• 160 syf.
    ·3 günde
    Şu ana kadar okuduğum en iyi kitaplardan biriydi Açlık. Genç bir yazarın açlık ve sefaletle dolu günlerini anlatıyordu.

    İsimsiz kahramanımız hazırladığı yazı eğer yayınlanırsa birkaç kron kazanıyor ve onunla biraz, belki bir hafta geçiniyor diğer zamanlarsa ise aç yaşıyordu. Günlerce ağzına lokma koyamıyor ve artık midesi de kabul etmiyordu. Açlığın insanda yaptığı zihin oyunları, çaresizlik, herşeye rağmen namuslu kalabilme mücadelesi, dayanabilme çabası, her koşulda yazmaya çalışması çok etkiliyici idi.

     "Yedi, sekiz ay var ki, tek saatim tasasız geçmemişti, hiçbir hafta her gün, az da olsa birkaç lokma yiyememiştim. İşte şimdi sefalet bana yine diz çöktürüyordu. Her şeye rağmen, dayanmış, bunca yoksulluğun göbeğinde, namuslu kalabilmiştim..."

     "Gün boyu oturmuş, yazmıştım; ellerimin üstünde soluklarımı duymaya dayanamadığım için, ellerimi bezlere sarmıştım."

    Beni özellikle etkileyen ise en zor şartlarda bile yaşama tutunacak birşeyler bulması ve onuruydu. Kendisinin düştüğü sefaletten ağlasa da arada Tanrıya isyanlar savursa da en dibe düşse de bir şekilde kendini toparlıyordu. Yazma aşkı öyle büyüktü ki. Ve onuru, kendini aşağılanmış küçük düşmüş hissettiğinde söyledikleri, uydurdukları muazzamdı. Bu kadar da gururlu olma öleceksin dedim ona ama beni duymadı.

    Kitabın başında yazarın hayatı vardı. Anlaşılan o ki yazar kendi yaşadıklarından yazdığı için bu kadar gerçek ve etkiliyici.

    Tok açın hâlinden anlamaz derler ya işte anlayabilmek için empati için çok güzel bir kitap. Ve idealler için herşeye dayanabilme noktasında örnek. Bu kitabı okumalısınız...
  • 663 syf.
    ·269 günde·Puan vermedi
    Dur şimdi anlatacak ben :)
    Bu kitap ticari amaçla yazılmış bir aşk hikayesidir ..
    SPOİLER ciddi SPOİLER! !!

    Bronz atlı'yı ; uzun süre aradım ve zor buldum bir çok yerden kulağıma çalınıyor ve dikkat çekiliyordu ..sonuçta içinde Rus olan herşeyi okuyan bir şahsiyet olarak "vay arkadaş ben ne kaçırmısım acaba " diye saç baş yolarak aradım ,yalan yok :)
    Fekat yolmasay_mışım iyiymiş "neyse":)

    Gelelim falso üstü falsoya Aleksander bi kere Rus değil Amerigan :)
    En sevdiğim isim olan Dimitri itin önde gideni :)
    Tatyana ki Romanov sülalesinde bile en muhteşem abla :) "bu kitapta Romanov bağlantısı yok " yaniltmiyim sadece isimden mutevellit söylüyorum ..
    Ne dedim ???
    Tatyana hah :)
    kızım ben sana ne söyliim alık mı diyim ne diyim bilemedim ki ..
    Bak şimdi ..
    Tatyana çok sevdiği Aleksander a der ki "aman ablam sana çok aşık sen onun olmazsan yaşayamaz " buyur !! Cinnet hikayesi :)
    Aleksander de der ki ben seni seviyorum amma madem öyle ablan la evleniim:)
    Cinnet 2 :)) ay şiştim
    Dimitri sende öl inşallah :))

    Kitaba neden inceleme yazıyorsun dersen :) arka plandaki Leningrad kuşatmasi sebebiyle kardeş .. ve meşhur Bronz atlı heykeli ile Puskin

    Leningrad kuşatması Almanların Barbarossa harekatı dahilinde dünyanın en uzun ve ölümcül kuşatması idi. .
    Iki buçuk yıl süren kuşatmada şehirdeki insan sayısı ciddi anlamda yok eden (takriben 1.5 milyon ölü ) ile sonuçlanan bir bombalama ve açlık şehri ..

