• Şimdi, Zebur da Peygamber Efendimiz (asm)’e işaret eden bölümlere geçiyoruz:

    1.“Sen insanların en güzelisin, lütuf saçılmış dudaklarına. Çünkü Tanrı seni sonsuza dek kutsamış... Ey yiğit savaşçı, kuşan kılıcını beline, görkemine, yüceliğine bürün… At sırtında görkeminle, zaferle ilerle, gerçek ve adalet uğruna. Sağ elin korkunç işler göstersin… Okların sivridir, Kral düşmanlarının yüreğine saplanır, halklar ayaklarının altına serilir… Tanrı'nın sana armağan ettiği krallık sonsuzluklar boyunca kalıcıdır. Krallığının asâsı adalet asâsıdır… Doğruluğu sever, kötülükten nefret edersin. Bunun için Tanrı, senin Tanrın, seni sevinç yağıyla arkadaşlarından daha çok meshetti…”(Mezmur: Bab 45, Ayet: 2-7)

    Şimdi, Mezmur’daki bu ifadelerin Peygamber Efendimiz (asm)’e nasıl açıkça işaret ettiğini görelim:

    a. “Sen insanların en güzelisin…”

    Peygamber Efendimiz (asm)’ın mübarek vücutlarında toplanan ve bâtınî güzelliklerine delalet eden zâhiri güzellikler; hiçbir kimsenin vücudunda toplanmamıştır. Hatta İmam-ı Kurtubî rivayet eder ki; Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (asm)’ın cemalinin güzelliği tamamen ortaya çıkmamıştır. Eğer dış görünüşünün bütün güzelliği görünür olsaydı, sahabe-i kiram ona bakmaya takat getiremezlerdi.[1]

    Cabir bin Semüre (r.a) demiştir ki; “Bir mehtaplı gecede âlemin güneşi Efendimizi (asm) gördüm. Üzerlerinde kırmızı alacadan bir elbise vardı. Nebi (asm)’ın nurlu yüzü ile aydan hangisinin güzelliği daha fazla diye; bir kere Resulullah’ın nurlu yüzüne, bir kere de ayın yüzüne bakmaya başladım. Allah’a yemin ederim ki, benim yanımda Nebiyy-i Muhterem Hazretlerinin saadetli yüzü aydan daha güzel idi.”[2]

    Efendimizin bu güzelliğini Hz. Aişe (r.anha) şu sözleriyle ifade etmiştir: “Hz. Yusuf (as)’ın güzelliğini gören kadınlar, Onun güzelliğinden kendilerinden geçerek ellerindeki bıçaklarla parmaklarını kesmişlerdi; eğer onlar Hz. Muhammed (asv)’ı görselerdi kollarını keserlerdi.”

    b.“Ey yiğit savaşçı, kuşan kılıcını beline...”

    Efendimiz (asm) bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Kıyamete yakın bir devrede kılıç ile gönderildim…”[3]Zeburun bu ayeti de gösteriyor ki,"Sahibü's-seyf” yani kılıç sahibi olacak, cihada memur bir peygamber gelecektir. Hem ümmeti de onun gibi sahibü's-seyf, yani cihada memur olacaktır. İşte Zeburun verdiği bu haber Efendimiz (asm) ve ümmetinde tam manasıyla gözükmüştür.

    c.“Gerçek ve adalet uğruna. Sağ elin korkunç işler göstersin.”

    Zebur’un bu cümlesi de Efendimiz (asm)’ın adaletinden bahsetmektedir. Peygamberimiz (asm) gerçekten de insanların en adili idi. Hatta nakledilir ki: Mahzumîlerden bir kadın hırsızlık etmişti. Kureyşliler şerefli bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyorlardı. Üsâme bin Zeyd'i Peygamberimiz (asm) çok seviyordu. Onu kırmayacağını biliyorlardı. Üsame'yi araya koyarak, Peygamberimiz (asm)’ın bu kadına ceza vermemesini ricacı için gönderdiler. Peygamberimiz (asm), Hz. Üsame'ye şöyle buyurdu:

    "İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirlerine en şiddetli ceza verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi. Allah’a yemin olsun ki, bu suçu işleyen kızım Fatıma da olsaydı aynı cezayı verirdim."[4]

    Peygamberimiz (asm), adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslüman’dan hakkını alır, ona verirdi. Siyer kitapları Efendimiz (asm)’in bu eşsiz adaletini anlatan kıssalar ile doludur.

