• 250 syf.
    How It Works Türkiye, bu sayıda Uzay, Teknoloji, Çevre, Ulaşım, Bilim ve Tarih gibi başlıklar altında birbirinden renkli ve keyifli yazılardan oluşuyor.

    Bu ay ki kapak konusu bizim galaksimiz Samanyolu. Samanyolu galaksisi, 13 milyar yıldan önce yani Büyük Patlama'dan birkaç milyar yıl sonra oluştu. Çapının kabaca 100.000 ışık yılını, kalınlığının ise 1.000 ışık yılını bulduğu düşünülüyor. Yerel Grup adıyla bilinen ve Başak Süper Kümesi'nin bir parçası olan 50 galaksilik sistemin üyesi olan Samanyolu, 100 milyar kadar gezegen ve 400 milyar yıldız barındıran bir sarmal galaksi. Tüm gözlemlerimize rağmen Samanyolu hâlâ gizemini koruyor.

    Derginin altıncı sayısı aşağıdaki konulardan oluşuyor.

    UZAY
    Galaksi Yolculuğu - İçinde bulunduğumuz galaksi olan Samanyolu’na “yakından” bakmaya ne dersiniz?
    Dünya’yı Güneş’ten korumak
    Uzaktan kumandalı avatarlar
    Uzayda radyoaktif güç

    TEKNOLOJİ
    İleri Teknolojiyle Dokunma - Dokunma eylemini, algılarımızı manipüle ederek farklı ortamlara taşıyacak yenilikler.
    Kutuplarda nasıl sağ kalınır?
    Efsanevi mühendislik harikaları

    ÇEVRE
    Antroposen’e hoş geldiniz! - Gezegende yaptığımız değişiklikler yeni bir jeolojik çağ mı başlattı?

    BİLİM
    Dünyayı değiştiren deneyler - Günümüzün bilgi birikimini büyük ölçüde bu çığır açan deneylere borçluyuz.
    60 saniyede bilim
    Faraday kafesleri
    Klonlama nasıl gerçekleşiyor?

    ULAŞIM
    Derinlerin hâkimi: Denizaltılar - Zorlayıcı koşulların mağrur savaşçılarını mercek altına aldık.
    Hidrojenle çalışan trenler

    TARİH
    İnanılmaz yolculuklar - İnanılmaz yolculuklar ve sağ kalmanın sırları
    Çernobil’de ne olmuştu?
  • 141 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bazı kitaplar hangi zamanda yazılırsa yazılsın okuyucuya göre günüzümde yazılmış hissi uyandırır. Bu dönemde yaşanılanları yazmış ama yazdığı dönem günümüz değil, deriz. İşte o kitaplardan biri ile karşınızdayım. Sabahattin Ali kendine özgü kalemiyle yazdığı içinde on üç öykü ve dört tane masalın bulunduğu Sırça Köşk kitabıyla.

    Kitabın yorumundan önce bu kitabın 1947 yılında toplatıldığından bahsetmek istiyorum. Yorumlayacağım kitap bir dönem Türkiye'de yasaklanmış. Peki neden yasaklanmış?


    "Sabahattin Ali’nin öldürülmeden önce yayımlanan son kitabı Sırça Köşk, bir öykü kitabıdır. Kitapla aynı adı taşıyan öykü, devlet yapısını, iktidar sahiplerini eleştiriyor ve halkın bilinçlenince sırça köşktekileri nasıl indirebildiğini anlatıyordu. Sabahattin Ali’nin daha çok kendi hayatından esinlendiği, bazen de tamamen kendi anılarını anlattığı öyküleri ve yönetime, düzene gönderme yaptığı başkaldırı niteliğindeki masallarından oluşan kitabı 1947’de yayımlandıktan hemen sonra toplatıldı.
    1966 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan Son Hikayeler – Esirler kitabının açıklama bölümünde şöyle diyor: “Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan Sırça Köşk hikayesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla Heyeti Vekile kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, yazarın adının uyandırdığı alerjileri göz önünde tutarak, Sırça Köşk hikayesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz.”"
    Sırça Köşk öyküsünü -ya da masalını da diyebilirim- okuduğumda neden toplatıldığını ve yasaklandığını anladım. O dönemdeki kutuplaşma ile devlet eleştirisi harmanlanınca ortaya çıkan sonucun edebiyat dünyasına etkisine şahit olmuş oldum.

    "Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?'"

    Yazılması gerekenleri yazmalıydı. Yazmalıydı ki halk okumalıydı olanları, yaşananları.. Yaşananlar yazılmalıydı ve önlemler alınmalıydı. Yapılan hatalar önlenmeliydi. İnsanların sadece çıkarlarını düşündüğü bu topluma vicdan akıtılmalıydı. Belki de vicdan yetersiz kalacaktı ama bir yerden başlanmalıydı.

    Okuduğum öykülerde kimi zaman Sabahattin Ali'nin anılarını okuduk, kimi zaman Anadolu'ya gittik, kimi zaman İstanbul'da boğazda denizi izledik. Masallarda yaratılan yerlere konuk olduk. Sabahattin Ali'nin güçlü kalemi ve yazdığı betimlemeler ile öyküleri hissederek okudum. Bazı öyküleri okurken yüreğimde bir sızı oluştu. Bu sızı ile düşündüm. Çıkarların hala önemli olan günümüzü düşündüm. Belki de vicdan insanların kalplerinde yaşamaya çalışıyordur kim bilir?

    Gelelim kitabın içindeki on üç öykü ve dört masala:

    İlk öykünün adı Portakal. İstanbul'dan İskenderun'a yanaşan 55 yıllık vapurda yaşanılanlara ve vapurun geri dönüşünde olanlara şahit oluyoruz.

    İkinci öykü Beyaz Bir Gemi. Ressam Tevfik Aravurgun boğazın oralarda resim yapmaya karar verir. Etrafında bir şeyler bulmalıydı ama öyle rastgele bir şey değil. Çirkin de olsa güzelleştirebileceği bir şey. Ve o beyaz gemiyi gördü. Bundan sonra yaşananları okuyoruz.

    ”Sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye börüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdu...”

    Üçüncü öykü Katil Osman. Hapishanenin dış avlusunda dışarı seyrederken gönlü de dışarıda olmak ister. Hapis ona tutsaktır. Limandan gelen sesleri ile kendini denizin uçsuz bucaksız sularda hisseder. O anda yanına gelen Mürteci Yakup Hoca onun yanına sokularak Katil Osman'ın durumunu anlatmaya başlar.

    "Bu dünya böyledir işte,kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür."

    "Ama ruhumuz böyle gökyüzlerinde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf oluyor."

    Dördüncü öykü Böbrek. Niğde eski Nüfus Müdürü Avni Akbulut böbrek ağrılarından kurtulmak için İstanbul'a gelir. Onun yaşadıklarını okuyoruz.

    Beşinci öykü Cıgara. Beyoğlu'nda vakit gece yarısına yaklaşmış sokakta kavga eden çocuklar görür. Onları izlemeye başlar. Yaşadıklarını okuyoruz.

    Altıncı öykü Millet Yutmuyor. Şehirde her sene kurulan panayıra doğru bir yolculuk yapıyoruz.

    Yedinci öykü Bahtiyar Köpek. Bu sefer kendisinin de dediği gibi açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil sevgiden, tokluktan , rahatlıktan bahsediyor. Bir köpek için yapılanları okuyorsunuz bu öyküde.

    ”Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları,hayatı, güzelliği, saatedeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.
    Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!”

    Sekizinci öykü Çilli. İzmir'in sıcak akşamlarından birinde bu sıcak havada soğuk bir şeyler içmek için bir gemici barına gidiyoruz. Orada yaşanılanları okuyoruz.

    "Böyle budala yerine koymuyorlar mı, işte insana asıl o dokunuyor."

    Dokuzuncu öykü Dekolman. Ankara'da işsiz olduğu günlerde kendi ihtiyaçlarını gidermek için çevirmenlik yaparken tanık olduğu bir hikaye okuyoruz.

    "İşte görüyorsunuz ki, bir mesele üzerinde ciddi olarak çalışılınca aynı doğru neticelere varılıyor."

    Onuncu öykü Hakkımızı Yedirmeyiz!
    ”Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır, namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık çocuk değiliz, yemiyoruz bu numaraları, değil mi ya?..” Ve hikayeyi anlatmaya başlıyor.

    On birinci öykü Cankurtaran. İkindi vakti Asiye'nin sancıları başlar. Daha sonra olanları okuyoruz.

    On ikinci öykü Çirkince. Efesos Harabelerini görmek için biletini ona göre ayarlamıştır. Oralara gittiğinde yaşadıklarını eski anılarının peşinden gidilişini okuyoruz.

    On üçüncü öykü Kurtla Kuzu. Rıfat , polis müdürlüğünün kapısında duruyordur. İçindeki korkunun ağır basmasıyla hızlı adımlarla oradan uzaklaşır. Tramvay'ı beklerken onunla karşılaşır. Ve yaşanılanları okuyoruz.

    "İnsan dedikleri mahlukun içinde neler kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki en ummadığımız adam en beklemediğimiz şeyleri yapabilir."

    "Zaten işkence nedir? İrademiz ve kafamız bizi küçültecek bir iş yapmadıkça, işkence sade bir fizyoloji meselesidir."

    Birinci masal Bir Aşk Masalı. Bir zamanlar insanların mutlu olması için çalışan kadın hükümdar varmış. Bu ülkede bütün insanlar mutluymuş.Bir gün sarayın tam karşısına genç bir derviş gelmiş. Ondan sonra yaşanılanları okuyoruz.

    "Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil , ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir 'Ah' diyerek diyerek düşüp ölebilendir."

    İkinci masal Devlerin Ölümü. Yeryüzünde kocaman devlerin yaşadığı zamanda onların nasıl yok olduğunu okuyoruz.

    Üçüncü masal Koyun Masalı. Başında çobanı ve köpekleriyle yaşayan bir koyun sürüsünün yaşadıklarını okuyoruz.

    “ Bu dünyada çobansız da , köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da , ileride başınıza yeniden itler , hele kendisini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları defetmeye bakın!”

    Dördüncü masal Sırça Köşk. Boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş bilmedikleri bir şehre tepeden bakarlar. Birsinin aklına bu şehirde Sırça Köşk yapıp rahat rahat yaşamak gelir. Bu planı uygulamak için yola düşerler. Devlet eleştirisi olan bu masal (öykü) 1947 yılında yasaklanmıştır.

    ”Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmesi bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
  • 250 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Öncelikle bir konuda herkesle acil olarak anlaşalım. Bu soruların incelemesini 15 güne yakın bir sürede anca yazdım. Sonu nerede bu yazının, diyerek kontrol edilmeden önce, bu sitedeki en uzun inceleme bu olmuştur, diyebilirim. Kimseden bu Evren incelemesini komple okumasını beklemiyorum. Bu incelemenin 10/1 uzunluğuna sahip incelemeler bile genelde burada uzun olarak kabul ediliyor. Ama bu cidden uzun. O yüzden tek ricam, soru başlıklarını okumanız. Genelde 3 kelimeden oluşan soru cümleleri var. Eğer soru ilginizi çekerse altındaki cevabı okuyabilirsiniz.

    Bu inceleme kitabın bir özeti niteliğinde değil. Bazı sorularda verilecek bilgi sınırlı. Örneğin; Venüs bir cehennem gibidir. Yani Venüs hakkında söylenebilecekler benzerdir. Sıcaklığı, diğerlerine göre farkları vesaire. Farklı materyallerde de bilgiler bu şekildedir. Ama bu tarz sorularda bile bir kopyala-yapıştır durumu mevcut değil. Hepsi kendi cümlelerim. Astronomi, bende en fazla hayranlık uyandıran konulardan biridir. Diğer uzun cevaplı sorularda ise bazen tamamen kitapla alakasız olarak, farklı materyal ve bilgilerden gelen cevaplar verdim. Örneğin; 41. soruya verilen cevabı kitaptan çok daha geniş ele aldım. Kitapta bu sorunun sahip olduğu sayfa sayısı, benim incelemede verdiğim cevabın kaplayacağı sayfa sayısından daha azdır. Bu kitabın yetersizliğinden kaynaklı değil, kişisel tercihimdir. Olayı daha başından anlatmaya başladım diyebilirim. Kitap çok güzel bu arada. Ama 2011 çıkışlı ve astronomi çok hızlı gelişen bir dal. Bu kitap yazıldığında, Evren'de tahmini galaksi sayısı 100-125 milyar tahminleri arasındaydı. Ama sayı 2 trilyona çıktı. Ya da bu kitap yazıldığında en fazla uyduya sahip gezegen Jüpiter'di. Ama son keşiflerle beraber şu an en fazla uyduya sahip gezegen Satürn. Ben elimden geldiğince bu haberleri takip ettiğimden, değiştiğini bildiklerimi incelemeye yansıttım. Bu arada bazı soruların altında genelde aynı seriden konuyla ilgili belgesel tavsiyeleri verdim. Tek bir sorunun cevabını bile okusanız dâhi, şimdiden teşekkür ederim. İyi yolculuklar!




    1- Evren nedir?

    Geçmişte olmuş, şimdi var olan ve gelecekte olacak her şeyi kapsayan, madde ve enerji bütünüdür. 13.8 milyar yaşındadır. Bir başı, sonu, merkezi ya da kenarı yoktur. 92 milyar ışık yılı genişliğindedir ve gittikçe hızlanarak genişlemeye devam eder.

    13.8 milyar yıllık bir tarihe başlamadan önce Evren'in ilk saniyesini içeren bu belgeseli izlemekte yarar var. İlk saniye derken ölçülebilen en kısa zaman aralığı olan Planck Zamanı ile inceleniyor. Higgs Bozonu, antimadde, çoklu evren gibi konulara da değiniliyor:
    https://youtu.be/rvJXC4I9XXk


    2- Uzay nedir?