    Kitap ta bu var ..ne kadar tayın ile kac gün yaşanacağı sabahın köründe bıçaklanma
    Pahasına kuyruklarda beklemeyi anlatmış kitap ve tabii soğuk artık yakacak hiç bir şeyin kalmadığı evler ..
    Mesela c vitamini eksikliğinden kaynaklı iskorbüt hastalığı var kitapta ,gözeneklerinizden kanamaya başlamak demek bu hastalık ..burnunun ,kulağınız değil artık parmak aralarızdan bile kan gelmeye başlaması ..
    Meşhur buzda yürüyüş de mevcut kitapta ..bunu bilirsiniz sanırım Ladoga gölünün donmasını bekleyen insanlar
    Hem yiyecek ikmali hemde sevdiklerini daha güvenli yerlere nakletmeye çalışan insan manzarası ..ki Alman uçakları sayısız kez buzu bombalar bir çok insan taşıyan kamyon ve kilometrelerce kaçmaya çalışan insan kuyruğu nehre gömülür ... bunlar benim aklımda kalanlar

    Kitaba ismini veren Bronz Atlıya gelince
    Aleksanderin Tatyanaya hediye ettiği Puskin kitabıdır ..peki Puskin için bronz atlı nedir ?
    Çariçe Yekaterina nın Çar Petro için yaptırdığı heykel .. bu heykel rusyanın gelişimini temsil eder ..yani Puskin şiirlerini ,Rus edebiyatının açılan kapılarından geçecek olan Gogol'leri Tolstoylar'ı Dostoyevski ve Çehovları
    SIIRDE ..
    Puşkinin bronz atlısı canlanır ve düşmanı kovalar ..
    Leningrad savunmasında ise heykel tamamen kum torbalarıyla örtülecek bombalardan korunacaktır ve o sağlam kaldığı müddetçe Rus ruhu savaşa devam edecektir ...

    Işte böyle :) kitabın devam hikayesi de var ama ben okuyacağımı pek sanmıyorum ..
    Yine de karar sizin :) bana bir inceleme yazdırdı ..
    öyle ya da böyle :))
  • Elin kızı kilo alıcam diye 8 den sonra su içmez ben saat 2 olmuş mutfakta ekmek - makarna gömüyorum :(
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .
  • Tıpkı Romanlardaki gibi İşçiler ekmeklerini biraz daha büyütebilmek için sendikalaşıyor ve "klasik " şerefsiz patron " tavrı işten atılıyor ama işçiler yılmıyor pes etmiyor tıpkı okudugumuz romanlardaki gibi yazı-röportaj biraz uzun ama ...


    Röportaj | TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri Direnişlerini sürdürüyor
    in Featured, GÜNCEL / on 7 Eylül 2018 at 11:28 /


    Muğla, Marmaris, Fethiye, Bodrum, Milas ve mobil istasyonlarında çalışan işçiler çalışma koşulları kötülüğü ve ekonomik sıkıntılarının bir türlü çözümlenmemesi sonucu Nakliyat-İş Sendikası’na üye olur. Sendikanın üye yaptığının ve çoğunluğu sağladığını öğrenen sendika düşmanı işveren, önce işçileri tehdit ve rüşvet ile istifaya zorlar. İşçiler geri adım atmayınca çoğunluğu Muğla İstasyonu’ndan olmak üzere içlerinde çalışma süreleri bir ay ile on yılı bulan on sekiz işçiyi çıkarır.

    İşçiler sendikanın öncülüğünde istasyon önünde direnişe başlarlar. Halkın Kurtuluşu Yolu Gazetesi olarak TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri ve Nakliyat-İş Eskişehir-Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik ile görüştük.

    Anıl Yetimoğlu: Ben yirmi sekiz yaşındayım. On yıldır araç muayene istasyonunda çalışıyorum. TÜVTÜRK isim hakkını satarak bu işi taşerona havale etmiştir.

    Bu bölgede önceleri Mehmet Ağar’ın şirketi vardı. Sonra onlar gitti, başka işverenler geldi, gitti. Biz hep çalıştık. Bu şirket Muğla bölgesi dışında Kırıkkale, Maraş, Urfa bölgelerinin de araç muayene işini almış durumda. Muğla merkez, Marmaris, Fethiye, Milas ve mobil olmak üzere beş şubeyiz.

    İş her zaman yoğun olmakla beraber personel sayımız hep yetersizdir. Günde on, on iki saat çalışmak durumundayız. Fazla mesai ücretini hiç görmedim. Benim 45 günlük senelik iznim duruyor. Kullanamadım. Burası Muğla’ya 10 kilometrelik yol. Yol paramız yok. Yemek çıkmıyor. Sodexo şirketinin kartını veriyorlar. Burası şehir dışı yiyecek, kullanacak yer yok. Mecbur bakkala markete zararına kırdırıyoruz. Sıkıntılarımızı dile getirdiğimizde; idare edin, zor durumdayız, gibi sözler duyarken, ısrarlarımız artınca; dışarısı işsiz dolu, isteyen çalışır, gibi cevaplarla karşılaşır olduk.

    Bunun böyle gitmeyeceğini gören bazı arkadaşlar işi bırakıp gitti. Bizler bu sıkıntıları ancak sendikalı olursak çözebileceğimizi aramızda zaten konuşuyorduk. Sonunda medyadan, diğer şubelerden soruşturarak Nakliyat-İş Sendikası’nda örgütlenmeye karar verdik.