    ç.“Okların sivridir, Kral düşmanlarının yüreğine saplanır, halklar ayaklarının altına serilir…”

    Zebur’un verdiği bu haberin de hakikati Efendimiz (asm)’de gözükmüştür. Zira İran, Bizans , Hind, Çin ve birçok memleket fethedilmiş ve halklarının büyük kısmı Hz. Muhammed (asv)’ın ümmetine katılarak Müslüman olmuştur. Ve Zebur’un bu ifadesi, Kur’an ayetlerinde şöyle ifade edilmiştir:

    “Allah’ın, fethedilen memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet ve güç haline gelmesin diye Allah böyle hükmetmiştir.”(Haşr, 59/7)

    d.“Doğruluğu sever, kötülükten nefret edersin.”

    Bu cümle Peygamber Efendimiz (asm)’ın iki sıfatından haber vermektedir ki, bu sıfatlar Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir:

    “Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. İyiliğin yapılmasını emreder, kötülüğün yapılmasını yasaklarsınız ve Allah'a inanır iman edersiniz.” (Âli İmran, 3/110)

    2.“Atalarının yerini oğulların alacak, onları önder yapacaksın bütün ülkeye. Adını kuşaklar boyunca yaşatacağım, böylece halklar sonsuza dek övecek seni.” (Mezmur Bab 45, Ayet: 16 ve 17)

    Zebur’un bu cümlelerinde de Peygamber Efendimiz (asm)’ dan bahsetmektedir. Zira Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)’ ın vefatının üzerinden 1400 yıl geçmesine rağmen kuşaklar boyu müminler her zaman ve bilhassa kıldıkları beş vakit namazın arkasında “Allahümme Salli alâ Muhammedin ve alâ âlî Muhammed...” diyerek Peygamberimiz (asm)’a salavat getirirler. Acaba yeryüzünde, adı Peygamberimiz (asm) kadar zikir edilen başka bir şahsiyet var mıdır? Elbette yoktur. O halde Zebur’da bahsedilen bu zatın Efendimiz (asm) olmaması mümkün müdür?

    3.“O denizden denize ve nehirden zeminin müntehasına kadar saltanat sürecektir. Çöl ahalisi O’nun huzurunda diz çöküp düşmanları toprak yalayacaklardır. Tarşiş’in ve Adaların melikleri peşkeş getirip, Şeba ve Şeba melikleri hediye takdim edecekler. Cümle melikler dahi O’na secde ve hep tâifeler O’na kulluk edeceklerdir. Zira feryat eden fakire ve biçare ile yardımcı olmayana O necât verecektir. Muhtaç ve fakire merhamet edip fukaranın canlarına halâs edecektir. Onların canlarını zulüm ve zorbalıktan kurtarıp, onların kanı kendi nazarında kıymetli olacaktır. Yaşayacaktır ve O’na Şeba, altınından verecektir. Ve O’nun için daima dua edip, O’nu her gün senâ edeceklerdir. İsmi ebedî olup, ismi Güneş durdukça baki kalacak ve adamlar O’nunla mübarek olacaklar. Milletlerin cümlesi O’na ‘Mübarek’ diyecekler.” (Mezmur Bab 72, Ayet: 2-19, özetle)

    Kim insafla Zebur’un şu cümlelerine kulak verse, Efendimiz (asm)’ı anlattığını tasdik edecektir. Zira Zebur’un bu cümlelerinde anlatılan zatın sıfatlarının tamamı Peygamber Efendimiz (asm)’ da mevcuttur.

    Çalışmamızın bu bölümüne kadar Muharref İncil, Tevrat ve Zebur’da Peygamberimiz (asm)’a işaret eden bölümlerden bir kısmını inceledik. Buraya kadar iki kere iki dört eder katiyetinde ispat ettik ki; semavi kitaplar Hz. Muhammed (asv)’ dan haber veriyor ve O’nun geleceğini müjdeliyor. Zira semavi kitaplar o kadar tahrife uğradığı ve hususen Efendimiz (asm)’dan bahseden ayetler değiştirilmeğe çalışıldığı ve kitaplardan çıkartıldığı halde, Hz. Muhammed (asv) mevcut semavi kitaplarda güneş gibi parlıyor.


