• Yeniden yürüyorum. Rüzgâr, bir vapur düdüğünün çığlığını getiriyor. Yapayalnızım, ama bir kente yürüyen ordu gibiyim. Şu anda, denizlerin üzerinde müzikle çalkalanan gemiler var; Avrupa'nın bütün kentlerinde ışıklar yanıyor; Berlin sokaklarında komünistlerle Naziler çarpışıyor; işsizler New York kaldırımlarını arşınlayıp duruyorlar; sıcak odalarda, tuvalet masalarının karşısına geçmiş kadınlar, kirpiklerini boyuyorlar. Ve ben burada, şu ıssız sokaktayım. Neukölln'deki bir pencereden sıkılan her kurşun; götürülen yaralıların her kanlı hıçkırığı; süslenen kadınların her ufacık, şaşmaz el hareketi, adımlarımın her birine, kalbimin her atışına yanıt veriyor..
  • 137 syf.
    ·Beğendi·10/10
    2019 yılını Dostoyevski ile bitiyorum. Her defasında, huzursuzlukların merkezinde boğulurken uzaktan görünen cankurtaran gibi yetişiyor yardımıma Dostoyevski. Bunca huzursuzlukların, olumsuzlukların yığılarak kapıma dayandığı anda bir umut ışığı yanıyor onun cümleleriyle. Ölü bir bedenin geçmişi beni hayata bağlıyor belki de…

    Zor, zor… Bir Dostoyevski incelemesi yapmak istediğimde tarafsız yaklaşmam oldukça zor. Duygusallığı bir kenara bırakıp Dostoyevski’nin zihnine girmeye çalışmalıyım:

    19. yüzyıl Rusyası, soğuk, bir o kadar da karışık. II. Aleksandr’ın Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler, Batı hayranı olarak ülkelerine dönüyorlar ve Batı’dan radikal fikirleri ithal ediyorlardı. Sürekli Batı övülüyor ve her anlamda onun çizgisi yakalanmaya çalışılıyordu. Bu durumu eş zamanlı olarak Osmanlı toplumu da yaşadığı için anlamamız daha da kolaylaşıyor. Kıyafetler, davranışlar değişiyor fakat düşünce hiç değişemiyordu, Dostoyevski bunu görüyordu. Övülen Batı’nın gerçekten övgüyü hak edip etmediğini sorguluyordu.

    Sene 1862. Yoğun çalışma temposu içerisinde zamanını harcayan, idamdan ve sürgünden dönmüş Dostoyevski, doktorunun önerisi üzerine birçok Rus gencinin hayalini kurduğunu Avrupa seyahatine çıkıyor. Bu seyahatinde birçok Avrupa ülkesini gezme fırsatını yakalıyor fakat bu gezileri onun için tam bir hüsran ile sonuçlanıyor. Övdükleri Avrupa’nın hiç de övülmeye değer olmayacağını görüyor.

    “...kurtulmaya çalıştığım, kaçtığım şeylerin benzerlerini görmek için mi teptim bunca yolu, iki gün sallandım durdum trende, bunca sıkıntıya katlandım? Ihlamur ağaçları bile hoşuma gitmedi Berlin’in. Oysa bu ağaçlar uğruna Berlinli en değerli varlığını bile hiç duraksamadan verir.” (sf.45)

    Ve başlıyor eleştirilere. Fakat kendisini sorguladığını ve söylediklerinin yanlış olabileceğini de satır arasında aktarıyor okuyuculara. Her ne kadar Avrupa ülkeleri hakkında yapılan yorumlar olarak gözükse de, Dostoyevski bu eserinde abartılan Batı’nın Rus toplumu üzerinde sebepsiz yükselmesini eleştiriyor.

    “Ayağımıza ipek çorap geçirip başımıza bir peruk takınca, bir de kılıç kuşanınca Avrupalı olacağımızı sanıyorduk. İşin kötüsü, hoşumuza da gidiyordu bu. Oysa değişen bir şeyimiz yoktu gerçekte: Her şeyi, ağzının pek pis koktuğu bile herkesçe bilinen de Rohan'ı bile bir yana bırakıp gözlüklerini çıkardıktan sonra, uşaklarını kırbaçlatıyordu gene yaşlı adam. Ailesine sert davranıyordu gene. Ufacık bir saygısızlığı yüzünden her yanı kabarıncaya dek kırbaçlıyordu gene ahırda komşu küçük toprak sahiplerini. Büyüklere yaranmak uğruna alçaklıkta yarışılıyordu gene.” (sf. 63)

    Eleştirilere ufak bir ara verelim: Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları, Dostoyevski’nin büyük eserlerinin oluşumundaki fikri temelinin oluştuğu eser olması nedeniyle oldukça önemlidir. Yeraltından Notlar kitabının temeli Avrupa gezisi ve bu kitap sonrasında atıldığını düşünüyorum.