    Gökcisimlerinin atmosferlerinin ötesindeki bölge 'uzay' olarak kabul edilir. Her gezegenin atmosfer seviyesi farklılık gösterdiğinden geneli kapsayan bir sınır belirlemek imkansızdır. Gezegenimizde bulunan sınır ise Theodore von Kármán tarafından belirlenmiştir. Kármán hattı diye bilinir. Tam olarak şu noktada başlar ve biter diye belirlenen net bir sınır olmasa bile, deniz seviyesinden aşağı yukarı 100 km yüksekte bulunan hayali bir sınırdır. Bu kitapta da bahsi geçen, Carl Sagan'ın verdiği meşhur örneğe göre, arabanızı yere dik bir konuma getirip havada 100 km hızla ilerleyebilirseniz, bir saat gibi bir sürede uzaya çıkmış olursunuz. Bu kitabın yazılmasından aşağı yukarı bir yıl sonra Felix Baumgartner adındaki eski bir paraşütçü, dünyaca ünlü bir içecek firmasının sponsorluğunda ve özel bir helyum balonun içinde tam 39 km yükseğe çıkarak kendini aşağı bıraktı. Saatte 1342 km hıza ulaşarak ses hızını aştı ve bir insanın ulaşabildiği en yüksek hız rekorunu kırdı. Bu olay medyada bile "uzaydan atlayan adam" olarak servis edilse bile, atladığı yükseklik Kármán hattının yarısına bile tekabül etmediğinden, uzaydan atlayan herhangi bir insan hâlâ bulunmuyor.

    Kármán hattını, fotoğrafta görünen mavi ve siyah renkli bölgelerin karıştığı yer olarak kabul edebiliriz:
    https://i.hizliresim.com/anQBWO.jpg

    İzlememiş olanlar için Felix'in atlayışını da bırakayım buraya:
    https://youtu.be/6Wm45Vs7mcw


    3- Uzay ne kadar boştur?

    Uzayın baz aldığımız bölümüne göre değişir. Metreküp başına düşen atom sayısına göre hesaplanır. Çok az miktarda bulunduğundan dolayı kilometreküp başına göre hesaplanan toz parçacıkları da bulunur. Güneş Sistemi'miz içindeki boşluk metreküp başına 5 ila 100 milyon atom arasında değişir. Galaksiler arası ise kıyaslanamayacak şekilde daha boştur. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisi ile içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi arasında bulunan mesafede metreküp başına ancak 1 atom bulunur. Kitapta bu soru başlığı altında değinilmeyip ayrı bir soru başlığı altında anlatılan, gözlemlenemeyen ama varlıkları ve etkileri bilinen karanlık madde ve karanlık enerji konusu da var. Gözlemlenebilen maddeler evrenin ancak %4-5'ini kapsar. Gözlemlenemeyen karanlık maddenin oranının ise %20 civarı olduğu düşünülüyor. Geriye kalan evren ise karanlık enerjiden oluşuyor. Yani aslında bir yokluk ve boşluk var denilemez. Ama bu soru başlığında baz alınan uzay boşluğu tamamen gözlemlenebilen maddeler üzerindendir.


    4- Bulutsu nedir?

    Evrende bulunan gazlar ve tozlar belli bir düzen olmaksızın evrene dağılmıştır. Ama bazen belli bir noktada toplanmaya başlarlar. Belli bir nokta dediysem genellikle bu nokta birkaç ışık yılı genişliğinde oluyor. Evrenin genişliğini baz aldığımızda küçük bir alanı kaplasa bile insanlık açısından korkunç bir mesafe. Yayıldığı alanı katedebilmek için saniyede (saatte demiyorum dikkat ederseniz) 300.000 km hızla (yani ışık hızıyla) giden bir araçta birkaç yıl gidilmesi gerek. İşte bu çeşitli yerler ve şekillerde toplanan gaz ve toz bulutlarına bulutsu ya da daha sık görebileceğiniz Latince adıyla Nebula deniyor. Bu gazların %70'ini hidrojen, %28'ini helyum ve %2'sini diğer elementler oluşturur. Adeta görsel bir şölen sunan nebulalar, yıldızların ölümüyle ortaya çıkabileceği gibi aynı zamanda tüm yıldızların da doğum yerleridir. Bir yıldız olan Güneş'imiz ve buna bağlı olarak güneş sistemimizin oluşumu ve geçmişi hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek adına nebulalar hakkında bilgiler edinmek oldukça önemlidir. İnsanlar ve diğer canlılar, üstünde yaşadığımız gezegen ve içinde bulunduğumuz güneş sisteminde ne varsa bir zamanlar gaz ve tozlardan meydana gelmiş bir nebulaydı. Hatta evrenin kendisi bile Bing Bang sonrası ilk başlarda bir gaz ve toz bulutuydu, yani bir devasa bir nebulaydı diyebiliriz.

    Güneş' büyüklüğünde 30 yıldız daha yaratabilecek kadar büyük olan Atbaşı nebulası ve diğer nebulaları da görebileceğiniz oldukça güzel, nebula odaklı bir evren belgeseli: https://youtu.be/rVdqxaz88Uc


    5- Güneş nedir?

    1859 yılında spektroskopun icadı sayesinde öğrendiğimiz gibi aslında gezegenimize en yakın yıldızdır. Yakın dediysem dünya genelinde ya da günlük hayatta kullandığımız bir yakınlık değil tabii ki. Yukarıda da bahsettiğim ışık hızı yakınlığıdır. Dünya ve Güneş arasındaki mesafe aşağı yukarı 150 milyon km'dir. Güneş'in yaydığı ışınlar, saniyede 300.000 km hızla ilerleyerek, 150 milyon km'yi ancak 8 dakikanın üzerinde bir sürede aşarak bize ulaşabilir. Yani güneşli bir günde gözlerinizi kısarak Güneş'e bakmaya çalıştığınızda (yapmayın) onun 8 dakika önceki hâlini görürsünüz. İşi biraz daha ilginç hâle getirirsek, Güneş, ülkemizin saatiyle tam 12:00'da birden yok olursa, ancak 12:08-09'da karanlığa gömülür ve yıldızımızın yok olduğunu anlayabiliriz. Gece vakitlerinde olan herhangi bir ülke vatandaşı ise haber ve ajans takip etmiyorsa ancak Ay'ı izlediği sırada, Ay'ın birden ortadan kaybolmasıyla Güneş'in yok olduğunu anlayabilir. Ay, Güneş'ten aldığı ışığı yansıtan bir gökcismidir. Yansıtacak bir ışık kalmadığından artık görünmez olacaktır. 8 ışık dakikası etkileyici gibi gelmeyebilir. O zaman Güneş'ten sonra bize en yakın yıldızı birden ortadan kaldıralım. Yani 4.2 ışık yılı uzağımızda bulunan Proxima Centauri'yi. Bize en yakın yıldız olmasına rağmen ışık seviyesi oldukça düşük olduğundan çıplak gözle görülemeyen, ancak teleskoplar sayesinde gözlemlenebilen bir yıldızdır. Teleskobunuzu bu yıldıza çevirdiğinizde onun 2015 yılındaki hâlini görürsünüz. Şu an tamamen ortadan kalksa bile 2024 yılına kadar teleskobunuzun merceğini süslemeye devam edecektir. İlkokul sıralarına geri dönersek, Güneş'imiz yaşam, ısı ve ışık kaynağımızdır. Duygusal anlamda kullanılan hâlini bir kenara bırakırsak, 'sensiz yaşayamam' cümlesini onun kadar hak eden hiçbir şey yoktur.

    Güneş Belgeseli: https://youtu.be/gYpO8grpBp4


    6- Güneş nasıl bir yıldızdır?

    Güneş orta boy bir yıldızdır. Hatta diğer yıldızlarla karşılaştırıldığında küçük bir yıldız bile denilebilir. Sıcaklığı da diğer yıldızlara göre pek yüksek sayılmaz. Yüzey sıcaklığı 5500°C’tır. Yüzey sıcaklığı bir yıldızın rengini belirler. Sahip olduğu yüzey sıcaklığı nedeniyle de sarı renkli bir yıldızdır. Merkezindeki çekirdeğin sıcaklığı ise 15 milyon derecedir. Burada saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Aradaki 4 milyon tonluk enerjiyi de uzaya saçar. Bize yaşam sağlar. Ne dedim? Onsuz olmaz.


    7- Güneş lekesi nedir?

    Çıplak gözle bakıldığında Güneş, gökyüzünde hareketsiz ve sakin bir küre gibi görünmesine rağmen aslında dinamik ve muazzam olayların yaşandığı bir yüzeye sahiptir. Yüzeyinde sürekli fokurdayan kabarcıklar vardır. Kabarcık denince akıllara ufak bir şeymiş gibi gelse bile bu kabarcıkların büyüklüğü aşağı yukarı ülkemiz kadardır ve sayıları milyonlarcadır. Yine Güneş'in yüzeyinde, genelde Dünya büyüklüğünde olan, bazen de Güneş sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter'den bile daha büyük lekeler oluşur. Koyu renk olarak gözükürler. Çünkü yüzeyin diğer alanlarına göre daha düşük sıcaklıklara sahiptirler. Manyetik alan şiddetinin en fazla yaşandığı yerlerdir. Çekirdek ve iç bölgelerden gelen enerji ve ısı bu lekelerden dışarı çıkamaz ve içe doğru batmaya başlar. Yüzeyde olan patlama ve püskürmelerin çoğu da lekeler nedeniyledir. Bu lekeler geçici yapılanmalardır. Güneş'in sakin ya da durağan olmadığı çok önceleri tahmin edilse bile bu lekeleri bularak bunu kanıtlayan kişi Galileo'dur. Geliştirdiği teleskobuyla Güneş'in görüntüsünü bir kağıdın üstüne düşürerek ortaya çıkan şekilde lekeler olduğunu görmüştür.


    8- Gezegen nedir?

    1802 yılında gökbilimci Herschel, büyük gezegenlerin uydularını ve oldukça küçük gezegenleri tanımlamak için yıldız benzeri anlamına gelen asteroit adını önerdi. Bu önerisi ancak 1851 yılında minik gezegenlerin sayısının 15'i bulması ve şu an gezegen olarak kabul edilen 8 büyük gezegenle birlikte gezegen sayısının 23'e çıkması sonrasında kabul edildi. Asteroit tanımının kabul edilmesiyle birlikte gezegen sayısı birden 8'e düştü. 1930 yılında Plüton keşfi sonrası gezegen sayısı 76 yıl boyunca 9 olarak kabul edildi. 2005 yılında Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede Plüton'dan daha büyük Eris adı verilen bir gökcisminin keşfedilmesi ve bu kuşaktaki gökcisimlerinin artmasıyla birlikte yeni bir tanım getirilmek zorunda kalındı. Ya Eris onuncu gezegen olarak kabul edilecek ya da Plüton gezegenlikten kovulacaktı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği gezegen olarak tanımlanmak için 3 şart koştu:
    1- Güneş'in ya da bir yıldızın çevresinde dönmek,
    2- Küre şeklinde olmasını sağlayacak kadar büyük bir kütleye sahip olmak,
    3- Yörüngesi civarındaki herhangi bir cisimden daha büyük kütleli olmak dolayısıyla daha büyük kütleçekime sahip olarak çevresini temizlemek.
    Aynı yörünge civarında bulunan Plüton ve Eris aşağı yukarı aynı kütleye sahip olunca Eris gezegenliğe kabul edilmedi, Plüton ise gezegenlikten çıkarıldı. Her ikisi de yeni tanımlanan cüce gezegen sınıfına sokuldu.

    https://i.hizliresim.com/M1GXOk.jpg
    Her zaman kalbimizdesin Plüton!


    9- Güneş Sistemi gaz ve toz bulutundan mı oluştu?

    Daha önceleri ortaya atılsa bile 18. yüzyılın sonlarında Pierre-Simon tarafından öne sürülen Bulutsu Varsayımı ilk başlarda mantıklı ve tutarlı görünse bile zaman geçtikçe hataların artmasıyla 20. yüzyılın başlarında tamamen terk edildi. Bugün yaygın olarak kabul gören model ise Sovyet gökbilimcisi Victor S. Safronov’un 1960’lı yıllarda geliştirdiği Güneş Bulutsusu modelidir. Güneş ve diğer gezegenlerin oluşumunu tutarlı olarak büyük oranda açıklar. Başka yıldızların çevresinde dönen gezegenler keşfedildikçe evrensel bir model olarak kabul edilmeye başlamıştır. Gelişen teknoloji ve teleskoplar sayesinde gözlemlenen genç yıldızların çevresinde bulunan gaz ve toz bulutları yani gezegen oluşumları, Safronov'un modeliyle tutarlı şekilde uyuşuyor.


    10- Güneş nasıl oluştu?

    Bu soru için 'bulutsu nedir?' sorusu altında tavsiye ettiğim nebula belgeseli oldukça aydınlatıcı. Bir yıldız olan Güneş, diğer tüm yıldızlar gibi nebuladan oluşmuştur. 4.6 milyar yıl önce Güneş, 50-100 ışık yılı büyüklüğünde bir hammadde nebulasıydı. Bu dev gaz bulutu çevreden gelen bir itme ya da çekme kuvveti nedeniyle hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenme nebulanın bir yıldızın yanından geçmesi ile kütleçekim etkisine maruz kalması ya da bir süpernovanın şok dalgasıyla itilmesi sonucu başlamış olabilir. Bu sayede gaz ve toz bulutu daha büyük kütlelerle belli yerlerde toplanmaya başlamıştır. Bu kütleler büyüdükçe diğer gaz ve toz parçacıklarını kütleçekim etkisi altına alarak çevreyi temizlemeye ve büyümeye başladı. Yaklaşık iki milyon yıl sonra bu kütleler iyice birleşerek çekirdek bulutlarını oluşturdu. Bu çekirdek bulutlarının diğer nebulalarda da gözlemlendiği gibi kendi eksenlerinde bir dönüş hızı vardır. Bulutlar küçüldükçe yani kütleler oluşmaya başladıkça bu dönme hızlanır. Daha hızlı dönen ve çevresindekileri daha kuvvetle çekmeye başlayan çekirdekler merkezlerine daha çok madde çektikçe, atom ve moleküllerin sürtünmeye başlaması nedeniyle ısınmaya başlar. 50-100 ışık yılı genişliğinden giderek küçülmeye başlayan nebula, sonunda Güneş'ten Plüton mesafesine sahip dev bir küre yapısı hâline geldi. Sıcaklıkla birlikte dönme hızı ve yoğunluğu da artan Güneş ise sonunda bir önyıldız aşamasına geçti.


    11- Güneş’in sonu nasıl olacak?

