• Bir an gelirki artık boşverirsin,kendine ve her şeye,karşı siperlerden yağmur gibi kurşun yağarken aldırmazsın ve yürümeye devam edersin,bunun adı aslında intihardır ama aynı zamanda bu kıyametin ortasında ilerleyen,yatan,ölen,yaralanan,herkesin en iyi en mükemmel yanlarının kendi içinde toplandığını hissedersin,bir arkadaş toplantısında ortamın tüm neşesini kendinde toplamak gibi bir şey bu. Bu duygu ,ölülerin şarkı söyledikleri andır işte...

    Faşist hükümet darbesi,teknik olarak iyi hazırlanmış,başarısız olma olasılığı bir sözcüğe bağlı "umut" .İçi boş ya da dolu, umut umuttur.
    Bir tarafta Franconun ordusu,kibritler gibi sımsıkı dizili ,faşistler ve Araplar.İspanyolların deyimiyle Mağripliler.Franco,o dönemde İspanya'nın sömürgesi olan Fas'da garnizon komutanı. Ordusunu alıp Madride yürüyor Cumhuriyeti yıkmak için.Daha önceki kominist karşı darbeleri iyi inceleyip faydalanmış olmalı,Troçki'nin darbe tekniğini Troçkicilerden daha iyi biliyor çünkü.Kıyıcılıksa,o zaten fazlasıyla mevcut.İçi cehennem gibi yanıyor,her şeyi kendi cehennemine çekmek amacında.
    Diger tarafta koministler,sağçı soysalistler,solcu sosyalistler ve barışçılar.Barışçılar genelde arada kalmiş, iç savaşın ortasında barışçıları nereye sürersen oraya gider.Hükümet faşist Francoya karşı,Franco ordunun tek hükmedeni.karşı tarafsa anarşistlere emanet.Şaşılacak şey ,ki anarşistlerde şaşırır bu duruma, polis de hükümetten yana.Bir zamanlar anarşistlere(uluslarlarası anarşiştler,işleri devrim yapmak) türlü işkenceler eden polisle şimdi kolkolalar.Hükümet bu anarşistlere silah dağıtırken elleri titrer,Franco belasından sonra ilk iş olarak bunlardan kurtulmayı düşünüyor, gitsinler Çine,Polonyaya orda yapsınlar devrimlerini der gibi bir titreme bu ,ama şu an onlara mecburlar.

    Korku gözlerden belli olur derler, yanlış.Korku sigaranın nasıl içildiğiyle anlaşılır.Derin nefesler alıyorsa biri, aralıklarla, kaybedecek bir şeyi yoktur,bomba yüklü bir araçla az sonra dehşet saçan mitralyözlerin üstüne son sürat gidecektir.Nefes kesik kesik ve sıksa korku yaklaşmaktadır,bu acelecilikse korkuyu belli etmemek içindir.Sigara yakılmış ancak uzun süredir tek nefes alınmamışsa az önce kurşuna dizilen bir faşist subayın akan kanına, bir çocuk tarafından parmak basılmış ve duvara "faşistlere ölüm" yazılmıştır,bu nefes almama gelecekten umut kesildiği manasındadır.Sigarasını yakmak için sırf sigarasını içebilmek için üzerinde 20 kiloluk patlayıcılar taşıyan arkadaşını önden gönderip arkadan yavaş yavaş gelen adamın sigara içmesi olsa olsa umutsuzluktur.Zifiri karanlıkta ,herkes karanlığa ateş ederken,nereye ateş ettiğini bilmeden,sanki gece tarafından biçilen iki adam bir sipere gizlenmişken.Birisi omzundan vurulmuş diğeri bacağından.Omuz ve bacak diye geçmeyiniz ,omuz kolla birlikte kopmuş,bacaksa nerde olduğu belli değil,biri kolunu biri bacağını bırakmış,aynı sipere sığınmışlar birer sigara yakarlar,bu sigara içişi kardeşliktir.Çatışma durulunca sigarasını yakar biri,ve dahil olduğu vahşete bakar,bir damla yaş düşer sigarası söner bu cesarettir.Sigara yakılmadan ağızda taşınıyorsa, az evvel ,baştan aşağı silahlı üç kişinin olduğu karakola girilmiş ve çıkılmış demektir,ufak yaralanmaları yaralanmadan saymayız,bu özgüvendir.
    Alcazar kalesinde faşistler rehineleri tutarlar,çoluk çocuk.Bir baba sigarası umrunda değil duvarlara ateş eder,bir baba çocuğu kaleye hapsedilirse sadece duvarlara ateş eder,sigarasını kurşunları bitince yakar,bu bilinmezliktir.

    Daracik bir sığinakta ilerlerken , karanlıkta ,ince uzun bir tünel ,5 kişi ilerliyor,birinin elinde alev silahı.Karşı uçta duvara yapışmış faşitler korkudan titreyen,alev silahlı adam faşist subayla göz göze gelir ,kurşunlar uçuşur,insan gözünün içine baktığı birini diri diri yakabilir mi? Sıgınaktan çikmak icın gerisin geri dönülür ardarda 5 sigara yakılır ,bu tereddüttür.

    3 kişi baskında 2 si geri döner ama üç sigara yakılır bu yastır.
    Bu vefadır.
    Bu özlemdir.

    Sigara bazen çok şey anlatır,ülķüsünü savaştıranlar eşit değildir,iki tarafta insanlıktan bahseder,eşit değillerdir,karşılıklı olarak kurşun sıkarlar kurşunları bitince ideoloji sıkarlar ama eşit değillerdir,bir taraftakinin sigarası vardır çünkü,yakar,çömelerek içer,eşitliği sağlamak için karşı tarafa sigara verilmelidir,bu sigara işte o kadar önemli bir merettir,eşitlik sağlanınca düşmanlık kaldığı yerden devam eder,bir sigara oysa sadece beş dakikalığına barışı sağlamıştır, sigaranın öğütlerini dinleseydiler bu kadar kıyıma gerek kalmazdı.Ama kin ,kullanılmış atılmış tekrar bulunup yine kullanılmış o kin,mavi tıraş jiletleri gibi yüzlerce kez kullanılmış pas tutmuş o kin sakalları ve diğer şeyleri kesmeye devam eder yine.

