• “Selil bir delikanlı idi. Dayısının kızı Betül Selma’ya gönül bağlamıştı. Selil dayısının muvafakatiyle Betül Selma’yı zevce olarak aldı. Nikâhtan sonra muhabbet şarabının ilk yudumunu içmek üzere Selma’yı asil bir devenin sırtına kurulmuş mahfeye bindirdi, atını eyerledi ve komşu obadaki yurduna götürmek üzere yola çıktılar. Selma bir ay parçasıydı, öyle bir ay parçası ki ışığı mahfeden taşıyordu. Sanki gökteki dolunay onun peşinden sürüklenip geliyordu. Biraz gittiler. Selil bir ses duydu. Atının dizginlerini bırakıp yere eğildi ve çölü dinledi. Kumlar ona uzaktan bir bölük atlının yaklaşmakta olduğunu söylüyordu.
    Nal seslerinin şiddetine bakılırsa sayıları on beş yirmi kadar olmalıydı. Gözlerini ufka dikti ve kılıcını çekip bekledi. Sonra ay ışığında gölgeler belirdi, zırhlarına bürünmüş, elleri kılıçlı, yüzleri peçeli savaş erleriydi bunlar. Selil düşmanları olduğunu anlamıştı. Canına kast edecekleri ve Selma’yı kaçıracakları belliydi. O halde daha atak davranmakta yarar vardı. Kararını verip atını mahmuzladı. İlk atışta bir kaçını yere serdi ama kendisi de ağır yaralandı. Sonra Selma’nın yanına geldi. Onu deveyi çökertmiş, mahfeden çıkmış çırpınırken buldu. Bir silahı olmadığına yanıyordu Selma. Selil’i de yaralanmış görünce temelli gibi çıldıracak gibi oldu. Sevdiği erkeğin elindeki kılıcı alıp atını mahmuzladı bu seferde düşman üzerine o atıldı. Selil mani olmaya çalıştıysa da yarasının verdiği halsizlik yüzünden onu durduramadı. Bir müddet sonra Selma da yaraları toprağa bulanmış, göğsünden kanlar akar halde geri döndü. Selil ona baktı ve adeta yalvardı: ‘Sevgili! Düşmanlarım az sonra benim kanımı nasıl akıtacaklarsa bende şimdi senin kanını öyle akıtsam gerek. Kıyamet gününde namusum için hor ve kederli kalkmamaya ant ederek yapmak isterim bunu. Olmaya ki dudaklarından bir başkası murat almasın, düşmanım eli sana dokunmasın! Selma cevap verdi:
    “Allah’a ant içerim ki eğer sen benim kanımı dökmezsen ben kendi elimle yine döker, senin kanına karıştırırım. Kıyamet gününde hor ve kederli kalkmamaya ant olsun; şimdi senin bu düğümü önce çözmen daha uygundur, vur haydi!...’ Selil, Selma’nın yakasının düğmesinden bile kıskandığı, saçları değdiği vakit bile içinin eridiği o kuğular gibi boynunu tek kılıç darbesiyle biçti. Sevgilisinin ışığı bir nefeste sönmüştü. Sonra Selil son gücüyle davrandı. Ayağa kalkıp düşmana saldırdı. Son düşmanı da son nefesini verirken kendisi şevk ile sevgilisinin ardından gitti. Onun ipek saçları üzerine kapandığı sırada ruhunu teslim etti. Bir kahraman olarak ölmüştü.” ( Şah ve Sultan, sayfa-20, İskender Pala)
  • Merhaba; kızıl ay'ın değişmeyen yüzü olan sen. Bugün senin doğum günün. Bugün benim senin saçlarını ilk koklayıp, hayallere senden habersiz daldığım gün.

    Begonyam; hatırlarmısın? Hürrem Sultan'a Üsküdar iskelesinin karşısinda yaptırılmış olduğu Camii'nin hikayesini anlatmıştım. Mimar Sinan'ın bu camii yaparken dünyanın en anlamlı parcasını bırakmıstı. Bunun diğer parçası da Edirnekapı da Mimar Sinan'a yaltırılan Külliye idi. Bu yaşanan güzel hikayeyi anlatınca gözlerinde yıldızlardan gözlerine yansıyan canlılık, daha sonra hüzne dönüşmüştü. Ben sana "ne oldu, neden hüzünlendi, benim yıldız gözlüm." dedim. Sende "hiç." dedin, içli içli..

