• Kâzım Karabekir Paşa'nın naklettiği şu sözler göstermektedir. O diyor ki:

    “...Bu bekleyişim uzun sürmedi. Hemen bu akşam (14 Ağustos) heyet-i ilmiye şerefine Türk Ocağı'nda verilen çay ziyafetinde “ilk tehlikeli hamle” göründü.

    Şöyle ki: Ziyâfete Mustafa Kemal Paşa da, ben de dâvet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, heyet-i ilmiyenin şimdiye kadarki mesâisi ile ilgili görünmeyerek “Kur'ân'ı Türkçe'ye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı.

    Bu arzusunu ve hatta mücbir olan sebebini, başka muhitlerde de söylemiş olacaklar ki, bugünlerde bana Şer 'iyye Vekili Konya meb'usu Hoca Vehbi Efendi vesâir sözüne inandığım bazı zâtlar, şu mâlumâtı vermişlerdi:

    “Gâzi, Kur'ân-ı Kerim'i bazı İslâmlık aleyhtaru zübbelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur'ân'ın Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak!.. Ve o zübbelerle işi alaya boğarak, güyâ Kur'ân'ı da, İslâmlığı da kaldıracaktır!.. Etrafındaki böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.”

    Bazı yeni kişilerden de söz ettikleri gibi, bu akşam da bu fikre ayak uyduran bazı kimseler görünce, bu tehlikeli yolu önlemek için Mustafa Kemal Paşa 'ya şöyle cevap verdim:

    “-Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınızın içerde ve dışarıdaki tesirleri, çok zararımıza olur. İşi, alâkadar makamlara bırakmalı. Fakat rastgele şunun-bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği göz önünde tutularak, içlerinde Arapça'ya ve dini bilgilere de hakkıyla vâkıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplamalı ve bunların kararına göre, tefsir mi, tercüme mi yapmak muvâfıktır, ona göre bunları harekete geçirmelidir.”

    “-Din adamlarına ne lüzum var, dinlerin tarihi mâlumdur. Doğrudan doğruya tercüme edivermeli!..” gibi bazı hoşa gider bir fikir ortaya atılınca buna karşı:

    “-Müstemlekeleri İslâm halkıyla dolu olan büyük milletler, kendi siyâsi çıkarlarına göre Kur 'ân dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslâm Dini'ne ve Arap Dili'ne hakkıyla vâkıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir heyet, tercümeyi meselâ Fransızcasından yapabilir. Fakat bence, burada Maarif programımızı tesbit için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten, vicdâni olan din bahsinden değil, müsbet ilim cephesinden istifâde hayırlı olur Kur'ân'ın yapılmış tefsirleri var, lâzımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa, Milli kalkınmaya hasretmek daha hayırlı olur.” dedim.

    Mustafa Kemal Paşa, beyânâtıma karşı hiddetle bütün içini ortaya dökerek:

    “-Evet, Karabekir; Arapoğlunun yâvelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur'ân'ı Türkçe'ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Tâ ki, budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!..”

