• Hoca, nafile yere yeniçeri ağasının oğluna okuma yazma öğretmeye çalışıyormuş. Kafası odun gibi kalın olan oğlan bir türlü okumayı sökemiyormuş. Artık sabrı tükenen Hoca sonunda çocuğun kulağını çekmiş ve yüksek sesle “Eşek, öğreteceğim sana okumayı” diye bağırmış.

    Hikaye bu ya, tam hoca bağırdığı sırada evin önünde Sultan’ın kolbaşısı geçmekte imiş ve “eşek, göreceksin sana bile öğreteceğim okumayı” sözlerini duymuş. Hemen heyecanla Sultan’ın huzuruna çıkmış ve “Devletlim, şehirde bir hoca eşeklere okuma öğretiyor, kendi kulaklarımla duydum. Bir düşünsenize bizim payitahtta eşekler okuma bilirse bütün devletler bize gıpta etmezler mi?” demiş. Bu garip haber karşısında Sultan heyecanlanmış tabi. Hemen hocanın huzura getirilmesini emretmiş. Sultanın ve kolbaşının heyecanını anlayamayan hocayı kolluk kuvvetleri kolbaşının tarif ettiği evden derdest edip yaka paça huzura getirmişler. Hoca önce hemen yere kapanıp hiç bir suç işlemediğini sayıklamaya başlamış ama Sultan büyük bir hürmetle Hocayı yanına çağırıp da "Hoca sen eşeklere okuma öğretiyor muşsun! Evinin önünden geçenler seni eşeğe ders verirken duymuşlar." deyince, ağzı bir karış açık bir zaman olayı kavramaya çalışmış. Anlamış tabi ne olduğunu hemen ama nasıl ağanın oğlunun aptalın biri olduğunu ve ona "Eşek" diye bağırdığını söyleyebilsin ki? Çaresiz ağzı açık öylesine kalakalmış. "Sükut ikrardan gelir" diye bir söz vardır. Hoca da susunca gerçekten de eşeklere okuma öğrettiği sanılmış ve hemen orada kolbaşının eşeğinin yularını hocanın bir eline tutuşturmuşlar. Diğer eline de bir kese altın alan hoca "vaat ediyor musun bu eşeğe bir ayda okuma öğreteceksin" diye de sorulunca şaşkın kafasını sallamış ve bir elinde kolbaşının eşeğinin yuları bir elinde bir kese altın eve dönmüş.
    Hocanın karısı, eve gelir gelmez avluya yeni bir eşek sokup masanın üzerine bir kese altın fırlatıp hüngür hüngür ağlamaya başlayan kocasını gördüğünde ne yapacağını şaşırmış. Hoca "başımıza gelen felakete bak!" diye hıçkırıyor bir türlü ne olduğunu anlatamıyormuş. Tabi eninde sonunda kadın olayı anlamış ve akıllı biri olduğundan bir süre düşünmüş ve "Bak bey," demiş. "Sultan'a vaat etmişsin bir kere, bir çare bulmalıyız. " Hoca isyan etmiş tabi "Ne çaresi hanım? ne diyorsun sen? Eşeğe okuma mı öğreteceğiz?" diye gürlemiş. Kadın "Dur hele, tabi ki eşek okuma öğrenmez ama aklıma bir hal çaresi geldi galiba" demiş ve planını Hoca'ya anlatmış. Hani "Şeytana pabucu ters giydiren" diye bir deyim vardır ya; kadın da öyle bir kadınmış işte.
    Hoca ile karısı önce eşeği aç bırakmışlar. Sonra da sayfalarının arasına mısır taneleri koydukları bir kitabın sayfalarını dili ile çevirip taneleri yalayıp yutmasını öğretmişler. Bir kaç gün böylece besledikten sonra da her sayfa çevirdiğinde anırmasını sağlamak için aç eşeğin önünden kitabı kaçırmışlar. Ay sonu geldiğinde aç eşek, kitap sayfalarını dili ile çevirebiliyor mısır tanelerini yuttuktan sonra da keyifle anırmayı becerebiliyormuş.
    Bir ay sonunda hoca kolbaşının cılızlaşmış eşeğini Sultan'ın önüne çıkarmış. Daha evvelden hazırlanmış üzerindeki kitabın içi ve tabi ki mısır taneleri sultanın bulunduğu yerden görülmeyen bir rahleyi eşeğin önüne koymuş ve hep birlikte aç eşeğin sayfaları dili ile çevirip anıra kişneye "kitap okumasını" seyretmişler. Manzara o kadar komikmiş ki herkes kahkahalarla gülmeye başlamış tabi. İşte o an kolbaşı kızgın bağırmış "Sultanım bu ne biçim okuma? Eşek sadece anırıyor ne okuduğunu anlamıyoruz ki." demiş. İşte o an Hoca atılmış ve; "Sultanım ben eşeğe okuma öğretmeyi vaat ettim. Kolbaşına eşşek lisanı öğretmek benim işim değildi!" demiş. Meseleyi anlayan ve bıyık altından gülen Sultan da Hoca'yı ikinci bir kese altınla ödüllendirmiş.
    ---------------------------
    Her şeyin, her kişinin hatta her toplumun bir görünen / olması gerektiğine inanılan / gösterilen yüzü vardır, bir de gerçekte olan yüzü vardır. Tıpkı bu öyküde olduğu gibi insanlar / toplumlar / kurumlar ve hatta rejimler dışarıya yansıtacakları kabul edilir bir yüzün vaadini verirler....
    Öyküde hoca vaadini yerine "getirmiş gibi" yapıyor. Aynı şeklide toplumsal düzenin kabul ettiği görünüm, hakikatlerden kopuk olduğu oranda vaatler de "güya" tutulur. Yani çok şey / kişi / kurum asla göründüğü gibi değildir.