    "İnsan," diye geçirdim içimden, "doğanın bu kralı ufacık karaciğerine böylesine mi bağımlı? Ne bayağılık, Tanrım!" (sf. 46)

    Üslup ve karaciğer nasıl da Yeraltından Notlar kitabını akla getiriyor öyle…

    Dönelim eleştirilere: Batı’nın ruhtan uzak materyalist düşünceleri Dostoyevski’nin tasvip ettiği bir şey değildi. Ona göre Rus toplumu maneviyatıyla, kardeşliğiyle var olmalıydı. Bu yüzden bencil burjuvaların, materyalist sosyalistlerin yoğunlukta olduğu Avrupa’nın ithal fikirlerinin Rus toplumuna uyamayacağını düşünmüştür.

    “Çeşitli devirlerde ne gibi etkileri olmuştu bizde Avrupa'nın? Hep uygarlığıyla konuk gelmişti bize. Ne kerte uygarlaştırmıştı bizi peki? Daha doğrusu, ne kerte uzaklaştırmıştı bizi uygarlıktan?” (sf. 60)

    1789’da yaşanan Fransız Devrimi’nin ardından kardeşlik naraları atılsa da Dostoyevski’ye göre bu durum kişilikleriyle tamamen bir zıtlık oluşturuyordu.

    “Fransızların, daha doğrusu, genel olarak Batılının yaradılışında kardeşlik duygusu yoktur. Kişisel bir başlangıç, bir kendini sakınış vardır onun yaradılışında. Bir yükselme tutkusu, herkesten başka olma isteği, kendine herkesten, her şeyden çok değer verme duygusu. Kendine böylesine değer veren bir insanda kardeşlik duygusunun bulunmaması elbette doğaldır.” (sf. 104)

    Geçmişinde tutkulu devrimci yıllar bulunsa da sürgünün ardından benimsediği slavofil fikirler geçmişini bastırmıştır. Fakat onu tamamen yok edememiştir, bu kitapta da devrimci ve slavofil Dostoyevski’nin harmanlanmış bir şekilde önümüze sunulmasının lezzetini tadıyoruz. Dostoyevski, sosyalistlerce kullanılan, “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!” sloganın daha iyisinin düşünülemeyeceği belirtir ardından ekleyerek bu sloganın İncil’ten çekip çıkarıldığına işaret eder.

    Gençliğinin ateşli düşüncelerini atamadığını bu alıntıda oldukça gösteriyor:

    “Her şeyimle insanlığa adıyorum kendimi. Öyleyse çıkar gözetmeden, tümden "adıyorum kendimi topluma, öyleyse toplum da bana adamalı kendini" düşüncesini aklımın ucundan geçirmeden adamalıyım kendimi. İnsan kendini öyle adamalı ki, her şeyini vermeli, hatta buna karşılık kendisine hiçbir şey verilmemesini, hiç kimsenin onun için fedakârlık etmemesini istemeli.” (sf.105)

    Kardeşlik duygusundan mahrum Batı dünyası karşısında sosyalistler, eli kolu bağlı bir vaziyette çıkar yolu aramaya çalışmaktadırlar. Dostoyevski, onları şöyle açıklıyor:

    “Peki ama Batılılarda kardeşlik duygusu yoksa, bu duygunun yerini bencillik, çıkarcılık almışsa, insanlar orada kişisel hakları için elde kılıç, kıyasıya dövüşüyorlarsa sosyalistler ne yapsınlardı? Kardeşliğin olmadığını görünce, insanları kardeşliğe çağırmakla başladılar işe elbette... Önce kardeşliği kurmak istiyorlar. Kuzu kızartması yapmak için önce kuzu olmalı derler... Ama yok kuzu. Yani kardeşliğe yatkın yaradılış yok!.. Umutsuzluğa kapılan sosyalistler bu kez gelecekteki kardeşliği övmeye başlıyorlar. Elde edilecek yararları uzunluk, ağırlık ölçü birimlerini kullanarak anlatmaya çalışıyorlar. Dil döküyor, öğretiyor, bu kardeşlikten kimin ne kadar yarar sağlayacağını, kimin ne kadar kazanacağını anlatıyorlar. Elde edilecek dünya nimetlerini sayıp döküyorlar bir bir. Bunlardan kimin ne kadar alacağını, bu nimetlerden topluma kimin ne kadar vereceğini belirliyorlar. Peki ama, her şey önceden paylaşılmışsa, kimin ne kadar yarar sağlayacağı önceden belirlenmişse kardeşlikten söz edilebilir mi burada?” (sf. 107)

    Ardından sosyalizmi topa tutmaya devam eder. Dostoyevski’ye göre sosyalistler kardeşliği hedeflemeleriyle birlikte ferdin kişisel özgürlüğünü elinden almaya çalıştıkları takdirde başarısız olacaklarını düşünür. Karamazov Kardeşler’in muazzam bölümü olan Büyük Engizisyoncu kısmında özgürlük hakkında görüşleri bu düşünüş etrafında şekillenir. Kış Notları’nda ise şöyle bahsetmektedir:

    “...kişinin her şeyini güvence altına alacaklar. Onu yedirip içireceklerini, ona iş bulacaklarını vaad ediyorlar. Bütün bunlara karşılık da toplumun mutluluğu için kişisel özgürlüğünden küçük bir damla istiyorlar onun. Çok çok küçük... Hayır, bu çeşit hesaplar içinde yaşamak istemez insan. Kişisel özgürlüğünden bir parçacık bile vermek ağır gelir ona. Aptallığından, böyle bir yaşamı cezaevi yaşamına benzetir. Kendi başına yaşamanın daha iyi olduğunu, çünkü o zaman özgürlüğünün tümüne sahip olduğunu düşünür. Oysa döverler onu özgürken. İş vermezler ona. Açlıktan ölür... Özgürlük diye bir şey kalmaz... Gelgelelim gene de özgürlüğünün her şeyde tatlı olduğunu sanır garip adam.” (sf. 108)

    Sosyalizmin materyalist düşüncesiyle birleşen hâline nefret duyan Dostoyevski, sosyalizm unsurlarını benimsemekten kendini alıkoyamaz. Ona göre kardeşlik duygusunun olmadığı bir toplumda sosyalist bir düzen kurulamaz.

    “Sözün kısası, sosyalizm yeryüzünde bir gün gerçekleşecekse, Fransa'dan başka bir ülkede gerçekleşecektir.”

    Kardeşlik vurgusunu yaptığı kendi ülkesi 1917 yılında sosyalizmi görecektir. Bu durum tüyler ürpertici olmakla birlikte 1862 yılında yapılan öngörünün ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Dostoyevski bu konuda Marx’ı bile geride bırakıyor: Marx’a göre sosyalist bir düzenin kurulabilmesi için burjuva devriminin öncül olması gerekiyordu. Oysa Rusya’da bir burjuva sınıfı yoktu, dolayısıyla burjuva devrimi gerçekleşmesi muhtemel değildi. Marx yanılmıştı, Rusya istisna olarak ortaya çıkmıştı ve Marx, ömrünün ilerleyen yıllarında kendi yargısının Rusya için geçerli olmadığını kabul edecekti. Herzen ise, Batı’nın sosyalist toplum için aradığı kriterlerin hâlihazırda Rusya kömünlerinde bulunduğunu Komünist Manifesto yayımlandıktan iki yıl sonra söyleyecekti.

    Dostoyevski’nin romanlarının dışında da kaleminin oldukça kuvvetli olduğunu görüyoruz. Büyük sorunlar, çelişkiler üzerine düşünceler üretmeyi denemesi ve kurtuluş yolu aramaya çalışması, aşama aşama bizlere Yeraltı Adamı’nı, Raskolnikov’u ve Karamazov Kardeşler’i sunmuştur.

    Dostoyevski öyle bir ağaç ki, onun her meyvesi lezzetli, faydalı. Bu meyvelerden tatmak oldukça haz veriyor. Hepsi de ağacın köküne götüren yolculuğun bileti gibi…

    Keyifli okumalar, şimdiden güzel seneler diliyorum :)
  • Bu konuşmayı Avrupa'da yayımlamak ya da bastırmak gibi bir niyeti kesinlikle yoktu Tuiavii'nin. Bunlar sadece kendi Polinezyalı halkı için düşünülmüştü. Ben onun bilgisi dışında ve kuşkusuz ona rağmen bu yerlinin konuşmalarını Avrupa'nın okur çevresine yine de aktarıyorsam bunun elbette bir nedeni var: Doğayla henüz iç içe bir insanın bizim kültürümüze hangi gözlerle baktığını öğrenmek biz beyazlar ve akıl insanları için bir değer taşıyor olsa gerek. Kendimizi, artık yitirdiğimiz bir bakış açısıyla görme imkânı buluyoruz onun gözüyle baktığımızda. Kimi uygarlık tutkunları Tuiavii'nin bakışını çocuksu, çocukça, hatta budalaca bulacaktır mutlaka; ama sağduyulu ve daha alçakgönüllü olan kimileri ise Tuiavii'nin sözlerine katılacak ve kendilerini yeniden gözden geçirmeye mecbur hissedecektir. Çünkü onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanmaktadır.

    Bu konuşma, Güneydenizi'nin tüm ilkel halklarına, kendilerini Avrupa anakarasının "aydınlanmış" halklarından koparma yolunda yapılmış bir çağrıdan başka bir şey değildir. Avrupa'yı hiçe sayan Tuiavii, yerli atalarının Avrupa'nın ışığıyla aydınlanmak gibi büyük bir yanılgıya düştüklerinin bilinci içinde sürdürdü yaşamını. Tıpkı ilk beyaz misyoneri, yüksek kayalardan "Defolun gidin, sizi gidi pis iblisler!" diyerek yelpazesiyle kovan Fagasalı bakire gibi o da, Avrupa'nın kötü ruhu temsil ettiğini düşünüyordu; masumiyetini korumak isteyenlerin sakınması gereken yıkıcı ilke olduğunu.