    Savaşanlar sanılanın aksine hep çocuk kalırlar büyümezler,yaralılar ilk sargı bezlerini değistirmek istemezler kanlı kanlı dolaşmak hoşlarına gidiyordur çünkü,tıpkı bir çocugun kesilen eline sargi bezi sarması ve bakip bakıp gülümsemesi gibi,yara iyileşir ama sargı bezinden ayrılmak istenmez,çocukluğun en güzel adetlerinderdir bu.Eli sargılı adam sargısız eliyle bir sigara yakar bir kaç nefes alır sonra onu sargılı eline yerleştirir,bu çocukluk değilde nedir?
    Sigaralar yakılmadan ağızdaysa bunun iki nedeni vardır ya son sigararadır,doğru an bekleniyordur ya da faşist tankları geliyordur,durdurulması gereken tanklar,durdurulmazsa savaşın seyrini değiştirecek tanklar,siperde milisler yerle neredeyse bir ,tankların paralelinde olabildiğince yakın olmaya çalışıyorlar,ağızlarda yanmamış sigaralar elde dinamitler, dinamitçiler vakit kazanmak için sigaralarını yakarlar ve beklerler hedeflerinin gelmesini,dinamit sigarayla ateşlenmelidir,bu milislerin bir buluşudur,onlarca ölünün ardından tecrübe edilerek bulunmuş.

    Hükümlüler ki hüküm giymek için ceketlerin omuz bölgelerinde parlaklık olması yeterlidir,bu parlaklığı oluşturan şey tüfek olabileceği gibi bir biletçinin omzuna astığı para çantasıda olabilir.Ama farketmez parlaklık parlaklıktır.Hükümlüler ikiye ayrılır idamlıklar ve diğerleri,idamlıklar zindanlarda tutulur,zifiri karanlıkta,burada içilen sigaraların manası adamına göre değişir,içende hafif bir tebessüm varsa bu özlemdir,kendi ölümüne olan özlem.Bir başkası sigarasını yakarken ellerini titretmişse bu korkudur ama ölüm korkusu değil,işkence korkusu.İşkenceden korkan kişinin bildiği çok şey var demektir,söyleyecek çok şey demek o kadar çok ölüm demektir,işte bu işkence korkusu bu el titremesi buna işarettir.Kibrit sigara yakıldıktan sinra hemen söndürülmüyorsa şu perişan yüzü ,kendi yüzünü anımsatmak istemesidir,bu korkudur,ölüm korkusu yine değil,yalnızlığın korkusu.Sesler bir sigaranın yakılmasını sağlayabilir,kurşun sesleri,otuz kişilik bir grup kurşuna dizilirken seri silah seslerinin gürültüsü,sonra tek tek silah sesleri, ölmeyenlerin işini gören sesler,bu tek tek sesler zindanlardaki hükümlülere yaktırır sigaralarını,bu yastır,karanlık bir yas.Zindandakiler genelde birbirleriyle konuşmaz,bir ölüyle konuşmak istemezler,konuşanı tek tük çıkar ve bir sigara yakar,bu konuşan rüyadır,kırlara çıkmış,güneşe bakan oğlunun kısık gözlerine büyülenmişçesine bakan birinin rüyası.
    Zindandakiler artık politikayı düşünmezler hatta koğuştakiler bile düşünmez,politikadan olmaz ya biri ağzıni açacak olsa,yumrukla sustururlurdu.Politika konuşmaz, artık duygular konuşur,ve bir madeni para konuşur,mahkumların elinde kalan sigaraları hariç son şey.Ve boyuna yazı tura atılır.

    Manastırın önünde iki adam ,kimseden emir almadan gönüllü olarak nöbet tutup gözcülük ediyorsa.Bunu gören binbaşı sigarasını yakıyorsa ve iki dalda nöbetçilere veriyorsa bu garip bir şeydir,asla karşımıza çıkacağını düşünmediğimiz bir şey; iyi niyet...Bir yerde biraz iyi niyet birazda yürek kaldıysa bunun şerefine elbette bir sigara yakılır,en güzel sigaralardan biri,bu sigarada kardeşçe sarılma isteği gizli mizli değil apaçık olarak izlenir.

    Uçağına atlamış bir kominist pilot,görevi faşist kanyonlarını bombalamak,ama uçaksavarlar amanvermez,her pikesine karşılık verir,pekala kamyonlar her şartta bimbalanabilirdi ama olmadı,gerisin geri burliğe uçuldu,bu korkaklık değildi belki unutkanlıktı ama korkaklık olarak algılanmıştı,korkmayan bir adama ödlek muamelesi yapılırsa yapılacak iki şey vardır, haykıracak noktaya gelene kadar içki içip sarhoş olmak ya da beş sigarayı ardı ardına içmek,bu içişe gözler ve boş bir duvar eşlik eder, olabilecek en az göz kapağı açılıp kapanmasıyla duvara bakarken dalmış bir çift göz.Pilot ikisini birden yapar hem sarhoş olur hem ardı ardına sigaralarını yakar,bu öfkedir,ve çirkindir,öfkeki bir adam sarhoş öfkeki bir adamdan daha az çirkindir.

    Madrid önlerinde postal sesleri,faşistler süslenmiş geliyorlar zaferi taçlandırmak için,bir anarşistin babasıda Madriddedir,şehirden kaçmazsa büyük ihtimalle kurşuna dizikecektir,ama kitaplarını bırakıp kaçmak istemez,bur yaştan sonra kitaplarım olmadan zaten yaşayamam kaçmanın manası ne derken içkisinden bir yudum alır ve sigarasını yakar, bu kayıtsızlık mıdır? Hayır bu kayıtsızlığa benzeyen küçümsemedir,bu sigaralar hep birbirleriyle karıştırılır.
    Bir merdivene oturulmuş,karanlık,gözler gökyüzüne çevrilmiş,yıldızlar mı,ay mı görülmek istenen? Hayır.Beklenen rastgele bir alınyazısı,faşist bombardıman uçakları,bombalarını rastgele bırakıyor gökten,gökten rastgele bir ölüm yağıyor,merdivende oturan adam canı sıkkın ,rasgele bir ölümle ölmek de ölüm mü diye düşünüyor ve köşede gözünü göğe dikmiş bir kediye bakarak sigarasını yakıyor, bu sigara isyandır,çarpık alınyazısına isyan.
    Sedyede bir yaralı ağzı açık bağırıyor gibi,uçak seslerinden,el bombalarından,şarapnel vızıltılarından bağırıyor mu yoksa az önce bağırtısı bitmiş mi anlaşılmıyor,yanan bir sigara yanıbaşında tütüyor oysa ,ağzından düşmüş,ölürken haykıran bir adamdan kalan son şey,bu sigaranın manasını sadece hâla tüten sigara söyleyebilir, oda sadece sormaya cesareti olanlara.