    Yıldızlar bulundukları kütlelere göre bir yaşam sürerler. Büyüklükleri ve ömürleri ters orantılıdır. Ne kadar büyüklerse o kadar kısa ömürlü olurlar. Güneş orta boylu hatta sarı cüce olarak kategorilendirilen bir yıldızdır. Diğer tüm yıldızlar gibi, bizim yıldızımız olan Güneş'in de bir ömrü ve sonu var. Güneş, 4.5 milyar yıldır pek değişmemiş şekliyle bir ana kol yıldızıdır. Ana kol yıldızları bir yıldızın en uzun evresidir. Güneş, merkezinde yakıt olarak kullandığı hidrojenin ancak yarısını yakmış orta yaşlı bir yıldızdır. 5-6 milyar yıl daha merkezinde hidrojen yakıp helyum üreterek çıkan enerjiyi uzaya saçmaya devam edeceği düşünülüyor. Ömrünün sonlarına doğru hidrojen tükenmeye yüz tutarken, helyum ortamı ele geçirerek Güneş'in içine doğru çökmesine neden olacak. Dış katmanların büyümeye başlamasıyla birlikte yüzeyi genişleyen ve buna bağlı olarak sıcaklığı düşen Güneş'in rengi turuncu, kırmızı gibi renklere bürünecek. 600-700 yıllık bir zaman diliminde tamamen kırmızı bir hâle büründükten sonra, 500 yıllık bir süreçle iyice küçülerek rengi maviye dönüşecek ve hızlı bir büyüme sürecine girecek. Bugünkü hâlini çap olarak 150 katına, sıcaklık olarak da 2000'e katlayarak 'kırmızı dev' formunu alacak. Ancak şiddetli güneş rüzgarları nedeniyle Güneş, çap olarak inanılmaz genişlemeye başlamasına rağmen kütlesinin yarısına yakınını kaybedecek. İşler bu noktada daha da ilginçleşmeye başlıyor. Güneş'in, kütle kaybına bağlı olarak kütleçekim oranı da gittikçe azaldığı için, gezegenlerle arasındaki bağ giderek zayıflayacak ve gezegenler Güneş'ten uzaklaşmaya başlayacak. Kitapta Venüs'ün bu sıralarda Dünya'nın şu anki yörüngesine gelirken Dünya'nın ise Mars'ın yörüngesine doğru kayacağı söyleniyor. Ama Venüs'ün ya da Dünya'nın başka yörüngelere çekilebilecek zamanı olabilecek mi sorusu oldukça sık tartışılıyor. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'ün, bu kırmızı devden kurtulması imkansız. Güneş sisteminde bir sonraki gezegen olan Venüs'ün de aynı akıbete uğrama ihtimali çok yüksek. Acaba gezegenimiz bu alev topundan kurtulabilir mi? Görüşler genelde kurtulabileceği yönünde olsa da net bir şey yok. Yaşam milyonlarca yıl önce ortadan kalkmış olacağı için, duygusallığı bir kenara bırakarak cevap verirsek, hiçbir şey fark etmiyor. Kırmızı dev formunda olan Güneş'in çekirdeği bir süre sonra 100 milyon dereceye ulaşacak ve bu sıcaklık sayesinde çeşitli elementlerin birbirleriyle tepkimeye girmesi sonucu enerji üretimi tekrar başlayacak. Birkaç milyon yıl sonra şu an bulunduğu çapın on katı çapa ulaşacak. Dengesini tekrar sağladığı için bir süre daha ışımaya devam edecek. 600-700 milyon içinde ikinci kez dengesini yitirerek bir süper kırmızı dev formuna dönüşecek. Tekrar dengesini sağlayıp üçüncü ve son kez dengesini yitirdiğinde ise yine kütlesinden büyük bir kısmı kaybedecek. En sonunda merkezdeki çekirdeğin çapı, şu an sahip olduğu çekirdeğin ancak %1'ine denk gelerek bir beyaz cüceye dönüşecek. Kütle ve sıcaklık iyice düşecek ve 100 milyar yıl içinde sıcaklığı artık ışıma yapmaya yetmediğinden bir siyah cüceye dönüşecek ve hiç görünmeyecek. Kesinlikle çalkantılı ve şiddetli bir ölüm.


    12- Gezegenler nasıl oluştu?

    Güneş nebulası içindeki gaz ve toz bulutlarından oluşmuştur. Tüm gezegenler, uydular ve asteroidlerin neredeyse hepsi Güneş kadar yaşlıdır. Güneş daha önyıldız aşamasındayken oluşmaya başlamıştırlar. Güneş'e olan uzaklıkları ve yörüngelerinde büyümelerini sağlayan hammadde miktarı ve çeşidine göre büyüklükleri ve yapıları ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin; Güneş'e yakın bölgelerde metal ve kayalar daha fazlaydı. Güneş'e daha uzak olan Jüpiter ve sonrasındaki kar hattı bölgesinde ise gaz ve buzlar daha fazlaydı. İlk başta kaya ve buz şeklinde olan Jüpiter, kütlesi büyüdükçe hızla gazları kendine çekmeye başladı ve bir gaz devi hâline geldi. Satürn'e ise daha az miktarda gaz kaldığından kütlesi çok daha düşük oldu. Neptün ve Uranüs bu gaz ziyafetine çok geç kaldığından ve yeteri kadar gaz toplayamadıklarından birer buz devine dönüştüler. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi Güneş'e en yakın gezegenler ise o bölgede kaya ve metallerin daha çok bulunması nedeniyle karasal birer gezegen oldular. Bulundukları bölge ise kar hattına göre çok daha az miktarda hammadde içerdiği için, o bölgedeki gezegenlere göre çok daha küçük gezegenler olarak kaldılar.


    13- Gezegenlerin temel özellikleri nelerdir?

    Diğer sorulara bakınca temel olarak ilkokul bilgisiyle cevap verilebilecek soru. Johannes Kepler'in bulduğu ve kendi adıyla anılan Kepler yasaları ve Newton'un bulduğu Kütleçekim yasası.


    14- Merkür nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ve en ufak gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Merkür'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Hermes'dir. Tanrıların habercisi olduğundan en hızlı tanrıdır. Merkür de en hızlı gezegen olduğundan bu isim kendisine layık görülmüştür. Güneş'in çevresindeki dönüşü 88 gün, kendi eksenindeki dönüşü ise 58 gün sürer. Bu yüzden Merkür'ün iki yılında sadece üç gün vardır. Deli gibi hareket etmesine rağmen, jeolojik açıdan ölü bir gezegendir. 4880 km çapına rağmen, merkezindeki demir çekirdeğin çapı 3600 km'dir. Çekirdeğinde muazzam büyüklükte demir bulunmasına rağmen, yüzeyinde demir yoktur. Bunun nedeni de tam olarak açıklanamamaktadır. Böyle de manyak bir gezegendir. Herhangi bir uydusu ya da kâle alınacak bir atmosferi yoktur. Aydınlık tarafında sıcaklık 430 derece, karanlık tarafında ise -170 derecedir. Gece ve gündüz farkının en yüksek olduğu gezegendir.

    Merkür belgeseli: https://youtu.be/G1CIngx58qk


    15- Venüs nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ikinci gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Aşk ve Güzellik tanrıçası'ndan alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Afrodit'tir. Köken olarak bir kadın ismi alan tek gezegendir. Yüzeyinde bulunan kraterlere de birkaç istisna dışında tarihteki ve mitolojilerdeki kadınların isimleri verilmiştir. Erkek kökenli isimlere sahip diğer tüm gezegenlerden farkını ortaya koymak istermiş gibi değişik özelliklere sahiptir. En parlak gezegendir. Geceleri parlaklığı birçok yıldızı bile geride bırakır. Güneş'in etrafında dönme süresi 225 gün, kendi ekseninde ise 243 gündür. Venüs'ün bir günü, gezegenin yılından daha uzundur. Tüm gezegenler saat yönünün tersine dönerken saat yönünde dönen tek gezegendir. Gerçi Uranüs de saat yönünün tersine dönmez. Ama onun durumu bayağı karışık. Uranüs, kendini adeta deliye vurmuştur. Venüs'ün bu tersliği sebebiyle Güneş doğudan batar, batıdan doğar. Bu tersliğin nedeni tam olarak bilinmese de en yaygın görüş kuvvetli bir çarpışma sonrasında dönme yönünün değişmesidir. Ayrıca en sıcak gezegendir. Yüzey sıcaklığı 470 derecenin üstündedir.

    Dünya: Venüs'ün kötü ikizi belgeseli: https://youtu.be/HVha3DMlklo


    16- Dünya nasıl bir gezegendir?

    Talihsiz bir gezegendir.


    17- Ay nasıl bir gökcismidir?

    Biricik uydumuz. Uydusu olan diğer gezegenlerin uydu sayıları çok fazladır. Güneş Sisteminin 5. büyük uydusudur. Uydusu olduğu gezegene bu kadar yakın ve sevecen başka bir uydu yoktur. Bu yüzden gezegen-uydu ikilisinden çok 'gezegen çifti' olarak gören gökbilimciler de mevcuttur. Sesi iletecek bir atmosfer olmadığından yüzeyinde mutlak bir sessizlik hâkimdir. Jeolojik olarak uzun süredir ölüdür.

    Ay belgeseli: https://youtu.be/CyonPKPZXE8


    18- Ay nasıl oluşmuştur?

    Ay'dan örnekler gelmeden önce yaygın olan iki teori vardı. İlk teoriye göre Ay, şu an bulunduğu konumda, gaz ve toz bulutundan oluşmuştu. İkinci teoriye göre de hiçbir gezegenin kütleçekimine maruz kalmadan ortalıkta deli divane gezerken Dünya'nın yörüngesine girerek ve gezegenimizin kütleçekimine maruz kalarak şu an bulunduğu yörüngeye oturmuştu. İkinci teori aslında örnekler gelmeden önce zaten çürüktü. Çünkü; Dünya, yakınlarından geçen Ay'a "gel, otur şuraya soluklan yeğenim" diyebilecek bir kütleye sahip değildir. Gelen örneklerden sonra Ay'ın, Dünya gibi demir bir çekirdeğe sahip olmadığı anlaşıldı. Şimdi oldukları bölgede kendi hâllerinde oluşmuş olsalardı, aynı oluşum şartlarına ve hammadde ortamına sahip oldukları için, Ay'ın çekirdeğinde de demir bulunması gerekirdi. Ama alınan kaya örnekleri de gezegenimizdeki kayalarla birçok yönden benzeşti. Bu da ortak bir geçmişe sahip oldukları anlamına geliyordu. Dolayısıyla gelen örneklerle soruların yanıtlanması beklenirken kafalar iyice karıştı. Gelen kaya ve toprak örneklerinde, Ay'ın bir zamanlar eriyik şekilde ve lavlarla kaplı olduğu belirlendi. Bu sıcak dönemde çekirdeğinde bulunan demirin erimiş olması muhtemeldi. Ancak diğer yandan bu kadar küçük bir gökcisminin bu derece ısınması da imkansızdı. Gezegenler hakkında bilgi arttıkça üstlerinde oluşan büyük kraterlerin tarih olarak genelde tek bir zaman diliminde toplandığı anlaşıldı. Bu 4.6 milyarlık tarihin ilk bir milyar yılını kapsayan bir zaman dilimiydi. Etraftaki gaz ve tozları toplayarak oluşan gezegenler haricinde, ortalık da gaz ve tozdan geçilmediği için, kütle edinmiş gökcisimleri oldukça boldu. Bunlar daha büyük kütlelerin yani gezegenlerin kütleçekimine girdikleri an doğal olarak gezegenlere doğru yol almaya başladı ve buuuuum. O zamanlar bu oldukça sık gerçekleşen sıradan bir olaydı. Bu evreye 'bombardıman evresi' adı verildi. Şu an bu olaylara tanık olmayışımızın nedeni hem hammaddenin yok denecek kadar az olmasından dolayı büyük kütlelerin oluşamaması hem de geriye kalan küçük kütleli meteorların gezegenlerin atmosferleri tarafından imha edilmeleridir. Atmosferler tarafından imha edilemeyecek kadar büyük kütleli gökcisimleri, bombardıman evresinde patır patır gezegenlere çarptığı için zaten tükenmişti. Yani çok büyük oranda tükenmişti. Yoksa hepimizin bildiği, dinozorların soyunu tüketen ünlü meteor gibi örnekler de vardı. Bu meteor çok büyük ihtimal Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında ortaya çıkan bir gökcismiydi. 4.6 milyar yıl boyunca kendisinden daha büyük bir gökcisminin yörüngesine girmeden ortalıkta dolaştı ve günün birinde Dünya'nın yörüngesine girip kütleçekim etkisiyle gezegenimiz tarafından kendine çekildi. Dinozorlar için film sona ermişti. Peki bombardıman evresinde, gezegen büyüklüğündeki iki cisim çarpışmış olabilir miydi? Evet. Hem farkları ve benzerlikleri hem de Ay'ın bir zamanlar lavlarla kaplı olmasını tutarlı şekilde açıklayan ve günümüzde yaygın şekilde kabul gören teori budur. Ay'ın çapını baz alarak yapılan hesaplamalar sonucu, Dünya, Mars büyüklüğünde bir gökcismiyle çarpışarak kütlesinin bir bölümünü kaybetti. Yani bugün Ay olarak isimlendirdiğimiz gökcismi, bu çarpışma sonucu gezegenimizden kopan bir parçadan başka bir şey değildi.


    19- Mars nasıl bir gezegendir?

    Kızıl gezegen. Romalılar kan rengindeki bu gezegene, Savaş Tanrısı olan Mars'ın adını vermişlerdir. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Ares'tir. İki tane uyduya sahiptir. Bu uydular da Ares'in savaşlarda yanında götürdüğü iki oğluna hitaben isimlendirilmiştir. Phobos (korku) ve Deimos (dehşet). Kan rengine sahip olmasını toprağında bol miktarda bulunan demiroksite borçludur. Yani günlük hayatta da sıkça gördüğümüz demirin çürümesine neden olan, pas'tır. Dünya'dan oldukça ufak olan Mars'ın kendi ekseninde dönüş süresi, bize benzer şekilde 25 saate yakındır. Ama Güneş'e bizden daha uzak olması nedeniyle Güneş etrafındaki dönme turu 687 gün sürmektedir. Bilim insanlarının ilgi odağı olmasının ve özellikle 21. yüzyılda artan koloni kurulma planlarının yapılmasının nedeni, bizim de dahil olduğumuz karasal gezegenlerin sonuncusu olması ve yüzeyinin yeryüzüne çok benzemesidir. Sıcaklığı da bizden sonra koloni kurmaya en uygun sıcaklığa sahiptir. Diğer karasal gezegenlerden Venüs ve Merkür'ün yüzey sıcaklıkları 400 derecenin üstünde gezdiği için, oralara koloni kurma düşüncesi bile şu an oldukça komiktir. Mars'ın yüzey sıcaklığı Antartika'nın kış günlerine benzer şekilde -60 derecedir. Yaz aylarında ise sıcaklığı 0 derecedir.