    _______________________________________
    [1]Peygamberimizin Şemaili, Prof.Dr. Ali Yardım, Damla Yayınları.
    [2]Darimî, Mukaddime, 10.
    [3]Tirmizi c. 3 s. 213; Ahmed bin Hanbel V/218.
    [4]Buhari, enbiya 54, hudud 12; Müslim, hudud 8, 9.
  • Ayın göz yaşları oradaki yıldızlar. Ay her gece öldürür güneşi yeniden doğsun diye. Ve bilir ki, her akşam karanlığında güneş de öldürecektir kendini onun için. Sonsuz bir döngüdür bu. Güneş doğmaya mecburdur. Ay batmaya.
  • Mekke ehâlisi imân etmiyor. Müslümanlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceyi arttırıp işi azdırmışlardı. Resûlullah çok üzüldü. Hicretden bir yıl önce, elliiki yaşında idi. Zeyd bin Hârise’yi alarak Taif’e gitti. Tâif halkına bir ay nasihat etti. Hiç kimse imân etmedi. Alay ettiler, işkence yaptılar, yuhaladılar. Çocuklar taşa tuttular. Ümitsiz, üzüntülü, yorgun geri dönerken mübârek bacakları yaralandı. Zeyd’in başı kan içinde kaldı. Tâif’den uzaklaştılar. Çok sıcak bir saatte yorgun bir halde yol kenarında oturdular. Bir bağ yanında istirahat edip, yaralarının kanlarını sildiler. Yakınlarında bulunan bağın sahibi, Rebîaoğullarından Utbe ve Şeybe adında zengin iki kardeşti. Peygamberimizi (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ve Zeydi (radıyallahu anh) görüp, köleleri Addas ile iki salkım üzüm gönderdiler. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) üzümü yerken besmele çekti. Üzümü getiren köle Addas Hıristiyan idi. Besmeleyi işitince şaşırdı. Yıllarca buralardayım. Kimseden böyle söz duymadım. Bu nasıl sözdür?) dedi. Resûlullah: “Sen neredensin?” buyurdu. Addâs: Nineveliyim, dedi. Resûlullah: “Yunus aleyhisselâmın memleketinden imişsin” buyurdu. Addâs: Sen Yunus’u nerden tanıyorsun? Onu, buralarda kimse bilmez, dedi. Resûlullah: “O benim kardeşimdir. O da, benim gibi Peygamber idi” buyurdu. Addâs: Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olmaz. Ben inandım ki, Sen Allah’ın Resûlüsün, dedi. Müslüman oldu, Yâ Resûlallah, yıllarca bu zalimlere, bu yalancılara kölelik ediyorum. Herkesin hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç iyi tarafları yok. Dünyalık toplamak, şehvetlerini yapmak için her alçaklığı göze alıyorlar. Onlardan nefret ediyorum. Sizinle birlikte gitmek, size hizmetle şereflenmek, cahillerin, ahmakların size yapacağı saygısızlıklara hedef olmak, mübârek vücudunuzu korumak için fedâ olmak istiyorum, dedi. Resûlullah, tebessüm buyurdu: “Şimdi efendilerinin yanında kal!” Az zaman sonra, adımı her yerde işitirsin. O zaman bana gel.” buyurdu. Bir müddet istirahat edip, Mekke’ye yürüdüler. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Tâif’den Mekke’ye döndüğü sırada Mekke’ye varmadan Nahle adındaki bir yerde bir müddet istirahat etti. Bu sırada namaza durmuştu. Nusaybin cinlerinden bir grup oradan geçerken Peygamberimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) okuduğu Kur’ân âyetlerini duydular ve durup dinlediler. Sonra Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ile görüşüp müslüman oldular. Muhammed aleyhisselâm onlara “Kavminize varınca benim imâna davetimi onlara da söyleyin, onları imâna davet edin” buyurdu. O cinniler kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnilerin hepsi imân ettiler. Bu husus Kur’ân-ı kerîmde Cin sûresinde bildirilmektedir. Bu hadîseden sonra Mekke’ye yürüdüler. Muhammed aleyhisselâm Mekke’ye doğru gitmekte iken, başının üzerinde kendisini gölgeleyen bir bulutu ve biraz sonra da Cebrâil aleyhisselâmı gördü. Cebrâil aleyhisselâm (Yâ Muhammed, şüphesiz ki, Allahü teâlâ kavminin sana ne söylediklerini işitti, dedi.) Sonra bir melek göstererek, (Şu melek, Allahü teâlânın dağları emrine verdiği melektir. Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin) dedi. Dağlara müvekkil melek: Mekkenin iki tarafında bulunan Ebû Kubeys ve Kuaykın dağını göstererek (Yâ Muhammed! Eğer şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine kapanıp birbirine kavuşmasını istersen, emret, kavuşturayım) dedi. Muhammed aleyhisselâm “Hayır! Ben insanlara rahmet olarak gönderildim. Allahü teâlânın bu müşriklerin sulbünden imân edecek, Allaha şirk koşmayacak bir nesil çıkarması için duâ ederim” buyurdu.