    Sizinle bir başka yazı daha paylaşacağım.;

    "Bir zamanlar gözleri ve kulakları olmayan kızıl saçlı bir adam vardı.
    Aslında saçı da yoktu, dolayısıyla ona teorik olarak kızıl saçlı deniyordu.
    Ağzı olmadığı için konuşamazdı.
    Burnu desen, o da yoktu.
    Kolları, bacakları bile yoktu.
    Midesi yoktu, sırtı yoktu, omurgasıyla iç organları da yoktu.
    Hiçbir şeysi yoktu.
    Dolayısıyla kimden bahsettiğimizi bilmemize bile imkan yok.
    Aslında en iyisi artık ondan söz etmemek."

    Yıllar sonra bu haftayı incelerken yukarıdaki yazıyı anladım. Gözleri ve kulakları olmayan kızıl saçlı adam galiba halktan görünüp özünde ondan kopuk Sovyetler Birliğini simgeliyor ve yazı da halka vaat edilen sosyalist refahın / eşitliğin / düzenin, kimliğin, ruhun ve faydanın aslında hiç olmadığını hicvediyor.
    Bunu yazan Daniil Kharms benzer hicivleri yüzünden hapiste ölmüştür. Ne yazık ki vaat edip de "gibi" yapanların değil "kral çıplak" diyenlerin sistemi bozduğuna inanılır.
    MORİS LEVİ'DEN ALINTI...
  • NAMIK KEMAL
    (D.1840 –Ö-Aralık 1888) yıllarında yaşamış olan Namık Kemal, Ziya Paşa gibi bir devlet memuru olmakla beraber, yönetime karşı başlattıkları mücadelede birlikte hareket etmişlerdir.Namık Kemal, yazdığı Vatan Yahut Silistre isimli eserinden dolayı, yönetimin tepkisini çekmiş, bu sebeple tutuklanmış ve daha sonra sürgün edilmiştir.38 ay sürgün hayatı yaşayan Namık Kemal, Sultan Abdülaziz'in yönetim karşıtları tarafından tahttan indirilip, yerine Sultan 5. Murat'ın getirilmesi ve daha sonra onun da tahttan indirilip, Sultan Abdülhamid'in tahta oturtulması üzerine, affedilmiş ve tekrar İstanbul'a dönmüştür.
    Fakat Namık Kemal, Kendisini affedip sürgün hayatına son veren Sultan Abdulhamid'i, gelişen olayların doğal etkisi olarak adeta, tahttan indirmekle tehdit etmiş; Sultan Abdülaziz'in ve Sultan 5. Murat'ın tahttan indirilmesi olayını hatırlatarak: "iki defa tekrarlanan bir şey, üçüncü defa da tekrarlanır" manasına gelen,
    "eş'şey'ü, lâ yüsennâ illâ vekad yüselles"
    mısrasını söylemiş ve tekrar sürgün cezasına çarptırılmıştır...
    Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi de pek meşhurdur.Kasidesindeki kimi sözleri film repliklerine kadar konu olmuştur,hatırlarsanız şener Şen’in başrolünü oynadığı Değirmen isimli filmde Kaymakam rolündeki Şen, aşağıdaki mısraları okuyordu,o kadar hoşuma gittiki ve etkilendim daha sonra araştırmalarımdan sonra bu sözü bulabildim,benim için bu vb. özlü sözler çok önem ihtiva ediyor,çünkü kişi ne diyecekse ,bazen iki sayfa mektup yazacağına şöyle bir sözle bütün meramını anlatıyorsun işte bu tarzı çok seviyorum..Dostlar kasidenin tamamını burada yayınlamak istemiyorum zaten çoğunuzun malumudur ben daha çok kişileri hicveden bölümlerini almak istedim buyrun..
    HÜRRİYET KASİDESİ…
    Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten
    Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten
    Muini zalimin dünyada erbab-ı denaettir
    Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insafa hizmetten
    Ne gam pür âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
    Kaçar mı merd olan bir can için meydân-ı gayretten
    Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin
    Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten
    Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler
    Ki ednâ zevki aladır vezâretten sadâretten
    Gerçek saygı duyulacak dava ve fikir adamlarının bir özelliğide eğerki kendilerinin veya içinde bulundukları grubun bir hatası yanlışı olsa hiç çekinmedenhicvin oklarını kendilerinede çevirmekten,kendilerinede yarmekten çekinmemiş olmalarıdır,aşağıdaki hiciv şiiri buna bir örnektir.
  • KEÇECİZADE İZZET MOLLA