    Üyelik safhasında patronun kulağına gidiyor. Birkaç kere bizimle toplantı yaptı. Sendikaya karşı olduğunu, sendikaya üye olanı atacağını açıkça ifade etti. Şimdi sendika bizim anayasal hakkımız. Böyle konuşamaması dahi gerekiyor. Biz sendikayla irtibatlı olarak üyelik işlemlerimizi tamamladık. Bakanlıktan yazı geliyor. Sendika yetkiyi almış. Patron önce biz üç arkadaşı çağırdı. Sendikalı olup olmadığımızı sordu. Biz de; bu yasal hakkımız. Olup olmadığımızı sorma hakkınız yok, deyince e-devlet şifrelerimizi istedi, oradan üye olup olmadığımızı görmek istedi. İstifa etmemizi istedi. Vaatlerde bulundu. Artık biz sendikalı olmuşuz, tabiî reddettik. Çıkışımızı yaptılar. Daha sonra diğer arkadaşlarımızın da çıkışları yapıldı. Hatta üç arkadaşımızın çıkışı bayram öncesine denk geliyor. Bu kadar insafsızlar.

    Ali Rıza Başkan, Ali Başkan geldiler. Avukatlar geldiler. Karar verdik Direnişe başladık. On beş gün önce burada bir basın açıklaması yaptık. Siyasi partilere gittik, diğer sendikalara gittik. Muğla vekillerimiz ilgi gösterdiler. Tabiî hiç ilgilenmeyenler de var. İşçi, emekçi dostu olan herkesin, her kurumun desteğini bekliyoruz. Önümüzdeki Pazartesi 3 Eylül günü de Muğla’da bir basın açıklaması yapacağız.

    Burcu Karaova: 28 yaşında, üç çocuk annesiyim. Buranın on yıllık çalışanıyım. Arkadaşım sorunların büyük kısmını anlattı. Ben bir anne olarak mesela iş yoğunluğundan doğum iznine vaktinde çıkamadım. Kullanamadığım dört yıllık yani 70 günlük senelik iznim var (15-15-20-20). Örneğin yemeğe oturuyoruz. Yarısında kalkıyorsunuz veya on-on beş dakikada yemek zorunda kalıyorsunuz. Yani iş çok para az…

    Sendikalı olduk. Patron öğrenince burası hep yetkililerle doldu. Avukatı, muhasebecisi bir sürü insan. Odaya çağırdılar. Baktım masanın üstünde bir tabanca, bana sendikalı olup olmadığımı soruyorlar. Benden e-devletimi açmamı istediler. Sendikadan istifa etmem istendi. Tehdit edildim. Açmayınca şifremi bu sefer çıkışımı verdiler. Hakkımı kimseye yedirmem. Direnişe başladık. Kazanana kadar buradayız.

    Sultan Türk: Ben 43 yaşındayım. On yıldır bu şirkette çalışıyorum. Hizmetli olarak buradayım. Benden iş isteniyor, iyi güzel de iş aletle olur. Malzeme yok. Personelle araç sahipleri aynı lavaboları kullanıyorlar. Malzeme olmayınca hijyen de olmuyor. Af edersiniz tuvalet kâğıdı yok. Patron yaprak kullansınlar bile dedi. Ben asgari ücretle çalışıyorum. Sendikalı oldum çünkü artık bizim de sözümüz dinlensin istiyorum. İnsanca yaşamak, bunun için de uygun ücreti almak istiyorum. Sendika gelince patron benden de e-devlet şifremi istedi. Vermedim. İşten çıkardı. Hakkımızı almak için direnişe başladık. Kazanana kadar da buradayım.

    Yalçın Acar: Ben 38 yaşındayım. On yıllık çalışanım. Bu iş için evimi taşıdım. Başlangıçta şartlar daha iyiydi. Şirket değişince şartlar kötüleşti. Kullanılan ekipmandan iş kıyafetlerine kadar bozulma içinde. Kışın ortasında kış kıyafetleri, yazın ortasında yazlıklar geliyor. O vakte kadar kâh donuyoruz, kâh yanıyoruz. İş için ayakkabıyı kaç kere kendi cebimden aldım.

    Arkadaşlarımın da belirttiği gibi şartlarımızı düzeltmek için anayasal hakkımızı kullandık. Patron yasa tanımıyor. Sendika için bakanlık yazısı gelince rüşvet teklifi yaptı. Para teklif etti. Kimlerin sendikalı olduklarını sordu. İstediği cevabı alamayınca işten çıkardı. Şu anda eksik elemanla çalışıyorlar. Hatta il dışındaki istasyonlardan takviye getirdiler. Yine yetemiyorlar. Hatta işten çıkardıktan sonra iki gün yine çalışmaya devam ettim. İşten çıkarılmışım, çalışıyorum. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Çalışma şartlarından, sorunlardan bunalmıştık. Şimdi biz rahatız. Artık onlar düşünecek. Yanımızda sendikamız var, avukatlarımız var. Adaletsizlik bitecek. Sendikamızla beraber işimize geri döneceğiz. Haklıyız, kazanacağımıza inancım tam. Biz buradayız, tehditler bize sökmez.