    Mars belgeseli: https://youtu.be/MBLPu_HQDQY


    20- Mars’ta yaşam var mı?

    Yüzey üstünde hareket edebilen araçlar ve uydular herhangi bir canlı izine ya da fosiline rastlamadı. Ancak milyarlarca yıl önce, sıcaklığı tıpkı bizim atmosferimiz gibi tutabilecek daha yoğun bir atmosfere sahip olduğu biliniyor. Şu an donmuş şekilde yüzeyinde bulunan buz kütleleri, bir zamanlar su şeklindeydi. Dünya üstünde sadece Antartika'nın derinliklerindeki soğuk ortamda yaşayan bakteriler mevcut. Yüzey sıcaklığı da Antartika'ya çok benzediğinden bu donmuş su kütlelerinin derinliklerinde, bakterilerden öteye gitmese bile yaşam olma ihtimali çok yüksek. Mars'a koloni kurulması başarıldığında eğer canlı izine rastlanırsa bir DNA temeline sahip olup olmadığı araştırılacak. Eğer DNA temeline sahipse ya meteor çarpışmaları nedeniyle bizden oraya gitti ya da Mars'tan buraya gelerek daha uygun bir ortamda yaşam oluşmaya başladı. DNA temelli değilse de evrende farklı biçimlerde ve çok yaygın şekilde yaşam oluşabileceğinin büyük bir kanıtı olacak.


    21- Asteroit nedir?

    Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında, gezegen olabilecek kadar kütle toplamayı başaramamış döküntülerdir. Sayıları milyarlarcadır. Büyüklükleri birkaç metre çapında ya da minik bir gezegen boyutunda olabilir. Teleskobun icadıyla keşfedilen asteroitlerin, büyük kütleye sahip olanları bir zamanlar gezegen olarak kabul ediliyordu. Ama her yıl yenileri ortaya çıkmaya ve sayıları fazlalaşmaya başlayınca asteroit tanımı getirildi ve rütbeleri düşürüldü. Asteroitler, gezegenler ve dolayısıyla bizim için büyük tehlikeler oluşturur.


    22- Jüpiter nasıl bir gezegendir?

    Ortamın kralı olan en büyük gezegen. İsmini Roma mitolojisinde Tanrıların Kralı olan Jüpiter'den alır. Yunan mitolojisinde karşılığı Zeus'tur. Bir gaz devidir. Oluşum sırasında çevresinde ne kadar gaz varsa hepsini silip süpürmüş bir oburdur. Güneş Sistemi'nin elektrikli süpürgesidir. Büyüklüğü de bundan kaynaklanır. Jüpiter'in içine 1300 tane Dünya sığdırılabilir. Kütlesi de muazzam derecededir. 7 gezegenin toplam kütlesinin 2.5 katı gibi bir kütleye sahiptir. Bu kütleden dolayı çok güçlü bir kütleçekime sahip olduğundan, yeryüzünde 80 kg olan biri orada 187 kg gelir. İlk başlarda çapı bugünkü Jüpiter'in tam iki katıydı. Ama her yıl 2 cm küçülme yaşadığından gittikçe küçülmeye başlamıştır. Eğer ortamda Jüpiter gibi devasa bir elektrikli süpürgemiz bulunmasaydı, diğer gezegenler asteroitlerden kafalarını kaldıramazdı. Ayrıca tam 79 uydusu vardır. Kitapta 67 olarak yazılsa bile 2011 yılından sonra 12 yeni uydu daha keşfedilmiştir. En büyük 4 uydusunu ise Galileo keşfetmiştir. Bu nedenle bu 4 uydusuna Galileo Ayları denir.

    Jüpiter belgeseli: https://youtu.be/FIjSDm87IiU


    23- Jüpiter’in büyük uyduları neden önemlidir?

    Cevap çok basit. Bu uydular, Jüpiter'in muazzam kütleçekimine maruz kalmayarak Jüpiter'in değil de Güneş'in çevresinde dönebilseydi, bugün gezegen sayısı 12 olacaktı. Hepsi de Merkür'den daha büyüktür. Aynı zamanda ilginç özelliklere sahiptirler. Örneğin; Io'nun üstünde 300'den fazla etkin yanardağ vardır ve bu yüzden rengi turuncudur. Volkanik olarak tüm sistem içindeki en aktif gökcismidir. Europa'nın ise pürüzsüz bir buz yüzeyi vardır. Bu buzdan tabakanın 10-20 km arası olduğu ve tabakanın altında derinliği 100 km'yi bulan bir okyanus olduğu tahmin ediliyor. Eğer tahminler doğruysa Europa'da Dünya'daki su miktarının tam iki katı su var demektir. Su demek de yaşam ihtimali demektir.


    24- Satürn nasıl bir gezegendir?

    Fotoğrafların yıldızı olan oldukça güzel gezegen. En dikkat çekici yönü halkalarıdır. En büyük ikinci gezegendir. Tıpkı Jüpiter gibi bir gaz devidir. Ama onun kadar gaz sömüremediğinden daha küçük kalmıştır. İsmini Roma mitolojisinde Jüpiter'in babası olan Satürn'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Kronos'tur. Kronos ikincil tanrı olarak adlandırılan Titan Tanrılardandır. Bu yüzden Satürn'ün en büyük uydusu da Titan olarak isimlendirilmiştir. En büyük ikinci gezegen olmasına rağmen yoğunluğu en düşük gezegendir. Yoğunluğu o kadar azdır ki su dolu dev bir kabın içinde batmaz, yüzerdi. Bu kitabın yazıldığı 2011 yılından sonra uydu sayısına 20 tane uydu daha ekleyerek 82 uyduya ulaşmıştır. Kitabın yazıldığı tarihte en çok uyduya sahip olan gezegen Jüpiter olsa da şu an uydu sayısında Jüpiter'i geride bırakmıştır. Zaten kitapta da keşfedilmemiş yüzlerce uydusu olduğu tahmin olarak belirtiliyor. En büyük ve meşhur uydusu olan Titan yoğun bir atmosferi olan tek uydudur. Gezegenimizden sonra yüzeyinde sıvı olan tek gökcismidir. Ama bu sıvı, su değil metandır.

    Satürn belgeseli: https://youtu.be/b3MKyGHAFz4


    25- Güneş Sistemi’nin buz devleri nelerdir?

    Geldik son iki gezegene. Uranüs ve Neptün. Aslında bunlar da gazsal gezegenlerdir. Ama Güneş'e en uzak iki gezegen olduklarından ve merkezlerinde de Jüpiter ve Satürn kadar ısı üretemedikleri için, buz devlerine dönüşmüşlerdir. Uranüs en büyük üçüncü gezegendir. Uranüs, ismini Roma mitolojisi yerine Yunan mitolojisinden alan tek gezegendir. Bunun nedeni de çok uzak ve çok yavaş hareket eden bir gezegen olduğu için, açık bir gökyüzünde çıplak gözle fark edilebilmesine rağmen gezegen yerine muhtemelen bir yıldız sanılmasındandır. Gezegenlere kendi tanrılarının isimlerini veren Romalılar, bu gezegenin varlığından habersiz oldukları için, Uranüs'ü isimlendirmek teleskobun icadıyla birlikte gökbilimcilere düşmüştür. Onlar da yeni keşfedilen bu gezegene, hiyerarşiyi bozmayacak şekilde, Satürn'ün (yani Kronos'un) babası olan Uranüs'ün ismini vermişlerdir. Uranüs'ün diğer gezegenlere göre ilgi çekici yanı pek yoktur. En ilginç özelliği dönüş şeklidir. 6 gezegen saat yönünün tersine, Venüs ise saat yönünde dönerken Uranüs'ün kutbu Güneş'e bakar. Yani diğer gezegenleri ayakta dönen bir insan olarak kabul edersek Uranüs çimenlere yatarak yuvarlanan birini andırır. Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarındaki şiddetli bir çarpışma sonucu bu hâle geldiği en yaygın görüştür. Neptün ise Güneş'e uzak gezegendir. Çıplak gözle görülme şansı yoktur. Neptün'ün keşfi için, Newton'un kütleçekim yasası kullanılmıştır. Gökbilimciler, Uranüs'ün yörüngesini belli zaman dilimlerinde etkileyen bir gezegen olması gerektiğini fark edince, kütleçekim yasasını baz alarak hesaplamalar yaptılar. Hesaplanan nokta ile Neptün'ün yörüngesi arasındaki fark sadece 1° oldu. Bu kütleçekim yasasının büyük bir zaferiydi. Keşfedilen bu yeni ve mavi gezegene Roma mitolojisinde Denizlerin Tanrısı olan Neptün adı verildi. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Posedion'dur. İsmini mitolojiden almayan tek gezegen Dünya'dır. Dünya, ismini mitolojiden alsaydı Neptün adını bu mavi gezegene bırakmazdık sanırım. En büyük uydusuna da Poseidon'un oğlu Triton'un adı verilmiştir.

    Uranüs ve Neptün belgeseli: https://youtu.be/QiCr3CyyvEQ


    26-Cüce gezegen nedir?

    'Gezegen nedir' soru başlığının altında yazdıklarım bu sorunun cevabını veriyor zaten. Tekrar uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Plüton'un dahil olduğu gezegen sınıfı. Bir zamanlar gezegen sayılmasının hatrına, isminin nereden geldiğini anlatayım. İsmini Roma mitolojisinde Yeraltı Tanrısı Plüton'dan almıştır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Hades'tir. Diğer tanrıların hepsinden uzak bir yerde yaşadığından, gezegen olarak kabul edildiği dönemde Güneş'e en uzak gezegen olmasından dolayı, bu isim ona çok yakışıyordu. Bu arada Plüton ismini gökbilimciler vermemiştir. Plüton'un keşfedildiği 1930 yılında, Oxford'da okuyan 11-12 yaşlarındaki minik bir kız çocuğunun önerisi üstüne bu isim verilmiştir. Mitolojiye ilgi duyan Venetia Burney, Oxford'da kütüphane görevlisi olarak çalışan dedesine laf arasında bu fikrini söylemiş, dedesi de Oxford profesörlerinden birine Venetia'nın önerisini aktarmıştır. Profesörün bu öneriyi meslektaşlarıyla paylaşmasının ardından, isimlendirme için yapılan toplantıda, 3 isim önerisinden biri olan Venetia'nın önerisi oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Venetia, Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasından üç yıl sonra hayata veda etti. Kimsenin bu duruma onun kadar içerlemediğini düşünüyorum. Keşfedilen uydularına ise yine isimlendirildiği tanrıyla alakalı isimler verildi. En büyük uydusu olan Charon, mitolojide ölü ruhları taşıyan yeraltı dünyasının kayıkçısıdır. Bir diğer uydusu olan Nix, ismini Yunan mitolojisindeki Gece Tanrıçası'ndan almıştır. Charon'un annesidir. Aslında mitolojide Nix diye bir isim yoktur. Nyx olarak geçer. Nyx ismi başka bir gökcismine verildiği için, Nix olarak değiştirilmiştir. Plüton da dahil olmak üzere bilinen 5 cüce gezegen vardır. Bunların dördü Neptün'ün yörüngesinden sonra başlayan ve Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede bulunur. Mars ve Jüpiter'in arasındaki cüce gezegen Ceres ise o kadar küçüktür ki aynı zamanda asteroit sınıfına da sokulur. Yani bu Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede arka arkaya cüce gezegenler keşfedilmesinden sonra, bu bölgenin cüce gezegen doğumhanesi olma ihtimali çok yüksek. Bu bölgenin uzaklığı nedeniyle tam olarak bilgi sahibi olunmasa da bu bölgedeki cüce gezegen sayısının 200'ü bulabileceği tahmin ediliyor. Kuşağın ötesini de hesaba katarsak 2000 gezegen sayısı gibi tahminlerde bulunuluyor. Bu yüzden Plüton'a maalesef veda etmek zorundaydık.

    Plüton belgeseli: https://youtu.be/78-X9IZ85Ic
    Cüce gezegenler: https://youtu.be/kkWQzXeJxR4


    27-Yıldız kayması nedir?

    Aslında olmayan şeydir. Bunlar Güneş gibi yıldızlar değil, küçük meteorlardır. Öyle çok uzak bir bölgeyi geçtim, uzayda olan bir olay bile değildirler. 'Uzay nedir' sorusu altında belirttiğim gibi, 100 km altı uzay olarak kabul edilmez. Hepsi de 100 km'nin altında gerçekleşen olaylardır. Atmosfere giren küçük meteorlar tıpkı bir kibrit gibi yanar ve buharlaşır. Bu yanma sırasında da bir ışık gösterisi sunarlar. Kuyruklu yıldızlar da bir göktaşından başka bir şey değildirler. Meşhur Halley Kuyruklu Yıldızı da büyük bir göktaşından ibarettir. Attığı tur sırasında her 75 yılda bir Dünya'nın çok yakınından geçer.


    28-Güneş Sistemi’ni araştırmak için kaç uzay aracı gönderildi?

    2019 yılının sonlarında cevaplaması çok zor bir soru. Üstelik ucu da çok açık. Hubble gibi uzay teleskoplarını da dahil edersek net bir rakam vermek zor. 2011 yılında basılan bu kitapta da gönderilen uzay araçlarına dair net bir sayı verilmemiş. Genelde gezegenlere gönderilen araçlar listelenmiş.


    29-Evren’de başka yaşam var mı?