    Tanzimat devri Sadrazamlarından olan Fuat Paşa'nın babası Keçecizâde İzzet Molla, hiciv şiirleriyle bilinen şairlerimizdendir.İzzet Molla, Sultan 2. Mahmut zamanında Devlet kademelerinde görev almış, müfettişlik ve kadılık yapımıştır.
    Keçecizade İzzet Molla,1828 yılında Osmanlı Devletinin Rusya ile arası açıl ması üzerine, Ruslara savaş ilan edilip edilmemesini görüşmek için toplanan savaş Meclisinde, askeriyenin ve devletin durumunu gözönünde tutarak, savaşa girme yip, barış yapılmasını teklif etmiş, ancak onun teklifi kabul edilmeyip, çoğun luğun oyuyla savaşa karar verilmiştir. Izzet Molla, savaşın mağlubiyetle neticeleneceğini tahmin ettiği için, vicda nı bir türlü rahat etmemiş, savaş alehytarı bir kitapçık (lâ yiha) hazırlayarak padişaha arzetmiş, padişahta bir kaç devlet adamını bu layihayı değerlendirmek üzere görev lendirmiştir.Bu devlet adamları Izzet Molla'nın layihasıyla ilgili olarak Padişah'a olumsuz rapor vermiş, Padişah ta buna mukabil Izzet Molla'nın sürgün edilmesini emret miştir.
    Padişah'ın emriyle Sivas'a sürgün edilen şair, burada dokuz ay kalmış, Osmanlı-Rus savaşının neticesi, onun fikirlerini doğrulayınca, Padişah bir ferman daha yazarak onu affetmiş, ancak şair, bu haberin kendisine ulaşmasından iki saat önce vefat etmiştir.
    "Meşhurdur, fisk ile olmaz cihan harap
    Eyler ânı müdâhane-i âliman harap"
    "Dünyanın günah işlemekle yıkılmayacağını herkes bilir, onu âlimlerin dalkavukluk etmeleri harap eder"Yalakalar olamasaydı bu dünya bozulmazdı amma ah şu yalamalar ah.
    Yine onun şu mısraları, sanki bu günü anlatmaktadır.
    Pek incelendi rişte-i ülfet zamânede
    Nesc olmuyor kumaş-ı muhabbet zamâ-nede
    Adâmızı Hüdâ ser-kâre getirmesin
    Başlar belası oldu riyaset zamânede
    Ankâ ol eğer isterisen zâğ-i lâşe evvel
    Yeksândır irtikâbile iffet zamânede
    "Sevgi bağları zamanımızda çok inceldi, artık muhabbet kumaşı da dokunmuyor. Allah, düşmanlarımızı iş başına getirmesin, zamanımızda idare edenler başa belâ oldular. Leşkargalarını avlamak istersen, Anka kuşu gibi yükseklerden uç. Zamanımızda rüşvet ve karaborsa, iffetliliği yerle bir etmiştir...”Derlememizin konusu olan hiciv örneklerinin bir taneside budur.İzzet Molla rahmeti nede güzel söylemiş..Bu sözlere daha fazla yorum katmak zul olur herkese…
    ÂŞIK FİGANİ
    Edebiyat tarihimizde "Figani" ismiyle anılan epeyce şairimiz vardır.. Burada bahsedeceğimiz Figani, 1814 yılında doğan Gerede' li Halk Ozanı Âşık Figani'dir.
    Figani, Anadolu' nun yanısıra, Arabistan ve Irak'ta diyar diyar gezmiş, Ozanlık mesleğini buralarda icra etmiş, sözünü esirgemeyen, lafını herkese karşı çekinmeden söyleyebilen yaratılışa sahip bir şairimizdir.
    Bir gün, Gerede'de Kör Ağa adıyla bilinen hatırı sayılır bir kişiye kızmış ve çarşıda bulduğu gözleri kör bir köpeğin boynuna ip bağlayarak, Ağanın önünden geçerken, köpeğe, elindeki ekmek parçalarını atmış;
    Kör köpek, Gerede' yi yedin doymadın,
    Bolu' yu yedin doymadın,
    Bu ekmeği de yesen doymazsın.
    Gözünü toprak doyursun .
    diyerek ona hakaret etmiştir.Figani,bu davranışı ile Hiciv de yerilecek kişiyi sevilmeyen unsurlara benzeterek hedefe ulaşma aklını kullanmıştır,tiyatrodada ve meddah gösterilerinde bu yol sıkça izlenir,yerilecek kişi halk tarafından sevilmeyen yer,zaman ve huy gibi ögelere atıf yapılarak hicvedilir,örneğin meddah elindeki değneğini yere atar ve –Allah kahretsin seni şu zamları yapan hükümet gibisin yaktın elimi der,veya peşkir diye anılan elindeki mendilini koklayıp –üf bu ne kötü koku mübarek sanki ,filanca adamın evinden geliyor diyerek hem seyirciyi güldürür hemde amacına ulaşır.İşte Figani Geredeli Kör Ağa ya bu türden bir hiciv şekli ile hicvetmiştir…Yine Figaninin zaman zaman insanlara zulmeden kişilere karşı, sokak ortasında:
    Fukaranın kalbine her kim dokuna
    Dokunsun sinesi Allah'ın okuna..
    Şeklinde bu ve benzeri manileri açıkça bağırarak beddüa edebilen bir şair olduğu ve hiç kimseden hiçbir menfaat ummadan hayatını idama etmeye çalıştığı yapılan araştırmalarda meydana çıkmıştır.
    ZİYA PAŞA

    Ziya Paşa bir Tanzimat aydınıdır. Çağının diğer aydınları gibi o da çok yönlü bir kişiliğe sahiptir; şair, yazar, fikir adamı, devlet adamı ve diplomat. Edebiyat tarihimizde 1839’da ilân edilen Tanzimat'la başladığı kabul edilen Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) döneminin de üç öncüsünden biridir (diğer ikisi Şinasi ve Namık Kemal). Bu çok yönli şair Paşanın bizi ilgilendiren yönü ekseri dillerden düşmeyen özlü sözleri ve hiciv şiirleridir..