    Karanlıkta Mekke’ye girdiler. Birkaç ay Mekke’de çok sıkıntılı geçti. Her taraf düşman idi. Gidilecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebû Tâlib’in kızı Ümm-i Hânî’nin Ebû Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi. Ümm-i Hânî, o zaman imân etmemişti. Kimdir o dedi. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) “Amcan oğlu Muhammedim. Kabul edersen, misafir geldim,” buyurdu. Ümm-i Hânî: Senin gibi doğru sözlü, emin, asil, şerefli misafire can fedâ olsun. Yalnız, teşrif edeceğinizi önceden bildirseydiniz, birşeyler hazırlardım. Şimdi yedirecek birşeyim yok, dedi. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) “Yiyecek, içecek istemem. Hiçbiri gözümde yok. Rabbime ibadet etmek, yalvarmak için bir yer bana yetişir” buyurdu. Ümm-i Hânî, Resûlullah’ı (sallâllâhü aleyhi ve sellem) içeri alıp, bir hasır, leğen, ibrik verdi. Gelen misafire ikram etmek, onu düşmandan korumak, Araplar için en şerefli vazife sayılırdı. Bir evdeki misafire zarar gelmesi, ev sahibi için büyük yüzkarası olurdu.

    Ümm-i Hânî düşündü. Bunun Mekke’de düşmanları çok. Hatta öldürmek isteyenler var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar onu gözeteyim dedi. Babasının kılıcını alıp, evin etrafında dolaşmağa başladı. Resûlullah, o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, af dilemeğe, kulların imâna gelmesi, se’âdete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi. O anda, Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma: Sevgili Peygamberimi çok üzdüm. Mübârek bedenini, nazik kalbini çok incittim. Bu halde, yine bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbirşey düşünmüyor. Git! Habîbimi getir! Cennetimi, Cehennemimi göster. O’na ve O’nu sevenlere hazırladığım nimetleri görsün. O’na inanmıyanlara, sözleri, yazıları ve hareketleri ile O’nu incitenlere hazırladığım azapları görsün. O’nu ben teselli edeceğim. O’nun nazik kalbinin yaralarını ben gidereceğim, buyurdu. Cebrâil (aleyhisselâm), bir anda Resûlullah’ın yanına geldi. Mışıl mışıl uyuyor gördü. Uyandırmağa kıyamadı. İnsan şeklinde idi. Mübârek ayağının altını öptü. Kalbi, kanı olmadığı için, soğuk dudakları, Resûlullah’ı uyandırdı. Cebrâil (aleyhisselâm)’i hemen tanıdı ve (Ey Cebrâil kardeşim. Böyle vakitsiz niçin geldin. Yokta bir hata mı ettim, Rabbimi gücendirdim mi? Bana acı haber mi getirdin?) buyurdu ve Rabbinin darılacağından çok korktu. Cebrâil (aleyhisselâm): Ey bütün yaratılmışların en üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi; Ey peygamberlerin efendisi, iyilikler menbaı, üstünlükler kaynağı olan şerefli peygamber! Rabbin sana selâm ediyor. Seni kendine davet ediyor. Lütfen kalk. Buyur, gidelim, dedi. Kâ’be yanına geldiler. Orada, bir kimse geldi. Göğsünü yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Yine yerine koydu. Sonra Cennetten gelen Burak adındaki beyaz hayvana binip, bir anda Kudüs’de, Mescid-i Aksa’ya geldiler. Cebrâil (aleyhisselâm) kayayı parmağı ile deldi. Burak’ı oraya bağladı. Geçmiş peygamberlerden bazısının ruhları insan şeklinde orada idi. Cemaatle namaz için Âdem (aleyhisselâm), Nuh (aleyhisselâm), İbrâhim (aleyhisselâm) peygamberlere, imâm olmalarını sıra ile söyledi. Hiçbiri kabul etmedi, özür dilediler. Cebrâil (aleyhisselâm), Habîbullahı ileri sürdü. Sen varken, başkası imâm olamaz, dedi. Namazdan sonra, mescidten çıkıp bilinmeyen bir Mirac ile, bir anda, yedi kat gökleri geçtiler. Her gökte bir büyük peygamberi gördü. Cebrâil (aleyhisselâm) Sidre’de kaldı ve kıl kadar ilerlesem, yanar, yok olurum dedi. Sidret-ül-müntehâ, altıncı gökte bulunan büyük bir ağaçtır. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet yaygısı üstünde olarak Kürsi, Arş ve Ruh alemlerini geçip, bilinmeyen, anlaşılmayan, anlatılamıyan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiçbir mahlûkun bilemeyeceği, anlayamayacağı nimetlere kavuşup, bir anda, Kudüs’e ve oradan Mekke-i Mükerreme’ye, Ümm-i Hânî’nin evine geldi. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi. Dışarda dolaşan Ümm-i Hanî uyuklamış, birşeyden haberi olmamıştı. Kudüs’ten Mekke’ye gelirken Kureyş’in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kâ’be yanına gidip Miracını anlattı. İşiten kâfirler alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış dediler. Müslüman olmağa niyetli olanlar da vazgeçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekir’in evine geldi. Çünkü, bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: Ey Ebû Bekir! Sen çok kere Kudüs’e gidip geldin, iyi bilirsin, Mekke’den Kudüs’e gitmek gelmek, ne kadar zaman sürer dediler. Ebû Bekir: İyi biliyorum. Bir aydan fazla, dedi. Kâfirler bu söze sevindi. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekir’in de kendileri gibi düşüneceğini zannettiler. Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı ve itimâd gösterdiler.

    Ebû Bekir (radıyallahu anh) Resûlullah’ın mübârek adını işitince, (Eğer O söyledi ise inandım. Bir anda gidip gelmiştir) deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve (Vay canına, Muhammed neyaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e sihir yapmış) diyorlardı. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullah’ın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle (Yâ Resûlallah! Miracınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Mübârek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana fedâ olsun!) dedi. Ebû Bekir’in sözleri kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) o gün Ebû Bekir’e (sıddîk) dedi. Bu adı almakla derecesi bir kat daha yükseldi. Kâfirler bu hâle çok kızdı. Mü’minlerin kuvvetli imânına, Peygamberin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) her sözüne hemen inanmalarına, O’nun çevresinde pervane gibi toplanmalarına dayanamadılar. Resûlullah’ı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeğe yeltendiler. Yâ Muhammed (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım. Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var, gibi şeyler sordular. Hepsine cevap verirken, Hazret-i Ebû Bekir, öyledir Yâ Resûlallah derdi. Halbuki, Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyururdu ki, (Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda Cebrâil (aleyhisselâm), Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi, pencerelerini görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum). Yolda, develi yolcular gördüğünü söyledi. İnşâallah Çarşamba günü gelirler buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke’ye geldi. Fırtına eser gibi olduğunu bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl mü’minlerin imânını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını arttırdı. Hicretten bir yıl önce Receb ayının 27’sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mu’cizeye Peygamberimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Mi’racı denir. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Mi’raca ruh ve bedeni ile uyanık iken çıktı. Peygamberimize (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Mi’rac gecesinde nice ilâhi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Mi’rac Kur’ân-ı kerîmde İsra sûresinde ve Hadîs-i şerîflerde bildirilmektedir.
  • Bugün, hiç beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan
    bir aşkın güzelliğini düşündüm. Sevinçli, güzel, hos ilişkiler içinde birdenbire bu küçük yıldız alev aldığı zaman. Bu, biraz çiçek açmış ihlamurdan yayılan kokuya veya aydan doğan gölgeye benzer. Henüz tam bir çiçeklenme yoktur, henüz ne tam bir karanlık ne de tam bir aydınlık vardır ama yeni ve büyüleyici bir
    sevinç ve bir kaygı yaklaşmaktadır." Veya daha başka beklenmedik bir izlenim: “Birdenbire olağanüstü bir ilkbahar kokusuyla çarpıldım, BEYAZ, mutlu..."
  • İsterseniz sizlere modern bir menkıbe anlatarak başlayalım bu yazımıza;