    Tuiavii'yi ilk tanıdığımda Avrupai dünyadan uzakta, dünyadan kopuk Upolu adasında huzur ve barışiçinde yaşıyordu. Samoa takımadalarından birindeki Tiavea köyünün hâkimi ve büyük şefiydi. İlk bakışta iri cüsseli, ama sevimli bir dev izlenimi uyandırıyordu. Yaklaşık iki metre uzunluğundaydı ve olağanüstü güçlü bir yapısı vardı. Sesiyse bu görünümüne ters düşercesine bir kadınınla kadar ince ve yumuşaktı. Kaim kaşlarının gölgelediği çukura kaçmış gözleri biraz donuk ve durgun bakıyordu genelde; ama konuşmaya başladığında aniden değişiyor ve bir kor gibi yanıyor, derinliklerinde sevecen parıltılar görülüyordu.

    Bunlardan başka Tuiavii'yi yerli kardeşlerinden ayıran bir şey de yoktu. O da kava'sını içiyor, sabah akşam lotoya gidiyor, muz, kulkas kökü ve yerelması yiyor, halkının tüm gelenek ve göreneklerine uyuyordu. Evindeki hasırda, yarı kapalı gözlerle yatarken iç dünyasında neler olup bittiğini ve nelere ne tür açıklamalar aradığını yalnız en yakınları bilirdi. Yerliler, genellikle çocuklar gibi yalnızca duyularıyla algılayabildikleri alanda, geçmişi ve geleceği düşünmeksizin, ne kendine ne de uzak ya da yakın çevresine bakma gereği duymadan yaşarlarken, Tuiavii bu kuralı bozuyordu. Onda, ilkel halklarla aramızdaki en temel ayrım olan bilinç denen içsel güç vardı ve bu yanıyla bütün çevresinden bariz olarak farklıydı.

    Sanırım Tuiavii'nin o uzak Avrupa'yı tanıma isteği de bu olağanüstü yanından kaynaklanıyordu. Tuiavii, Maristen'deki misyoner okulunda öğrenciyken doğan bu özlemini ancak yetişkin bir adam olduktan sonra giderebildi. O sıralar bütün Kıtayı dolaşan bir "halkları seyretme grubu"na katıldı ve büyük bir öğrenme açlığıyla birbiri ardına bütün ülkeleri gezerek bu ülkelerin sanat ve kültürleri
    hakkında ayrıntılı bilgiler edindi. Birçok kez, gözle görülemeyecek denli küçük ayrıntılar hakkındaki bilgilerinin sağlamlığı karşısında şaşkınlığa düştüm. Tuiavii, duygusallıktan ve önyargılardan tamamen uzaktı. Hiçbir şey onun gözünü kamaştıramaz, hiçbir söz onu gerçeklerden saptıramazdı. Gözlemlerinde kendi platformunu terk etmeden olguların özüne inmeyi biliyordu.

    Bir yılı aşkın bir süre onunla çok yakın bir ilişki içinde yaşadığım halde, (köy topluluğunun bir üyesiydim) onun bana açılması için, içimdeki Avrupalıyı yok etmemi, hatta tümden unutarak dost olmamızı bekledim. Onun o yalın bilgeliğini paylaşabilecek denli olgunlaşıp; ona gülmeyeceğimden (böyle bir şeyi zaten hiçbir zaman yapmadım) emin oluncaya dek. Ancak bundan sonra bana notlarından kimi bölümleri aktardı. Bütün bunları hiçbir aşırılığa, hiçbir hitabet marifetine kaçmadan, sanki anlattıklarının hepsi tarihsel olaylarmış gibi okuyordu. Ama işte tam da bu tavrı nedeniyle söylenenler beni etkiliyor ve duyduklarımı aklımda tutma isteği doğuruyordu.

    Tuiavii, notlarını bana vermeye, ancak çok daha sonra razı oldu. Notların çevrilmesine, yayımlatmak amacıyla değil, yalnızca özel ilgim nedeniyle izin verdi. Bütün bu notlar, bir konuşmanın henüz tamamlanmamış taslakları halindeydi. Tuiavii bunlara hiçbir zaman başka bir gözle bakmadı. O, kafasındaki verileri düzenleyip sonuna dek netleştirdikten sonra Polinezya'daki, kendi deyimiyle "görevi" uğrunda çalışmaya başlamak istiyordu. Ne yazık ki ben, onun bu olgunluk aşamasına ulaşmasını bekleyemeden Okyanusya'dan ayrılmak zorunda kaldım.

    Çeviri sırasında özgün metnin ifadesine bağlı kalıp, metnin düzeninde hiçbir müdahaleye izin vermemeye hırsla uğraştıysam da anlatımın, gerek zenginliğinden gerekse de soluğundan ve dolaysızlığından çok şey yitirdiğinin bilincindeyim. Ama, ilkel bir dilin Almancalaştırılmasının, çocuksu denebilecek tanımlamaları bayağılaştırmadan aktarmanın güçlüğünü bilenler bu durumu hoşgörüyle karşılayacaklardır.