    Hücüm ederken insanın ensesinden vurulması pek hayra alamet değildir,vurulan adamın arkasında bir sigara yakılmışsa ve dudak yerine dişlerin arasında tutuluyorsa bu ihanettir.Tüm tanklar birbirine benzer akan kanda öyle,tanklar az buçuk kördür ve gedik açmak için körlemesine giden bir canavar biçilmiş kaftandır,Madrid'e doğru bir gedik,arkası kesilmez diğerleride peşi sıra gedikten geçecektir,hattı geçen tankların arkasından bakılır sadece,belki biri 7.65 ini ateşler ve şarjör boşalınca toz bulutunun arkasından, kaçınılmaz sigarasını yakar, bu sigara yitirilmişliktir bir kentin yitirilişi.

    Bir sigara yakılmıştır,yakıldığı unutulmuş,akılda bir cümle evinin balkonundan dışarıyı seyreden biri,gece,sessizlik,hava soğuk ama üşütmez,hafif bir titreme vardir ama bu soğuktan değildir."nasıl yoksul olacaklarını öğreteceklerdi onlara" bu cümle ile titremektedir ta ki sol el parmaklarında bir yanma hissedinceye kadar.Mantıklı olan hareket içeri gidip yatmaktır ama bir sigara daha yakılır. Her güzel şey biter ,acıyı anlatsada güzeldir,bitsede güzel.

    Bu kitabı okuyun sonra Pablo Nerudo'nun Yürekteki İspanya kitabına başlayın orada bu şiiri okuyun ve bir sigara daha yakın.

    Akbabalar
    Hainler:
    Şu ölmüş evime bir bakın
    Yaralı İspanya'ya bir bakın
    Ama her ölmüş evden, çiçek yerine
    Çıkıyor kızgın bir maden,
    Ama İspanya' nın her yarasından
    Çıkıyor bir İspanya daha,
    Ama her ölü çocuktan
    Bir tüfek çıkıyor bakan
    Ama her cinayetten
    Bir gün yüreginizde gerçek yerini
    Bulacak mermiler çıkıyor.

    Soruyorsunuz, niye
    Şiirlerim düşten ve yapraklardan
    Yurdumun büyük yanardağlarından
    Söz etmiyor diye?

    Gelin görün sokaklardaki kanı
    Gelin görün
    Sokaklardaki kanı
    Gelin gorün sokaklardaki
    Kanı

    Pablo Neruda

    Son bir şiir daha; kitabın çevirmeninden;

    ışıkları tutamıyorum
    avuçlarımdan kayıyor
    karanlık en büyük korkum
    gece gittikçe çoğalıyor

    halıda kan izleri buldum
    cıgarası hala yanıyor
    cesedin başına oturdum
    gözleri bir tuhaf bakıyor

    bu çocuğu tanıyordum
    yıllardır yalnız yaşıyor
    bütün mektuplarını okudum
    kimseyle anlaşamıyor

    cinayeti otele duyurdum
    telefonlar üst üste çalıyor
    sabaha karşı başladı sorgum
    polis öleni ben sanıyor

    Attila İlhan
  • İncelemeler genelde kitaplar hakkında yapılır ama ben bir ağıt hakkında yapıp kuralı bozmak istiyorum.

    https://youtu.be/2VFJ3TTaVUY

    LORİKA CEMÎLA...

    Daha önceden yazmam gereken bu yazı için baya geç kaldım. Utanarak söylüyorum bu yazıyı yazmam gereken günü unutmuştum. Hani bazen insanlar doğum günleri, evlilik yıldönümleri, sevgililik yıldönümleri, tanışma yıldönümleri unutulduğu için üzülür, küser, unutanda unuttuğu için biraz utanır ya, aslında bende onun ölüm yıldönümünü hatırlamadığım için gerçekten utanıyorum —CEMİLE ÇAĞIRGA —unuttuğumuzu bilseydi ( belkide biliyordur) muhtemelen o da kızardı. Hafızam çok zayıf, benim için önemli olan her tarihi unuturum ve işte yine unutmuştum.

    Bilirsiniz havalar hafiften hafiften soğumaya başladı ve insanlar yavaş yavaş üşüyor.

    Ve bende bugün biraz üşüdüm o yüzden aklıma geldi, nedenini bilmiyorum ama havalar soğuyunca ve ben üşüyünce hep ölümü hatırlarım. O yüzden kış mevsimini hiç sevmem. Üşürüm ve aklıma zamansızca gidenler gelir...

    Gece, Karanlık ve Üşümek. Kendileri nefret ettiğim 3 kavram. Nedenini de söyledim zaten: Gidenler...

    Gece nedir bilir misiniz?
    Güneşin batışından günün ağarmasına değin geçen süre içinde yer alan karanlıktır.

    Peki Karanlık nedir bilir misiniz?

    Size biraz kendi anladığım karanlığı tarif etmeye çalışacağım. Biraz da üşümeyi...

    Sizlere 10 metre ilerisini göremeyen miyop gözlerimin gördüğü karanlığı anlatmaya çalışacağım. Şöyle tarif edeceğim mesela: CEMİLA MİN...