    | Bkz: Kâzım Karabekir- Paşaların Kavgası, İstanbul, 1995, sh: 158 vd. veya Uğur Mumcu- Kâzum Karabekir Anlatıyor, Cumhuriyet
  • “Demek paranın her kötülüğün kaynağı olduğunu
    düşünüyorsunuz,” dedi Francisco d’Anconia. “Peki, paranın kökünün ne olduğunu hiç sorguladınız
    mı? Para bir mübadele aracıdır. Ortada değiş tokuş edilecek ürünler, onları üretecek insanlar
    olmazsa, para da var olamaz. Para aslında, birbiriyle iş yapmak isteyen insanların, değere karşı değer
    verme ilkesinin maddî biçimidir. Ürününüzü gözyaşları karşılığında isteyen mızmızların, ya da onu
    elinizden zorla alan yağmacıların aracı değildir para. Onu ancak üretebilen insanlar mümkün
    kılmıştır. Bunu mu kötü buluyorsunuz?
    Çabalarınıza karşılık para kabul ettiğinizde, başkalarının çabalarından doğmuş ürünler
    karşılığında onu elden çıkaracağınıza dair bir taahhütte bulunmuşsunuz demektir. Paraya değer
    katanlar, mızmızlarla yağmacılar değildir. Okyanuslar dolusu gözyaşı olsa, dünyadaki tüm silahların
    toplamı olsa, yine de cüzdanınızdaki kâğıtları ekmeğe dönüştürüp yarın sağ kalmanızı sağlayamaz. O
    kâğıt parçaları...aslında altın olması gerekirdi ya...sizin onurunuzun simgesidir. Üreten insanların
    enerjisinden payınıza düşendir. Cüzdanınız, çevrenizde paranın kökeni olan ahlâkî ilkeler konusunda
    temerrüde düşmeyecek insanlar bulunduğunun kanıtıdır. Sizin kötü bulduğunuz şey bu mu?
    Hiç üretimin kökenini aradınız mı? Bir elektrik jeneratörüne göz atın, bakalım kendinize onu
    yaratanların akılsız kabadayılar olduğunu söyleyebilecek misiniz! Tarımı ilk keşfedenlerden size
    miras kalan bilgiler olmaksızın bir tek tohumdan buğday çıkarın da görelim. Yiyeceğinizi yalnızca
    fiziksel hareketlerle bulmaya bir çalışın hele. O zaman görürsünüz ki tüm üretilen malların, dünyada
    oluşmuş tüm servetlerin kökeni insan zihnidir.
    Ama siz diyorsunuz ki, para güçlüler tarafından, zayıfların aleyhine yaratılmıştır! Hangi güçten
    söz ediyorsunuz? Silah gücü ya da kas gücü değil o. Servet, insanın düşünme kapasitesinin ürünüdür.
    Bu durumda para, bir motoru icat eden kişi tarafından, o motoru icat etmeyenlerin aleyhine mi
    yaratılmıştır? Para zekiler tarafından, yoksulların aleyhine mi kazanılmaktadır? Yetenekliler
    tarafından, beceriksizler aleyhine mi yaratılmıştır? Yoksa hırslılar tarafından, tembellerin aleyhine
    mi? Para önce yaratılır, ancak ondan sonra yağmalanır ya da sızdırılır. İlk önce dürüst insanların
    çabalarıyla yaratılması gerekir, buna da herkes kendi yeteneği oranında katkıda bulunur. Dürüst bir
    insan, ürettiğinden fazlasını tüketemeyeceğini bilen insandır.
    Parayla alışveriş yapmak, iyi niyetli insanların kuralıdır. Paranın dayalı olduğu kural, her insanın
    kendi zihnine ve kendi çabasına sahip olması kuralıdır. Para, asla sizin çabalarınızın değerini,
    karşılığında kendi çabasının değerini vermeye razı olmayan birine aktarmaz. Para size, mallarınızın
    ve emeklerinizin karşılığında, bunlara ihtiyaç duyan insanların atfettiği değeri getirir, ama daha
    fazlasını getirmez. Para, ticarete girişenlerin zorlamasız kararıyla, her iki taraf için de yararlı olan
    anlaşmalardan başka türlüsüne izin vermez. Para sizden, insanların kendi yararları için çalıştıklarını,
    kendi zararları için çalışmadıklarını kabul etmenizi bekler, kendilerinin sizin sefaletinizi o taşısın diye doğmuş yük hayvanı olmadığını kabul etmenizi, onlara vereceğiniz şeyin ‘değerler’ olmasını, yaralar
    olmamasını bekler, insanlar arasındaki ortak bağın ıstırap değiş tokuşu değil, mallar değiş tokuşu
    olmasını sağlar. Para sizden, zaaflarınızı insanların aptallığına satmanızı değil, istidatlarınızı
    insanların aklına satmanızı ister, sunulanların en berbatlarını değil, parayla alınabileceğin en iyisini
    almanızı sağlar. Ve insanlar ticaretle yaşamaya başlayınca ve nihaî karar mercii kuvvet değil, mantık
    olunca, kazanan hep en iyi ürün, en iyi performans, insanoğlunun en iyi kararları ve en üstün
    yetenekleri olur; esasen insanın verimliliğinin derecesi de, aldığı ödülün derecesini belirler. Aracı
    ve simgesi para olan varoluşun kuralı budur. Siz buna mı kötülük diyorsunuz?
    Ama para yalnızca bir âlettir. Sizi istediğiniz yere götürür, ama sürücülüğü sizden devralamaz.
    Size arzularınızı tatmin etme olanağı verir, ama size yeni arzular kazandıramaz. Para, sebep-sonuç
    kanununu ters yüz etmek isteyen, zihnin ürünlerine el koyarak zihni silmek isteyen insanların
    kâbusudur.
    Para, ne istediğini bilmeyen insana mutluluk satın alamaz; değer bilmeyene bir değerler kodu
    veremeyeceği gibi, ne arayacağına karar vermekten hep kaçınmış birine de bir amaç sunamaz. Para
    budalalara akıl satın alamayacağı gibi, korkaklara alkış, beceriksize saygı da sağlayamaz.
    Yargılarının yerine parasını kullanarak kendinden üstün olanların beyinlerini satın almaya kalkışan
    insan, kendinden altta olanların kurbanı durumuna düşer. Akıllı insanlar onun yanından kaçar,
    çevresine yalnız hilekârlarla sahtekârlar toplanır, bunu sağlayan da, o kişinin henüz keşfetmediği bir
    kanun olur...o kanun, hiç kimsenin kendi parasından daha küçük olamayacağı kanunudur. Siz bu
    nedenden ötürü mü buna kötü diyorsunuz?
    Parayı miras olarak devralmaya lâyık insan, ancak o paraya ihtiyacı olmayan insandır. Nereden
    başlarsa başlasın, nasılsa kendi servetini kazanabilecek olan insandır. Eğer mirasçı, o paraya denkse,
    para ona iyi hizmet eder; değilse, para onu mahveder. Ama siz bu durumu seyreder, para onun
    ahlâkını bozdu, dersiniz. Yoksa o mu paranın ahlâkını bozmuştur? Değersiz mirasyediye asla
    imrenmeyin. Onun parası sizin değildir, zaten o parayı siz de daha iyi kullanamazdınız. O para bize
    paylaştırılmak, bir parazit yerine dünyada elli parazit olmalı, diye de düşünmeyin. Bu da o servetin
    altında yatan ölmüş iyilikleri geri getiremez. Para, köklerinden koparılınca ölen bir canlı güçtür.
    Kendine denk olamayan bir akla hizmet etmez. Bunun için mi ona kötü diyorsunuz?
    Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hüküm, kendi hayatınız
    hakkında vereceğiniz hükümdür. Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lânetlemişsiniz
    demektir. Parayı sahtekârlıkla mı kazandınız? İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi
    kazandınız? Budalalara hizmet sunmakla, kendi yeteneğinizin hak ettiğinden fazlasını elde etmeyi mi
    umdunuz? Bu uğurda standartlarınızı mı düşürdünüz? Hor gördüğünüz müşteriler için, tiksindiğiniz
    işleri mi yaptınız? Eğer öyle yaptınızsa, o zaman paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile
    getiremez. O zaman satın aldığınız tüm şeyler, size bir takdir değil, bir sitem hâline gelir, bir başarıyı
    değil, bir ayıbı hatırlatır. O zaman avazınız çıktığı kadar, para kötüdür diye bağırmaya başlarsınız.
    Size özsaygınızı geri getiremediği için mi kötüdür? Yozluğunuzun zevkini çıkarmanıza izin vermediği
    için mi? Paradan nefret etmenizin kökü orada mı yatıyor yoksa?
    Para her zaman bir etki olarak kalacak, sebep hâline gelip sizin yerinizi hiçbir zaman
    almayacaktır. Para iyiliklerin ürünüdür, ama sizi iyi kılamaz, günahlarınızı telâfi edemez. Para sizin,
    hak etmediğiniz maddi ve manevi değerleri elde etmenize yol açamaz. Paradan nefret etmenizin
    nedeni bu mu acaba?
    Yoksa siz, her kötülüğün başı, paraya duyulan aşktır mı demek istemiştiniz? Bir şeyi sevmek
    demek, onun doğasını bilmek ve sevmek demektir. Parayı sevmek de, içinizdeki en iyi güçleri