    En merak edilen soru herhalde budur. Evren'de başka yaşam var mı? Bu koskoca Evren'de yalnız mıyız? Bu konuda araştırmalar iki koldan ilerliyor. Herhangi bir gökcisminde, mikroorganizma ya da daha üst düzey canlılara yönelik araştırmalar ve Evren'in herhangi bir yerinde iletişim kurabileceğimiz akıllı canlılarla temasa geçebilme amacıyla onlardan gelebilecek radyodalgalarını yakalamaya yönelik araştırmalar. Radyonun icadından sonra radyodalgaları ismini almışlardır ama aslında elektromanyetik dalgalardır. Cep telefonları, radyolar ve televizyonlar bu dalgalar sayesinde veri taşır. Radyodalgalarının hızı saniyede 300.000 km'dir. Yani ışık hızı. Hiçbir şey ışıktan hızlı olamaz. Yani radyodalgaları özlerinde birer ışıktır. Bu dalgalar atmosferlerden bile etkilenmez. Başka gezegenlere gönderilen araçlardan bilgi ve görüntüler de bu dalgalar sayesinde alınır. Mükemmel iletim kaynaklarıdır. Bunlarla iletilen veriler yok olmaz. Yani 5 yıl önce yaptığınız bir telefon görüşmesi aslında uzayda 5 ışık yılı ötede olabilir. Evren'e bu dalgalarla, radyonun icadıyla ses göndereli 118 yıl, görüntüler saçmaya başlayalı da televizyonun icadıyla beraber 83 yıl oldu. Yani bugün bir televizyon programı, radyo yayını ya da cep telefonu görüşmesi bizden 500 ışık yılı ileride yaşayan ve bizim gibi bu dalgaları keşfedip kullanmaya başlayan, akıllı bir canlı türü tarafından yakalanabilir. Ama 2500 yılı dolaylarında bunu yakalayabilirler. İletişime geçmek için gönderecekleri radyodalgaları ise ancak 3000 yılında bize ulaşır. Ama Evren'in büyüklüğü ve içinde bulunan gezegen miktarını (bir sonraki soru) baz alırsak çok daha yakın bir zamanda bu iletişim gerçekleşebilir. Başka akıllı canlıların uzaya gönderebileceği radyodalgalarını yakalamak için, kulaklarımızı pür dikkat diktiğimiz bazı aletlerle Evren'i dinlemeye başladık bile. Bu arada Drake Denklemi olarak bilinen ve Evren hakkındaki bildiğimiz tüm bilgileri içeren bir denklem var. Bu denklem bizim gibi uygarlıkların sayısının kaç olabileceğini hesaplamak için kurulmuş bir denklem. Tabii ki kesin değil ve denklemdeki çoğu değişkene dair bir fikrimiz yok. Ama bu denkleme göre cevap 10.000. Hadi canım o kadar da olmaz, diyorsanız bir sonraki sorunun cevabını dikkatle okuyun.


    30- Kaç gezegen var?

    Genel olarak astronomi ile ilgili en ufak bilgi ve merak taşımayan kişilerde, çok sık düşülen bir yanılgı var. Evren'i sadece içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nden ibaret sanmak. Yani Evren, gezegenimiz ve sürekli adını duyduğumuz diğer gezegenlerden ibaretmiş gibi bir algı var. Ama bu büyük bir yanılgı. Güneş Sistemi olarak adlandırdığımız ve içinde 8 gezegen ve cüce gezegen bulunan sistem, sadece tek bir oluşum. İçinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, Milky Way yani Türkçede bilinen ismiyle Samanyolu Gökadası'nda bulunan yıldız sistemlerinden sadece bir tanesidir. Peki, içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi'nde Güneş'imiz gibi kaç yıldız var? Tahmini olarak en az 200 milyar. İçindeki yıldız sayısının 400 milyar olma ihtimali de var. Bir yıldızın çevresinde dönen gezegen sayısını 1 olarak alırsak bile, ortaya en düşük ihtimallerde 200 milyar gezegen çıkar. Ama ortalama olarak 1'den çok daha düşük olabilir. Her yıldız gezegen sistemi yaratamıyor. Yıldızlarda olduğu gibi toplam bir gezegen tahmini yapılamamasının nedeni, hem yıldızların yanında toz tanesi gibi kalmalarından hem de yıldızlar gibi güçlü bir ışık yaymamalarından kaynaklı. Peki belirlenen gezegenlere göre yapılan tahminlerde, kaçında yaşam olabilme ihtimali var? 2009'da fırlatılan ve geçen sene emekli olan Kepler Uydusu'nun gönderdiği bilgilerle yapılan hesaplamalara göre, aşağı yukarı Dünya büyüklüğünde ve etrafında döndüğü yıldıza uzaklığı Dünya kadar olan, dolayısıyla da herhangi bir canlı yaşamına ev sahipliği yapabilecek gezegen sayısı 100 milyon olarak tahmin ediliyor. Peki Evren içinde 200 milyar yıldız ve milyarlarca gezegen bulunan Samanyolu'ndan mı ibaret? Bu da büyük bir yanılgı. İçinde 200 milyar yıldız barındıran Samanyolu gibi galaksilerin sayısı, yapılan hesaplamalara göre 125 milyar gibi bir sayıyı buluyor. Yani Evren'deki yıldız sayısı 200 milyar x 125 milyar. Bu da 22 tane sıfır eklenerek ortaya çıkan 10 sekstilyon rakamını veriyor. Carl Sagan'ın meşhur örneğine göre, bu rakam Dünya'da bulunan tüm kumsallardaki kum tanelerinden bile çok daha fazla. Ama, Carl Sagan ve bu kitabın baz aldığı sayı 90'larda yapılan tahminleri içeriyordu. Birkaç yıl önce Hubble'dan gelen bilgilerle galaksi sayısı 2 trilyona fırladı. Tabii yıldız sayısına falan hiç girmeyelim artık. Tüm bu sayıları baz alarak Evren'de kapladığımız alana bakalım hadi. Güneş'imizin içine tam 1.300.000 tane Dünya sığabilir. Ama Güneş, Evren'in büyüklüğünü baz alınca bir kum tanesi bile değil. Biz o kum tanesi bile olamayan yapının içini, ancak 1.300.000/1 oranında doldurabilen bir yapının, üstünde yaşayan yok seviyesindeki canlılarız. Bu kadarla da sınırlı değil. Bu konuştuğumuz rakamların hepsi gözlemlenebilen Evren. Sayılar çok daha korkutucu rakamlara ulaşabilir ve şu anki sayıları aratabilir. Bu bahsettiğimiz sadece yıldız sayısı. Gezegen sayısının bunun çok üstünde olduğu kesin. Bizim gibi 10.000 uygarlık bulunabilir, cevabı hâlâ çok geliyor mu? Peki, bu Evren'de kesin olarak sadece biz varız, cevabı aslında ne kadar komik değil mi?


    31- Kahverengi cüce nedir?

    Yıldız olayım derken gezegen olan gökcisimleri. Oluşumları sırasında yıldız olmak için gereken evrelerden geçerken merkezlerindeki nükleer faaliyetlerin durması nedeniyle varlıklarına gezegen olarak devam eden gökcisimleridir. En küçük yıldızlardan bile daha küçük ama gezegenlerden çok daha büyüktür. Bu sınıfa girmek için, bizim ortamın kralı olan Jüpiter'den en az 13 kat daha fazla kütleye sahip olmaları gerekmektedir. Jüpiter'in kütlesini 70-80'e katlayanları bile vardır. Yüzeyleri çok sıcak olsa da parlamazlar ve kızılötesi ışın yayarlar. Bazıları bir yıldızın etrafında dönerken bazıları ise etrafta gezer. İlk keşfedildiğinde çok garip olsa da şu an sayıları yüzlerce olan ve normal kabul edilen bir gökcismi hâlini almıştır. Keşfedilen en ilginç kahverengi cücelerden birinin, çevresinde dönen bir gezegene sahip olduğu saptanmıştır. Bu keşif sonrasında da gezegen sistemleri bile olabilecek kahverengi cüceler ihtimali belirmiştir.


    32- Yıldızların yaşamı nasıldır?

    Doğar, büyür ve ölürler. Çok uzak gökcisimleri olduğundan, en güçlü teleskoplar bile onları ışık şeklinde bir nokta olarak görür. Yüzeylerine ait elimizde bulunan herhangi bir görüntü yok. Ancak bir ışının kaynağı belirlenebilir ve oldukça veri içerir. Bu sayede onlardan gelen bir ışın tayfı incelenerek kütleleri, parlaklıkları, büyüklükleri, yüzey sıcaklıkları ve hangi yaşam evresinde olup ne zaman ölecekleri bile belirlenebiliyor. Yüzey sıcaklıkları bir yıldızın rengini belirler. En sıcak yıldızlar mavi-beyaz karışımı bir renkte, düşük sıcaklığa sahip olanlar sarı, turuncu ve kırmızı renklere sahip olur. Güneş'imiz sarı renkli hâliyle büyük akrabalarına göre düşük sıcaklığa sahip küçük bir yıldızdır. Bir gökcisminin yıldız olabilmesi için olması gerek kütle, Güneş'in kütlesinin %8.5'una tekabül eder. Ancak bu kütleye ulaşabilen gökcisimlerinin merkezlerinde bulunan çekirdekte nükleer reaksiyon başlar ve uzaya enerji saçmaya başlayabilirler. Bir önceki soruda bahsedilen kahverengi cücelerin yıldız yerine gezegen olmalarının sebebi yeterli kütleye erişememeleridir. Evren'in başından beri en çok bulunan hidrojen ve helyum elementlerinden oluşurlar. Yakıtları tükendiğinde de ölümleri gerçekleşir.


    33- Yıldızlar nasıl ölür?

    'Güneş'in sonu nasıl olacak' sorusunda uzun uzun anlattım. Ama her yıldız aynı ölüm süreçlerinden geçmez. Bu süreçler kütlelerinin büyüklüklerine göre değişir. Çok büyük kütleli yıldızlar küçük kardeşlerine göre çok daha hızlı ölür. Yani, ben çok büyüğüm, cehennem gibiyim, alayınızı yakarım, diyen bir yıldızın gazı hemen söner. Yıldızlar büyük kütlelere sahip olduğundan gezegen gibi gökcisimlerini bile kendilerine çeker. Ama merkezlerindeki bu muazzam kütleçekimi diğer cisimlere uyguladıkları gibi, kendilerine de uygularlar. Bu muazzam kütleçekime kendi yüzeyleri bile dayanamaz ve yüzeyleri içeri doğru çökmeye başlar. Bu çökmeyi durdurmak için merkezlerinde hidrojen yakıp helyum üretirler. Astronomik boyutlardan çıkarıp anlaşılabilecek bir örnek verirsem, saniyede 10 hidrojen yakıp 9 helyum üretirler. Kaybolan bu 1 tane hidrojen ortaya muazzam bir enerji çıkarıp dışarıya doğru ilermeye başlar ve çökmeyi durdurur. Bu bir dengedir. Güneş'imizden bize ulaşan ısı ve ışık enerjisinin sebebi işte bu '1' hidrojen farkıdır. Gerçi o, saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Çıkan enerji farkıyla çökmesini durdurur ve bu enerjiyi saçar. Peki büyük kütleli yıldızlar neden daha çabuk ölür? Bunu da insana uyarlayayım. Eğer küçük bir mideye sahipseniz daha az besin yakarak kendinize yeterli enerjiyi sağlarsınız. Ama büyük bir mideye sahip olursanız sürekli daha çok besin yakmaya ihtiyaç duyarak gittikçe kilo alırsınız ve bu oldukça sağlıksız ve kısa bir ömür anlamına gelir. -kamu spotu- Sağlıklı ve yeterli beslenin ve çok yaşayın, büyük kütleler yıldızların bile sonunu getirir -kamu spotu- Büyük kütleli yıldızlara geri dönersek büyük kütle demek doğal olarak daha büyük kütleçekim demektir. Dolayısıyla bu yıldızlar yüzeylerini çok daha büyük bir güçle çekmeye başlarlar. Dengeyi sağlamak için de daha fazla yakıt yakmaları gerekir. Tabii bu yakıtın bir sınırı olduğu için yakıtlarını çok çok daha çabuk tüketir ve nalları dikerler. Ölümleri esnasında artık dengeyi sağlamak için yakıt kalmadığından merkezleri içeri göçer ve süpernova denilen muazzam bir patlama gerçekleşir, parçalar uzaya saçılır. Ölmekte olan yıldızın ilk kütlesi 8-20 Güneş kütlesinden daha büyükse süpernova patlaması sırasında ortaya nötronlardan oluşan küçücük bir yıldız kalır. Buna nötron yıldızı denir. Ama ilk kütlesi 20 Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldız, süpernova patlamasıyla ömrünün sonuna geldiğinde, herkesin adlarını bildiği ama genel olarak ne olduğunu pek bilmediği bir şey ortaya çıkar: Karadelik!


    34- Karadelik nedir?