    1825 yılında İstanbul'da, Kandilli’de doğmuştur. Asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin'dir. Babası Erzurum’un İspir kazasından gümrük kâtibi Feridüddin efendidir. Beyazıt Rüştiyesinde ve devlet memuru yetiştiren Mekteb-i Ulûm-i Edebiye’de okudu. İyi bildiği Arapçaya ek olarak, öğretmeni İsa efendiden Farsça öğrendi. 17 yaşında kâtip olarak girdiği Sadaret Mektubî Kalemi'nde 11 sene görev yaptı. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa tarafından 1855'te Saraya alınarak Mabeyn-i Humayun beşinci Kâtipliği'ne atandı. Burada Fransızca öğrenen Ziya Paşa, Reşit Paşanın vefatı üzerine Âli Paşa'nın sadrazam olmasıyla saraydan uzaklaştırıldı. Zaptiye Nezareti müsteşarlığı, Atina Elçiliği, 1861'de Kıbrıs, 1863'te Amasya mutasarrıflığı görevlerine atandı. Bosna ve Hersek bölgesi mü fettişliği, Meclis-i Vâlâ azalığı, Devaî nazırlığı, tekrar Amasya ve sonra Samsun muta sarrıflığı yaptı. 1867 de resmî bir görevle Paris’e gitmeye hazırlanırken haber alınan bazı gizli siyasi faaliyetleri sebebiyle ikinci defa Kıbrıs mutasarrıflığına atandı, ancak bu göreve gitmeyerek Avrupa’ya geçti. Paris ve Londra’da Namık Kemal’le beraber 1868-69 yıllarında Hürriyet gazetesini çıkardılar. Daha sonra (1870) Cenevre’ye geçerek Hürriyet’i 64.ncü sayısından itibaren orada tek başına çıkardı.1871’de Âli Paşa’nın vefatı üzerine diğer Genç Osmanlılarla beraber yurda döndü. Bu dönüşün de, Avrupa’ya gidişi gibi siyasi ve edebî kişiliğinde değişime, hem de ters yönde bir değişime sebep olduğunu görüyoruz: ikbal yolu tekrar açılmıştır artık. Bu dönemde İcra Cemiyeti Reisliği, Şûra-yı Devlet (Danıştay) âzalığı, Beşinci Murad’ın Mabeyn Başkâtipliği, Maarif Nezareti Müsteşarlığı (1876) görevlerinde bulundu.
    Abdülhamid döneminde de itibarı bir süre devam etti. Yeni Kanun-ı Esasi (anayasa) nın hazırlanmasında Namık Kemal ile beraber görev aldı. Yükselmesine sebep olması gereken bu görev tam aksi tesir yaptı. Halk arasında bir dedikodu çıkmış, onun yeni kurulacak meclise halk tarafından mebus (milletvekili) seçileceği konuşulmaya başlanmıştı. Gazetelere de yansıyan bu dedikodu saray’ın hoşuna gelmedi, 1877’de Vezir rütbesi verilerek Suriye Valiliğine tayin edildi. Yani rütbesi yükseltilmiş, ancak görev yeri bakımından uzaklaştırılmıştı. Daha sonra Adana Valiliğine atandı ve bu görevdeyken 17 Mayıs 1880’de vefat etti.

    HERKESİ SEN….
    Her şahsı harimi Hak’ka mahra mı sanırsın
    Her taç giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın
    Dehri ararsan binde bir adam bulamazsın
    Adem görünen harları adam mı sanırsın
    En ummadığın keşfeder esrarı derunu
    Sen herkesi kör‚ alemi sersem mi sanırsın
    Paşa yukarıdaki dizelerde,insanın insanı aşağılamasına ve kişinin tek akıllı olarak kendisini görmesini,ve adam zannedilen nicelerinin ciğerinin beş para etmediğini anlatıyor.



    Şimdide Ziya paşa denilince akla ilk gelen meşhur özlü sözlerinden bizi ilgilendiren hiciv konulu o güzel eserlerini paylaşalım..
    Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
    Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir
    nush: nasihat, öğüt
    tekdir: azarlama ,bu sözü o kadar meşhurdurki açaıklamaya gerek yok..
    Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
    Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde
    turfa: tuhaf
    müneccim: yıldız bilimcisi, falcı
    reh-güzer: geçit, geçecek yol,Kişi aleme akıl verir .gel gör ki kendi önünü göremez.
    Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
    Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
    ayine: ayna Kişinin ne olduğu eserlerine bakılarak anlaşılır..

    Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma
    Zer-dûz palan vursan eşek yine eşektir

    bed-asl: soyu kötü, aslı fena
    necâbet: soyluluk, soy temizliği.
    zer-dûz: sırmalı, sırma işlemeli ,,bir kişi ünvanla makamla değişmez,o aslında neyse odur..
    Paşa aşağıdaki dizelerde,diyar diyar gezdikten sonra o zamanki ve maalesef bugünkü,okumaktan yoksun bırakılan islam aleminin halini öyle uzun uzun laf kalabalığı yapmadan harika bir şekilde,tam bir şaiire yakışan bir dil ile iki satırda anlatmış.

    Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
    Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün viraneler gördüm

    Ziya Paşanın aşağıdaki özlü sözlerinin açıklamaları yapılmış fakat o sözlerin çevirisi yapılmasad esasen ne demek istediğini pek güzel anlıyabilkiyoruz,bu yüzden ben herbirine ayrı olarakyorum yapmamın bir gereği olmadığını düşünüyorum,hepside adi kişiliklere ve kişilere yazılmış bir hicviye olarak bizim konumuza uyuyor..



    Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
    Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
    (Sâdık kişileri aşağılama, reddetme benimsenir oldu; hırsızlara
    ikram ve yardım yeni çıktı)
    Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
    Hainlere amma ki riayet yeni çıktı

    (Her ne kadar doğruyu söyleyenler de önceleri nefretle karşılanmışsada ancak hainlere uyma yeni çıktı)

    Evrak ile ilân olunur cümle nizâmât
    Elfâz ile terfîh-i ra'iyyet yeni çıktı

    (Bütün düzenlemeler bazı kâğıtlar ile ilan olunur, söz ile halkın refaha eriştirilmesi ise yeni çıktı)

    Âciz olanın ketm olunur hakk-ı sarîhi
    Mahmîleri her yerde himâyet yeni çıktı

    (Güçsüz olanın en belirgin hakkı saklı tutulur, himaye görenleri her yerde korumak yeni çıktı)

    İsnâd-ı ta'assub olunur merd-i gayûra
    Dinsizlere tevcîh-i reviyyet yeni çıktı

    (Gayretli kişiler taassubla suçlanırken dinsizlere özgü derin düşünce yeni çıktı)

    İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki
    Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı

    (Devletin yükselmesine engel olan İslamiyet imiş, önceleri yoktu, bu rivayet yeni çıktı)

    Milliyyeti nisyan ederek her işimizde
    Efkâr-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı

    (Her işimizde millî benliğimizi unutarak Batı düşüncesine körü körüne bağlılık yeni çıktı)

    Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
    Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