    Sizlere 10 yaşındaki bir çocuğu anlatırım ve siz ondan sonra karanlığı görürsünüz. Sizlere kış mevsiminin verdiği üşümenin yetmediği, Katliamların gelenek haline geldiği bir ülkede yaşamanın verdiği üşümenin yetmediği, ve ölümün verdiği üşümenin de yetmediği aynı zamanda da dondurucuya bırakılarak üşümesinin tescillendiği bir çocuk adı söylerim, siz o zaman karanlığı görürsünüz:CEMİLA MİN...

    Sizlere gazetecilerin sorduğu kaç yaşındasın sorusuna: “ 53 yaşındayım ama siz oraya 200 yıla yetecek kadar şey yaşadı diye yazın.” diye cevap veren bir Anne anlatırım - Cemile'nin Annesi- Siz o zaman karanlığı görürsünüz.

    Size şuan çalışma masamda üst üste duran Türk Medeni Kanununun, Türk Ceza Kanununun... anlamsızlığını anlatırım siz ondan sonra karanlığı görürsünüz. Size Anayasa diye bir şey var derim ve basitçe tanımını yapmaya çalışırım: bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen..... Kişilerin TEMEL HAK ve özgürlüklerini güvence altına alan....... belgedir derim ve siz orda “temel hakkın içine ne girer?” diye sorun ve bende “İlk olarak YAŞAMA HAKKI” diyeyim ve siz bu kez bunun CEMİLE için ne anlam ifade ettiğini sorun ve ben de bu kez onun için yaşama hakkının değil “YAŞAMAMA KARANLIĞI” nın olduğunu söyliyeyim. Ve siz karanlığı görün.

    Size şu temel hakların yer aldığı Anayasanın 10. Maddesini yazarım( tabi hala değişmemişse) sonra siz ordaki anlamsızlığın karanlığını görürsünüz.

    MADDE 10 - Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
    Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür...

    Sizde bu maddenin günümüzdeki etkisizliğinin ardındaki karanlığı gördünüz değil mi?

    Peki ya üşümek?
    Size üşümenin ne demek olduğunu da anlatabilirim.

    Üşümek... 7 Eylül 2015 derim mesela, Eylül ki henüz sonbaharın ilk ayı hem de 7 Eylül, sonbaharın ilk haftası, kış bile değil...Ve ona rağmen insanın üşüyebileceğini anlatabilirim CEMİLE' nin dondurucuya konulduğu gündür derim ve üşümenin böyle bir şekli de olabilirmiş derim. Ve siz üşürsünüz

    Biliyor musunuz ben 7 Eylülde üşüyen başka birini daha tanıyorum. 7 Eylül 2015 tarihinden tam 33 yıl önce... 7 Eylül 1982. KEMAL PİR. Siz de benim gibi unuttunuz değil mi? Ve ben KEMAL PİR derim...

    Ax şu stranlar ne çok şey anlatır... geçenlerde youtube da kadir çat'ın Kemal pir stranını dinliyordum aklıma geldi. Dedim ya, hafızam çok zayıf hemen google baktım evet onu da unutmuştum... Ama o dondurucuda üşümemişti o açlıktan üşümüştü, evet zindanda açlık grevindeyken üşümüştü. Yani o da CEMİLE'den tam 33 yıl önce aynı gün belki de aynı saatlerde üşümüştü...

    33 demişken, 33'leri bilir misiniz? Hani vardı ya bir Ahmed Arif şiiri “33 Kurşun” diye işte o şiiri yazdıran üşüme olayını bilir misiniz? Ama Eylül değildi 28 Temmuz'du. Temmuz. Yaz mevsiminin ortası yani sıcağın ortası, demek insan sıcağın ortasındayken bile üşüyebilirmiş. 33'ler Vanda öldürülen kaçakçılardı dimi? Vanın temmuzunda üşüyen kaçakçılar. Temmuz dedim de temmuzda sadece kaçakçılar üşümezmiş öğrencilerde üşüyebilirmiş. 21 Temmuz 2015'te de Suruçta öğrenciler üşürmüş... Hem de 33 kurşun olayının 72. Yıldönümü'nden 7 gün önce! Of şu 7 sayısı ne çirkin bir sayıymış. “CEMİLE için yazıyorsun diğerlerini karıştırma” der gibi bakıyor şu çirkin 7 sayısı. Ama ne farkederki zaten her ölüm diğeri ölmesin diye meydana gelmiyor mu?

    Offf yazdığım her kelime bana eskimiş ama sürekli yenilenmekte olan bir şeyler hatırlatıyor. Az önce kaçakçı dedim: kaçakçı, kaçakçı, kaçakçı...ROBOSKÎ! onlarda sıkıntı yok çünkü onlar mevsiminde üşümüşlerdi. Onlar Aralıkta üşümüşlerdi. Yani fiziken üşüme mevsimi ile ruhen üşüme bu kez çelişmedi. ROBOSKÎ.

    10. Madde demiştik, eşitlik geçiyordu maddenin içinde. Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesiyle yükümlüydü değil mi?

    Hııı Hııı....

    Aynen, biz eşittik...(!)

    Hep anlatacağım diye yazdım: karanlığı, üşümeyi... Ama anlatamıyorum cümleler, kelimeler bana yetmiyor ve belki inanmayacaksınız ama parmaklarım şuan üşümekten uyuşmuş. Ara verip verip yazıyorum

    Ağıda gelince... Galiba sizi kandırdım çünkü gerçekten artık yazamıyorum. Sanırım size Ağıdı değil de ağıdın üzerimde bıraktığı üşüme hissinin incelemesini yaptım. Size şimdi google'dan kopyala yapıştır yapıp ağıdın çevirisini bırakacağım.