    Üstte nasıl ortaya çıktığı yazıyor. Şimdi, nedir, neyi kanıtlar, neleri etkiler? Öncelikle Newton'un kütleçekim teorisinden bahsetmek şart. 'Güneş nedir' sorusunda, eğer Güneş yok olsaydı karanlığa gömülmemizin 8 dakikadan biraz fazla bir süre alacağını söylemiştim. Newton'un teorisine göre ise Güneş birden yok olursa biz bunu kütleçekimsel olarak anında hissederiz ve yörüngeden çıkarız. Anında. Ancak Newton'dan yıllar sonra doğan, bir patent ofisinde çalışan ve sonradan dili dışarıda pozlar veren bir memurun bu konuyla ilgili sorunları vardı. Bu sorunun çözümünün adı Genel Görelilik olacaktı. O memur da hepimizin bildiği gibi Einstein'dan başkası değildi. Einstein'a göre ve sonradan kanıtlandığı üzere hiçbir şey ışıktan daha hızlı olamazdı. Buna kütleçekim etkisi de dahildi. Işığın bile 8 dakikadan fazla bir sürede katettiği yolu, kütleçekim etkisini nasıl anında katedebilirdi? Newton bazı konularda yanılıyordu. Bunu en basit şekliyle şöyle anlatayım, hatta sürekli paylaşılan bir film sahnesi de görmüşsünüzdür bununla ilgili anlamak için daha kolay bir örneği yok: İki arkadaşınız bir çarşafı alarak iki yandan tutsun, çarşafı ise uzay-zaman olarak kabul edelim. Uzay ve zaman olguları ayrı ayrı ele alınamaz. Siz de bu çarşafın tam ortasına küçük bir karpuz bırakın. Bu karpuz da Güneş olsun. Ne olur? Karpuz, çarşafı aşağı doğru çökertir ve kütlesiyle kendi etrafında bir şekil oluşturur. Şimdi bir mandalinayı çarşafın üstüne bırakın. Mandalina da Dünya olsun. Bu sefer ne olur? Mandalina, karpuzun çarşafta oluşturduğu eğrilere göre yol alır. Yani kütleçekim dediğimiz şey Güneş'in, kendi Güneş sistemimiz içinde en büyük kütleye sahip gökcismi olmasından dolayı uzay-zamanı diğer cisimlere göre çok daha bükmesi ve diğer gökcisimlerinin de bu bükülmenin oluşturduğu eğrileri takip etmesidir. Einsten'in teorisinden sonra bakış açısı tamamen değişmiş ve bazı sorulara cevap verilebilmiştir. Genel Görelilik teorisinden hemen sonra karadeliklerin varlıkları kuramsal olarak öngörüldü. Mesela Samanyolu içindeki milyarlarca yıldızın takip edeceği bir eğriyi yaratabilecek kadar, yani uzay-zamanı bu derece bükebilecek kadar muhteşem kütleli bir yapı olması gerekiyordu. Ama aynı zamanda hacminin çok küçük olması gerekiyordu. Çünkü uzay-zamanda bu derece bükme yaratabilecek bir kütleye sahip olan nesne, eğer kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı onu hemen keşfedebilirdik. Mesela Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli karadelik 4 milyon Güneş kütlesine sahiptir. Oha çekenler için, aşağıya bıraktığım karadelik belgeselinde 10 milyar Güneş kütlesine sahip karadeliklerin bile anlatıldığını belirteyim. Eğer 4 milyon Güneş kütlesine sahip bir yapı, kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı ilk fark edeceğimiz şey bu olurdu. Ama hayır, bildiğimiz en büyük yıldızlar bile böyle bir kütlenin, ufacık denebilecek bir oranını asla sağlayamazdı. Bu yapı, çok küçük bir hacmin içinde inanılmaz bir kütleye sahip olmalıydı ve bu yüzden de uzay-zamanı bükmeyi geçin, çarşaf örneğindeki çarşafı delip geçmeliydi. Karadeliklerin yaptığı şey budur. Uzay-zamanda bir delik açılan yerlerdir. İçlerine dair sadece teoriler var. Pratikte ne olduğunu bilmemizin imkanı hiç yok. O yüzden karadelikler, uzay-zamandan bağımsız yerlerdir. Orada bilinen kanunların hiçbiri işlemez. Tıpkı Bing Bang gibi tekilliktirler. Filmlerle birlikte oluşan yanlış algıdaki gibi korkunç şeyler değildir. Aksine yıldız üretimine en büyük katkıyı sağlarlar. Öyle ne var ne yok içine çekmezler. Olay ufku denilen bir sınırları vardır. Bu sınıra girmedikçe problem yok. Olay ufku, karadeliği bir küre gibi sarar. Bu 'olay ufku' çok geniş değil. Örneğin; Güneş'in yerine 10 Güneş kütlesine sahip bir karadelik koyduğumuzu düşünelim. Bu karadeliğin olay ufku anca 30 km falan oluyor. Isı veya ışık gibi faktörler olmasa hiçbir şey anlamadan, sorunsuz bir şekilde bu karadeliğin çevresinde dönmeye devam ederdik. Ancak bir karadeliğin olay ufkuna girilirse ne olur? Bir kütlenin kütleçekim etkisinden kurtulabilmek için sahip olunması gereken bir hız vardır. Bu hıza 'kaçış hızı' denir. Örneğin; Dünya'dan kaçış hızı saniyede 11,2 km'lik bir hızdır. Güneş'in kütlesinden kaçış hızı saatte 2,2 milyon km'dir. Kütle büyüdükçe kaçış için gereken hız da artar. Ama karadelikler muazzam kütlelere sahip olduklarından, kaçış hızı için en yüksek hıza, yani ışık hızına sahip olsanız bile onlardan kaçamazsınız. Zaten ışık bile karadeliklerin olay ufkundan kaçamaz. Adı üstünde karadelik. Gözlemlemek aşırı zordur. Hatta bir ara imkansız olduğu düşünülüyordu. Ama 2019 yılında çekilen ilk karadelik fotoğrafları kamuoyuna sunuldu. Dalga geçenleri hiç sallamayın. O flu fotoğraf muhteşem ötesi bir şey! Muhteşem ötesi!

    Süper kütleli karadelik belgeseli: https://youtu.be/bXgLUx8DT7A
    Karadelikler belgeseli:
    https://youtu.be/hocG9_ImTv4


    35- En yakın yıldızlar hangileridir?

    Soru yakın kelimesi içerse de tabii ki astronomik olarak yakın. Güneş'imizle bile aramızda 150 milyon km vardır. Saatte 1000 km hızla giden bir uçakla 150 milyon km'yi katetmek, bir an bile hız kesmediğiniz takdirde 17 yıl sürer. Güneş'ten sonra en yakınımızdaki yıldız, 'Güneş nedir' sorusunda ortadan yok ettiğim Proxima Centauri’dir. 4.2 ışık yılı uzaklıktadır. Bulunduğu noktaya aynı uçakla gitmeye kalkarsanız zaten gidemezsiniz. Bu yıldızla aramızdaki mesafeyi uçakla katetmek 4.5 milyon yıl sürer. Hızı saatte 250.000 km olan bir araçla bile ancak 18.000 yıl sonra varırsınız. Bizden 10 ışık yılı uzaklıkta keşfedilen ve hızla bize yaklaşan Ross 248 isimli yıldız, yolda başına bir şey gelmezse 33.000 yıl sonra bize Proxima'dan daha yakın olacaktır. Samanyolu'nda yıldızlar arasındaki mesafe ortalama 5-10 ışık yılıdır. Güneş'imiz gibi yalnız yıldızlar çok azdır. Yıldızlar genelde çift, üç ya da daha fazla sayıdaki gruplar hâlinde takılırlar. Örneğin; Proxima'dan sonra bize en yakın yıldız ikili bir yıldız sistemidir. Alfa Centauri sistemi olarak A ve B diye adlandırılırlar. Proxima da bu ikisinin çevresinde döner zaten. 10 ışık yılı yarıçapındaki bir küre içini baz aldığımızda çevremizde sadece 11 tane yıldız vardır.


    36- Gökada nedir?

    'Kaç gezegen var' sorusu altında bu sorunun cevabından bahsettim. Gözlemlenebilir Evren'de sayılarının, 2011 yılında yazılan bu kitapta 125 milyar olduğu yazıyor. Ama Hubble'dan alınan son verilerle yapılan hesaplamalara göre gökada sayısı 2 trilyona fırladı. O da gözlemlenebilir kısmı olarak tabii ki. Sayılar iyice manyak bir hâl almaya hiç şüphesiz devam edecek. Gökadalar farklı büyüklüklerde bulunuyor. Dolayısıyla içlerinde farklı yıldız sayıları barındırıyorlar. Birkaç milyon yıldız içeren oldukça küçük gökadalar bulunduğu gibi, içlerinde trilyonlarca yıldız barındıran gökadalar da mevcut. Samanyolu'nun çapı 100.000 ışık yılıdır. Aslında cüce kategorisinde bir gökadadır. Geçen yıl, Samanyolu'nun, hesaplamalardan en az 2 katı büyüklükte olabileceği anlaşıldı. Samanyolu'nun büyüklüğü hesaplanırken sadece en parlak yıldızların dizildiği disk şekli baz alınarak hesap yapılıyordu. Ama dümdüz bir disk yerine buruşuk bir yapı içerdiği anlaşıldı. Yani bizim göremediğimiz karanlık bölgelerinin olma ihtimali çok fazla. Ama iki katına çıksa bile yine cücelikten kurtulamıyor. Daha büyük galaksilerin çapı 6.000.000 ışık yılını bile buluyor. Gerisini siz hesaplayın. Bir çoğunun merkezinde bizim gökadamızda olduğu gibi, süper kütleli bir karadelik bulunur. Gökadanın içindeki cisimler de bu karadelik çevresinde döner durur. Gökadaların şekilleri de birbirinden farklı. Üç çeşidi var: elips, sarmal ve düzensiz. Sarmal gökadalar da kendi içinde normal ve çubuk olarak iki çeşittir. Samanyolu'muz çubuklu sarmal bir gökadadır. Daha önce birleşen gökadalar olduğu biliniyor. Bize en yakın galaksi, 2 milyon ışık yılı civarlarında bulunan Andromeda gökadası. Birbirlerine büyük bir hızla yaklaşıyorlar. Tahmini 4 milyar yıl sonra çarpışacaklar. Bu çarpışma da 4 milyar gibi bir süre boyunca devam edecek. Bu kitap yazılırken Andromeda Galaksisi tahminlerde bizden birkaç kat büyüktü. Ama buruşuk bir yapıda olduğumuzun ortaya çıkması ve Andromeda hakkındaki son hesaplamalardan sonra, iki galaksinin çok yakın büyüklüklerde oldukları ortaya çıktı. Ama bizim merkezimizdeki süper kütleli karadelik 4.4 milyon Güneş kütlesine sahipken Andromeda'nın karadeliği ise 100 milyon Güneş kütlesine sahip. Andromeda çok daha ağır ve büyük olduğu için hüüüüp diye içe çekilen bizim galaksimiz olacak. İki karadelik birleşip tek bir karadelik hâline gelecek. Yıldızlar arası boşluk çok olduğu için, bu ilk akla gelen düşünce gibi, her iki galaksideki tüm yıldız ve gezegenlerin toz duman olacağı anlamına gelmiyor. İki galaksinin iç içe geçmesi şeklinde bir çarpışma olacak. İki galaksi de milyarca yıldız ve gezegen kaybedecek ve canlıların hayatta kalamayacağı ışınlar yayılacak. Ama her iki galaksinin içindeki tüm cisimlerin infilak edeceği ve toz hâline geleceği yok. Zaten bu zaman dilimine gelmeden insanlar başka bir gezegene kaçamazsa bunları dert etmelerine gerek de olmayacak. Güneş'imiz ölüm evresine çoktan girmiş olacağı için, bu çarpışmadan çok önce Dünya'da yaşam zaten çoktan bitmiş olacak. Bu birbine yaklaşan iki gökadaya bakarak gökadaların sabit olmadığı zaten anlaşılabilir. Birbirlerini çekerler ve küme gökadaları denilen ve birçok gökada barındıran bölgedeki gruplar birbirlerini etkilerler. Birçok gökada kendi ekseninde döner ve evrenin sürekli genişlemesinden dolayı uzay tarafından ileri taşınır. Yani ileriye doğru bir hareketleri de mevcut.


    37- Samanyolu nasıl bir gökadadır?

    Çubuklu sarmal bir gökadadır. Bu kitapta büyüklüğünü anlatmak için verilen örnekte; Güneş Sistemimiz (yani Güneş'imizin etrafında dönen, 8 gezegen ve diğer ne kadar gökcismi varsa hepsi dahil) bir müzik CD büyüklüğündeyken Samanyolu bir Dünya büyüklüğündedir. Tabii bu kitaptan sonra keşfedilen buruşuk yapının ardından iki dünya büyüklüğündedir. İçerisinde keşfedilen en yaşlı yıldız 13,2 milyar yaşındadır. Yani gökadamız, Evren'den sadece 600 milyon yıl daha genç. Samanyolu'nu 130.000 ışık yılı çapında hale denilen bir yapı kuşatır. Bir de karanlık hale vardır ki o çok gizemli ve çok büyüktür. Karanlık hale'nin kütlesi, Samanyolu'nun toplamından 10 kat daha fazla kütleye sahiptir. Merkezindeki karadeliğin çevresinde tüm gökcisimleri döner. Güneş Sistemimiz de dahil. Üstelik saniyede 250 km hızla döner. Bir tur 250 milyon yıl kadar sürer. Bu karadeliğin çevresinde bu zamana kadar 20 tur falan attık.


    38- Yerel grup nedir?

    Samanyolu'nun dışına çıkınca karşılaşılan bölge artık Evren denilen yerdir. Gökadalar, kütleçekim sayesinde başka gökadalarla birlikte gruplar oluşturur. Küçüklerine grup, büyüklerine küme denir. 50 gökada altına grup, 50-1000 arasında gökada birlikteliklerine de küme denir. Biz 46 gökada içeren ve içinde bulunduğumuz için 'yerel grup' olarak adlandırılan bir gökada grubunun içindeyiz. Yerelliğe bak.


    39- Evren’in büyük ölçekli yapısı nasıldır?

    'Büyük resmi' görebilmek adına oluşturulan, en küçük parça olarak gökadaların kabul edildiği ve içinde trilyonlarca yıldız bulunan gökadaları sadece birer nokta şeklinde gösteren harita ve modellemeler oluşturuldu. Ama bu kitap yazıldığında tahmini gökada sayısı 125 milyar civarıydı. Şu an 2 trilyon. O yüzden büyük ölçeği daha küçük bir bölgeye (birkaç milyar ışık yıllık) indirirsek süper küme gökadalar, küme gökadalar ve gökada grupları ipliksi bir yapıyla sanki birbirine bağlıymış gibi, zincir ya da yaprak şeklinde bir görüntü ortaya çıkarıyor. Merkez olarak belirlenecek bir yapı yoktur. Her yere de eşit dağılmış homojen bir görüntü ortaya çıkar.

    Diğer soruları uzunluktan dolayı site kabul etmediğinden yoruma bırakıyorum.
  • 260 syf.
    ·8/10
    Kitabın içeriğinden bahsetmeden önce neden böyle uzun bir inceleme ekleme gereği duyduğumu yazacağım. Bu kısım için daha önceki incelemelerimde belirttiğim gibi "bu kısmı atlayabilirsiniz" türünden bir şey demiyorum çünkü kitap ve içeriğiyle bağlı bir kısım olacak. Yine de sadece içerik hakkında bir şeyler okumak isteyen olursa "KİTABIN İÇERİĞİ VE YAPISI" yazılı başlıktan itibaren okuyabilirler.

    Gezegenler hakkında bir kitap okumak bize ne katabilir gibi aklı başında görünen sorular olduğu gibi astronot veya bilim adamı mısın da bu kitabı okuyorsun şeklinde sorulan ve dalga geçtiğini zanneden, kendi önemli sorularının cevabını bulan bazı kişiler için verilecek cevaplar var. (Kendilerine önemli görünen bazı sorular şunlar: tuttuğu takımın maç kazanıp kazanmadığı, burcunda ne yazdığı, hangi ünlü kişinin ne giydiği veya kimin kimle tartıştığı...)