    Avrupalının edindiği tüm kültür değerlerine göre Tuiavii bir yanılgıdan ibarettir; o bir çıkmaz sokak, "kültürsüz" bir yerlidir. Eğer anlatılanlar alçakgönüllü bir yüreğin kendini elevermesi şeklinde olağanüstü bir yalınlıkla aktarılmış olmasaydı Avrupalı Tuiavii'nin sözlerini küstahlık olarak değerlendirebilirdi. Gerçi onun halkına seslenişinde, onları beyazların büyüsünden kurtarmak üzere bir uyarı vardı, ama bunu elemin sesiyle yapıyordu; ve böylece güttüğü davanın temelinde kin değil insan sevgisi yattığını göstermiş oluyordu. "Bize, ışığı getireceğinize inandırmıştınız," demişti son kez birlikte olduğumuzda, "oysa sizin niyetiniz bizi de kendi karanlığınıza çekmekti!" O, yaşamdaki nesneleri ve süreçleri, bir çocuğun doğruluğuyla ve gerçek sevgisiyle gözlemliyor, içerdiği çelişkileri ve ahlâki zaafları keşfediyor ve bunları sayıp dökerek anımsamaya çalıştıkça her biri bir deneyime dönüşüyordu. İnsanları kendilerinden koparan, düzmeceliğe ve doğaldışılığa sürükleyen Avrupa kültürünün değerinin nerede yattığını bir türlü anlayamıyordu. Derimizden, dış görünüşümüzden başlayarak önem atfettiğimiz tüm vasıflarımızı, baştan ayağa dek soyup ortaya dökerken, bu vasıfları Avrupa'nın üslubunu dışlayarak ve sözü dolandırmadan tüm hoyratlığıyla sergileyen bir gösteri ortaya koyuyordu; öyle bir gösteri ki, yazara mı yoksa yazarın ele aldıklarına mı gülmeli kestirmek güç.

    Bana kalırsa Tuiavii'nin konuşmasında, biz Avrupalılar için değerli olan ve bunları yayımlamayı anlamlı kılan şeyler, onun bu çocuksu açıksözlülüğünde ve hoyratlığında yatıyor. Dünya savaşı bizi de kendimizden kuşku duyar bir duruma sürükledi. Dünyamızı sorgulamaya, gerçeği ne kadar yakaladığımızı sormaya ve kültürümüzün kendi ideallerimizi gerçekleştirme yeteneğinden kuşku duymaya başladık.

    Bu nedenle, kendimizi bir kez olsun eğitilmiş ve kültürlü insanlar olarak görmeyi bir yana bırakalım. Tuiavii'nin, eğitim yüzünden sağlığını yitirmemiş ve henüz doğal duygularını koruyan hataya açık bu Güneydenizi yerlisinin basit düşüncelerine ve bakış açısına kulak verelim. O, bizim tanrılarımızı kendi ellerimizle yok edip yerine ölü tabular koyduğumuz dünyamızı tanımamıza yardım ediyor.

    Erich Scheurmann
    Erich Scheurmann
    Ayrıntı Yayınları Çeviri: Levent Tayla
  • Memleketimden İnsan Manzaraları II

    Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,

    Atlantiğin dibinde

    dirseğime dayanmış.

    Bakıyorum yukarıya:

    bir denizaltı gemisi görüyorum,

    yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,

    yüzüyor elli metre derinde,

    balık gibi, efendim,

    zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.

    Orası camgöbeği aydınlık.

    Orda, efendim,

    orda yeşil, yeşil,

    orda ışıl ışıl,

    orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.

    Orda, ey demir çarıklı ruhum,

    orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,

    orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,

    orda bir hamam tasının mahrem şehveti,

    mahrem şehveti efendim,

    gümüş kuşlu bir hamam tasının

    ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.

    Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları

    kı􀁙ıl kı􀁙ıl mahlukları deniz dünyasının,

    orda hayat, tuz, iyot,

    orda başlangı􀁆ımız, Hacıbaba,

    orda başlangı􀁆ımız

    ve orda hain, çelik ve sinsi

    bir denizaltı gemisi.

    400 metroya kadar sızıyor ışık.

    Sonra alabildiğine derin

    alabildiğine derin karanlık.

    Yanlız ara sıra

    acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde

    ışık saçarak.

    Sonra onlar da yok.

    Artık dibe kadar inen

    kat kat kalın sular kati ve mutlak

    ve en dipte ben.

    Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,

    upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin

    dirseğime dayanmış,

    bakıyorum yukarlara.

    Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır

    dibinde değil.

    Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.

    Omurgalarının altını görüyorum,

    omurgalarının altını.

    Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.

    Dümenleri ne tuhaf suyun içinde

    İnsanın tutup tutup kı􀁙ırası geliyor.

    Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,

    karınlarını gördüm

    ağızları da orda.

    Gemiler şaşırdılar birdenbire,

    herhalde köpekbalıklarından değil.

    Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim

    bir torpil.

    Gemilerin dümenlerine baktım:

    telaşlı ve korkaktılar.

    Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı__________,

    gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini

    karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

    Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.

    Gazgemileri düşmana ateş açarak

    insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak

    batmaya başladılar.