    LORÎKA CEMÎLA
    ne yapabilirim ki, bir bulut değilim ki yağmur olup bu yangını söndürebileyim.
    hayır hayır, vallahi şiddetli bir fırtına değilim ki bu kara dumanı yutabileyim.

    derler ki domuzlar alayı gelmiş, baba evimin kapısının önünde cehennem için kan dökerler.
    aman aman bu sabah cemile’me, kuzuma ninnimi söyleyecektim.
    olur da çağrıma ses verirse, bin kapılı sarayı temelinden yıkacağım!

    aman aman kuzum bu yaz mevsiminde nedendir ki uzaktan kar rüzgarları eser.
    ey ev ahalisi, cudi dağlarının eteklerine gideceğiz adım adım yuva kuracağız.
    yetmezse de tüm kürdistan ahalisini çağırıp şehrimize toplayacağız,
    gidip de cemile’min yarası için bir parça buz getireceğim.
    ay aman aman…


    İlgililere şunu da bırakacağım:

    https://youtu.be/LuB65a9S2G4
  • Maviye
    Maviye çalar gözlerin,
    Yangın mavisine
    Rüzgarda asi,
    Körsem,
    Senden gayrısına yoksam,
    Bozuksam,
    Can benim, düş benim,
    Ellere nesi?
    Hadi gel,
    Ay karanlık...

    İtten aç,
    Yılandan çıplak,
    Vurgun ve bela
    Gelip durmuşsam kapına
    Var mı ki doymazlığım?
    İlle de ille
    Sevmelerim,
    Sevmelerim gibisi?
    Oturmuş yazıcılar
    Fermanım yazar
    N'olur gel,
    Ay karanlık...

    Dört yanım puşt zulası,
    Dost yüzlü,
    Dost gülücüklü
    Cıgaramdan yanar.
    Alnım öperler,
    Suskun, hayın, çıyansı.
    Dört yanım puşt zulası,
    Dönerim dönerim çıkmaz.
    En leylim gecede ölesim tutmuş,
    Etme gel,
    Ay karanlık...
  • İlk olarak benimle yaşıt olan (97 basım), bu Ahmet Erhan kitabını bana hediye ederek, okuma fırsatı tanıyan DUA ablaya tekrardan teşekkür ederim.

    Ben isterim ki yazılan bütün şiirler gün yüzüne çıksın. Şairler de tüm güzel şeyler gibi geçmişte kalmasın. Onlar ile birlikte dile gelsin acılarımız, sevinçlerimiz, aşklarımız...

    Bu güzel etkinlik ile Ahmet Erhan'ı geçmişte saklı kalmaktan kurtaran değerli insanlara başta https://1000kitap.com/H_ibrahim ve DUA abla olmak üzere, siz değerli okurlara da teşekkür ederim.

    Alacakaranlıktaki Ülke, Erhan'ın okuduğum ikinci kitabı ve okudukça bunu daha iyi anlıyorum ki Ahmet Erhan şiirlerinde gizli. Acıları, hüzünleri, hayalleri şiirlerinde, orada bir kez daha hayat buluyor.

    "Acının şairiyim ben
    Ne övüncüm var bunda, ne bir utancım", diyor kendisi için Ahmet Erhan. Acılar son bulur mu bilemem ama Erhan'ın acının, ölümün ve hüznün şairi olduğu aşikar. Dediklerimi işte bu dizeleriyle doğruluyor:
    "Bir kalem, kendi kendine yazar bu şiiri
    İnsanlar işlerine giderler, ben acıya giderim" (sf.91)

    Bir cırcır böceğine benzetir kendini Ahmet Erhan, sonrasında yaralanır bu cırcır böceği, geceleri şiir olur da kanar kanar kanar...
    "Dindi yarası cırcır böceğinin
    Bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı" (sf.86)

    Bu kitabı okurken gözümde bir hayal canlandı hep. Gündüz karanlığından ziyade birde akşamın getirdiği karanlık bir olunca eline bir fener alıp düşer sokaklara Ahmet Erhan. Duvarların, kahvehanelerin, halkın ve en önemlisi çocukların sesi olur...
    "Ay dalında unutulmuş bir portakal gibi
    Çocuklar bilir bunu ne demektir
    Yıldızlar oynaşırken perdelerin örtülmesi" (sf.43)
    Sonrasında gecenin daha da kararttığı, nem bürümüş odasına döner Erhan. Bu sefer de feneri kendi içine tutar. Gördüğü tüm acıları harmanlar ve alıp ölüm ile yoğurur. Böyle olunca da karşımıza eşsiz bir Ahmet Erhan çıkar.
    "Acılı çağların çocukları
    Ölüme alışmalı, ama
    Ben kabullenemedim gitti" (sf.59)

    Henüz daha genç yaşlarda yazdığı bu kitabı ile 1981 Behçet Necatigil şiir ödülünü alır Erhan. Aslında azda olsa adıyla da içeriğini yansıtıyor kitap.

    Ahmet Erhan'ı tanıdığım için mutluyum. Zekasına, duyarlılığına, üslubuna, şiir kitabı olmasına rağmen öyküsünü bir su gibi akıtabilmesine hayran kalmamak elde değil. Ama sigara dumanının sindiği, gözyaşlarının damladığı bu derin dizeleri okurken çok hüzünlendim.

    Erhan, acının şairiyim diyor ama kendisi ile özdeş olan başka bir kelime ise 'ölüm' oluyor. Ölümü düşünüyor baştan sona, kalıba döküyor, kesiyor, biçiyor ama yine de yakıştıramıyor onu kimseye güzel günleri yaşamak varken...
    Daha sonra bu acı düşünceyi alıp nakış nakış işliyor şiirlerine.
    "Bugün oturdum ölümü düşündüm
    Yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken" (sf.47)

    "Damarlarımda yeniden yayıldığını duyuyorum kanımın
    İçtenlikle söylüyorum, seviyorum bu hayatı
    Ölmek istemiyorum ama ölebilirim şimdi
    Varsa ölümün bu dünyaya yararı" (sf.57)

    Şiirlerindeki acının vermiş olduğu ağırlığın farkında ki Ahmet Erhan, bu dizeler dökülüyor kaleminden:
    "Buz üstüne yamak isterdim
    Bütün bu şiirleri
    Ya da denizin yaladığı
    Bir kıyıya bırakmak..." (sf.65)
    Şiirlerini, buz diye kağıtlara yazarak kalbinizde eritip yerine kendini bırakıp gidiyor Ahmet Erhan.

    "Artık her şey bitti, karanlık dışarılar
    Artık her şey bitti, seni nasıl inandırayım" (sf.90)

    İyi Okumalar..
    ...............................................................................................................................

