşan ve tarihi gerçekleri yansıtan derleme bir kitap.

    Aliya İzzetbegoviç'in konuşmalarından şu husus çok rahat anlaşılabiliyor; "Gerek Yugoslavya bazında gerekse Bosna-Hersek bazında ayrılığı uygun görmeyerek daima birlik ve beraberlik taraftarı bir tavır sergiliyor." Fakat gerek ülkenin kozmopolit bir yapı arzetmesi gerekse diğer milletlerin bu hususta Aliya gibi düşünmeyip şiddet, ayrılık, soykırım yanlısı olması bu durumun gerçekleşmesini mümkün kılmıyor. Aliya da bu duruma karşılık olarak kendi halkının birliğini, dirliğini sağlamaya kendi varlığını adayarak "Köle Olmayacağız" diye özelde bütün Avrupa'ya genelde ise dünyaya haykırıyor. Savaşa asla koşarak, hayır umarak dahil olmuyor. Bakılınca bu olguya savaş demek de pek akıl karı gözükmüyor. Zira savaş dediğimiz şeyin de bir hukuku vardır. Bosna'daki durum demografik, kültürel bir yıkımı hedefleyen aşağılık bir girişimdir.

    İnsan görünce daha iyi anlıyor. Bugün Bosna'ya gittiğinizde oradaki İslam esintilerini görmek insanı oldukça duygulandırıyor. Haricinde şöyle bir manzara ile karşılıyor Bosna sizleri: Binalarındaki savaş izleriyle geçmişi unutturmuyor, yine o binalardan sarkan rengarenk çiçeklerle geleceğe umutla baktırıyor.

    Ruhun şad, mekanın cennet olsun Bilge Kral, biz senin ve haklı davanın yanındayız...
  • Dostoyevski'den beri Avrupa edebiyatında doğa betimlemelerine rastlanmaması bir rastlantı değildir sadece. Bugünü anlatan yapıtların yazarları, duygu incelikleri, sevgi gerçekleri üzerinde duracak yerde, yargıçlardan, mahkemelerden, davalardan, suçlama yollarından başka bir şey görmüyorlar. Pencereleri dünyanın güzelliklerine açacak yerde, yalnızların sıkıntılarına açılmış pencereleri kapıyorlar.