- Ama anladınız. Aslında korkuyorum, açık söyleyeyim.
- Ben korkmuyor muyum sanıyorsunuz?
- İnanın, daha yalın, daha alışıldık bir öneri olsaydı, bu korkmazdım. Konuşmak, her zaman tehlikelidir. Hem yabancı bir dilde anlaşmak yoracak beni.
- Evimde konuk odası var, sizi orada ağırlarım. Anadilinizde konuşursunuz dilediğinizce. İsterseniz dinlerim, kavramaya çalışırım.
- İki saat demiştiniz...
- Öyleydi. Yalan söylemedim size.
- Hiçbir kadına yalan söylemenize gerek yok, biliyorsunuz. Aslında bu kent, mimari de ürkütüyor beni. Öteki köprü sözgelimi; biz, köprüler insanları birleştirmeye yarar diye öğrenmiştik, bu ayırmaya yarıyor, ne tuhaf... Her yerde ihtiyar izler var. Böyle bir kentte nasıl...
- Geçmişimi iki saatlik bir geleceğe bağlayamaz mıyım?
- İkimiz de geçmişimizi yanımızda taşıyanlardanız, akrabayız; o yüzden konuşmamız hızla eskiyecek, biz de eskiyeceğiz, ister istemez. Sizi yepyeniliğinizle, yabancılığınızla, beklenmedikliğinizle anmak isterim.
- Peki, önerimi geri alıyorum. Başka bir yere gitmiyoruz. Burada kalıp birer konyak daha içiyoruz, hiç konuşmuyoruz. Zaten şimdiden bir öykü kişisiymişim gibi görüyorsunuz beni. Anılarınızda canlı kalabilmem için kalkarken bir kere öpün beni. Siz öpün.
Sonra notalarla harfler, teker teker, usulca eridi. Camdan bakanlar, gölge bembeyaz vuran ayışığına dalıp gittiler. Çıt çıkmadı.