    Öncelikle bizim gibi boyu iki metreyi zor gören bir türün kendisi için oldukça büyük gelen bu gezegen, atmosferinin dışında kendisini bir toz zerresi konumuna düşürecek bir evrenin içinde bulunuyor. Dünyamızdan dışarı çıkıp önce Güneş Sistemi'ne baktığımızda -ki kitap bunu sayısal verilerle gösteriyor, gezegen olarak varlığımız, diğer gezegenler gibi farklı tonlarda ve yoğunlukta renkler bulunan, Güneş çevresini belli bir sürede kat eden sıradan bir gezegen olarak görünüyor (üzerinde yaşam olduğu istisnasını saymazsak). Güneş Sistemi ise onun dışına çıkıldığı zaman içindeki gazlar, asteroidler, yıldızlar ve diğer parçalar gibi yine belli bir merkez etrafında -ama bu sefer kolları olan bir dönüş içinde kayboluyor. Olağan dönüşüyle var olan Güneş Sistemi işte bu kolları olan Samanyolu Galaksisi'nde. Devam ettiğimizde de galaksimizin evrende diğer astreoidler, doğan-ölen yıldızlar, gezegenlerle dolanan olağan galaksilerden biri olduğunu görüyoruz...

    Her ne kadar sayıları buraya tahmini olarak belirlendiği haliyle yazmasam da (milyon, milyar ve trilyon kilometreler, ışık yılları) bu koca evrenin varlığı birkaç soruyu akıllara getiriyor. Bu koca evrende bizden başka bir yaşam var mı sorusu ilk akla gelen ve en merak uyandıran, üzerine çokça yazıp çizilen sorulardan biri. Bu soruyla bağlantılı olarak şunlar da sorulmaktadır: Yaşam nasıl başladı? Başka yaşam formalarının varlığı olanaklı mı, olanaklıysa nasıldır? Başka bir gezegende bizim yaşam koşullarımız var mı? Evrende yalnız olup olmadığımız sorusundan ve yaşamla ilgili sorulardan başka bir de evrenin durumu var. Evren nasıl oluştu? Evren kaç yaşında? Evrenin sınırları neler? Ve evrenin bir sonu var mı, varsa nasıl olacak?

    Bu kadar ilgi çekici ve merak uyandırıcı soru var fakat bu sorulara verilen cevaplarda adımlarımızı yeni yeni atmaya başladığımızı bu kitapla birlikte bir defa daha gördüm (kitabın yazıldığı yıldan bu yana yine gelişmeler var fakat onlar da adımlarımızın dengeli olmaya başladığını ve hızlanmamız gerektiğini gösteriyor).

    Bu kadar küçük olduğumuzu ve şu an için sisli, puslu bir bilinmezlik okyanusu içinde küçük bir salda olduğumuzu görmemiz neyi değiştiriyor peki? Bu kitapla birlikte bir yanıt vermiş mi oluyoruz? Veya ikinci tür soruyu soranların dediği gibi biz bir astronot muyuz? Elbette ki bir kitapla bu tür sorulara cevap vermiş olmuyoruz veya anladıkları şekilde bir astronot da olmuyoruz. Ama bu koca okyanus içinde üzerinde olduğumuz ve giderek zarar verdiğimiz salda bu sorular, astronot olup olmadığımızı kendi soruları kadar merak edenlerin sorularından çok daha büyük bir önem arz ediyor ne yazık ki! Ayrıca böyle bakmayıp farklı bir ilişki kuracak olursak ilgi alanları kişiden kişiye göre değişir. Üstelik bu sorulara verilecek cevaplar onların da hayatını etkileyeceğinden evren hakkındaki sorular daha önemli hale gelmiş oluyor. (Evren ve yaşam hakkındaki sorular üzerine konuşulan bir iki ünlüden çok daha eski ve kapsamlı...)

    Bu tartışma üzerine söylenebilecek daha çok şey, bakılacak çok perspektif var fakat bunları burada kesiyorum. Bu kitap bize bu soruların cevabını vermiyorsa neden okuyoruz sorusunun cevabına gelelim. Kitap, daha üçüncü paragrafta anlattığım dünyamız dışındaki ilk adımla ilgili: Güneş Sistemi ve gezegenler. Matematik ve fizik formüller, kimyasal yapıların çözümlemesi gibi şeylerle uğraşmıyor olabiliriz ama bu durum bu tür hesaplarla uğraşanların neler ortaya koyduklarını okumamıza engel değil. Evren ve yaşam için sorduğumuz sorularda nasıl adımlar atıldı, yapılan çalışmalar neler, gelinen nokta ne? Bu soruların cevabını işte kitaptan biraz da olsa alabiliyorsunuz.

    KİTABIN İÇERİĞİ VE YAPISI

    Kitap sırasıyla ( ilk dört bölümdeki başlıklar şunlar: Gezgin Yıldızlar - Gezegenlerin Doğuşu - Gezegenlerin Hareketleri - Gezegenlere Gönderilen Roketler) Merkür, Venüs, Dünya, Ay, Mars, Küçük Gezegenler, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton'dan bahsediyor. Bu gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları, eksenel eğiklikleri, uyduları, yapıları gibi bilgilerle beraber bu gezegenler için kimlerin nasıl çalışmalar yaptığı, hangi uzay araçlarının nasıl veriler topladığı kitapta yer alıyor. Bütün bunlardan sonra açılan son iki başlık da şunlar: Gezegenlerin Ötesinde - Gezegenlerde Hayat. Son olarak belirtilen altı ek var ve bu eklerde derli toplu ve biraz daha ayrıntılı sayısal veriler var.

    Kitabın dili için iyi olduğunu söyleyebilirim. Çevirisi tekrar yapılabilir çünkü bazı kelimeler için yeni ve daha anlaşılır karşılıklar kitabın anlaşılırlığı için iyi olabilir, Yazar kendi çalışmalarından ve gözlemlerinde de ara ara bahsetmiş. Bazı yerlerde yazarın esprili bir dil kullanması iyi olmuş. Gezegenler hakkında şöyle bir bakılabilecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

    Kitabın önsözünde yazarın umduğu gibi ben de bir teleskop edinip gezegenleri kendimce izlemek istiyorum. (Yazar amatör gözlemcilerin öneminden sürekli bahsetmiş ve amatör düzeyde gözlem yapacaklar için de öneriler vermiş) Her ne kadar gezegenlere seyahat yapamasak, onlar hakkında pek bir şey bilmesek-mesela nasıl oluştukları- vegezegenlere gönderilmiş-gönderilecek olan uzay sondaları olsa da onları teleskopla izlemek de ayrı bir keyif verir diye düşünüyorum.

    Kitap bazı yerlerde sıkıcı oldu benim için. Çok teknik şeylerden bahsettiği zaman mesela. Ama her gezegen için 10-20 sayfa ayrıldığını ve çizimlerle/fotoğraflarla desteklendiğini gördüğünüzde bu aşılabilir.

    Son olarak ilgimi ayrı olarak "Gezegenlerde Hayat" başlığındaki kısa yazı çekti. Dünyamızın sonu için çizilen bir senaryo var. Güneş milyarlarca yıldır parlıyor ve uzun bir süre de parlamaya devam edecek. Ama hidrojen yakıtı tükendiği zaman Güneş bir kırmızı deve dönüşecek iç gezegenler büyük olasılıkla parçalanacak şeklinde anlatılmış. Bu sona rağmen bir de bu sonu görüp göremeyeceğimizden bahsedilmiş. Çünkü üzerinde yaşadığımız dünyaya zarar veriyoruz. Ayrıca insan neslinin de kendi arasındaki savaşları da sayarsak zor görünüyor. Bu yüzden evrenin başka yerlerinde neler olduğunu araştırmak önemli. Başka yaşam yerleri ve oraya gidiş... Ömrümüzün on yıllarla ölçülebildiğini düşünürsek bu çok zor görünüyor. Kat edilecek mesafelerin uzunluğunu, gidiş hızını, gidiş sırasındaki yaşam koşullarını şu an eriştiğimiz düzeyimizle düşünürsek olmayacaktır sanırım. Işık bile saniyede 300.000 kilometre hızla ilerliyor. (Işık var olan -bilinen- en hızlı şey ve genel görelilik kuramı ışık hızının geçilemeyeceğini söyler.) Örneğin Güneş ışıkları bize ulaşana kadar 8 dakika geçiyor. Biz aslında her baktığımızda Güneş'in 8 dakika önceki halini görüyoruz... Böylece bitiriyorum...

    İyi bir kitaptı. İyi okumalar.
  • 477 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Dili gerçekten hafif ve anlaşılırdı. Dümdüz yazılmış, ruhsuz, sıkıcı tarih kitapları gibi değildi. Gayet akıcıydı. İncelememe başlıyorum.
    Kimdirler bu Sümerler? Haklarında ne biliyoruz? Tarih kitaplarında gördüğümüz işte çivi yazısını bulmuşlar bilgisi dışında ne biliyoruz? Bazılarımız biraz daha detay bilgisine sahiptir. Mesela Gılgamış, Tufan, insanın yaratılışı destanlarının onlara ait olduğunu, şehir devletleri kurduklarını, hukuk sistemlerinin olduklarını, Astronomi, Matematik bilimlerinde gelişmiş olduklarını, çok tanrılı bir dine inandıklarını biliyorlar. Bunların dışında bence bir çoğumuz haklarında pek bir şey bilmiyoruz. Gerçekten bilmememiz bizim açımızdan kötü bir durumdur. Çünkü bu insanlar bize ışık tutmuş, tarihe yön vermişlerdir. Toplum genel olarak din adamları, askerler, köleler, çiftçiler olarak sınıflanmıştır. Sümerler, edebiyat, siyaset, tarım, mimari konusunda kendilerini geliştirmişlerdi.

    Örneğin tarihte bilinen ilk siyasi meclis onlara aittir. Meclisleri 2 yapıdan oluşuyordu. İlk yapı ihtiyarlar meclisinden oluşuyordu. İkinci yapıda ise silahlı tutan insanlardan oluşuyordu. İhtiyarlar genelde barıştan yanadırlar. Diğer meclis yapısı ve kralları savaş veya bağımsızlık düşünürler.
    İlk hukuk kürarlarının onlara ait olduğunu düşünürsek haliyle ilk mahkeme kararı da onlara aittir. İlk görüşülen ve sonuçlanan mahkeme bir kadının kocasının, kadının gözlerinin önünde 3 kişi tarafından öldürülmesini ve kadının bu suçu sakladığı için yargılanmasını ve kocasının karısına maddi anlamda bakmadığı için kadının suçu saklamasından dolayı suçsuz bulunmamasıyla ve diğer 3 kişinin suçlanmasıyla tamamlanmıştır.

    Sümerlilerin çok tanrılı bir dine inandığını söylemiştim. Onlara göre her eylem için birer tanrı gerekliydi. Tanrılar hiyerarşik bir yapıdaydılar. En başta Kral Tanrı Enlil onun yanında baş vezir olarak Enki vardı. Sümer tanrılarının bazıları ve tarihte Sümerlilerden etkilenen diğer mitolojilerdeki karşılıkları aşağıdaki gibidir:

    Anu veya An: Gök tanrısı, önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır. Yunan mitolojisinde bu tanrı Zeus, Mısır mitolojisinde Horus, gök ve Işık tanrısıyken Amon’da Gök tanrısıdır.
    Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, tapınağı Ekur Nippur kentindeydi. Hava Tanrısı olarak yine yunan mitolojisinde yine Zeus vardır. Zeus hem gök hem hava tanrısıdır. Mısır mitolojisinde ise bu tanrı Shu’dur.
    Enki: Bilgelik tanrısıdır. Yunan mitolojisinde bu tanrıya karşılık gelen bilgelik ve savaş stratejisi tanrısı olan Athena’dır.
    Nimmah (Ninhursag): Ulu hanım, ana-tanrıçadır. Yunan mitolojisinde bu Gaia’dır. Mısır’da direk karşılık gelen bir tanrı yok yan özellikleriyle yer alan birden fazla tanrı var. Ana tanrıçanın yanında cinsellik, aşk tanrıçaları var.
    Nanna (Sin (mitoloji)): Ay tanrısıdır. Yunan mitolojisinde direk karşılığı olan bir tanrı değildir. Mısır mitolojisinde ise Knosh’dur.
    Utu (Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna'nın oğlu. Yunan mitolojisinde yoktur. Mısır’da ise Ra’dır.
    Ecem (Kueen) : Kraliçe Soylular tanrıçası. Yunan ve Mısır mitolojisinde yoktur.
    İnanna (İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçasıdır. Yunan mitolojisinde Afrodit Aşk ve güzellikken, Hera Bereket Tanrıçasıdır. Mısır’da ise Hator Neşe ve Aşk tanrıçasıyken Bereket Tanrıçası İsis’dir.
    Peki sadece Sümer mitolojisinde yer alan Tanrı ve tanrıçaların isimleri ve özellikleri mi diğer mitolojilere esin kaynağı olmuş ve benzemektedir? Hayır. Sümer mitolojisindeki yaratılış, tufan ve gılgamış destanı bir çok dinde ve mitolojide benzerlikler içermektedir.

    Sümer mitolojisinde yer alan yaratılış kısmı kitapta şöyledir:
    "Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Diyarı"nın girişinin bir kısmı şu beş dizeyi içerir:
    Gök Yer'den uzaklaştıktan sonra,
    Yer Gök'ten ayrıldıktan sonra,
    insanın adı konduktan sonra;
    An (gök-tanrısı) göğü ele geçirdikten sonra,
    Enli! (hava-tanrısı) yeri ele geçirdikten sonra

    Yazarın bu dizeler hakkındaki yorumu:
    Bu dizelerin çevirisini yaptıktan sonra, bir çözümlemeye giriştim ve şu kozmogonik kavramları içerdikleri sonucunu çıkardım:
    1. Bir zamanlar gök ile yer birdi.
    2. Gök ile yerin ayrılmasından önce bazı tanrılar vardı.
    3. Gök ile yerin ayrılması üzerine, gök-tanrısı göğü ele geçirdi, ama yeri ele geçiren hava-tanrısı Enlil oldu.

    Tevratta yer alan benzer yaratılış ayetleri:
    1)Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2)Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
    3)Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.
    4)Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5)Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6)Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.
    7)Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.

    İncilde yer alan benzer yaratılış ayetleri:
    1)Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2)Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu.
    3) Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu.
    4)Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5)Işığa “Gündüz”, karanlığa “Gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6)Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın” diye buyurdu.
    7) Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.

    Kur’an yer alan benzer yaratılış ayeti:
    Enbiya Suresi, 30.ayet: O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?