    "Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman
    Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz
    Alıpta başını gitmek istersin
    Karanlık sokaklar kör sağır dilsiz"
    https://www.youtube.com/...bo&start_radio=1
  • Ekşi sözlükte gezinirken https://eksisozluk.com/kafkaesque--491638 isimli kullanıcının derlediği okuyup bazı noktalarına çok şaşırdığım bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ne kadarı doğru pek emin değilim ama yazılan bir çok bilgiye az çok aşina olduğumu hayretle farkettim.

    Buyrun;

    Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'nin hayatı hakkında bazı detaylar.

    1- her şeyden önce hakkındaki genel algıyı düzeltmekte fayda var. dostoyevski belki dünyanın gelmiş geçmiş en iyi romancısıdır; ama tartışılamayacak derecede kötü özelliklerle yüklü bir insandır. yani romancılığının aksine, insani yönüyle o kadar da büyüleyici değildir. ama elbette bizi ilgilendiren şey yapıtları olmalıdır. yine de burada, biyografik bilgilerle yüklü bir entry girmek istediğimden dolayı onu tüm iyi ve kötü yanlarını objektif bir bakış açısıyla ele almak istiyorum.

    2 - dostoyevski azılı bir kumarbazdır: kumar oynamayı o kadar çok tutkundur ki; belli bir süreden sonra para kazanmaktan ziyade kumar oynamak için kumar oynar hale gelmiştir. mesela avrupa ziyaretlerinde ne michaelangelo yapıtlarıyla bezeli ünlü sistine şapeli ne de herhangi bir sanat yapıtı onu rulet masası kadar heyecanlandıramamıştır.

    3 - şehvete düşkündür: sibirya'da zorunlu askerlik yaptığı yıllarda evli kadınları ayartmakla uğraşır ve bir tanesinde başarılı da olur. daha da vahimi, rahatsızlığı nedeniyle kaplıcalarda kaldığı bir dönemde ise çocuk yaşta bir kızla ilişkiye girmiş. üstelik bunu da ortamlarda yargılayıcı bakışları umursamadan övünerek anlatmış.

    4 - hırsızdır: kumar tutkusu o derece yoğundur ki, bu uğurda karısının paralarını ve hatta elbiselerini bile çalıp para karşılığı satmış. üstelik bu spesifik bir olay da değildir.

    5 - yalakadır: bu konuda iki farklı örnek mevcut. turgenyev'in aşırı zengin biri olduğu malumunuz. dostoyevski ise borç içinde olduğu dönemlerde ona methiyeler dizdikten sonra, mektubunu her daim borç para isteyerek noktalar. üstelik araları hiçbir zaman iyi olmadığı halde... ikinci örnek bence daha da vahim. moskova ve petersburg'a giriş yasağı olduğu dönemde, çar'a övgüler dizen onlarca mektup yollar. amacı petersburg ve moskova'ya giriş iznini koparabilmektir. halbuki onun yüzünden ömrünün en verimli olabileceği yıllarını kar küremekle geçirmişti.

    6 - gurur ve onur konularında sıkıntıları vardır: sadece birkaç ruble için bile bir mektubunda beş defa isa'nın adını verir. para için tüm haysiyetini ayaklar altına almaktan çekinmez. çünkü kumar tutkusu nedeniyle her daim borç içindedir. turgenyev ile yaşadıkları hadiseleri de buraya ilave edebiliriz.

    7 - aşırı milliyetçi ve koyu ortadokstur. ruslar dışındaki herkesten nefret eder. bunu da çekinmeden dile getirir. hatta avrupa'yı ancak rusların kurtarabileceği, isa'nın rus olduğu gibi uç iddiaları vardır. türklere olan nefreti ise zaten meşhurdur. hatta türklere olan nefretini başyapıtı ve son eseri karamazof kardeşler adlı romanında da gösterir. romanın türkçe çevirilerinde genellikle makaslanan türklerle ilgili bölüm.

    8 - "istanbul elbet bir gün rus şehri olacaktır"
    "ayasofya'ya haç takılmalıdır"
    gibi türk karşıtı ünlü sözleri de bu nefretin açık göstergeleridir. tabi bu cümleleri baz alarak yarın rus konsolosluğu önünde eylemlere girişmeyin, aman ha! *

    9 - döneminin ünlü eleştirmenlerinden strahov'a göre dostoyevski aşırı kıskanç, zekası olmasa acınacak ve alaya alınacak bir adamdı. adiliklere pek düşkündü ve bunu iftiharla söylemekten çekinmezdi. hatta ona göre, yeraltından notlar'da dostoyevski aslında kendini anlatıyordu.

    10 - kendisi sanıldığının aksine alt tabaka bir aileden gelmemiştir. evet, bir tolstoy ya da turgenyev kadar soylu değildir; ama bir gorki gibi de en dipten gelmemiştir. babası, 100 adet serf (köle) sahibi soylu bir askeri doktor; annesi ise belli miktar para karşılığı babası tarafından satın alınan fakir bir köylüdür. babası alkolik bir zalim, annesi yufka yürekli ve duygusal biridir. işte dostoyevski de 60 yıllık hayatı boyunca bu çelişkileri bünyesinde taşıyacaktır. en dibi de görecektir; zirveye de yerleşecektir. babası gibi hile hurdaya da karışacaktır; annesi gibi insanlık için merhamet de duyacaktır.

    11 - babası zalimmiş zalim olmasına ama canavar da değilmiş. iyi bir kitap ve özellikle şiir okuruymuş. çocuklarına yemek masasında her gün zorla nöbetleşe şiir ve roman okuturmuş. ayrıca onlara latince derslerini bizzat kendisi verirken, fransızca için iyi bir hoca tutmuş. tabi babasının latince dersleri verdiği bir saat boyunca dostoyevski'ye oturmak da yasak.

    12 - dostoyevski kızıl imiş. hatta tip itibariyle biraz van gogh'u anımsatıyormuş. onun gibi zayıf ve kızıl sakallı. bence hayatları da nispeten benzeşiyor. her ikisi de sefaletin dibini görmüş; borçlarından dolayı memleket memleket gezmiş; dostlarıyla ateşli kavgalara tutuşmuş; alkol, kumar ve uyuşturucunun içinde yüzmüşler. neyse ki sonu van gogh'a benzememiş. dostoyevski'nin 37 yaşında öldüğünü düşünsenize...