    yaratanın o olduğunu, kendi çabanızı, insanlar arasındaki en parlak kişilerin çabalarıyla değiştirmenizin anahtarının da o olduğunu bilmek ve bunu sevmektir. Paradan nefret ettiğini en yüksek
    sesle haykıran kişi, kendi ruhunu beş kuruşa satmaya en teşne olan kişidir, o zaman nefret duymakta da
    haklı sayılır. Parayı sevenler onun uğruna çalışmaya isteklidir. Onu hak edebilecek yetenekleri
    olduğunu bilirler.
    İsterseniz size insanların karakterlerine dair bir ipucu vereyim: Parayı lanetleyen insan, onu
    şerefsizce elde etmiştir; ona saygı duyan insan, hak ederek kazanmıştır.
    Biri size paranın kötü olduğunu söylüyorsa, o insandan canınızı kurtarırcasına kaçın. O söz,
    yaklaşan bir yağmacının ayak sesidir. İnsanlar yeryüzünde birarada yaşadıkça ve ihtiyaç da
    birbirleriyle iş yapma yönünde oldukça...eğer parayı terk ederlerse tek alternatifleri bir silahın
    namlusu olur.
    Ama eğer para kazanmak ya da onu muhafaza etmek istiyorsanız, bu iş sizden en yüksek değerleri
    bekler. Cesareti, gururu ya da özsaygısı olmayan insanlar, paralarını hak ettiklerine inancı olmayan,
    onu canı gibi korumaya niyeti olmayan insanlar, zengin oldukları için özür dilemeye kalkanlar...uzun
    süre zengin kalmayacaklardır. Yüzyıllardır kaya oyuklarına saklanan yağmacı takımının doğal
    yemleridir onlar. Servet sahibi olduğu için suçluluk duyan, özür dilemeye kalkan adamın kokusunu
    aldıkları anda deliklerinden çıkmaya başlarlar. Çabucak onu bu suçluluk duygusundan kurtarmaya
    çalışırlar...sonunda canını da alırlar...o da, bunu hak etmiştir.
    “Bir de çifte standartlı insanların yükselişini göreceksiniz. Bunlar kuvvete dayanarak yaşarlar,
    ama yağmalayacakları servetin yaratılması için de ticaretle yaşayanlara ihtiyaçları vardır. Bunlar
    iyiliklerin asalaklarıdır. Ahlâklı bir toplumda bunlar suçlu sayılır, sizi onlara karşı korumak için
    yasalar, yönetmelikler çıkarılır. Ama bir toplum, haklı suçlular, yasal yağmacılar yaratmaya başlarsa,
    savunmasız kurbanların servetini çalan bu kişilere karşı bir önlem almazsa, o zaman para, kendini
    yaratanın intikam aracı hâline gelir. Bu yağmacılar, savunmasız insanları soymanın bir tehlikesi
    olmadığını sanırlar, çünkü o kişilerin savunma mekanizmalarını yok edecek yasaları çıkarmışlardır.
    Ama ele geçirdikleri servet de, daha başka yağmacılar için mıknatıs işlevi görmeye başlar, yeni
    gelenler de serveti, ilk çalanların elinden, aynı yolla çalarlar. Böylece yarışı kazanan, üretimde en
    yetenekli olan değil, gaddarlıkta en acımasız olandır. Kuvvetin standart hâline geldiği yerde, katil her
    zaman yankesiciyi yenecektir. Ondan sonra da medeniyetin kendisi ortadan kalkar, yerini harabelere
    ve katliamlara bırakır.
    O günün yaklaşıp yaklaşmadığını bilmek mi istiyorsunuz? Paraya bakın. Para, toplumsal değerin
    barometresidir. Ticaretin, iki tarafın rızasıyla değil de, zorlamayla yapıldığını görürseniz,
    üretebilmek için hiçbir şey üretmeyen insanlardan izin almanız gerektiğini görürseniz, paranın mal
    alıp satanlara değil de, ikramlar, iltimaslar alıp verenlere doğru aktığını görürseniz, insanların
    çalışmayla değil de, nüfuzla zenginleştiğini gözlemlerseniz ve yasalarınız da sizi bütün bunlardan
    korumuyorsa, tam tersine, o insanları size karşı koruyorsa, yolsuzluğun ödüllendirildiğini,
    dürüstlüğün kendini feda etme anlamına geldiğini anlarsanız, toplumunuzun yazgısının yok olmak
    olduğunu anlarsınız. Para öyle soylu bir araçtır ki, silahla rekabet etmez, gaddarlıkla anlaşmaz. Bir
    ülkenin, yarı hak, yarı yağma ortamında yaşamını sürdürmesine izin vermez.
    İnsanlar arasında yokediciler belirdiğinde, onların ilk yaptıkları şey parayı yok etmektir, çünkü
    para, insanların koruyucusu ve ahlâkî düzenin temelidir. Yokediciler altınları yakalar, sahibine kalp
    bir kâğıt yığını bırakırlar. Bu bütün nesnel standartları öldürür, insanları rastgele kriterler koyanların
    kaypak gücüne teslim eder. Altın nesnel bir değerdi, üretilen servetin dengiydi. Kâğıt, var olmayan
    bir servetin üzerine konmuş ipotektir, silahı da o serveti yaratması beklenen kişilere çevirir. Kâğıt,
    yasal yağmacıların, kendilerine ait olmayan bir hesaptan kestiği çektir ve kurbanların değerleriyle
    ödenecektir. O çekin karşılıksız çıktığı, üzerinde ‘hesapta para yok’ damgasıyla geri döndüğü günden kaçının.
    Kötülüğü var olmanın aracı hâline getirdiğinizde, insanların iyi insanlar olarak kalmasını sakın
    beklemeyin. Ahlâksızların yemi hâline gelmek üzere hayatlarını feda etmelerini beklemeyin. Üretim
    cezalandırılır, yağmalar ödüllendirilirken, onların üretim yapmasını bekleyemezsiniz. ‘Dünyayı kim
    mahvediyor?’ diye de sormayın. Siz mahvediyorsunuz.
    Dünyanın en üretken uygarlığının en büyük başarıları arasında durmuş, bu uygarlık niçin çöküyor
    diye merak ediyorsunuz, oysa siz onu besleyen kanı, yani parayı lânetlemektesiniz. Geçmişte vahşiler
    paraya ne gözle baktıysa, siz de o gözle bakıyorsunuz, ondan sonra da balta girmemiş ormanlar neden
    üstümüze üstümüze geliyor, kentlerimizi yutmaya kalkıyor, diye merak ediyorsunuz. İnsanlık tarihi
    boyunca para, her zaman şu ya da bu isim altında ortaya çıkan yağmacılar tarafından çalındı. Bunların
    adları değişse de, yöntemleri hep aynı kaldı. Serveti kuvvet kullanarak kaptılar ve üretenleri
    kıskıvrak, horlanan, şerefsizleştirilmiş kurbanlar durumuna soktular. Paranın kötü olduğuna dair,
    kendinizi haklı göre göre sarf edip durduğunuz o cümle, aslında köle çalıştırarak servet edinilen
    çağlardan kalmış. O köleler, bir zamanlar biri tarafından keşfedilmiş hareketleri tekrar tekrar
    yapadurmuş, yüzyıllar boyunca hiçbir şey bir adım bile ilerlememiş. Üretimin güç kullanarak
    yönetiliyorsa ve servet fetihle ediniliyorsa, o zaman fethedilmeye değer pek fazla şey yok demektir.
    Bununla birlikte, durgunlukla, açlıkla geçen yüzyıllar boyunca insanlar hep yağmacıları, kılıçların
    aristokratları, doğuştan aristokratlar, mevki aristokratları olarak baş tacı etmiş, asıl üretenleri de köle
    diye, tacir diye, dükkâncı diye...ve sanayici diye horlamış durmuşlardır.
  • 599 syf.
    ·13 günde·8/10
    Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma, üç zor mesele kısaca. Her biri hem iç içe olacak kadar birbirine rabıt, hem birbirinden koparılamayacak kadar muhkem, modern zamanların dünyası inşa olunurken merkezdeki üç mefhumu… Mefhumların ehemmiyetine ve Müslümanca düşünme melekesinin Müslümanda var olurken bu mefhumların nereye denk düştüğüne önceki tahlillerimizde değinmiş idik. Dil varlığın evidir diyen Heidegger, insanın varoluşunda dili çok önemli bir noktaya yerleştirerek dilin ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Bu anlayışa göre mevziisi dil olan varlığın mevzusu da evinden neşet edip, bu istikamette seyralır. Bu seyralış en sonunda lisanda aksini bulursa lisandan insana bir akış meydana gelir ve böylelikle insan kendi olmaklığına lisan vasıtasıyla erer. İnsanın kendisi olması demek ‘ne için varım’ sorusunu içselleştirerek marifetullaha yolculuk yapmak ve Yusuf Kaplan’ın tarifiyle Bilme-Bulma-Olma merhalelerini aşarak sırasıyla ilmel yakin, ayne’l yakin, hakka’l yakin mevzilerine ayak basmak demektir. En başta tüm yazı boyunca anlatma gayesinde olacağımız meseleyi İsmet Özel’in kitabı ve Yusuf Hocanın mefhumları üzerinden bağımızı kurarak ‘dile getirirsek’ Batı Medeniyeti insanı teslim olmaktan alıkoymak ve kendine teslim almak için:

     ‘Teknik’ vasıtasıyla mevzilerini alt üst ederek araç ve amaçları tağyir,

    Medeniyet vasıtasıyla  ‘teslim almak için bilim yapma’ anlayışını insana dayatma,

    Ve ‘Yabancılaşma’ ile insanı kendi özünden uzaklaştırma gayesini güderek bir varolma seyri geçirmiş ve Sokrat’la başlayan insanın tanrılaştırılması, Nietzsche’nin deyişiyle üstün insan haline evrilmiştir. (Nietzsche’de bir üst insan bir de üstün insan vardır. Üst insan modern medeniyetin normlarına/köklerine isyan eden ancak batıda olmayan insanı kâmildir, üstün insan ise kendini medeni olarak tesmiye ederek kendi dışındakileri barbar olarak yaftalayan tiptir. Nietzsche ikinci tiple dalga geçerek ve eleştirerek bu anlayışın Batı’da yıkılmasına büyük katkıda bulunmuştur –Tafsilat için Yusuf Kaplan Hocanın Fikir atölyesi 14. Bölüm dersine başvurulabilir-)

      Nietzsche ile beraber Batıda asırlardır ‘üretilmiş’  ‘medeni insan’a nihai darbe vurulmuş ve artık Batı hümanizm devrinden post hümanizm devrine geçiş yapmıştır. Elbetteki bu geçiş entelektüel manadadır, yoksa Batı’da bu tarihi akış içerisinde pek de bir değişiklik mevzubahis değildir. Yazı boyunca bu üç zor mesele bu bağlamda ele alınacak ve Özel’in mezkûr kitabı üzerinden açılımlar yapılacaktır.

    Tekniğin Cazibesi Ruhun Muhteşemliğini Alt Edebilir mi?

      İnsanı eşrefi mahlûkat olarak yaratan Allah azze ve celle kendisine iki yol sunarak ona ya esfeli safilin olarak en alt dereceye layık olmasını yahut iman edip salih amel işleyerek kendisinden razı olunan makamı sunuyor. Bu iki makam arasında gitgel bir ömür süren ve son nefeste imtihanın sırrının kendisi için çözüldüğü aşikâr olan insan, nefsani isteklerine boyun eğerek imtihanı kayıp da edebilir yahut ‘hakikate teslim olarak’ kendinden geçip O’na vasıl olmayı da ihtiyar edebilir. Tüm mesele bu imtihanın sırrını bilmek, nefsini tariften sonra kendini bulmak ve O’nunla olma yolculuğuna insan olarak hangi zaviyeden baktığımızla alakalı aslında. Bilim için bilim anlayışı insanı sonu gelmez bir paradoksa sokup, eserler arasında mahkûm kılarken, aynı zamanda insanın eserden müessire geçişine de engeldir. Fıtri olarak inanmaya yatkın yaratılmış insan, natüralizmin çıkmazlarında debelenirken batılı bir filozofun deyişiyle tek tanrı inancını reddederek etrafındaki her şeyi artık tanrılaştırmaya meyyal bir hale de gelmiş olur. Soren Kierkergaard ‘inanç akılla açıklanamaz. İnancın içinde varoluşun gizeminin akıldışılığı vardır’ diyerek inancın mahdutlanmasının namümkün olduğunu ifade etmiştir.

      Peki, bu yüzyılda Teknik insanoğlunun etrafını bu kadar kuşatmış ve ruhu aşağılamış, alt etmişken tekniğin cazibesi ruhun yaratıcı tarafından kendisine bahşedilmiş melekeleri karşısında mutlak manada galip mi olmuştur? Bu sorunun cevabı her ne kadar ilk bakışta zahiren evet ise de tekniğin bu kadar baskın olmasına karşın insan bu makineleşen ve ruhunu yitiren dünyadan bıkmış ve daha şimdiden (henüz biz İslam’ı yeterince temsil ve tebliğ dahi edememişken) Batı’da milyonlar İslam’a doğru akmakta ve kendi oluşlarının sırrını bu pınarda bulmaktadırlar. Özel, insanın nesneleşmesine dikkat çekerek Batı insanının makineleşmesinin nedenini şöyle tavzih ediyor: ‘Bilgi alet olursa insan da nesne olur. Bilgi edinme bir mekanizmadan başka bir şey değilse insan da makinadan başka bir şey değildir.’