    Sümerlilerde insanların yaratılışı ile ilgili tabletlerde bulunmuştur. İnsanların nasıl yaratıldığını anlatan dizeler Kur’an’daki gibi kilden yapıldığı anlatılır. Dizeler şöyledir:
    "Ey oğul, kalk yatağından, .. .'dan bilgeliğini göster,
    Tanrılara hizmetkarlar biçimle, kendi eşlerini (?) kendileri üretsin."
    Enki konu üstüne düşünür, "iyi ve soylu şekilleyici"lerin başına geçer ve annesi Nammu'ya, ilksel denize şöyle der:
    "Ey ana, sözünü ettiğin yaratık var edildi,
    Onun üstüne tanrıların suretini (?)yerleştir;
    Dipsiz derinliğin yüzeyindeki kilden yüreğini yoğur,
    lyi ve soylu şekilleyiciler kili berkitecekler,
    Sen, sen onun uzuvlarını ortaya çıkar;
    Ninmah (toprak-ana tanrıça) senin üstünde çalışacak,
    (Doğum) tanrıçaları sen biçimlerken yanında olacaklar;
    Ey ana, (yeni doğanın) yazgısını belirle, Ninmah onun üstüne tanrıların suretini (?) yerleştirecek,
    Bu insandır ..... "

    Tevratta insan yaratılışını anlatan ayet:
    Yar.2: 7 RAB Tanrı Adem'i topraktan Yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu.

    Kur’an’da insan yaratılışını anlatan ayetler:
    "Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Âdem'in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) hâline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)..." (Mü'minun, 23/12-14).

    Sümerlilerin Tufan destanıyla benzerlikleri bulunan dinler ve ayetleri
    Sümerlilerin Tufan destanı: Hz.Nuh’a karşılık gelen isim Ziusudra adında bir kraldır. Dindar bir adam olan Ziusudra bir gün bir duvarın yanında duruyordur. Destana göre tanrısal bir tarafından şehirlerin sular altında kalacağı ve ona uygun bir gemi yapması gerektiğini anlatan bir uyarı duyduğunu toplumda yaşayan herkese anlatır. Bununla ilgili bulunan tabletlerdeki çözülebilmiş yani zarar görmemiş kısımlar şöyledir:
    Tufan ..
    Öyle karar alındı
    O zaman Nintu .... gibi gözyaşı döktü,
    Kutsal lnanna halkı için bir ağıt tutturdu,
    Enki kendi kendine karar aldı,
    An, Enli!, Enki ve Ninhursag .... ,
    Göğün ve yerin tannlan An ile Enlil'in adını söylediler.
    O zaman kral Ziusudra, .... 'nın paşişu'su,
    Dev bir .... inşa etti;
    Alçakgönüllülükle, itaatle, saygıyla, o .... ,
    Her gün uğraşarak, durmadan ... . ,
    Her türlü düşü görerek .... ,
    Göğün ve yerin adlarını anarak .....
    .... tanrılar bir duvar .. .. ,
    Ziusudra, duvarın yanında durarak, dinledi.
    "Solumda, duvarın yanında dur .... ,
    Duvarın yanında sana bir söz diyeceğim, sözümü dinle,
    Öğütlerime kulak ver:
    Bizim .. 'mızla bir tufan ibadet merkezlerini silip süpürecek;
    insanoğlunun tohumunu kurutmak için….,
    Karar böyle, tanrılar meclisinin sözü.
    An ve Enli! tarafından verilen emirle ....
    Krallığı, kanunu (sona erdirilecek)."

    Tufan ilgili bazı tabletlerdeki dizeler okunamaz haldedir. Okunduğu kadarıyla tufan 7 gün 7 gece sürmüştür. Sonra güneş tanrısı Utu ortaya çıkmıştır. Ziusudra güneş tanrısının önünde diz çöküp ona kurbanlar sunar. Olayla ilgili olan dizeler şöyledir:
    Olağanüstü kuvvetli fırunaların hepsi, bir olup saldırdılar,
    Aynı anda tufan ibadet merkezlerini kapladı.
    Yedi gün, yedi gece hoyunca, Tufan ülkeyi kasıp kavurdu,
    Fırtınalar koca gemiyi azametli dalgalara çarpıp dururken,
    Işığını yere göğe saçan Utu çıktı. Ziusudra koca geminin bir penceresini açtı,
    Kahraman Utu ışınlarını koca geminin içine saldı.
    Kral Ziusudra, Utu'nun önünde yerlere kapandı,
    Bir öküz kesti kral, bir koyun kesti.

    Devamında Ziusudra’nın tanrılar tarafından sonsuz yaşamla ödüllendirildiği anlatılır. Ölümsüz olan Ziusudra, ileride değineceğim Gılgamış destanında kral Gılgamış tarafından ölümsüzlüğü nasıl elde edileceğiyle ilgili ziyaret edilir.

    Tevratta Hz.Nuh’un Tufanıyla ilgili ayetler:
    Yar.6: 9 Nuh'un öyküsü şöyledir: Nuh doğru bir insandı. Çağdaşları arasında kusursuz biriydi. Tanrı yolunda yürüdü.
    Yar.6: 10 Üç oğlu vardı: Sam, Ham, Yafet.
    Yar.6: 11 Tanrı'nın gözünde yeryüzü bozulmuş, zorbalıkla dolmuştu.
    Yar.6: 12 Tanrı yeryüzüne baktı ve her şeyin ne denli bozulduğunu gördü. Çünkü insanlar yoldan çıkmıştı.
    Yar.6: 13 Tanrı Nuh'a, "İnsanlığa son vereceğim" dedi, "Çünkü onlar yüzünden yeryüzü zorbalıkla doldu. Onlarla birlikte yeryüzünü de yok edeceğim.
    Yar.6: 14 Kendine gofer ağacından bir gemi yap. İçini dışını ziftle, içeriye kamaralar yap. D Not 6:14 "Gofer": Ne çeşit ağaç olduğu bilinmiyor. Selvi ağacı olduğu sanılıyor.
    Yar.6: 15 Gemiyi şöyle yapacaksın: Uzunluğu üç yüz , genişliği elli , yüksekliği otuz arşın olacak. D Not 6:15 "Üç yüz arşın": Yaklaşık 135 m. 6:15 "Elli arşın": Yaklaşık 22.5 m. 6:15 "Otuz arşın": Yaklaşık 13.5 m
    Yar.6: 16 Pencere de yap, boyu yukarıya doğru bir arşını bulsun. Kapıyı geminin yan tarafına koy. Alt, orta ve üst güverteler yap. D Not 6:16 "Bir arşın": Yaklaşık 45 cm.
    Yar.6: 17 Yeryüzüne tufan göndereceğim. Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok edeceğim. Yeryüzündeki her canlı ölecek.
    Yar.6: 18 Ama seninle bir antlaşma yapacağım. Oğulların, karın, gelinlerinle birlikte gemiye bin.
    Yar.6: 19 Sağ kalabilmeleri için her canlı türünden bir erkek, bir dişi olmak üzere birer çifti gemiye al. Yar.6: 20 Çeşit çeşit kuşlar, hayvanlar, sürüngenler sağ kalmak için çifter çifter sana gelecekler.
    Yar.6: 21 Yanına hem kendin, hem onlar için yenebilecek ne varsa al, ilerde yemek üzere depola." Yar.6: 22 Nuh Tanrı'nın bütün buyruklarını yerine getirdi.

    Tevrattaki sonraki ayetlerde Rab tarafından 40 gün 40 gece yağmur yağdığını ve tufanın 40 gün sürdüğünü sonuçta gemi dışındaki bütün canlıların yok olduğu yazar.
    İncildede buna benzer ayetler vardır.

    Kur’an’daki Nuh tufan ile ilgili ayetler:
    “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    “Nihayet azabımız gelip kazan kaynadığında Nuh’a dedik ki; Herbirinden ikişer çift ve üzerine azap sözümüz geçenler müstesna ehlini ve iman edenleri gemiye bindir. Ve zaten onunla beraber iman edenler pek azdı.Nuh dedi ki; Gemiye binin, onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın ismiyledir. Şüphesiz ki Rabbim Gafurdur ve Rahimdir. Ve gemi onları dağlar gibi dalgaların arasında götürdü. Ve nihayet şöyle denildi: Ey yer suyunu yut, ve ey gök suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi cudinin üzerine oturdu. Ve zalimler topluluğu helak olsun denildi.” (Hud :40-44)
    Gılgamış destanı Sümerlilerin bilinen en ünlü destanıdır. Bunun bir kaç versiyonu vardır. Ölümsüzlükle ilgili olarak olanı şöyledir: Gılgamış arkadaşı Enkidu ile bir canavarı öldürmeye gider. Çok güçlü bir canavar olan Huvava’yı arkadaşı ile birlikte öldürür. Tanrılar bu davranışlarından ötürü Enkidu’yu ölümle cezalandırır. Enkidu tanrılar tarafından Gılgamış’ı alt etsin diye gönderilmiş bir varlıktır. Gılgamış arkadaşının öldüğünü gördükten dünya hayatının geçici olduğunu, kahramanlıkların, savaşların boş olduğunu anlar ve ölümsüzlüğü bulmak için yollara düşer. Daha önce tanrılar tarafından ölümsüzlük ile ödüllendirilen Ziusudra’a gelir ve ölümsüzlük için ondan yardım ister. O da yardım edemeyeceğini söyler. Ama Ziusudra’ın karısı ona gençlik için bir bitki olduğunu ve yer altı dünyasında bunun bulunduğunu söyler. Gılgamış gidip bu bitkiyi bulur. Bir yerde dinlenirken bitkiyi bir yılana kaptırır.

    İncelemeyi çok uzattığımı biliyorum. Özetliyorum. Sümerliler bir çok uygarlığı etkisi altına almıştır. Bilinen en eski uygarlıktır. Ondan sonra gelen uygarlıklar savaş yolu ile ondan öğrendiklerini kendileri için değiştirmiş ya da aynen almıştır. Peki herkes Sümerlilerden öğrendiyse Sümerliler kimden öğrendi? Dinlerin ortak ayetlerinin olması, birbirinden etkinlenmiş olması tesadüf mü? Sümerliler durup dururken mi bu mitolojik olayları yazdı? Tanrıların arabaları kitabının yazarı Erich Von Daniken sadece Sümerliler değil geçmişte yaşayan teknolojisi asla bizimki kadar gelişmememiş olan insanlara bunları öğretenlerin uzaydan gelmiş varlıklar olduğunu söylüyor. Bu bana biraz ilginç geliyor. Diyelim ki bu doğru ama o uzaylılara bu teknolojiyi kim öğretti? Sonsuz döngü gibi İnsanların dinler arasındaki benzerliklerini yalan, değiştirilmiş şeklinde de değilde tek bir kaynaktan, Tek bir yaratıcıdan gelme olduğunu düşünüyorum. Sümerlileri anlatan bu kitabı daha iyi anlamak için size birkaç kitap önereceğim. Onlarıda okuduğunuzda Sümerliler ile benzerlikler noktasında daha çok ipucunu yakalayacaksınız.
    1)Kur’an (Kitapta geçen olaylara bakmak için. Örn:Hz.Musa, Hz.Nuh, İnsanın, dünyanın yaratılışı,)
    2)Tevrat (Kitapta geçen olaylara bakmak için. Örn:Hz.Musa, Hz.Nuh, İnsanın, dünyanın yaratılışı,)
    3)İncil (Kitapta geçen olaylara bakmak için. Örn:Hz.Musa, Hz.Nuh, İnsanın, dünyanın yaratılışı,)
    4) Anonim - Gılgamış destanı
    5)Kathleen Sears - Mitoloji 101
    6)Muazzez İlmiye Çığ- Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni
  • 240 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İlk defa gelecekler ilgili bir kitap 2100lerle ifade edilmiyor da buradan 8 ay sonrasını ele alıyor. Herkes 8 ay sonra başımıza ne gelebilir ki diyebilir, girişimciler hariç. Kitabın ana teması tabii ki savaş, kıtlık, yoksulluk altında birleşiyor ve kafamızda bir kurgu da oluşuyor. Ancak bu sefer bize yabancı olmayan ama romanlarda pek geçmeyen Deccal, Mesih ve Mehdi de kitabımıza ekleniyor. Bu durum da oldukça merak uyandırıcı diyebilirim.
    Sultanahmet meydanına toplanan iki milyon kişilik sessiz kalabalık bana kitaba girer girmez, neler oluyor, dedirtti. Çünkü Ayasofya’dan yıllar sonra ezan okunmasına bağlıyordu yazar. Aslında böyle bir şey gerçekten de çok hoş olabilir ya, sizce? Koskoca bir nesil, en büyük imparatorlarımızdan birinin aldığı ve içinde namaz kıldığı bu büyük müzede en azından 1 kere ezan okunsun ister ya. Ben isterim şahsen.
    Kitapta bir ayrıntı dikkatimi çekti. Turgay Güler de öyle. Herkes kendisine hükumetin adamı, yalaka vs diyor ama tam olarak nereye bağlı olduğunun bir açıklaması yok bana göre. Bunun yumuşatılmış bir tanımlaması var: Tarafsızlık. Yani onu bir İzmir Marşı okurken bir de Cumhuriyet’e bile karşı dururken görebilirsiniz. Tarafsız insanları anlamak bana göre en zoru. Kitaptaki ayrıntı ise yapılan bir saldırı planının sabah 05.00 olarak verilmesi. Hani bir terörist grubun da o saatte harekat planladığı ama erkene aldığını biliyoruz. Zor bir geceydi bizler için. O geceyle benzerlik taşıması da yıllar öncesinden haber veriliyor kitapta. Rastlantı, tesadüf, şans gibi şeylere de inanmadığım için içimde bir şüphe oluştu.
    Turgay Güler’in kendi kafasındaki fantastik dünyayı çok güzel yansıttığına inanıyorum. Çünkü okurken bazı yerleri nasıl geçtiğimi anlayamadım. Kelimelerin yağ gibi erimesi, okuyucuyu zorlamaması lazım. Yani bu tarz kitaplar bana göre gerçeklikten uzak ve bir o kadar da gerçeğe yakındır. Şöyle ki aynı kitabı bir Çinli de bir Amerikalı da kendi ülkesi adına yazsa patlama yaşar ki Amerikalılar zaten yıllardır yazıyorlar. Öyle Dan Brown vs gelmesin aklınıza. Çok çok eski yıllanmış yazarlar var. 40ların popüler yazarları. Bizimkiler geç bile kaldılar bu konuda. Önemli olan bu fantazyanın nasıl ilerleyeceği, sizi sıkmada kendini okutturacak olması. Gerçek bu.
    Gelecek kitapta 2025 yılında geçiyor ve açıkçası çok merak ediyorum nasıl bir macera olacağını. Güzel bir eserdi, arzu edenlere serinin tamamını istedikleri zaman gönderebilirim. Her şey hazır. Keyifli okumalar dilerim..