    Zeki Çerçi: Ben de buranın on yıllık çalışanıyım. Buraya öyle sokaktan adam toplayıp çalıştıramazsınız. Ben yüksek okul mezunuyum. Teknikerlerin en az meslek lisesi çıkışlı olması gerekiyor. Ayrıca bir de sınav var. İstanbul yapıyor sınavı, geçerseniz kursa görüp başlıyorsunuz.

    Şimdi nitelikli işçiye, bir de on yıllık kıdemi varsa verdiğiniz 1800 lira para. Ayıptır.

    Bazı arkadaşlar mobil istasyonda çalışıyoruz. Sabah sekizde çalışma bölgesinde olmanız lazım. Sabah dört-beş gibi yola çıktığımız oluyor. Geri dönüşü de var. Çalıştığımız yer yazın yanıyor, kışın yağmur çamur. Verdikleri fazladan otuz lira bunun yarısı yemek parası. Gecenin bir vakti eve dönüyorsun. Yorgunluk, açlık bir yandan…

    Sendikalı olduk, işten çıkardılar. Biz de işe iade davamızı açtık. Patron bu yükün altına giremez. İşimize döneceğiz. Sendikamız yanımızda. Eşimiz dostumuz hep bizi destekliyor. Muğlalı hemşerilerimiz de olaydan haberdar. Duymayanlara da duyuracağız. Görüyorsunuz kuyruğu. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Dışarıdan getirme adamlarla bu iş ona göre olur. Biz burada her gün en az yüz elli araç muayene ediyorduk. Biz direneceğiz ve kazanacağız.

    Nakliyat-İş Eskişehir Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik: DİSK’e bağlı Nakliyat-İş Sendikası olarak, en başından beri İşçi Sınıfı mücadelesini gerçekten hakkıyla veriyoruz. DİSK’in adını, tarihini, mücadele geleneğini yaşatıyoruz. İşkolu ayrımı olmadan, üyelik ayrımı yapmadan, nerede haklı bir sınıf mücadelesi varsa orada varız. Sendikalaşmanın gerilediği, işçi haklarının törpülendiği bu dönemde başta Parababaları olmak üzere sarı sendikacılığa karşı da devrimci sınıf sendikacılığının bayrağını yükseltmeye devam edeceğiz.

    TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonu 15 numaralı taşımacılık işkolunda. Ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Muğla Taşıt Muayene İstasyonunda da örgütlenme çalışması başlattık. Yaptıkları iş bakımından can ve yol güvenliğini sağlayan teknik personeller bu kadar önemli bir iş yaptıkları halde, bunun karşılığını sosyal ve ekonomik anlamda alamamaktaydılar. İnsanca çalışma koşulları ve insanca yaşayabilecekleri bir ücrete sahip olabilmek için bu örgütlenmeye karar verdiler. İşçi arkadaşların bu kararı almasında sendikamızın ülke çapındaki TÜVTÜRK örgütlenmeleri, mücadeleleri, toplusözleşmelerle birlikte şu an yürütülmekte olan Real Market/Uyum Market/Migros Direnişleri de etkili oldu. Nakliyat-İş Sendikası’nın sarı sendikacılığa karşı verdiği mücadele de önemli etkenlerden biridir.

    Çok kısa sürede gerekli yasal çoğunluk sağlanarak bakanlık tespitini aldık. Bunun karşısında işveren silah tehdidi ve baskı ile üyeleri sendikadan istifaya zorladı. Buna karşı direnerek istifa etmeyen on sekiz üyemizi işten atarak sendikadan kurtulabileceğini düşünen işveren bir kez daha yanıldığını gördü.

    Sendika olarak işçilerle beraber gerekli kanuni işlemlerin yanı sıra işyeri önünde Direniş başlattık. Direnişin on beşinci günündeyiz. İşveren bir-iki günlük süreyle Kırıkkale, Maraş ve Urfa’dan adam taşıyarak kamu hizmeti vermeye çalışmaktadır. Halkımızın bununla ilgili güzel bir sözü vardır “Taşıma su ile değirmen dönmez”. Şu an kamu hizmeti yarım yamalak ve sağlıksız olarak verilmektedir. Haklı olduğumuz davadan kazanıncaya kadar vazgeçmeyeceğiz.

    İşçiyiz Haklıyız, Kazanacağız!
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.