    Allah’ın velî kullarından biri radyoda program yapıp halkı irşat ediyormuş. Hayatı devamlı bir surette ibadet ve taatle geçirmekten bahisle, son nefeste iman ile ahirete göçmenin ehemmiyetini anlatıyormuş. O sırada dinleyicilerden biri telefonla programa bağlanıp:

    “Şimdiden neden uğraşayım boşu boşuna baba yaa!” demiş.

    “Mâdem ki, her şey son nefese bakar, diyorsun… Son nefeste bir tevbe ederim! Ohh… Tabiri caizse, günahların kaydedildiği hard diske “format” çekerim.”

    Program yapımcısı ârif zât demiş ki:

    “Bizi nereden arıyorsunuz? Mesleğiniz nedir?”

    “Modacıyım, Nişantaşı’nda!” diye cevap vermiş adam.

    “Peki son nefesini verirken, size kaliteli, nefis bir kumaş getirsem! Bana şık bir takım elbise çıkarabilir misiniz acaba?”

    “Hacı sen benimle kafa mı buluyorsun? Ölürken o dediğini nasıl yaparım ayol!” demiş adam ve alaylı alaylı gülmüş.

    “Peki muhterem! Bir ömür modacılık yaptığın halde, son nefesinde şu kadarcık işi yapamayacağını söylersen… Hayatın boyunca ibadet etmediğin Allah’a nasıl tevbe edebileceksin ki?” Hemen ardından da, cezbeli bir “Aalllaaaahhh!” “Haaayyy!”feryadı gelmiş efekt olarak. Stüdyo imkânları hâliyle…

    Program yapımcısı Allah dostu “Ey hasta gönül umma medet son nefesinden / Âzâd edeyim mürg-i dili ten kafesinden” isimli eseri çalmayı geçirse de içinden; “Bu adam bu şarkıyı da anlamaz ki?” diye düşünüp “Sıradaki parçayı size armağan ediyorum efendim!” demiş ve Nil Karaibrahimgil’in “Ben Aptal mıyım?” şarkısını modacı adam ve arkadaşları için çalmış.

    “Bu şarkı ne alâka?” diyecekseniz, onun izahı da başka bir zamane menkıbesiyle gelecek.

    Program yapımcısı arif zât, radyodaki irşat vazifesi bitince evine doğru yola çıkmış. Sebze hâlinden geçerken bir manavın nidası dikkatini çekmiş. Adam müşteri çekmek için ha bire bağırıyormuş: Ödemeye bir sonraki aydan başlıyorsunuuuuzzz!”

    Bizim program yapımcısı hak dostu (bu sefer ki sahiden, stüdyo efekti değil!) “Alllaaaah!” diye feryâd ederek olduğu yere yığılıvermiş. Etraftan insanlar koşuşmuş. Demişler ki “Efendi n’oldu?”

    “Hıyarın onu bir liraymış, duydunuz mu?” demiş Allah dostu…

    Manav bir keyfe gelmiş ki sormayın! Tekrara seslenmiş ahâliye: “Haydeee! Duyan bayılıyooo! Koşuuun, hıyarın onu bir liraaa!”

    Bizimkisi yine fenalaşmış. Ahali anlamış ki bu işte bir sır var; demişler ki: “Efendi bu hıyar işinin sırrı nedir?”