    (Eyvah bu oyunda bizler yine yandık, çünkü zarar ortada bu konuda bilmem biz ne kazandık)
  • KASİDE
    Esti nesîm-i nevbahar açıldı güller subh-dem,
    Açsın bizim de gönlümüz, sakıy medet; sun câm-ı Cem.
    Erdi yine ürdibehişt, oldu hava anber-sirişt,
    Âlem behişt ender behişt, her gûşe bir bağ-ı irem.
    Gül devri ayş eyyamıdır, zevk u safa hengamıdır,
    Âşıkların bayramıdır bu mevsim-iferhunda-dem.
    Dönsün yine peymaneler, olsun tehî humhâneler,
    Rakseylesin mestaneler, mıtrıblar ettikçe nagem.
    Bu demde kim şân u seher meyhane bağa reşk eder
    Mest olsa dilber, sevse ger, ma'zûrdur şeyhülharem.
    Yâ neylesün bîçareler, alüfteler, âvâreler
    Sâgar suna mehpareler, nûş etmemek olur sitem.
    Yâr ola, câm-ı Cem ola, böyle dem-i hürrem ola,
    Arif odur, bu dem ola... ayş u tarabla muğtenem.
    Zevki o rind eyler tamam kim, futa mest ü şâd-kâm
    Bir elde câm-ı lâle-fam, bir elde zülf-i hambeham.
    Her nevresîde Şah-ı gül, almış eline cam-ı mül,
    Lütfet açıl sen dahi gül, ey serv-kadd ü gonce-fem!
    Açıklama:
    Sabah vakti ilkbahar yeli esti.
    Sakiy medet, Cem'in kadehini sun, bizim de gönlümüz açsın.
    Erdi yine nisan ayı, hava amber kokularla cennet içre cennet oldu, her köşe bir irem bağı.
    Gül devri devri işret zamanıdır, zevk ve sefa vaktidir,
    Bu mübarek nefesli mevsim aşıkların bayramıdır.
    Dönsün yine kadehler, şarap küpleri boşalsın akıcılar nağme çaldıkça sarhoşlar rakseylesin.
    Bu demde, bu seherde, meyhane bağı kıskanır Dilber mest olsa,
    Kabe'nin şeyhi onu sevse, mazurdur.
    Sevgiden şaşkına dönen biçâreler, avareler neylesin
    Ay yüzlüler içki sunuyor, içmemek ayıp olur, sitem olur.
    Yar olanda, Cem kadehi olanda, böyle neşeli günler olanda.
    Arif odur ki bu zamanlarda neşe ile ganimetlenir.
    Zevki O sevgili tamam eder ki, sarhoş neşesiyle.
    Bir elinde lâle renkli kadeh, bir elinde büklüm büklüm saçını tutar.
    Her körpe güldür, eline içki kadehini almış.
    Lütfet, açıl sen de gül, hey servi boylu gonca ağızlı.


    Aşağıdaki hiciv şiiri kendi zamanının bir başka şairi Fırsati’ye bir sataşmasıdır..
    CENG(KAVGA)

    Fırsatî sen bu semti bilmezsin
    Eyleme gel bizimle yok yere ceng
    Sana kaç kere dedim anlamadın
    Sözde mazmûn gerekir â pezeveng

    RUBAİ - YOĞ İMİŞ

    Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
    Var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
    Gam çekme hakikatde eğer ârif isen
    Farz eyle ki el'an yine âlem yoğ imiş...
    Nefi denilince akla gelen ilk şeylerden biri hicivleridir. Nefi'nin sadece hicivleriyle ün salmadığını ve kaside alanında da başarılı eserler verdiğini ,hatta ve hatta kaside denilince de akla gelen ilk ismin Nefi olduğunu az çok edebiyat bilgisi olan bir çok insan bilir.Nefi öyle bir yazar ki, övgü ve yergi sanatını yani kaside ve hiciv sanatını bir arada kullanarak büyük bir başarı elde etmiştir. Aslında birbirlerine zıt olan bu sanatları uygulamak her baba yiğidin harcı değildir. Hicivlerinden dolayı ona genç yaşta "Zari" mahlası verilmiştir."Zari" günümüz Türkçesiyle "zararlı, faydası dokunmayan" anlamları taşır.O öyle bir Hiciv sanatı işlemiş ki 1585 Erzurum defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, beğenmiş ve bu genç şaire Nef'i "Nafi" yararlı" mahlasını vermiştir.Ne kadar yararlı bir şair, orası meçhul tabii.Öyle ki, Nefi yazmış olduğu hicivleriyle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekmeyi başarmıştır. Dönemin Müftüsü ile aralarında geçen bir atışma oldum olası beni Nefi'nin büyük bir şair olduğuna inandıran güzel atışmalardan biridir. Aslında güzel bir atışma olduğu söylenemez; bilakis ağır sözlerle kurulmuş,destansı sözler içeriyor. Malum bizim Nefi oturtucu sözlerin adamıdır.Dönemin müftüsü görünüşte Nef'i yi öven, fakat içeriğinde Nef'i ye kâfir diyen bir beyit oluşturup halka sundu. Üstad Nefi'de boş durur mu sanırsınız? Nefi'ye biri kafir diyecek ve Nef'i masum masum, hiçbir şey yokmuş gibi davranacak.Üstad boş durmadı. Hemen bu beyite karşılık bir beyit de o yazdı:
    Müftü efendi bize kâfir demiş.
    Tutalım ben O'na diyem müselman.
    Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere,
    İkimiz de çıkarız orda yalan."
    Yukarıdaki şiiri Nef’i nin asırlar sonra bile Hiciv sanatı denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmasını sağlamıştır..
    Satirik üslûbun (yergi/eleştirel) en önemli vasıtalarından biri olan mübalağa (abartı), Türk şiirinde bol bol kullanılmıştır.Divan şairi, övgüde ne kadar abartılıysa, hicivde de aynı derecede abartıya kaçmıştır. Hicvedilen kişinin hicvi hakettiğini göstermek için mübalağadan yararlanılmıştır. Yine Nef'î'den bu defa Vahdedi isimli bir şaire karşı yazdığı Hiciv den bir örnek verelim:

    Asmândan bir sadâ-yı saht irişdi
    İşidenler sâ'ika sandılar amma ol değil
    Vahdetî bir zarta çalmıştı geçen yıl sehv ile
    Künbed-i çerh-i felekden geldi âvâzı bu yıl

    âsmân: gökyüzü
    sâdâ-yı saht: kuvvetli ses
    nâgehân: ansızın
    sâîkâ:yıldırım
    sehv ile: yanlışlıkla
    künbed-i çerh-i felek: gökyüzü
    âvâz:ses
    zarta:gaz çıkartmak

    Bu öyle oturaklı bir beyitti ki,dönemin müftüsü bu beyite karşılık olarak başka bir beyit yazma cüreti gösterememiştir.Yani kısacası Nefi öyle bir hiciv ustasıydı ki sadece bir hicvinden dolayı bir çok insanın ağlamasına, efkarlanıp dünyadan soğumasına sebep olabiliyordu.
    Öyle ki o zamanın sadrazamlarına şiir şeklinde küfür ettiği için bir kez zindana atıldı; ama padişah bunu öğrenince kendisini affetti.1 ay sonra tekrar küfür etti ve yine zindana atıldı ve yine padişah Allah'ın sabrı üç kezdir diyerek, "bir kez daha affediyorum seni" dedi ve tekrardan bizim sivri dilli Nefi'yi affetti. Aradan epey bir zaman geçti.. Bizde bir tabir vardır: "Can çıkar huy çıkmaz" diye, malum bu söz tam bizim Nefi'ye göreydi Nefi dayanamayıp ne de olsa beni tekrardan affedip bırakırlar diye düşündüğünden olsa gerek, tekrardan küfrettiği için nihayetinde boğularak öldürülmüştür.Boğularak öldürülmesinin sebebi de Nefi'nin tamamen kendi isteği dahilinde gerçekleştirilmiştir.Sonuçta bir çok kez affedilmesine karşın, diline sahip çıkmayıp kendi ölüm fermanını yine kendi elleriyle imzalamıştır.

    Şair Padişah Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’ e yazdığı hicviye…

    Sanma şâhım / HERKESİ SEN / sâdıkâne / YÂR OLUR
    Herkesi sen / DOST MU SANDIN / belki ol / AĞYÂR OLUR
    Sâdıkâne / BELKİ OL / bu âlemde / DİLDÂR OLUR
    Yâr olur / AĞYÂR OLUR / dildâr olur / SERDÂR OLUR

    İşte Yavuz Sultan Selim in Şah İsmail ' e yazdığı bu çok ince manalı şiirin günümüz Türkçesiyle yazılışı.(Hikayeyi okuduktan sonra ne anlatmak istediğini daha iyi kavrayacaksınızdır.)

    Şahım sen herkesi kendine sadık dost sanma
    Sen herkesi dost sanma belki o düşmanın olur
    Belki o kişi alemlerde sözü geçen olur
    Dost olur düşman olur sözü geçen olur hükümdar olur.

    Yavuz Sultan Selim Han'a ait bir beyit. Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşa ğıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylen mektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.
    Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır,hikayesi oldukça ilginçtir;
    Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz, Şahın bu özelliğinden yararlanmak ister.
    Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber Şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç Şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz ,onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılmadan önce bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilaveeder"atacaksan,tokadı,böyle,atacaksın"

    Aslında Yavuz bütün olacakları,planlarını,kastını,ve hıncını şiirinde Şaha anlatmış ancak Şah anlayamamıştır. Herkesin dost olmayacağını bir gün böyle kişilerin karşısına serdar olarakta çıkabileceğini söylemiştir." Bu örnek şair Padişahlarımızdan en güzel örnektir..
    Aşağıdaki şiirinde ise yine Edebiyat alanında hakikaten güzel eserler vermiş olan Yavuz Sultan Selim han ,aşık olunduktan sonra Padişahların bile ne kadar çaresiz kaldıklarını anlatan harika bir şiir örneği çıkarmış,bu yüzden illaki sizlerle bu şiiri paylaşmak istedim.
    Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
    Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
    Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek."

    ( Bilmem ki gözlerime felek nasil bir büyü yapti ki,
    Gözümü kan içinde birakti, aşkımı artırd.
    Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken,
    Felek beni bir ahu gözlüye esir etti..)

    KARACAOĞLAN
    Karacaoğlan, 17. yüzyılda yaşamış bir halk şairidir. Söylediği şiirlerde geçen yer isimlerinden anlaşıldığına göre, çok gezmiş, çok memleketler görmüş, Anadolu dışında, kendisinin "frengistan" dediği, yabancı bir ülke, yada ülkelere de gitmiştir.
    Karacaoğlan, şiirlerinde genelde Anadolu sevgisi, tabiat sevgisi gibi konuları işlemiş, bunun yanısıra, halk şiirinin hicviyeleri olan "taşlama" türü şiirler de söy lemiştir.
    Bu şiir, onun taşlamalarından biridir:
    Indim seyran ettim Frengistanı
    Iller var, bizim ile benzemez
    Levin tutmuş goncaları açılmış
    Gülleri var bizim güle benzeme
    Akılları yoktur, küfre uyarlar
    Imanları yoktur, cana kıyarlar
    Başlarına siyah şapka koyarlar
    Beğleri var, bizim beğe benzemez

    Seyredüben gelir karadenizi
    Kanları yok, sarı sarı benizi
    Övün etmiş kara etli domuzu
    Dinleri var, bizim dine benzemez.