    Bana bakman için çenenden hafifçe kavrayıp, "Mihrimah Sultan'ı mı kıskandın, bakayım?" dedim. Sende bana "bilmem." diye cevap vermiştin. "Üzme beni, söylermisin aklından geçeni Sultan'ım?" diye rica ettiğimde "21 Mart'ta doğması ve parcaların birleşmesi ne kadar naif bir aşk!" dediğinde. "Oda bir şey mi Sultanım! Ben senin doğacağın gün, dünya'nın en güzel tutulmasını istedim Rabbimden" dedim. Yüzüme öylece şaşkın şaskın bakmıştın. O halin bugün halen hayalimde.

    "Neymiş o tutulma?" diye sorduğunda "19 yılda bir gerçekleşen 27 Temmuz gecesi, Kızıl Ay tutulması" dedim. Sende bana "sersem, sende..." deyip omuzuma, başını koyduğunda... işte o zaman koklamıştım saçlarını. Sonra "başım ağırdı gidelim mi?" dedin. Sormadan kalmıştık.

    Bir hastaneye gidelim teklifime "yok artık, o kadar da değil, rüzgârdandır" deyişinden ve telaşlanmandan hiç şüpelenmemiştim. Bugün halen aynı yerde otururken, saçlarının kokusu, burnuma geliyor, yanaklarıma dokunan saçların, bir kaç gün yanağımda sanki. Kokjsu geçince yine buradayım. "Sersem, sende." sesi kulaklarımda çınlayan, bu rüzgarlı tepede.

    Doğduğu gün ölürmüş insan. Doğrumuydu, yoksa bana bu acı ağır mı öğretildi bilmem.

    Ne derdin sen bana, "asla gülücüklerini eksik etme!" Belki şuan ki gülüşümle, göz yaslarıma karışıyor Sultanım. Ama ben seni hiç unutamadim.

    Saçın da tam dört tane büyük beyaz saç vardı. "On dokuz yaşında bu ne aşkım?" diye sorduğumda, "Beni üç melek öptü, sen göremezsin" dedin. Bende " ee.. dört tane var ama!" dedim. "Dördüncü meleğim de sensin!" demiştin.

    Ah! Begonyam, ben melek olsaydım, sana ruhumu vermezmiydim. Bak ne acizim...
  • Sultan Genç Osman Hotin Seferine azimler eyledikte kendisinden 3 ay küçük kardeşi şehzade Mehmed Hanı boğmaktan muradı,seferde inen belki kardeşinin aklında saltanat sevdası vardır diye günahsız mazlumu boğarken anın sözü bu oldu ki “ben ömrümde nice namurad gitdimse, Hak ta’ala hazretinden istidam budur ki,sen de tahtan ve ömürden namurad ve mahrum olasın’demiş idi.”
  • Hadi sen de çikolata tenli çocukları seviyorsan onlara bir mektup yaz!

    Umudun postacısı ile onlara mektup yazıp okuma fırsatını yakalamış oluyoruz.Unutmayın ki bir yüreği sevindirmek, bin gönlü hoş tutmaya bedeldir.

    Yapmamız gereken tek şey :
    -El yazısı ile yazmak
    -Zarfa ve mektuba ay yıldız çizmek
    -İçine yaşadığımız şehirden fotoğraflar koymak

    Mektuplar Kamerun'a gideceği için İngilizce yazmanız gerekiyor.


    Adres :Selimiye Mah. Tıbbiye Cad. Sultan Abdulhamid Han Hastanesi bahçesi Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörlüğü Basın müşavirliği Yavuz Atalay

    https://youtu.be/_M4YQ1RQ6AM
  • Minâreden Okunan Şiir
    Nabi’nin nağmeleri Peygamberimizin emriyle, Medine semalarında yankılandı.

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu
    Murâat-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
    Metâf-ı kudsiyândır büsegâh-ı enbiyâdır bu.