      Son yüzyılda İslamofobi propagandaları, Müslümanların İslam’ı yeterince temsil edemeyişlerine rağmen bu ihtida hareketleri bizim kendimize geldiğimiz takdirde yeniden dünyaya refah ve mutluluğu vereceğimizi doğrulamaktadır. Allah azze ve celle tarafından mahfuz bulunan dinini kıyamete kadar ayakta tutacak bir fırkanın daima bulunacağını bize Resuli Ekrem bildirmiştir. Bugün hakiki Müslümanların garipliğinin de yine nebevi haberin sırrında yattığını bilmek ve ‘İslam garip geldi garip gidecek, ne mutlu gariplere!’ hadisini de bilerek hareket etmek faydalı olacaktır.

    İsmet Özel Veçhesinden Medeniyetin manası

      Kavramlar önemli olduğu kadar bu kavramlara yüklenen manalar da mühim. Medeniyet deyince aklımıza Batının gelmesi yahut İslam Medeniyetini Endülüs Devleti üzerine hasretmemiz bu kelimenin zihnimizde yalnızca bu noktalara muvafık olmasından kaynaklanıyor. İsmet Özel medeniyet kavramı üzerinden Müslüman bir dünya kurmaya dair eleştirisini şöyle dile getiriyor: ‘Müslümanın kendi tanımına sahip çıkması demek, yalnızca kendisine Allah tarafından gösterilmiş yolun izlenmesi demektir. Müslüman kendi eyleminin sonuçlarından naslar ölçüsünde sorumludur. Onun davranışlarını güden, büyük ölçüde yapıntı, insani tasarımlar değil, emir ve nehiylerdir. Öyleyse ‘medeniyet’ gibi tamamen tarihi ve toplumsal şartların çerçevesinde anlaşılan bir kavram, Müslümanın davranışlarında belirleyici bir öge (unsur) olma imkân ve imtiyazına sahip olamaz.’ ‘İçinde yaşadığımız dünyanın sahip olduğu biçim, adına medeniyet de desek kültür de desek yahut hiçbir ad vermesek de Batı’nın damgasını taşıyor.’ Diyerek de yaşadığımız çağın bize ait olmadığını dolayısıyla medeniyet kavramının içerisinde genellikle Batı odaklı bir anlayışın bulunduğunu söylüyor. Devam eden sayfalarda ise Ebu’l Hasen En Nedvi ’den nakille bizi ilgilendiren meselenin İslam dairesinde bir medeniyetin kurulması ve bunun da ancak vahiy medeniyeti olabileceğine işaret ediyor. İsmet Özel’e göre son noktada medeniyetin neyi ifade ettiğini şu satırlardan anlamak mümkün olacaktır:

    ‘İslami mücadelenin varacağı noktanın bir İslam medeniyeti olacağını ifade etmek ne kadar iyi niyete dayalı olursa olsun içinde bir yanlışı barındırmaktan uzak değildir.’ (Kitaptaki ‘Bir Medeniyet Kurmak’ adlı yazı bu meseleyi vuzuha kavuşturmaktadır, oraya bakılabilir.)


    Yabancılaşmanın Hakikati: Batı aklını reddetmek/Müslümanca Düşünmek

      Esasen genel manada yabancılaşma mefhumu insanın kendine yabancılaşması manasında menfi olarak kullanılır. Ancak Özel meseleyi farklı bir noktadan mütalaa ederken yabancılaşmayı insanın Batının dayattığı akla yabancılaşmak ve Müslümanca düşünme üzerine odaklıyor. Çağ dışı kalma mevzusunda ise müellif şöyle söylüyor: ‘Zaman zaman Müslümanlara yöneltilen ‘çağdışı’ kalma suçlaması eğer Müslümanların çağın çirkefi dışında kaldıklarını vurguluyorsa ne büyük iltifat. Keşke bu iltifata layık olabilsek. Ama hayır, Müslümanlara çağdışı olduklarını ileri sürenler onların çağın düşünce seviyesinin gerisinde veya altında olduğunu işaret etmek istemekte, bir çeşit gelişmemişlik damgası vurmak istemektedirler.’

      Demek ki İsmet Özel ‘yabancılaşma’ kelimesini müspet manada ele alıp onu Müslümanca düşünme üzerindeki engellerden sıyrılarak çağın düşüncelerine yabancılaşma olarak kullanırken aynı zamanda çağın düşünce seviyesinin de altında olmamak gerektiği, hatta çağı tanımak gerektiğini ısrarla vurguluyor. Hayatın her alanında Batının izlerini görmek mümkünken, önce çağın düşüncelerinden sıyrılmak ve çağ ötesine odaklanmak asıl mesele. Bilindiği üzere Batılı tarih anlayışı düz bir hat üzerinde deveran ederken Müslümanların tarih anlayışı ise dairesel tarih anlayışına denk düşüyor. Çünkü Batı aklı bugün dünden her daim iyidir derken Müslüman akıl Asrısaadet ve sonraki iki asrın kıymetini biliyor ve kendilerine yegâne örnek alıyor.

     Yabancılaşmayı çağın hakikate yabancı kalmasından insan için mecburi gören Özel şöyle yazıyor: Çağa yabancı olma çağdan bihaber olma anlamına gelmez. Tam tersine çağ hakikate yabancı kaldığı için hakikat adına yola çıkanlar, çağın bir unsuru olmayı reddederler ve çağa onun tanımadığı doğruları getirirler.’




    Üç Zor Meselenin İlacı: İtikad ve İbadet

     Tahlili, yaklaşık altı yüz sayfalık bu muhteşem eseri telif eden Özel’in bu üç zor meseleyi aşmanın nasıl mümkün olduğuna dair söylediklerine bakarak itmama erdirelim:

      ‘Teknoloji, medeniyet, yabancılaşmayı birer mesele olarak ele alan Batılı düşünce adamları, önerdikleri çözümlerde bu teslisten doğan zorbalığın, başka bir mikyasta yeniden tesisinden başka bir şey söyleyemiyorlar.

      Teknolojiden, medeniyetten ve yabancılaşma düşüncesinden doğan meselelerin teknolojinin, medeniyetin ve yabancılaşma düşüncesinin kendi özgül alanlarındaki çözüme kavuşturulabileceğini sanmak, bir öpücüğü geri almak isteği gibidir. Üç Zor Mesele’nin çözümünü, bu meselelerin dışında, itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum. Belki de bu meseleleri köklüce, derinlemesine kavramak, bizi kulluğumuzun şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye taşıyacak.’