    13 - dostoyevski, anne ve babasını erken yaşta kaybetmiştir. annesinin değil ama babasının ölümü onu derinden etkilemiştir. daha doğrusu ölüm biçimi demeliyiz. zira babasından hayatı boyunca nefret ettiğini biliyoruz. bunu karamazof kardeşler'deki baba figüründen de anlayabiliriz. baba dostoyevski'nin zalim biri olduğunu söylemiştik. bir de ispatı mevcut. adam o kadar zalimdir ki köleleri buna daha fazla dayanamayarak onu öldürmenin planlarını yapar. nihayet bir köşede baba dostoyevski'yi yakalayıp bağlarlar. hayalarını taş ve tekmelerle paramparça ederler. olay duyulduğunda, babanın akrabaları dahil herkes işi örtbas etmeye çalışır ve nihayetinde kimse ceza yemez. işte bu vahşi ölüm biçimi, dostoyevski'nin o malum sara nöbetlerini iyice tetikler.

    14 - dostoyevski de oğuz atay gibi bir mühendis'tir. ancak bu işi bir yıl bile yapmaya katlanamaz. ilk romanı insancıklar'ı yazar. bunun yayımlanış öyküsü pek meşhurdur. dostoyevski, insancıklar'ın müsveddelerini şair dostu nekrasov'a okuması için gönderir. aynı gece nekrasov ağlayarak dostoyevski'nin kapısını çalar ve muhteşem bir eser yazdığını, bunu mutlaka belinski'nin görmesi gerektiğini belirtir. belinski ise ülkesinin en saygın eleştirmenidir. eğer belinski eseri beğenirse tüm rusya da beğenecek demektir. nekrasov eseri belinski'ye takdim ederken o kadar heyecanlanır ki " yeni bir gogol doğdu" der. malumunuz gogol, o döneme kadarki en büyük rus yazarıydı. belinski buna sinirlenir ve alaycı bir dille "size kalsa gogol'ler bir mantar gibi yerden biter" der. ama yıllar sonra lafını yutmak zorunda kalacaktır. *

    15 - bir gece yarısı kapısı yine çalınır. ama bu kez kapıda hayranları değil, silahlı subay ve askerler beklemektedir. hiçbir açıklama yapmadan bütün yazılarına el koyup onu tutuklarlar. tam dört ay boyunca karanlık bir hücrede suçunun ne olduğunu bilmeden kalır. tam kafkaesk bir durum! dört ay sonunda nihayet suçunu söylerler: çar'ı eleştiren bir şiiri paylaşmakla suçlanmaktadır. cezası da açıklanır: kurşuna dizilmek! * * *

    16 - dostoyevski'nin hayatının ilk dönüm noktası işte bu idam anıdır. gün doğumuyla birlikte dostoyevski ve sekiz arkadaşı uyandırılıp idamlıklara özel gömlek giydirilir. üçerli gruplar halinde elleri ve gözleri bağlanarak sıralanırlar. dostoyevski idam edilecek 2. üçlü gruptadır. önce ölüm fermanları okunur. sonra nişancılar vaziyet alır. vur borazanı öter. tabi dostoyevski de tüm bunları duymaktadır. ölüme birkaç dakika uzaklıktadır. işte tam her şey bitti derken atlı biri çıkagelir. çar'ın yeni emrini yüksek sesle okumaya başlar. ve evet, bu devrimci dokuz aydının idamı iptal edilir. çar bir "büyüklük" yapıp onları son saniyede affetmiştir! ölümün kıyısından dönen dostoyevski, bu anı hayatı boyunca unutamayacaktır.

    17- idam iptal edilir ama elbette bu devrimciler cezasız bırakılmaz. dostoyevski 4 yıl kürek mahkumluğu, 6 yıl zorunlu askerlik cezaları ve belki de en ilginci, moskova ve saint petersburg'a giriş yasağı alır!. işte ikinci dönüm noktası da bu dört yıllık kürek mahkumluğu dönemidir.

    18 - peki nedir kürek mahkumluğu? mahkumlar, sibirya'da -40 derecede kar küreme, mermer cilalama, tuğla taşıma gibi en ağır işlerde çalıştırılır...dostoyevski'nin iki kolu sanki adi suçluymuş gibi, sanki katil ya da hırsızmış gibi damgalanır. saçının yarısı usturayla traş edilir. -40 derecede soğukta kar kürerken, tuğla taşırken yanı başında kamçılı zalim bir nöbetçi her daim hazırdır. üstelik her iki ayağı da zincinlenmiş olduğu halde! incil dışında kitap okumak yasaktır! ama dostoyevski yalnız değildir. iki dostu vardır bu mahkumluk sürecinde; biri başıboş bir köpek, diğeri de kanadının biri kırık olduğu için uçamayan kartal!

    19- sürgün bittiğinde, bu sibirya günlerini ölüler evinden anılar adıyla romanlaştırır. roman yayımlandığında rusya'da adeta deprem etkisi yaratır. hatta çar'ın bile kitabı gözyaşları içerisinde okuduğu ve bundan etkilenerek köleliği kaldırdığı iddia edilir.

    20 - dostoyevski belki kendi ülkesinde ünlü bir yazardı; ama tolstoy ve turgenyev'in aksine avrupa'da pek tanınmıyordu. hatta hemen hemen hiçbir avrupalı yazarın dostoyevski ile anısı, hikayesi veya karşılaşması olmamış. bu kızıl suratı avrupa'da tanıyan yegane kişiler bankacılarmış. çünkü dostoyevski o kadar borçlu ve muhtaç durumdaymış ki, rusya'daki dostlarından para gönderilip gönderilmediğini kontrol etmek için hemen her gün bankaya gider ve "benim çek gelmedi mi hala" diye sorarmış. tabi yurtdışında olma nedeni de malum: rusya'da alacaklısı çoktur.