    Büyük çoğunluğu yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamla­rından meydana gelen Hacc kafîlesi alemlere rahmet ola­rak yaratılan, mutluluk rehberi Pey­gamber Efendimizi ziyaret yolunda. Çölde günlerdir süren yorucu yolcu­luk bitmek üzere. Medine’ye yaklaş­tıkları bir gecede son kez mola verdi­ler. Kafiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya daldılar.

    Ancak biri var ki günlerdir uyku görmeyen nemli gözleri ile uzaklara dalmış;İki cihan güneşi Peygamber Efendimizin hasreti ile yanmış ve kavrulmuş. Yusuf Nâbî bu. O gece de Resulullâh’a bu kadar yakın olmanın hazzı içerisin de yerinde duramayıp gezerken…

    O da ne!

    Devlet büyüklerinden birisi ayağını kıbleye doğru uzatmış uyumuyor mu!

    Yusuf Nâbî’nin gözü karardı. Yet­kiliyi uyandıracak ve uyaracak tarzda şu sözler ağzından inci gibi saçılmaya başladı:

    Nâbî’nin, yüreği yanarak söylediği nâ’tının manası şu şekildeydi.

    “Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer Hak Tealının nazar evi. Resûl-i Ekremin makamıdır. Burası Cenahı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir, fazilet yönünden düşünülürse Allahü Teâlâ’nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukad­des toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyü­zündeki yeni ay Onun kapısının yüre­ği, yaralı aşığıdır Bunun kandili dahi, ışığının nurunu ondan almakta­dır. Ey Nâbî! bu dergâha ede­bin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası büyük meleklerin etrafında perva­ne olduğu ve peygam­berlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf ye­ridir.”

    Sakın kimse duymasın!

    Bu mısraları işiten o yüksek rütbeli kişi hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve:

    – Ne zaman yazdın bunu? Sen­den ve benden başka duyan oldu mu? diye sordu. Yusuf Nâbî de:

    – “Daha önceden hiç söylememiştim. Su anda sizi bu halde uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım, ikimizden başka bilen yok” dedi.

    Bu sözler üzerine o kişi rahat bir nefes alarak:

    – Madem ki bu şiiri burada söyledi burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikaz etti.

    O böyle tehditler savuradursun, Cenab-ı Hak, habibinin aşkıyla söyle­nen bu gönül açıcı ifadeleri hiç gizli bırakırmıydı? Bu İfadeleri kıyamete kadar unutulmayacak bir şekilde açığa çıkardı.

    Na’tı Şerif Medine sefalarında

    Kafile yoluna devam ederek sabah namazına yakın Mescidi Nebi’ye vardı. Onlar Mescid-i Nebi’ye girerken minareler­den yanık sesli müezzinler Ezan-ı Muhammedî’den evvel Nâbî nin

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu

    diye başlayan na’tını okuyorlardı.

    Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nâbî ve öbür zat namaz kıldıkla­rı camiin müezzi­nini buldular. Nâbî müezzine;

    – Allah aşkı­na, Peygamber aşkına ne olur­sun söyle. Ezan­dan önce okudu­ğun na’tı kimden nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzinde büyük bir heyecan içeri­sinde sunları anlattı: Resul-i Ekrem Efendi­miz bu gece Mescidi Nebi’de ki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbi isimli biri benî ziya­rete geliyor.

    Bana olan askı herşeyin üstündedir.

    Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medi­ne’ye girişini kutlayın” buyurdu­lar. Biz de Resulullâh Efendimi­zin emirlerini ye­rine getirdik.

    Nâbî müezzi­nin son sözlerini işitmez olmuştu. Gözyaşları içerisinde: Sahiden Nâbî mi dedi. 0 iki cihanın peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı üm­metinden saymak lûtfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabı­nı alınca da sevincinden bayıla­rak kendinden geçti.

    Yusuf Nâbî

    Bu mutlu olayın sahibi Yusuf Nâbî Osmanlı Devleti zamanında yetişen şair ve velilerdendir. 1642 senesinde evliyalar ve enbiyalar şehri olarak bilinen Urfa’da doğdu. Çocukluğunda Arapça ve Farsça’yı anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde öğrendi. Daha sonra Yakub Halife isimli bir Kadiri şeyhine talebe oldu. Ondan dînî ilimleri tahsil etti ve ta­savvuf yolunda ilerledi. Yusuf Nâbî’deki kabiliyeti gören hocası bir müddet sonra onu yüksek ilimlerin merkezi İs­tanbul’a gönderdi.