      Son cümleden önümüze düşen: Çağı tanıma gayemiz kendimizi dolayısıyla kulluğumuzu bilmek ve marifetullaha ermek yolunda mühimdir. Allah bizleri kendini ve çağını tanıyan ve yaşadığı çağı Allah’ın razı olacağı çağa inkılap ettirme yolunda cehd eden ve ömür süren müminlerden eylesin.
  • 'Tarlalardaki bütün evler terkedilmişti: bu yüzden her yer bomboştu şimdi. Yalnızca, oluklu sacdan yapılmış. gümüş gibi parlayan traktör barakalarıydı canlı olan; Metal gazolin, petrol ve pırıl pırıl parlayan traktör diskleriyle capcanlıydı buralar.Traktörlerin farları hep yanıyordu, bir traktör için gece ya da gündüz fark etmiyordu çünkü, diskler karanlıkta toprağı kazıp kabartıyor, gün ışığında da parıldıyorlardı. *Atlardan biri işini bırakıp samanlığa gittigi zaman, orada bir yaşam bir canlılık olurdu bir soluk, bir sıcaklık olurdu; samanların üzerinde ayak hareketleri, çenenin samanı çiğneyişi, dipdiri kulaklar, gözler. Yaşamın sıcaklığı, yaşamın kokusu ve ısısı vardı samanlıkta. Oysa bir traktörün motoru durduğunda yapıldığı maden gibi cansızlaşırdı traktör, Sıcaklığı, soğuyan bir cesedin sıcaklığı gibi yok olup giderdi. Sonra, oluklu saçtan yapılmış kapılar kapanır, traktör sürücüsü, belki yirmi mil ötedeki bir kasabada olan evine gider, haftalarca ya da aylarca dönmezdi geri ölürdü traktörü çünkü. Böylece kolay ve verimli oluyordu iş. O denli kolaylaşırdı ki büyüsü kalmıyordu artık işin; o denli verimli oluyordu ki toprağın işlenmesindeki büyü yitip gidiyordu; o büyüyle birlikte o derin anlayış derin ilişki de. Traktördeki adamda da anlayamayan, ilişki kuramayan bir yabancının hor görme duygusu birikiyordu. Çünkü nitrat, toprak değildi; fosfat da değildi; pamuk lifinin uzun olması da toprak yapmıyordu toprağı. Karbon insan değildi, tuz da, su da, kalsiyum da, İnsan bunların hepsi, ama bunlardan da öte birşeydi; gene toprak da kendini oluşturan öğelerden öte bir şeydi...
  • Hürrem Sultan’ın, en büyük gayesi erkek çocuklarından birini Kanuni’den sonra Osmanlı tahtına oturtmaktı. Kendisinin Mehmet, Beyazıd, Cihangir ve Selim isimlerinde dört tane oğlu vardı. Mahidevran Kadın’ın ise, bir tek Mustafa adında şehzadesi vardı. Hürrem Sultan kendi oğullarının istikbalini ise Mustafa’nın ortadan kalkmasında görüyordu.
    Kocu, s. 164

    Henüz büyük evladın veliaht olarak tayin edilmesi kuralı yoktu. Bu sebeple Şehzade Mustafa’nın veliahtlığı kesin değildi. Bunu bilen Hürrem Sultan, yinede işini şansa bırakmak istememişti. Bu sebeple oğlu Mehmet’i İstanbul’ a yani Osmanlı tahtına en yakın yere gönderebilme çabası içerisine girdi. Şehzade Mustafa’yı Amasya Sancakbeyliğine göndermeyi başaran Hürrem Sultan, onu İstanbul’dan yani tahttan uzak tutmayı başarabilmiş ve oğlu Mehmet’i Manisa Sancakbeyliğine getirterek ve 1540 yılında onu
    veliaht ilan ettirerek amacına büyük ölçüde ulaşabilmişti.
    Burak, s. 37

    Ancak bu başarısı uzun sürmedi ve Sultan Süleyman en çok sevdiği şehzadesi ve Hürrem’in Osmanlı tahtına oturtmayı düşündüğü oğulları Şehzade Mehmet, 1543 yılı Kasımında ölmüştü. Bu ağır darbeden sonra Kanuni tüm sevgisini hastalıklı olan oğlu Cihangir’e adadı. Hürrem Sultan ise, hem oğlunu kaybetmişti, hem de tahta kendi oğlunu oturtabilme ümidini. Ancak yinede pes etmedi bu sefer ilgisini oğlu Beyazıd’a yoğunlaştırdı. Şehzade Mehmet’e temin edemediği Osmanlı tahtını bu oğluna temin için çalışmaya başladı.
    Koçu, s. 164, 165

    Bunu başarabilmek için oluşturduğu aile ittifakını kullanacaktı. Nitekim Sultan Süleyman’ın hanedan siyasetinde yaptığı değişiklikler bu hareketi adeta teşvik ediyordu. Süleyman‘ın Osmanlı geleneklerine aykırı hareketleri Osmanlı hanesi içerisinde siyasi hiziplerin oluşmasına neden olmuştu. Merkezde toplanan hanedan üyeleri arasında oluşan bu politik gruplaşma; cariye, cariye kadının kızı ve onun sadrazam damadı; o cariyenin şehzadesini destekliyordu. Yani ortaya cariye kadın-onun kızı ve kızının eşi olan sadrazam damadı arasında bir politik hizip ortaya çıkıyor. Sultan Süleyman‘ın hâkimiyet devresinde hanedan içerisinde ki aile hizipleri arasında en güçlüsü Hürrem, kızı Mihrimah ve Mihrimah‘ın eşi ve Hürrem ‘in damadı Rüstem Paşa arasında ki hizipti. Bu politik gurup Hürrem Sultan‘ın bir oğlunu tahta geçirmek ve bunun içinde Şehzade Mustafa‘yı tasfiye etme
    girişimlerde bulunmuş ve sonrasında da bu oğlanları arasında şehzade Beyazid‘i tahta geçirebilmek için onun konumunu güçlendirme faaliyetlerini yürütmüştür. Bu teşebbüsler bu aile
    hizbinin çıkarına çalışmalardı. Çünkü bu teşebbüslerin başarısızlığı Rüstem Paşa‘nın kariyerinin sonu, Hürrem ve kızı Mihrimah‘ın da statüsünün düşmesine neden olabilirdi. İşte
    Hürrem’in oluşturduğu bu aile ittifakı Şehzade Mustafa’yı babasına ezdirmek için entrika ağını ustalıkla ördü.
    Peırce, s. 104, 106