    21- kumarbaz adlı şahane romanını sadece 29 günde yazmış. daha doğrusu yazmak zorunda kalmış. çünkü yayınevinden telif paralarını peşin alırmış. romanın vaad edilen yayımlanma süresine sadece 29 gün kalmışken yazmaya başlamış. eğer yetiştiremeseymiş, o saatten sonra yazacağı tüm yapıtların telif haklarından mahrum kalacakmış.

    22 - gelin görün ki, bu romanı çabucak bitirmek zorunda kalması hayatının akışını değiştirmiş. romanını daha çabuk bitirebilmek için hızlı yazabilen 20 yaşında bir sekreter tutmuş kendisine. ve evet, tahmin edeceğiniz/bildiğiniz üzere 45 yaşındaki dostoyevski, 20 yaşındaki bu sekreter kızımızla evlenecek ve hayatı düzene girecektir. genç kız, onun tüm çalışmalarını ve yazılarını düzene sokacak, hayatına ritm katacaktır. öldükten sonra ise ona sadık kalıp anılarını kitaplaştıracaktır.

    23 - ecinniler adlı romanını yazdığı bir sırada malum sara nöbetine tutulur. titremeler eşliğinde yere devrilir. kendine geldiğinde ise romana dair pek bir şey hatırlayamadığını farkeder ve bu kez zihnen yıkılır. tüm kurgu dağılmıştır artık. romanı sil baştan yazmak zorunda kalacaktır. bu döngü hayatı boyunca sürecektir.

    24 - dönemlerinin en iyi iki yazarı tolstoy ve dostoyevski, hayatları boyunca birbirleri ile hiç konuşma fırsatları olmamış. üstelik aynı dönemlerde yaşadıkları halde. ama şundan eminiz; tolstoy 1910 senesinde ölüm döşeğinde iken ölüler evinden anılar hakkında "puşkin'inkiler dahil bundan daha iyi yapıt okumamıştım" açıklamasında bulunmuş.

    25 - tolstoy ile dostoyevski'nin önemli bir ortak noktası da her ikisinin çirkin olmalarıdır. tolstoy'un çirkinlik ile ilgili düşüncelerini kendi başlığında söylemiştik. dostoyevski ise tam aksine çapkın ve hovarda olmaya çalışmasına rağmen bunu pek becerememiştir. hatta birlikte avrupa turuna çıktığı rus kadın bir ispanyol'un peşine takılıp bizim çulsuz ve tipsiz dostoyevski'yi gurbette satar. adam da hazır avrupa'dayken kendini iyice kumara verir.

    26 - dostoyevski'yi tolstoy ve turgenyev'in önüne çıkaran olay ne suç ve ceza ne de karamazof kardeşler imiş; onu rus halkı nezdinde bütün yazarlardan öne çıkaran şey, puşkin'in bir heykelinin açılış töreninde yaptığı etkili konuşması olmuş. törende turgenyev dahil bütün büyük yazarlar bir aradadır. herkes sırayla konuşma yapar. sıra dostoyevski'ye gelir ve öylesi heyecanlı ve bütünleştirici bir üslupla konuşma yapar ki bütün halk coşkuya kapılır. konuşma bittiğinde, çevresindeki yazarlar etrafını sarıp elini öpmeye çalışırlar. hayatı boyunca borç para istediği ve bu nedenle küs olduğu batı yanlısı turgenyev bile gözyaşları içerisinde onu kucaklar. halktan "peygamber, peygamber" sesleri yükselir. artık ününün doruğundadır. tüm rusya onun arkasındadır. sıranın kendilerine gelmesine rağmen hiçbir yazar, dostoyevski'nin bu muhteşem söylevinin ardından bir şeyler söyleme cesareti göstermez.

    27 - ama maalesef, hayatı boyunca arzuladığı bu devasa başarının tadını sadece bir yıl tadacaktır. çünkü ertesi yıl (1881) ölür. tabutunun arkasından 30 bin insan yürür. bu, o zamana kadar rusya'nın tanık olmadığı kadar büyük bir kalabalıktır. ama ufak bir sorun vardır. çoğunluğu devrim yanlısı olan üniversite öğrencileri ayaklarına zincir takıp tabutun arkasından yürümek isterler. amaçları, dostoyevski'nin sibirya'daki cezaevi günlerine atıfta bulunmaktır. çar tatsızlık istemediğinden seve seve (!) bu uğurlamaya razı olur. zaten çar, sadece birkaç hafta sonra bombalı bir suikast ile katledilir.

    28 - dostoyevski, ülkesinde tanrı muamelesi görürken dünyadaki itibarı psikoloji biliminin gelişmesiyle paralellik göstermiştir. zira bu alanda derinlere inildikçe, aslında dostoyevski'nin yapıtlarının zaten oralarda bir yerde gezintiye çıktığı farkedilmiştir. özellikle freud ve nietzche'nin dostoyevski övgüleri, dünya savaşları nedeniyle tanrı ve insanoğlunun erdeminin sorgulanması, varoluşçuların ve ekspresyonistlerin ortaya çıkışları bu itibarın artmasında hep pozitif etkilerde bulunmuştur. günümüzde ise hemfikir olunan yegane şeylerden biridir dostoyevski. o, romancıların belki en kusursuzu değil, ama şüphesiz en etkileyicisidir. roman tekniğinde çeşitli sorunları vardır; ama insanoğlunu en iyi anlatan da ondan başkası değildir.

    29 - kentler ve gölgeler adlı programdaki dostoyevski bölümü.

    https://www.youtube.com/watch?v=QK4K-atz6RU


    30 - son olarak, onun hayat üstüne kısa bir söyleviyle noktalayalım:

    "dostlar korkmayın hayattan! her şeyden önce hayatı sevmeyi öğrenmemiz gerekir. hayat, bizi çevreleyen dünyada değil, kendi içimizdedir. etrafı insanlarla çevrili bir insan olmak, durum ne olursa olsun hep insan kalmak, zayıf düşmemek, yere yıkılmamak.. hayat budur işte! hayatın gerçek manası budur!"

    https://seyler.eksisozluk.com/...-az-bilinen-detaylar

    Dipnot; Derlemeyi birebir kopyaladığım için, büyük harf ayırdı yapılamamıştır.