    Nâbi istanbul’a gelince di­van kâtipliğinde vazife aldı. Bir taraftan burada çalışırken diğer taraftan da gönül ehli alimlerin soh­betlerinde bilgisini genişletiyor, yaşayışını güzelleştiriyordu.

    O, Allahü Teâlâ’nın dinini yaymak için yapılan cihad hareketlerine katılmaktan da geri durmadı. 1672 yılında Lehistan seferine iştirak etti Kameniçe’nin zaptı dolayısıyla yazdığı siir Sultan IV. Mehmed Han tarafın­dan beğenilerek şehrin kapısına işlendi. Padişahın takdir ve iltifatına mazhar oldu. Ebced hesabıyla fetih tarihini de kapsayan şii­rin son beyti şöyledir

    Tarihini felekde melek yazdı Nâbî’yâ
    Düşdü Kamençe hısnına nûr-ı Muhammedî

    1678 senesinde, girişte de bahsettiğimiz şekilde hacc farizasını yerine getirdi. Dö­nüşte Musahip Mustafa Pasa’yakethüda ol­du. Mustafa Paşa’nın vefatından sonra Baltacı Mehmed Pasa’nın yanında Haleb’e git­ti. Baltacı sadrâzam olunca İstanbul’a dö­nerken Nâbî’yi de yanına aldı.

    Bundan sonra Darphane Eminliği ve Anadolu Muhasebeciliği gibi görevlerde bu­lunan Nâbi 1712 yılında vefat etti. Üsküdar’daki Karacaahmed kabristanına defn edildi. Kabri Sultan II. Mahmud ve Sultan II. Abdülhamid Han devirlerinde ta­mir görmüştür.

    Hikmet şairi

    Yusuf Nâbî devlet va­zifesinden artan zamanla­rında siir ve ceşitli eserler yazmıştır. Şiirlerinde hep iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. Bu yönüyle o bir düşünce ve hikmet şai­ridir. Şahsi duyguları, gö­nül arzularının aşmış, haki­ki bir Müslümanın hayatı­nı hem yaşamış hem de şi­irlerinde yaşatmıştır. Geçi­ci, fani dünyanın lezzetle­rine, hallerine aldanma­mak, kimseye haksızlık etmemek, zulmetmemek, hep müşfik ve merhametli olmak, gurur ve kibirden sakınmak şiirlerindeki nasihatlerinden en çok rastlananlarıdır. Nâbi’ye göre iyi bir insan olmanın ilk şartı her işte ve her mevzuda her zaman Allahü Teâlâ’yı hatırında tutmaktır.

    Nâbî rubailerinde, yoksulların hali, acı ve elemler karşısında sabırlı olma, kanaat­kârlık, her kemâlin bir zevalinin olacağı bu sebeple Allahü Teâlâ’dan hiçbir zaman ümit kesmemek gerektiği gibi günümüz insanına da ışık tutan konuları birbirinden güzel anlamlı mısralar ile dile getirmiştir.

    İctima eylemese merd ile zen âlemde
    Edemez sureti mevlûd kabül-i peyvend
    İftirak eyler ise birbirisinden amma
    Hem peder ferd kalır zayi olur hem ferzend

    İzahı: ”Alemde erkekle kadın bîr araya gelme­se çocuk meydana gelmez. Şayet eşler birbirinden ayrılırlarsa hem baba tek olarak kalır çocukda perişan olur.”

    Ayb-ı fukara eder ale’l-fevr zuhur

    Mestûr kalır hayli zaman ayb-ı kibar

    Pinhan olamaz az ise de bahye-i kefş

    Pûşide kalır hezâr çâk-ı destâr.

    İzahı: “Yoksulun ayıbı anında ortaya çıkar. Ekâbirin ayıbı ise uzun süre örtülü kalır. Nasıl ki pabuçtaki yırtık az da olsa gizlenemez. Oysa sarıkta binlerce yırtık bile olsa gizli kalır.”