    Şehzade Mustafa, mert, cesur ve bilgili idi. Ancak fazlaca temiz kalpli idi. Bu sebeple yeniçeriler arasına girmiş bir takım satılmış kişiler şehzadeye onu şaşırtacak telkinlerde bulunmaya başlamışlardı. 1533’de başlayan İran Seferi sırasında Şehzade Mustafa’nın başına üşüşen dalkavuklar ona şu telkinleri yapmaya başlamıştı: Babanız artık yoruldu ve yaşlandı, seferlere artık gidemez oldu. Tahtı size bırakacakları kesin ancak, Rüstem Paşa buna mani olmaktadır. Rüstem’in başını kesseniz, askerin önüne düşseniz cümle asker sizin yanınızda yer alır. Babanızda istirahata
    çekilsinler… Diyerek, bu sözleri sanki şehzadeden çıkmış gibi etrafa yaymaya başlamışlardı.
    Koçu, s. 165, 166

    Rüstem Paşa’da, Kanuni’ye sipahilerden Şemsi Ağa’yı göndermiş ve Şehzade Mustafa’nın yeniçerilerle birlikte saltanat davasına kalkıştığını haber vermişti. Sultan Süleyman ilk başta söylenenlere kulak asmadı ve haberi getiren Şemsi Ağaya: “… Hâşâ Mustafa Han’ım saltanat sevdası ile bunun gibi küstahlık etmeye cüret ede. Bu gibi hareket ondan beklenmez. Nihayet bazı fesatçılar ve gaddarlar böyle yakışıksız sözleri ortaya atıp sürekli konuşurlar. Halkta bire beş katar. Sakın bir daha bunun gibi boş ve yakışıksız sözleri ve bunun gibi dedikoduları dilinize dolayıp günaha girmeyin ve böylesi söylentilere yol açmayın” diye sıkıca tembih etmişti. Ancak bu sözlerine rağmen Kanuni’nin aklı ve kalbi bulanmıştı bir kere, durumu Hasekisi Hürrem’e de açtı. Hürrem’in istediği an, bu andı ve bu anı kullanmalıydı. Derhal Sultan Süleyman’ı oğluna karşı doldurmuş ve şehzadenin katlinden başka çare olmadığını belirtmişti. Sultan Süleyman kafasında kararını vermişti: Şehzade Mustafa idam edilecek.
    Altınay, Kadınlar… s. 37, 38

    Sultan Süleyman 1553 yılında İran’a Sefer düzenledi. Bu seferlerin önemli amaçlarından biri de, Şehzade Mustafa’yı idam ettirmek ve çevresinde toplanmış askerleri dağıtmaktı. İstanbul
    Boğazı’ndan yola çıkan Kanuni, Anadolu’ya ayak bastığında yanında, yaptığı şakalarla babasının yüzünü güldüren kambur Şehzade Cihangir vardı. Kanuni, Avrupa’daki toprakları koruması için bu sefer Şehzade Beyazıd’ı görevlendirmişti. Şehzade Selim ise, 21 Eylül’de babasına katıldı. Şehzade Mustafa’da Amasya’dan çağırtıldı ve kısa süre sonra 6 Ekim’de kendisi için kurulmuş olan trajik entrikadan habersiz Ereğli’deki karargâha geldi. Babasının çadırına girdi. Sarayın idam işlerine bakan ve bu tür katletmelere alışık olan dilsizler tarafından Kanuni’nin emri ve onun gözlerinin önünde yay kirişi ile boğuldu. Arkasından da emrinde ki kapıcıbaşısı ile mirahuru olan Venedikli devşirme Mihail öldürüldü. Yeniçeriler Mustafa’nın idamını duyar duymaz huzursuzluk çıkarmaya başladılar. Bunun üzerine onlara altın paralar dağıtıldı ve öfkelerini aç gözlü ve gaddar ve Hürrem’in biricik müttefiki Sadrazamın üzerine çekmemek için Sadrazam Rüstem Paşa görevinden azledildi. Ardından da Şehzade Mustafa’nın oğlu Kanuni’nin torunu Bursa’da bulunarak öldürüldü.
    Jorga, c. 3, s. 114, 115

    Hürrem’in kambur oğlu Cihangir, Şehzade Mustafa’yı öz ağabeyi gibi severdi ve öldürülmesi onu derinden etkiledi. Vücudunun sakat oluşu onu oldukça fazla duygusal, içe kapanık ve melankolik bir mizaca sokmuştu. Babası ile Halep’de kışlarken Şehzade Mustafa’nın acısı onun durumunu daha da kötüleştirmiş ve 27 Kasım 1554’ de ölümüne neden olmuştu. Böylece Hürrem Sultan, bir zalim kasırga misali her yeri yıkmak ile suçlanıyor ve
    Damat İbrahim Paşa’nın katledilmesinde, Şehzade Mustafa’nın katledilmesinin planlanmasında ve küçük oğlu Cihangir’in ölümünde dolaylı yoldan etkili olmakla sorumlu tutuluyordu.
    Burak, s. 43, 44

    Hürrem Sultan, Şehzade Mustafa’nın öldürülmesine yol açtığı gibi eski rakibesi ve Mustafa’nın validesi Mahidevran Kadın’ın da
    Amasya’dan Bursa’ya sürülmesine neden olmuştu.
    Tektaş, Harem… s. 121

    Böylece Hürrem Sultan’ın karşısında ne ibrahim Paşa gibi nüfuzlu ve güçlü bir adam, ne kendisini sarayda çekemeyen ve kendisine türlü hakarette bulunan bir kadın (Mahidevran Kadın) nede oğullarının tahta geçmesini engelleyebilecek bir şehzade (Mustafa) kalmamıştı. Hepsini sistemli bir o kadar akılcı entrikalarla saf dışı etmişti.
  • Sultanın ön ayak olduğu yenilik hareketleri Erzurum’a ulaşmamış henüz. Ordu hâlâ renk renk Doğu giysileri içinde. Erzurum’la İstanbul arasında, tıpkı Kazan’la Moskova arasında olduğu gibi bir çekişme var.
  • Kelimeler Terör demek Evlat, ben bunu bilirim:
    Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

    Kitap Türü:Yabancı Romanlar, Gerilim, Bilim Kurgu
    Çeviren:Korkut Kayalıoğl, Zerrin Kayalıoğlu

    Kitapların yasaklanmaktan daha da öteye giderek yakıldığı bir dünya...Üstelik bu kitapları yakmakla görevli olanlar itfaiyeciler.