    Karacaoğlan der ki:dosta darılmaz
    Hasta oldum, hatırcığım sorulmaz
    Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
    Illeri var, bizim ile benzemez
    Karacaoğlan mütemadiyen ,aşk şiirleri yazmış,duru bir dil kullanmış ,ve derdini anlatırken bazen kızların tomurcuk memelerinden,bazen gil yanaklarından,bazen saçlarından kendi dil ve kültürüne göre süsleme ve abartılarla anlatmıştır,yazmıştır,bir şiirinde ;

    Bir Kız Bana Emmi Dedi
    Değirmenden gelirim beygirim yüklü
    Şu kızı görenin del olur aklı
    On beş yaşında kırk beş belikli
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Bizim ilde üzüm olur alc olur
    Sızılaşır bozkurtları aç olur
    Bir yiğide emmi demek güç olur
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Birem birem toplayayım odunu
    Bilem dedim bilemedim adını
    Elbistan yanaklı Kürdler kadını
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Karacoğlan der ki noldum nolayım
    Akar sularınan bende geleyim
    Sakal seni cımbızınan yolayım
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim
  • Yine uzun bir yorum oldu konu sedat olunca :))

    "Duygu " gereksiz gördüğüm ve eklenmese çok daha iyi olurdu dediğim bir kaç sahnesi dışında kesinlikle favorilerim arasında yerini aldı :)

    Romanımızın kahramanları Sedat, Bekir ve Ali yani namı diyar " Develer " Sır" serisinden sonra zaten psikopata bağlamıştım,bu seri de üzerine tuz biber oldu :)

    Kitabı bu kadar sevince, hatta bayılınca, oldukça uzun bir yorum yapmak farz oldu, ayrılamıyorum develerden ne yapayım :)

    Bu develer, istanbul'un en sözü geçen Mafyalarından biri , gittikleri yere namı kendilerinden önce gidiyor , ama öyle uyuşturucu, kaçakçılık işlerine bulaşmış bir mafya düşünmeyin,onların derdi sadece kötülerle, bizimkiler daha çok canlarını yakanlarla uğraşıyor , peki ne mi yapıyorlar, onlar genellikle, kafaya sıkar, kol bacak kırar, bilimum işkenceler yapar,sevdiklerinin peşine bir koruma ordusu takar, onlara yan gözle bakanı haşat eder , hele birde laf atmışsa, şahadet getirtir gözlerini bile kırpmadan kafasına sıkarlar :)))
    ( gülüyorum valla normal değilim)

    Ama şimdi haklarını yemeyelim, bizim develer aynı zamanda tam bir aşk adamı, sevdiklerinin gözlerinde kaybolur, onlar için dünyayı yakarlar, kolları en kötü kabuslarınızı, en güzel rüyalara çevirir, benimsin dedilermi iş biter ,sizi onların elinden alacak tek şey azrail'dir, gerçi o bile cesaret edebilir mi emin değilim :)

    Kadın karakterimiz Duygu, kendisini çok sevdiğim yerlerde var, bu kadar mala bağlamasan ne iyi olurdu dediğim yerlerde :)

    Develerin, Duygu için anlamı şu cümlede gizli " Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı "

    Duygu'nun babası savcı, sürekli tehdit alan biri ve bir gün kızı bu nedenle kaçırıyorlar, kız o zamanlar 17 yaşında, adamlar öyle işkenceler yapıyor ki okudukça içiniz yanacak, Sedat yani namı diyar Sado, Duygu ile bir kez karşılaşmış çocukluğunda, Savcı bir olaydan dolayı Sedat'ı tanıdığı ve sevdiği için kızının doğum gününde onu evlerine getirmiş, küçük bir anı ama Sedat'ın kafasına yıllarca kazınmış bir anı :)

    Sedat, Duygu'yu ilk gördüğü andan itibaren, onu ve ailesini sürekli yakın takipte tutuyor , yıllar geçip kendi namı yayıldıkça güçlü biri haline geliyor, ama Duygu içinde yer etmiş bir kere..

    Sedat kızın kaçırıldığını öğrendiğinde ,koca bir orduyla memleketin altını üstüne getirip kızı buluyor , ama aradan tam iki ay geçmiş,babasını kızın gözü önünde işkenceyle öldürmüşler,bu arada kız insanlıktan çıkmış ,vücudundaki işkencelerden, tanınmaz halde, ama Sedat en kötüsü yaşanmadan onu buluyor ,bu üç deve kızın o halini görünce hayat bir anda hepsi için değişiyor , kız o andan itibaren ailedeki yerini çoktan alıyor, zaten Sedat'ın kıza olan aşkını sağır sultan duymuş, yıllarca biriktirmiş içinde Duygu'yu..

    Yaşananlardan sonra kızın annesi de intihar edince ,kızı yanlarına alıyor bu üç deve ve ortaya seyirlik bir aile çıkıyor, bir araya geldiklerinden sonra tam yedi yıl geçiyor,hikaye bu yedi seneden sonra başlıyor ama flashback'ler le eskiye dönülüyor, bizde geçmişlerini o şekilde öğreniyoruz , sadece kızın değil develerin de geçmişi bayağı sancılı, zaten birbirlerini bulmaları bu acılardan kaynaklanıyor, Sedat'ın kıza karşı davranışları öyle güzel ve inanılmaz ki kızı adeta hayata yeniden döndürüyor, bu arada bizimkiler kıza çok düşkün, yürürken ayağı takılsa asfaltı sökecekler o derece :)

    Yukarıda Duygu için mala bağladığı dediğim yerler,bu yedi sene içerisinde olanlar : ) yani bu adam, sen gördüğün işkencelerden adım atamaz, ellerini bile kullanamaz haldeyken , aylarca seni elleriyle besledi, kucağında tuvalete taşıdı, seni kendi elleriyle yıkadı, sen karanlıkta yatamadığın için kollarında uyuttu,sana sarılmadan kokunu almadan güne başlamadı , canom dedi başka bir şey demedi, ama sen hala onun sana aşık olduğunu anlamadın, yedi sene yahu yuh derler adama :))

    Yazar bu arada bir Deniz karakteri yaratmış Duygu'nun patronu , patronu dediysem kız işe gelirken takipte çıkarken takipte,Sedat topla eşyalarını dediğinde anında hazır, o derece bağlı develerine, ama aşkı bir türlü kafasında kuramıyor Sedat kim ben kim dercesine :)