    Erzan metâ-ı fazl ü hüner ta o denlû kim

    Bin marifet zamânede bir âferinedir

    Ebn-âı dehr her hünere âferin verir

    Yâ Rab bu âferin ne tükenmez hazîne­dir.

    İzahı: “Fazilet ve hünerin metaı o denli ucuz ki bu zamanda, bin marifet bir aferinle karşıla­nır. Çağın adamları da her hünere bir aferin verirler. Allahım, bu aferin ne tükenmez ha­zine imiş.”

    Devlet anın ki bezm-i âlemde

    Eyleyüp kendi haline dikkat

    Kendi aybın tecessüs eylemeden

    Bulmaya gayre bakmağa fırsat

    İzahı: “İkbal ve mutluluk o kimseye ki; bu dünyada kendi durumuna dikkat ederek, kusurlannı araştırmak yüzünden başkaları­nın hata ve ayıplarına bakmağa fırsat bula­maz.”

    Nâbi’nin manzum eserleri;
    Türkçe Müretteb Divan,
    Farsça Divançe,
    Hayriye,
    Tercüme-i Hadis-i Erbain,
    Hayrâbâd
    Sur-nâme’dir.
    Mensur olanları ise;
    Fetih­name-i Kamaniçe,
    Tuhfetü’l Haremeyn,
    Zeyl-i Siyer-i Veysi
    Münşeat.

    Ey Gözümün Nuru!

    Ey nihâl-i çemen-ârâ-yı edeb

    Nûr-bahsâ-yı dil ü dîdei eb

    Varma gayrın evine bî-davet

    Ola amma o da ehl-i hirfet

    Vardığın meclis ola ehl-i reşâd

    Olmaya encümen-i fısk ü fesâd

    Olma meclis de ne pürgû ne hamûş

    Vakt ile gah zeban ol gehi gûş

    Olur insanda zeban bir, iki gûş

    Sen dahî söyle bir, ol iki hâmuş

    Kimseye verme huşunetle cevâb

    Lutf ile izzet ile eyle hitâb

    Kimsenin aybını urma yüzüne

    Gûşunu bâb-ı kabul et sözüne

    Eyleme kimseyi ta ‘a techîl

    Etme mahlûk-ı Hudâyı tahcîl

    Hele neylersen et ey ruh-ı revân

    Olma hatır-şiken ü tûnd-zebân.

    Açıklaması:

    Ey edeb ve terbiye çimenini süsleyen fidan. Ey babasının gözüne ve gönlüne nur bağışlayan oğul!

    Başkasının evine davet edilmeden gitme. Davet eden kimse de gönül ehli olmalıdır.

    Gittiğin meclis doğru yolda olanların toplandığı bir yer olmalı. Fısk ve fesat cemiyeti olmamalıdır.

    Bir mecliste ne fazla konuş ne de sus. Zamanı gelince konuş ve dinle.

    İnsanda dil bir kulak ikidir. Sen dahi bir söyle iki dinle.

    Kimseye sertlik ve kabalıkla cevap verme. İyilik ve saygı ile insanlara hitap et.

    Kimsenin ayıbını yüzüne vurma. Kulağını insanların doğru sözüne kabul kapısı yap.

    Kimsenin bilgisizliğini asla ortaya çıkarma. Allah’ın yarattığı bir kulu utandırma ve küçük düşürme.

    Ey canınım canı, bilhassa ne yaparsan yap, kalp kırma, gönül yıkma, sert sözlü de olma.
  • Ey dostlar! Bu hikâyeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir.

    Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına sahipti. Padişah bir gün, hususi adamları ile av için hayvana binmiş giderken, ana yol üzerinde bir cariye gördü.. o cariyenin kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya başladı. Mal verdi ve o cariyeyi satın aldı. Onu alıp, arzusuna nail oldu.

    Fakat kazâra o cariye hastalandı. Padişah sağdan soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl cânımın cânı odur. Ben dertliyim, hastayım, dermanım odur. Kim benim canıma derman bulursa, benim hazinemi, incimi ve mercanımı (lütuf ve ihsanlarımı) o aldı (demektir).”