    Guy Montag 451 numaralı kaskı ile itfaiyecilik mesleğinde, sorgulamadan işini yapan bir adamdır. Evli fakat çocuksuzdur. Tüm dünya gibi onun evini de salonlarının tüm duvarlarını kaplayan dev ekranlı televizyonlar yönetmektedir. Hiç ara vermeden yayın yapan bu kanallara, elinize bir metin verildiği anda canlı olarak katılmanız da mümkündür. Eşi Mildred tüm zamanını bu ekranlar karşısında geçirmekte hatta onları akrabası olarak görmektedir. Geriye kalan vaktinde de kutularca ilaç içerek intihar etmektedir.

    Montag bu düzene tamamen ayak uydurarak rutin hayatına devam etmektedir. İnsanların yaşadığı evler yangınlara dayanıklı olarak yapılmaktadır. İtfaiyecilerin tek görevi ise evinde kitap saklayanların ihbarlarını değerlendirmek ve bulunan tüm kitapları yakmaktır. Yaşadıkları dünyaya ait bilgileri sadece ekranda verilen kadar öğrenmekte ve gerisini de sorgulamamaktadırlar. İnsan gücünün yetmediği yerlerde ise devreye " tazı " adını verdikleri mekanik köpek girmektedir. Bu dev canavar yeri geldiğinde insanları dahi tek lokmada metal ağzında çiğneyebilmektedir.

    Montag işten döndüğü bir gün evlerine yakın bir yerde küçük bir kızla tanışır. Clarisse McClellan isimli bu küçük kız, Montag fark etmese dahi onun hayatını değiştirmekte dönüm noktası olur. Montag' ın konuşmasına fırsat vermeden onu soru yağmuruna tutar kız.

    İnsanların yaptığı işleri dahi sorgulamadan yerine getirdiği dünyada 17 yaşındaki Clarisse, Montag' ın mesleğinden başlayarak hayatı sorgulamasına o gece neden olur.

    - Kaç yıldır itfaiyecilik yapıyorsun?
    - On yıldır.
    - Yaktığın kitapları okuduğun oluyor mu?
    - Elbette hayır. Bu kanuna aykırı.
    - Tabii. Çok eskiden itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine söndürdüğü doğru mu?
    - Hayır. Evler hep yangına dayanıklıydı, inan bana.

    Ertesi gece tekrar karşılaştıklarında kız bu sefer Montag' a mutlu olup olmadığını sorar. İşte bu son konuşmaları olur ve bir daha kızdan haber alamaz.

    O hafta gelen bir ihbar üzerine kitapları yakmak için bir eve giderler. Ev sahibi kadın gayet sakin olarak itfaiyecileri karşılar fakat evden çıkmayı reddeder ve kitapları ile birlikte yanarak ölmeyi seçer. Küçük kız ile yaptığı konuşma kafasının bir yerinde olan Montag kadının bu hareketinden de çok etkilenir. İnsanların uğruna ölmeyi göze aldığı bu sayfaları o kadar merak eder ki, ekip liderine belli etmeden yerde yakılmak için toplanan bir kitabı alır ve ceketinin cebine saklar.

    O hareketinden sonra Montag işine bile bakış açısını değiştirir. Yıllardır öğrendiği her şeyi bir kenara bırakır ve sorgulamaya başlar. Ertesi gün işe gitmez ve hasta olduğunu söyler. Karısına durumu anlatmaya çalışır. Beraber oturup yasaklı olan bu kitaplarda neler yazdığını keşfederken Montag' ın yıllardır yakmak için gittiği evlerden, istemsiz olarak aldığı kitaplarda çatı katından ortaya çıkar. Montag okuduklarından çok etkilense de karısı onunla aynı tarafta değildir ve isteği kitaplardan kurtulmaktır.

    Sonraki günlerde Montag işine devam etse bile kitaplar hakkındaki sorgulamasını sürdürür. Lideri dahil olmak üzere bu hareketleri kimsenin gözünden kaçmaz ama ellerinde bir kanıtları yoktur. Herşeyi en baştan öğrenmek isteyen Montag, uzun zaman önce tanıştığı eski bir öğretmen olan Faber isimli adama ulaşır. Olan biteni anlattıktan sonra yollarına beraber devam ederler.

    Bir gün iş yerindeyken bir telefonla ihbar gelir. Bir kadın kocasının evde kitap sakladığını söyler ve adresi verir. Montag ve ekibi verilen yere gittiklerinde Montag kendi evi olduğunu görür. Sakladığı tüm kitaplar bahçeye yığılmış ve yakılmayı beklemektedir. Lideri yakması ve daha sonrada teslim olması için Montag' a emir verir. Montag üstteki birkaç kitabı yaktıktan sonra kendine hakim olamaz ve elindeki alev makinasını ekip liderine çevirerek adamı orada yakar. Alevlerden kaçırabildiği birkaç kitabı da alarak oradan uzaklaşır.

    Tüm sokaklarda canlı yayınlar eşliğinde aranmasına, peşinde tazı isimli mekanik canavarın olmasına rağmen Montag şehirden çıkmayı başarır ve Faber' in de önerisi ile kendileri gibi olan kitap tutkunları ile buluşur. Grubun en önemli özelliği hepsinin okuduğu en önemli kitapların satır satır zihinlerinde yer alıyor olmasıdır. Montag' ın zihnindeki kitap ise vaiz kitabıdır. Hepsinin hayalindeki tek şey bir gün kitapların yeniden gün yüzüne çıkmasıdır...

    Bilimkurgu tadında olan bu kitap arka kapak yazısında da dediği gibi ; yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday.

    Yazım dili sade ve anlaşılır. Kitabın 1953 de yazıldığı göz önüne alınırsa konu olarak gerçekten mükemmel. Kitap bittikten sonra kitaplar hakkında daha da derin düşünüyor insan. Kitabın karanlık bir yanı olsa da, bence hayatında bir defa dahi kitap okumuş bir insanın bile alıp okuması gereken hatta zaman zaman tekrar okunması gereken bir yapıt.
    Yazarokur.com’dan.

    Meraklısına; Kitabın son versiyon filmi de var. https://www.youtube.com/watch?v=5kh-1eFheeU