    “Hıyarların (Ahyâr, yani hayırlı kimseler, iyiler, ebrâr) onu bir lira ederse, üstelik kredi kartına 18 ay taksitle verilecek kadar kıymetsizse… Hayırsız günahkârların hâli nice olur!” demiş ve başlamış ağlamaya…

    Hani yazımıza ilhâm kaynağı olan şarkının sahibesi bayan diyor ya: “Bırak başkalarını / Ben aptal mıyım?” Gözyaşlarının seline gark olan Allah dostu da, çarşıdaki “başkaları” gibi duymadığı, görmediği, başkaları gibi yaşamadığı için, “hıyar” sözünü üzerine alıp kendi fiyatını, değerini düşünmüş.

    Eğer sizler de menkıbesi anlatılan hak dostunun aksine, başkaları gibi “hıyar” kelimesinin muhatabı olmamayı tercih ediyorsanız, “Ben aptal mıyım?” sorusunu kendinize soramayacaksanız, bu yazı sizler için pek bir şey ifade etmeyebilir.

    Şimdi anlaştıysak düşünmeye başlayabiliriz. “Ben aptal mıyım?” yoksa “Hıyar mı?”

    Kırmızı ışık yanınca durup da, ezan okununca namaza durmadığım zaman ben ne olurum? Allah Teâlâ, araba gibi hemen çarpıvermiyor diye mi düşünüyor, kendimi emniyette mi hissediyorum? Ben otomobilden korktuğum kadar Allah’tan korkmuyor muyum yoksa? Ben aptal mıyım?

    Ashâb-ı kirâm namazını kaçıranlar için taziyede bulunurlarmış: “Başın sağ olsun!” derlermiş… Ben uçağı kaçırdığımda veya bir randevuma yetişemediğim de daha beter hissediyorsam kendimi, acaba ben aptal mıyım? Mesela Cuma namazına, farzında yetişirsem, kurtarmış sayıyorum kendimi… Yahut da son vaktine falan bakmadan, vakit namazlarımı kılabildiysem, “Buna da şükür!” diyorum. Uçuş saatinden bir saat önce havaalanında hazır bulunmam, acaba ahirette aleyhime delil olarak kullanılır mı ki? (Kendimi aptal gibi hissetmeye mi başladım ne!)

    “El-Âlem görürse ne olur” diye namaz kılmaktan çekiniyorsam bu nedendir?

    Ya “Allah” “el-âlemin” namaz kılmadığını görüyorsa –ki görüyor- o zaman bırakayım da el-âlem düşünsün ne yapacağını… Ben aptal mıyım?

    Sanki kazandığım ekstra puanlar ödediğim paradan çokmuş gibi, “Bonus” veya “Para Puan” verilecek diye deli gibi alış-veriş yapan, lüzumlu lüzumsuz her şeyi satın alan ben, iki rekat nafile namaz kılmamaya, ekstradan bir gün oruç tutmamaya yeminli miyim? Yoksa ben aptal mıyım?

    Ben miyim hapse tıktığım

    Neden suçlu kılıklıyım

    Söyle gardiyanım “Çok yatar mıyım?”

    Veya çok yanar mıyım? Kendimi yakar mıyım?

    Ergenekon davasıyla ilgili falanca Paşanın ses kayıtları çıkarılınca zevkten dört köşe oluyorum! Peki “yarın” benim de ses kayıtlarım çıkmayacak mı? “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf Sûresi 18) demiyor mu Allah Teâlâ! “Ses kayıtları delil teşkil etmez kii!” desem de ne fayda… Oradaki sorgu suâl vazifelileri beni bülbül gibi öttürmeyecekler mi zaten! Orada beni savunacak veya beni yayınlarıyla destekleyip masumiyetimi iddia edecek bir yayın organım da olmayacağına göre, ben aptal mıyım ki düşünme organımı bu kadar az kullanıyorum.