    Hepsi birden dediler ki: “Canımızı feda edelim. Beraberce düşünüp, beraberce tedavi edelim. Bizim her birimiz bir âlem Mesih"idir.. elimizde her hastalığa bir ilâç vardır.” Kibirlerinden “Allah isterse” (İnşaallah) demediler. Allah da onlara insanların âcizliğini gösterdi. İlâç ve tedavi türünden her ne yapıldıysa hastalık arttı, maksat da hâsıl olmadı.

    O cariyecik, hastalıktan kıl gibi olunca, padişahın kanlı gözyaşı ırmağa döndü. Padişah, hekimlerin âciz kaldıklarını görünce, yalınayak mescide koştu. Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri gözyaşından sırsıklam oldu. Yokluk istiğrakından kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda Allah"ı medhüsenaya başladı: “En az bahşişi dünya mülkü olan Allah"ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin. Ey daima dileğimize penah (sığınak) olan Rabb"im! Biz bu sefer de yolu şaşırdık. Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim, fakat sen yine de onları meydana dök, dile getir” dedin. Padişah tâ can evinden coşunca, bağışlama denizi de coşmaya başladı. Ağlama esnasında padişah uykuya daldı. Rüyasında bir pîr göründü. O pîr dedi ki: “Ey padişah! Müjde! Dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse, o bizdendir. O gelen hâzık (işinin ehli) bir hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir. İlâcında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede et.”

    Vade zamanı gelip gündüz olurken, güneş doğudan görünüp yıldızları yakarken, padişah, rüyada kendine gösterilen zâtı görmek için pencerede bekliyordu. Bir de gördü ki faziletli, fevkalâde hünerli, bilgili bir kimse geliyor. Padişahın rüyada gördüğü hayal de, o misafir pîrin çehresinde görünüp duruyordu. Padişah bizzat mâbeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun huzuruna vardı. Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti. Elini, alnını öpmeğe, oturduğu yeri, geldiği yolu sormaya başladı. O ağırlama, o hal hâtır sorma meclisi geçince, o zâtın elini tutup hareme götürdü.

    Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp, sonra onu hastanın yanına götürdü. Hekim, hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının belirtilerini ve sebeplerini de dinledi. Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil, büsbütün harap etmiş. Onlar, iç ahvalinden haberdar değiller. Körlüklerinden, hepsinin aklı dışarıda.” Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Cariyenin hastalığı safra ve sevdadan değildi. Her odunun kokusu, dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki cariye gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o gönüle tutulmuştur. Âşıklık, gönül iniltisinden belli olur. Hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir. Hekim dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakınlarını da uzaklaştır. Köşeden, bucaktan kimse kulak vermesin de ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”

    Oda boşaltıldı. Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla, yumuşaklıkla dedi ki: “Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilâcı başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var? Kime yakınsınız; neye bağlısın?” Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği sıkıntı ve eziyetleri soruyordu. Cariyeden hikâye yoluyla dostların ahvalini sormaktaydı. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi. Hekim, kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat etmekteydi. “Nabzı, kimin adı anılınca atarsa, cihanda gönlünün istediği odur” (diyordu). Cariye, memleketindeki dostlarını saydı döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı. Hekim, “memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun?” dedi. Kız, bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi, nabzının atması başkalaşmadı. Efendilerini ve şehirleri birer birer saydı. O yerleri, yurtları, oralarda geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi. Şehir şehir, ev ev saydı döktü, fakat kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı. Hekim, şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı normal haldeydi, fazla atmıyordu. Semerkand"ı sorunca nabzı hızlıca attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o, Semerkandlı kuyumcu sevgilisinden ayrılmıştı. O hekim, hastadan bu sırrı elde edip, o dert ve belânın aslına erişince, “Onun semti hangi mahallede?” diye sordu. Kız, “Köprü başında, Gatfer mahallesinde” dedi. Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler göstereceğim. Sevin, rahatla, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa, ben de sana onu yapacağım. Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme. Ben sana yüz babadan daha şefkatliyim. Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme. Padişah senden bunu ne kadar sorup soruştursa yine de sakla. Sırların gönülde gizli kalırsa, o muradın çabucak hâsıl olur” dedi. O hekimin vaatleri ve lûtufları hastayı korkudan emin etti.