    Mazot, gaz, benzin,

    tutuştu yüzü denizin.

    Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,

    yağlı ve yapışkan

    bir alev deryası efendim.

    kıpkızıl, gömgök, kapkara,

    arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.

    Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.

    Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.

    Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.

    Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:

    lunatik.

    Geçti kargaşalığı,

    girdi deniz dünyasının cennetine.

    Fakat durmadan iniyor.

    Kayboldu ıslak karanlıkta.

    Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.

    ve direği, efendim, bacası yahut

    nerdeyse yanıma düşer.

    Yukarda insanla dolu denizin içi.

    Bir tortu gibi dibe çöküyorlar

    tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.

    Baş aşağı, baş yukarı,

    uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.

    Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan

    onlarda iniyorlar dibe doğru.

    Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.

    Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası

    ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.

    39 ilkbaharında denizaltı􀁆ı olmadan önce

    Münihli Hans Müller

    Hitler hücum kıtası altıncı tabur

    birinci bölük

    dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.

    Münihli Hans Müller

    üç şey severdi:

    1-Altın köpüklü arpa suyu

    2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.

    3-Kırmızı lahana.

    Münihli Hans Müller için

    vazife üçtü:

    1-Çakan bir şimşek

    gibi mafevke selam vermek.

    2-Yemin etmek tabancanın üzerine.

    3-Günde asgari üç çıFıt çevirip

    sövmek sinsilelerine.

    Münihli Hans Müller'in

    kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:

    1-Der Führer.

    2-Der Führer.

    3.Der Führer.

    Münihli Hans Müller

    sevgisi, vazifesi ve korkusuyla

    39 ilkbaharına kadar

    bahtiyar

    yaşıyordu.

    Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli

    Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli

    Anna'nın

    tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine

    şaşıyordu.

    Diyordu ki ona:

    -Bir düşün Anna,

    yepyeni bir manevra kayışı takacağım,

    pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.

    Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,

    balmumundan çiçekler takacaksın başına.

    Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.

    Ve mutlak

    hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.

    Bir düşün Anna,

    tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye

    top, tüfek yapmazsak eğer

    yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

    Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler

    çünkü doğamadılar,

    çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce

    bizzat harbe girdi Hans Müller.

    Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında

    dibinde Atlantiğin

    benim karşımda durmaktadır.

    Seyrek sarı saçları ıslak,

    kırmızı sivri burnunda esef,

    ve ince dudaklarının kıyılarında keder.

    Yanı başımda durduğu halde

    yüzüme çok uzaklardan bakıyor,

    İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.

    Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,

    ve artık bir daha arpa suyu içip

    yiyemeyecek kırmızı lahanayı.

    Ben bütün bunları biliyorum, efendim,

    ama o bütün bunları bilmiyor.

    Gözü bir parça yaşlı,

    silmiyor.

    Cebinde parası var,

    çoğalıp eksilmiyor.

    Ve işin tuhafı

    artık ne kimseyi öldürebilir

    ne de kendisi ölebilir bir daha.

    Şimdi şişecek birazdan,

    yükselecek yukarıya,

    sular sallayacak onu

    ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

    Ben

    Hans Müller'e bakıp,

    Hacıbaba, bunları düşünürken

    yanımızda peyda oluverdi

    Liverpul Limanından Harri Tomson.

    Gazgemilerinden birinde serdümendi.

    Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.

    Gözleri sımsıkı kapalıydı.

    Şişman ve matruştu.

    Bir karısı vardı Tomson'un:

    tavan süpürgesi gibi bir kadın,

    tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz

    ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.

    Bir oğlu vardı Tomson'un:

    altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,

    tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.

    Tuttum Tomson'un elinden.

    Açmadı gözlerini.

    "-Vefat ettiniz" dedim.

    "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:

    Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti

    ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.

    Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,

    harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.

    Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.

    Adalet: ihtilalsiz.

    Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.

    Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:

    buna Kenterburi başpiskoposu

    bizim tredünyonun reisi

    ve karım razı değil.

    Ay bek yur pardın.

    İşte bu kadar,

    nokta, son."

    Sustu Tomson.

    Ve ağzını açmadı bir daha.

    İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,

    hele hümoru seven ölü İngilizler.

    Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.

    Şiştiler yan yana,

    yan yana yükseldiler yukarı doğru.

    Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,

    fakat dokunmadılar ötekisine,

    Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.

    Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,

    sen de hayvansın ama

    akıllı bir hayvan...
  • Memleketimden İnsan Manzaraları II

    Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,

    Atlantiğin dibinde

    dirseğime dayanmış.

    Bakıyorum yukarıya:

    bir denizaltı gemisi görüyorum,

    yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,

    yüzüyor elli metre derinde,

    balık gibi, efendim,

    zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.

    Orası camgöbeği aydınlık.

    Orda, efendim,

    orda yeşil, yeşil,

    orda ışıl ışıl,

    orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.

    Orda, ey demir çarıklı ruhum,

    orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,

    orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,

    orda bir hamam tasının mahrem şehveti,

    mahrem şehveti efendim,

    gümüş kuşlu bir hamam tasının

    ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.

    Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları

    kı􀁙ıl kı􀁙ıl mahlukları deniz dünyasının,

    orda hayat, tuz, iyot,

    orda başlangı􀁆ımız, Hacıbaba,

    orda başlangı􀁆ımız

    ve orda hain, çelik ve sinsi

    bir denizaltı gemisi.

    400 metroya kadar sızıyor ışık.

    Sonra alabildiğine derin

    alabildiğine derin karanlık.

    Yanlız ara sıra

    acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde

    ışık saçarak.

    Sonra onlar da yok.

    Artık dibe kadar inen

    kat kat kalın sular kati ve mutlak

    ve en dipte ben.

    Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,

    upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin

    dirseğime dayanmış,

    bakıyorum yukarlara.

    Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır

    dibinde değil.

    Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.

    Omurgalarının altını görüyorum,

    omurgalarının altını.

    Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.

    Dümenleri ne tuhaf suyun içinde

    İnsanın tutup tutup kı􀁙ırası geliyor.

    Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,

    karınlarını gördüm

    ağızları da orda.

    Gemiler şaşırdılar birdenbire,

    herhalde köpekbalıklarından değil.

    Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim

    bir torpil.

    Gemilerin dümenlerine baktım:

    telaşlı ve korkaktılar.

    Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı__________,

    gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini

    karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

    Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.

    Gazgemileri düşmana ateş açarak

    insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak

    batmaya başladılar.

    Mazot, gaz, benzin,

    tutuştu yüzü denizin.

    Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,

    yağlı ve yapışkan

    bir alev deryası efendim.

    kıpkızıl, gömgök, kapkara,

    arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.

    Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.

    Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.

    Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.

    Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:

    lunatik.

    Geçti kargaşalığı,

    girdi deniz dünyasının cennetine.

    Fakat durmadan iniyor.

    Kayboldu ıslak karanlıkta.

    Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.

    ve direği, efendim, bacası yahut

    nerdeyse yanıma düşer.

    Yukarda insanla dolu denizin içi.

    Bir tortu gibi dibe çöküyorlar

    tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.

    Baş aşağı, baş yukarı,

    uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.

    Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan

    onlarda iniyorlar dibe doğru.

    Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.

    Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası

    ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.

    39 ilkbaharında denizaltı􀁆ı olmadan önce

    Münihli Hans Müller

    Hitler hücum kıtası altıncı tabur

    birinci bölük

    dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.

    Münihli Hans Müller

    üç şey severdi:

    1-Altın köpüklü arpa suyu

    2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.

    3-Kırmızı lahana.

    Münihli Hans Müller için

    vazife üçtü:

    1-Çakan bir şimşek

    gibi mafevke selam vermek.

    2-Yemin etmek tabancanın üzerine.

    3-Günde asgari üç çıFıt çevirip

    sövmek sinsilelerine.

    Münihli Hans Müller'in

    kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:

    1-Der Führer.

    2-Der Führer.

    3.Der Führer.

    Münihli Hans Müller

    sevgisi, vazifesi ve korkusuyla

    39 ilkbaharına kadar

    bahtiyar

    yaşıyordu.

    Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli

    Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli

    Anna'nın

    tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine

    şaşıyordu.

    Diyordu ki ona:

    -Bir düşün Anna,

    yepyeni bir manevra kayışı takacağım,

    pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.

    Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,

    balmumundan çiçekler takacaksın başına.

    Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.

    Ve mutlak

    hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.

    Bir düşün Anna,

    tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye

    top, tüfek yapmazsak eğer

    yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

    Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler

    çünkü doğamadılar,

    çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce

    bizzat harbe girdi Hans Müller.

    Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında

    dibinde Atlantiğin

    benim karşımda durmaktadır.

    Seyrek sarı saçları􀀃ıslak,

    kırmızı sivri burnunda esef,

    ve ince dudaklarının kıyılarında keder.

    Yanı başımda durduğu halde

    yüzüme çok uzaklardan bakıyor,

    İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.

    Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,

    ve artık bir daha arpa suyu içip

    yiyemeyecek kırmızı lahanayı.

    Ben bütün bunları biliyorum, efendim,

    ama o bütün bunları bilmiyor.

    Gözü bir parça yaşlı,

    silmiyor.

    Cebinde parası var,

    çoğalıp eksilmiyor.

    Ve işin tuhafı

    artık ne kimseyi öldürebilir

    ne de kendisi ölebilir bir daha.

    Şimdi şişecek birazdan,

    yükselecek yukarıya,

    sular sallayacak onu

    ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

    Ben

    Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken

    yanımızda peyda oluverdi

    Liverpul Limanından Harri Tomson.

    Gazgemilerinden birinde serdümendi.

    Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.

    Gözleri sımsıkı kapalıydı.

    Şişman ve matruştu.

    Bir karısı vardı Tomson'un:

    tavan süpürgesi gibi bir kadın,

    tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz

    ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.

    Bir oğlu vardı Tomson'un:

    altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,

    tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.