    Deniz ve Duygu'nun yakınlaşma sahnelerini ve finale doğru Deniz in yaptıklarını fazla gereksiz ve saçma buldum, okuyunca yada okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklar, yani sen Duygu, Sedat nefes aldığı sürece hayattasın, o yoksa kendini köprüden atacak kadar ona bağımlısın, aldığın nefesi bile onunla birlikte alıyorsun , üstelik geçmişte yaşadığın işkencelerin bıraktığı arızalardan dolayı hala arada koynunda uyursun, adamın kolu çizilse kendi kolunu kesersin, başına bir iş gelecek diye yemekten aştan kesilirsin, iyi de peki bu Deniz ne alaka anlamadım :)

    Diğer develerden Bekir, Sedat'ın yani Sado'nun sağ kolu , çocukluğundan beri teyze kızına olan aşkından deli divane olan bir adam laz Bekir, Duygu'yu babam diye sever, ama aşkına, laz kızı Selma'sına bir tülü kavuşamaz, kız onun olmazsam ölürüm der, ama eli silahlı ailesi vermem diye inat eder :)

    Diğer bir deve Ali yani Ali'm Sado'nun sol kolu, oda Duygu'ya ölür o derece , Çirkin diye severler kızı, onu ilk buldukları zaman kız o kadar tanınmayacak bir haldeydi ki Ali'm şakadan kız sen ne çirkin bir şeysin dediği günden beri bu lakap kalır kızın üzerinde, Ali'm çok çapkındır nerede akşam orada sabah, ama sonlara doğru bir başı bağlanıyor ki Arnavut Ethem'in kızıyla evlere şenlik, tekme tokat bir aşk o kadar yani :))

    Kitapta eğlenceli sahneler oldukça fazla, küfürlü konuşmalar beni hiç rahatsız etmedi, ayrıca erotik sahneleri yazar ne abartmış, ne de üstün körü geçmiş, her şey olması gerektiği gibi :)

    Bekir ve Selma'nın Trabzon düğünleri, Alim'i katil edecek olan Aslı, Dursun'u Durmuş'u Hacer Anası, Levent'i derken inanılmaz bir kadro var, hepsi evlere şenlik, her sahnesi ayrı bir zevk, ayrı bir hüzün ,ayrı bir mutluluk, ve AŞK :))
  • Bakınca yedi tepeden sana,
    Her yer loş ışıklara bürünmüş,
    Gizemli bir hava kokuyorsun, bu gece İstanbul.Sessiz çığlıklar yükseliyor, her bir sokağından,
    Kim bilir, kimin canını yaktın, bu gece,
    Yada kim bilir, kimi mukafatlandırdın.Uzaktan bakınca İstanbul'a
    Birer inci gibi parlıyor, sokak lambaları,
    Aydınlatıyor, karanlığa başkaldıran kaldırımları.Samatya gözüküyor, bir tepeden,
    Cilveli bir gelin edasıyla, göz kırpıyor geceye,
    Bir sokağına adım atan, kayboluyor ihtişamında.
    Ah İstanbul başka bir tat var, bu gece sende.Hoş bir karanlık çökmüş, gecenin sessizliğine
    Ay ışı Marmara Denizini aydınlatıyor.
    Beyeza çalmış mavimsi etekleri,
    Mavi sularında ay ışığı dans ediyor.Gelip, geçen vapurlar, saygı duruşunda,
    selam veriyor Boğaz'a.
    Ah İstanbul başka bir güzellik var, bu gece sende.Hava ayaz, soğuk bir rüzgar esiyor,
    Karadeniz Marmara ve Akdeniz el ele vermiş,
    Üşümesinler diye Anadolu ve Rumeli Hisarının başını okşuyor.
    Esen rüzgarla üşüyen dalgalar, şaha kalkıyor.
    Ah İstanbul başka bir şefkat, başka bir delilik var, bu gece sende.Ah İstanbul senin adına neler sığmaz ki, haylaz bir gecede.
    Bir tepeden izlerken mazlum, karanlık sokaklarını,
    Neleri görmeli ki bir çift ağma göz, neleri! Her bir cadden, her bir sokağın,
    Görücüye çıkacak kızlar gibi renga renge bürünür,
    Karanlığında bile susmaz, gecelerin.Vagonların ilerledikçe, gecelerin derinliğinde,
    Gürültü kirliliği ezilir, tren raylarında.
    Ah İstanbul başkalarının falında gözüküyorsun yine...Üsküdar taşlıklara otursalar martılar, gece karanlığında,
    Görseler, mavimsi buz pistine dönen dalgalarını,
    İzleseler, Mevlana gibi eteklerini açmış,
    Işığı, perçem perçem yüzüne düşmüş,
    İstanbul aşkıyla dönen, Kız Kulesi'ni.
    Sonra, kanatlanıp uçsalar, çekseler, yedi tepeden resimlerini.Arş-ı Ala'dan rahmet yağıyor, bereketli toğrağına,
    Islanıyorsun, iliklerine kadar.
    Gök ağlıyor gürül gürül, istanbul sana.
    Kirlenmiş, ruhunu arındırmak istercesine,
    Düşüyor, en mahsum damlalar, her zerrene.Hafif bir sis bulutu gözüküyor Çamlıca'dan,
    Yağan yağmurla, kayboluyor günahların, teninde.
    Neleri görmeli ki sende istanbul, bir çift ağma göz, neleri!
    Ah İstanbul, bu gece başka bir dert var, sende.Ayasofya göz yaşı döküyor, bu gece.
    Akan, her damla yaş toprağı eritiyor.
    Sanki onu sahiplenen, babası Fatih Sultan Mehmed'i özlemiş,
    Yetim bir çocuk gibi, Ayasofya ağlıyor, bu gece.Sen ki dünya tacını giymiş, Şeh-ri İstanbul,
    Ah İstanbul, başka bir gam, başka bir keder var, bu gece sende.

    Bahar suyu.