    Hekim bilahare kalkıp padişahın huzuruna gitti. Padişahı bu meseleden birazcık haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: Bu derdin iyileşmesi için cariyenin sevdiği o adamı getirtelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır; onu altınla, elbise ile kandır.” Padişah, hekimden bu sözü duyunca, nasihatini candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli, kifayetli, âdil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi. O iki bey, kuyumcuya padişahtan müjdeci olarak Semerkand"a kadar geldiler. Dediler ki: “Ey lûtuf sahibi üstad! Ey marifette kâmil kişi! Övülüşün şehirlere yayılmıştır. İşte filân padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira bu işte pek büyüksün, pek kâmilsin. Hemen şimdi şu elbiseyi, altın ve gümüşü al; gelince de padişahın havassından ve nedimlerinden olursun.” Adam, çok malı, çok parayı görünce gururlandı; şehirden, çoluk çocuktan ayrıldı. Adam, neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti.

    O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü. Güzellik mumunun başı ucunda yakılması için onu padişahın yanına izzet ve ikramla iletti. Padişah, onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi ki: “Ey büyük sultan! O cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin; visalinin suyu o ateşi gidersin.” Padişah, o ay yüzlü cariyeyi kuyumcuya bahşetti. O iki sohbet müştakını (isteklisini) birbirine çift etti. Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.

    Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı. Kuyumcu içti, kızın karşısında erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca, kızın canı, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu çirkinleşip hastalanınca, yüzü sararıp solunca, kızın gönlü de yavaş yavaş ondan soğudu. Sadece zâhirî güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir utanç olur. Keşke kuyumcu baştanbaşa ayıp ve mahcup olsaydı, tamamıyla çirkin bulunsaydı da başına bu kötü hal gelmeseydi. Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına düşman kesildi; sonunda ölüp toprak altına gitti. O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu.[1]

    [1] Mesnevî, Cilt: I, beyit nu: 35-246
  • Beyaz bir altın pamuk, Adana'mdan hediye
    Tüm dünya aşıktır, bilirsin; Van'daki kediye
    Gökteki Ay; tıpkı bizim Kütahya'da porselen
    Güneş doğarken İstanbul'dan bir başka yükselir

    Artvin'de bal kadar tatlı, Afyon'da kaymak
    Ne müthiş; Antalya'da deniz keyfi, Uludağ'da kaymak
    Ya da Erzurum'da; Palandöken, Kilis'te yorgan diker halkım
    Zonguldak'ta kömür yüz karartır

    Pek sevilir bur'da, Kastamonu kır pidesi
    Ve ya bir simit kap otur seyret, Üsküdar'da Kız Kulesi
    Mersin'de Kız Kalesi, Rize'den çaylar
    Geçtiysem illa içmişimdir Susurluk'tan ayran

    Ve bayrak dalgalanır gülümser Çanakkale
    Mardin'de taş evler, her derde devadır Pamukkale'm
    Sivas'ta kangal korur köyü, Edirne'de pehlivan
    Yolun düşerse bir gün tadıp Erzincan'dan peynir al

    Denizli'den öten horoz, sekiz ilden duyulur
    Bu bizim soframız, buyurun hepimizi doyurur
    Huyumuz suyumuz bir, kazılan kuyumuz girme
    Kıbrıs'ta bizimle elbet Lefkoşa ve Girne

    Hep aynı yerde düştük yere, hep aynı yerde ezildik
    Ne Azeri, ne Türkmen ayrı, ne Lazı, ne Kürdü
    Sen parçala ve kirlet, ülkem kültürlere birlik
    Amaç hep bir ağızdan "Burası yurdum!" diyebilmek

    Aşık Seyrani, Mimar Sinan, Erciyes, Kayseri
    Gaziantep türküleri, bahçalarda mor meni
    Gel Paris'ten, Şanlıurfa'm topraktan evler
    Ocakta mırra pişerken ozanlar manî söyler