    Tuttum Tomson'un elinden.

    Açmadı gözlerini.

    "-Vefat ettiniz" dedim.

    "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:

    Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti

    ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.

    Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,

    harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.

    Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.

    Adalet: ihtilalsiz.

    Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.

    Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:

    buna Kenterburi başpiskoposu

    bizim tredünyonun reisi

    ve karım razı değil.

    Ay bek yur pardın.

    İşte bu kadar,

    nokta, son."

    Sustu Tomson.

    Ve ağzını açmadı bir daha.

    İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,

    hele hümoru seven ölü İngilizler.

    Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.

    Şiştiler yan yana,

    yan yana yükseldiler yukarı doğru.

    Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,

    fakat dokunmadılar ötekisine,

    Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.

    Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,

    sen de hayvansın ama

    akı

    akıllı bir hayvan...
  • Yürüyorum. Rüzgar bir vapur düdüğünün çığlığını getiriyor. Yapayalnızım, ama bir kente yürüyen ordu gibiyim... Şu anda, denizlerin üzerinde müzikle
    çal­kalanan gemiler var; Avrupa' nın bütün kentlerinde ışıklar yanıyor; Berlin sokaklarında komünistlerle naziler çarpı­şıyor; işsizler, New York kaldırımlarını arşınlayıp duru­yorlar; sıcak odalarda, tuvalet masalarının karşısına geç­miş kadınlar, kirpiklerini boyuyorlar. Ve ben burada, şu ıssız sokaktayım. Neukölln'dekl bir pencereden sıkılan her kurşun; götürülen yaralıların her kanlı hıçkırığı; süsle­nen kadınların her ufacık, şaşmaz el hareketi, adımları­mın herbirine, kalbimin her atışına yanıt veriyor...
  • Bugünkü ruh halim böyle. Rilakkuma gibiyim.
    Mutfakta şeftali, erik, armut yerken bir taraftan da bir şeyler düşünüyorum. Ülkem daha güzel olabilirdi. Ülkem ne hale geldi? Dinden başka hiçbir konu açmıyorlar. Ülkemde felsefe yok bilim yok insanlar başka ülkelere göç ediyorlar.
    Barış Özcan diye bir YouTuber var Amerika'ya yerleşti. Barış ağabeyimle gurur duyuyorum 👏.
    Ben de olsam ben de giderdim. Amerika değil de Japonya olabilir Ateistlerle aynı ortamda bulunmak bence çok güzel olabilirdi. %65'i Ateist olan bir ülkede teknoloji var. Japonlar'ı Koreliler'den daha çok seviyorum ❤️. 5 - 10 yaşlarında Japon öğrenciler Gençlik Marşı'nı koro halinde söylüyorlar. İzlerken canım çok yandı. Andımız kaldırılıyor, T.C. ibaresi kaldırılıyor çok şükür daha sonra ibare geri geldi. Gençlik Marşı ülkemde okutulmadığı için canım çok yanıyor. Türk kelimesinden midesi bulanan varsa utansın. Araplar'a özene özene bu hale geldik.
    Macaristan olabilir. Macaristan'da Türk ile ilgili araştırmalar yapılıyor. Türkologların bir kısmı da Macar. Orada Türklük'ü öyle bir yüceltiyorlar ki insanın gurur duyası geliyor.
    Kazakistan olabilir. Kazakistan ile ilgili bir video izledim her yer yemyeşil suları berrak izlerken hayran kaldım anca bizimkiler beton s*çsın. Kazakistan'da kara çarşaf yasak. Yahudi geleneği olduğu için. Çok da iyi yaptı 👏. Kazak Türkçesi'ni bir hayli merak ediyorum. Nazarbayev Türk kültüründen bahsetti. Aynı şeyi Tayyip neden yapmıyor? Anca kadın erkek eşitliği fıtrata terstir desin 😡. Fethullah'ı bir zamanlar sevip daha sonra nefret ediyorlar ya bir gün aynı şey Tayyip'in başına da gelecek. Er geç onun bir kral çıplak olduğunu görecekler. Neyse Tayyip deyince psikolojim alt üst oldu. Sinirlerimi bozuyor zaten. Nazarbayev öyle bir anlatıyor ki hayran kaldım. Konuşmanın bir kısmında diyor ki (öyle hatırlıyorum) : "Biz Müslümanız ama Araplar gibi kadınları eve hapsedemeyiz". Darısı bizim başımıza 😊.
    21 yaşında bir insanım neden ülkemi eleştirmeyeyim? Aktroller gibi "Avrupa bizi kıskanıyor" mu diyeyim? "Reisimiz var Allahımız var" mı diyeyim Rabia işareti yapmakla birlikte? 😂

    Bunları yazmak hayal ötesi bir şey. Sadece hayal kurmakla kalmaz bir hedefimiz de olsun.
    Hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Bir gün hayallere ulaşacağına kalpten inanın.
    Sağlıcakla kalın ❤️. Sizden daha değerli kimse yok bunu da unutmayın 😊.

    https://www.neokur.com/...eokur_1564681803.jpg