    Hız sınırını aşmaktan çekindiğim kadar, hayatın sınırlarını aşmamaya dikkat ediyor muyum? Yarın “haddinizi aştığınıza dair tutanaktır” denilip “hayat faturası” “oku bakalım!” diye takdim edildiğinde…

    Melâike-i kirâm “çorba parası” da kabul etmez ki! Dünya hayatında, peşin peşin plakaya gelmiyor diye mi “kul sınırını” aşmaktan çekinmem? Trafik polisinin keseceği cezadan korktuğum kadar Allah’ın gazabından korkmuyorsam… Ben aptal mıyım?

    Unuttum mu ben kendimi

    Kuruttum mu güllerimi

    Biriktirdim dünlerimi

    Ben aptal mıyım?

    En ufak bir faturanın bile son ödeme tarihini kaçırmamaya çalışan ben, randevularımı, iş görüşmelerimi, sevdiklerimin telefon numarasını ve dahi hayatın bin bir türlü numarasını unutmazken, kendimi unutuveriyorsam; bu sefer daha ciddi bir şekilde düşünmem gerekiyor: “Ben aptal mıyım?”

    Evimde ve işyerimdeki çiçeklere baktığım, kurumamaları için gösterdiğim özen kadar, gönlümde de kurumaması icap eden bir çiçek olduğunu unutuyorsam?

    Biriken fatura faizlerinin, her ne şekilde olursa olsun; ama bir şekilde mutlaka ödenebileceğini; lâkin biriken dünlerin telâfisinin hiçbir şekilde mümkün olmadığını bile bile, neden hâlâ günlerimi bu şekilde geçiriyorum? Ben aptal mıyım?

    “Sevgililer günü”nde biricik aşkıma, eşimin dostumun “doğum günü”nde onlara, “anneler ve babalar günü”nde ebeveynime, evlilik yıldönümünde eşime, seyahat dönüşünde evdekilere “Acaba ne alsam…? Eli boş da gidilmez ki şimdi” diye dert ediyorsam! Acaba, “Allah Teâlâ Samed’dir.” (Hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır) diye mi ben “Ahiret günü” için bir hazırlık yapmıyorum? İyi de ben “Samed” değilim ki? Yoksa “Ben aptal mıyım?”

    Gel her gün aynı şeyi yap

    Git her gün aynı yola sap

    Sonra gelince hesap

    Ben manyak mıyım?

    Her gün bekar evinde öğrenci menüsü “çorba, pilav, makarna” yemekten bıkan bir kaç öğrenci, belediyeden bursları aldıkları bir gün: “Hadi gidelim de Emirgan’da Beltur’un köşklerinden birinde açık menü bir güzel yemek yiyelim.” demişler. 30-40 liraya kıyıyorlar, bir öğrenci için kolay değil; ama niyetlerinde de en az on çeşit yemek var… Açık menüden beğenmişler yemekleri. Yine çorbayla başlamışlar. “Pembe Köşk’te yemek yese öğrenci yine öğrencidir.” demiş ya Ziya Paşa! Alışkanlık bu! Çorbayla başladın bari ekmeğe fazla yüklenme artık, değil mi? (Bak Nil Hanım bile şikâyetçi her gün aynı şeyi yapmaktan!)

    Bol kepçe porsiyon çorbayı bitirdiklerinde kendilerinde hafif bir tokluk hissedince akılları başlarına gelmiş öğrencilerin. Demiş ki çocuklar kendi kendilerine: “Gittik Pembe Köşk’te çorbayla doyurduk karnımızı! Ah aptal kafam! Ödediğimiz paraya mı yanalım, yiyemediğimiz yemeklere mi!...”

    Arkadaşların bu hatırasını hatırladıkça çok gülerdim doğrusu… Fakat sonra düşündüm ki: Ben aptal mıyım? Açık menü dünya softasında karnını; ama sadece karnını doyurmak, sadece ten lezzetlerinin tadına bakmak da bir nevî aptallık değil midir?

    Yemem ben artık bunları

    Ters düz ettim hayatımı

    Dedim yak lambalarını

    Oyna sen de zarlarını

    Bırak başkalarını

    Ben aptal mıyım?

    Yoksa hıyar mı?

    Eğer kafanızda herhangi bir şek ve şüpheye yer kalmadıysa yazımızı aynı şarkının sözleriyle bitirebiliriz:

    Niye sordum soruları

    Biliyordum cevapları

    (Arıyoosun sen belânı!)