    Sırtımda Nemrut, bir kolum cendere adım; Yaman
    Kekik kokar Balıkesir, Iğdır'dan söker şafak
    Akkuş, Aybastı, Çatalpınar, Fatsa, Ordu
    Tüm sokaklarım tozlu ben Diyarbakır'da doğdum

    Eğer Karadeniz'den geçerseniz, Trabzon'da durun
    Dinle İskoçya'nın gaydasını kıskandırır tulum
    Konya'dan seslenir Mevlana Celaleddin Rumi
    Bugün kimse yüz dönmüyor bize Nasreddin gibi

    Elazığ'da Gakkoş'um, Aydın'da Efe
    Bende dokuz dağın gücü, mermi göğsümden teper
    Bir tek Pir Sultan Abdal konuşturur bağlamayı
    Bana bir metris, bir Malatya hatırlatır Ahmet Kaya'yı

    Bayburt, Bolu, Ankara, Amasya ses ver
    Samsun'da tütün sarıp, Karaman'da koyun gütsem
    Tekirdağ'da rakı içsem, Gümüşhane'de kuş burnu
    Hiç görmesem de, Muş'u anlattılar, hoş buldum

    Ardahan, Hakkari, Siirt; el kaldırın gardaş
    En iyi dostum Hataylı, en kahraman Maraş
    Ne için kavga, ne için savaş? Bu senin yurdun!
    Sakarya, Osmaniye, Dersim ve Burdur
    Tokat'ın boynuna gerdanlık Yeşilırmak

    Hâlâ Kars'ın bağrında, doksan bin şehit
    Cudi, Silopi, Şırnak, Serhat Seyit
    Tam 923 ilçe 81 şehir; İzmir'de iç, kordonda sız
    Ayrı keyif tabii, yiğit Ağrı'nın başında erir mi kar?

    Sıkı giyin, tam on yıl üstüme geldiler gıpta edip
    Adım Kırklareli, hiç sıkmadım düşman eli
    Bitlis'te beş minare, Kocaeli'm gönlüm gibi
    Kimi bindallı giyer Niğde'de, yazma örer kimi

    Kazma kürek, toprak döver çiftçi; izler paraya boğulan
    Keşke şimdi görüp yazsa Karacaoğlan
    Bu da azsa Muğla, Sinop, Yozgat, Uşak
    Dur; silah yerine sanat, saz ve sözle kuşan vur

    Yeni nesil, yeni kuşak, yeni alet, yeni suça, gel dedikçe geri koşar kul
    Zoru başar, tut, bütün bu güzellikler senin
    Bir gün birlikteysek eğer o gün el üstünde eliz
    Nevşehir'de bir arif tanıdım, tek maaşı ilim
    Edep, haya; adı Hacı Bektaş-i Veli

    Düzce, Karabük, Bartın, Yalova, Batman
    Öyle Isparta'nın gülündeki dikenler her ele batmaz
    Yeşil ve mavi kucaklaşır Giresun'da tüm gün
    Doğanın en masalsı yüzü Kapadokya, Ürgüp

    Henüz askerdim; bir sabah soludum Spil'i
    Tüfek çatıp; süngü taktım, yere koyarken canımı
    Düşüp koşarken tanıdım seni, toprağında kanım
    Sen ki ben giderken arkamdan bakıp ağlayan kadın

    Bingöl ya da Çapakçur'da bir kahvede sabahçıyım
    Aksaray, Mamasun'da olta tutan balıkçı
    Çorum'da dolmacıyım, Kırşehir'de bakırcı
    Ne faşistim, ne gerici, ne bölücü, ne ayrımcı

    Bilecik, Çankırı, Eskişehir, Kırıkkale
    Koyun koyuna yattık, hem de yetmiş milyon kere
    Çözüm mü kin ve hır? Bakın bizim bu kar ve kır
    Yarınlar hür ve bir darılma, küsme, gül, sarıl

    Gitme, dur, kal, akmasın kan, kalkmasın el, ölmesin er
    Anam görmesin dert, bırakma bölmesinler
    Ben neysem öylesin sen, çünkü; bir yemin ve tövbemiz
    Her nerede olursan ol bir; gönül ve gövdemiz

    Hayki - B1R