RUŞENDİL
"İran'da kör birine kör demek ayıp karşılandığından dolayı kalbi ile görüyor anlamında "ruşendil" yani, "kalbi aydın-kalbi parlak" deniliyormuş. Ne kadar naif "

Murat AVCI, Tehlikeli Oyunlar'ı inceledi.
16 May 21:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Oğuz Atay- Tehlikeli Oyunlar
Oğuz Atay, birkaç yıl önce okumak istediğim bir yazardı. Elime aldığım kitabıysa Tutunamayanlar’dı. Belli bir süre okuduktan sonra, kendimi kitaba ve yazara hazır hissetmedim. Pek sevmediğim bir şey yapıp kitabı kaldığım yerde bırakarak o sıralar tutmakta olduğum not defterime bu kabilde şeyler yazarak kitabı yerine bıraktım.
Yıllarca Oğuz Atay okuma fikri etrafımda hiç dolanmadı. Malumdur ki kitaplarını her yerde görmek mümkün. Ancak bu kitaba başlamadan önce, herhangi bir kitabını herhangi bir yerde görmememe rağmen Oğuz Atay okuma fikri aklıma düştü. Önce bazı edebiyat dergilerinden Oğuz Atay hakkında genelde güzel şeyler okuduğumu belirtmeliyim. Edebiyatımızda yeni yollara duçar olmuş bir yazar olduğu sıkça belirtiliyordu. Bu bildiklerimin haricinde de pek fazla bilgim olmadığını açıkça izah edebilirim.
Okurken not almak sonra da bu notları değerlendirme veya yorum olarak temize çekmek severek yaptığım bir yazım çalışması. Ancak belki alışma çabasından belki de bir şeyleri yanlış ifade etme korkusundan normalin aksine not almakta çok zorlandım kitabı okurken. Kafası oldukça karışık, depresif bir karakterin, yarı gerçek yarı sanrı dünyasına girerek birinci bölümü tamamladım. Karakterin (Hikmet Benol ) bulunduğu ruh hallerinin gerçeklik bağlantısına hep şüpheyle yaklaştım. Okuma esnasında yazılanları zor anladığım anlar çokça oldu. Olaylar ve söylemler bir anda birbirinin içine girerken konu hemen başka bir mecraya kayabiliyordu. Bu durum karakterin zihinsel dünyasını da yansıtır biçimdeydi. Yaşananların ve karakterin kendisi hariç olmak üzere diğer tüm karakterlerin, gerçek mi oyunu mu olduklarını anlayamadım.
Mektup, oyun, anlatı, bazen şiir, gibi türlerin hepsini içinde barındıran kitap benim için gerçekten de farklı bir okuma deneyimi oldu. Yazarın bir mektubun sonunda yazmış olduğu “mektubumuz karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır” cümlesi şimdiye kadar yazdıklarımı ve o zaman, o ana kadar okuduklarımı özetler nitelikteydi.
Karakteri romanın bitiminde dahi tam olarak tanıyamadım. Tanıma sözcüğünü genelde kullanılan yaptığı iş güç bağlamında kullanıyorum. Oyunlar yazmak istiyor, insanlara ulaşmak istiyor, aydın bir kimliğe ve kişiliğe sahip ama içinde bulunduğu düşünsel girdaplar bunun önüne geçtiği için bu durum da tam olarak ortaya çıkmıyor. Hep aynı düzlemde gibi ilerleyen kitap kendi içinde katman katman bir yapıya da sahip. Anlatılması zor bir üslup. Bazı kitaplar için ağır bir dili var diye söylenir, ben bu kitap için ağır bir anlatımı var demek istiyorum. Yavaş ilerlemiyor ama girift, ağır zihinsel çabalarla oluşturulan eser okurdan da aynı zihin işçiliğini bekliyor ve yazar kendi zihinsel çabalarını şu şekilde ifade ediyor: “Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?”
Oğuz Atay bu ağır anlatımına sahip kitabıyla kendisine yeni bir okur kazanmış durumda.Tehlikeli Oyunlar hakkında söyleyeceklerim bu kadar kalırken, söylemediklerinin çok daha fazla olduğunu da biliyorum.

Rıfat Ilgaz - Aydın Misin?
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol

Okuma Üzerine
Okumak Ve Tüketmek

Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü, kitap kurtları ile de arkadaş olunca, onu engelleyecek değil teşvik edecek insanları gördükçe, aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim... Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için zihnin -bence- hazır olması gereken kitapları yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı, tabiri caizse hatmetmek mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gidem de Musil okuyam gelem.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ye yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Hemen bana biri çıkıp da eniarcuokkey yapmasın. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. Artık konuşmak hakkımdır. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

<<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

Eğer bizlere okullarda adam gibi eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direk bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

Sevgiyle ve anlamla kalın...

Cumhuriyet bilgesi Doğan Kuban'a göre aydın ve vazifesi...
"Aydın"ın kendine karşı kesinlikle dürüst, yalan söylemeyen, entelektüel, gerçekten namuslu bir adam olması gerekir. Öyle olmayan adama "aydın" demek biraz zor; kaypak, satın alınabilen. Belki de yumuşakça. İlkeli olmadan aydın olunabilir mi bilmiyorum. Ne kadar zeki ve bilgili de olsa, insanlara karşı, içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluk hissetmeyen adam kanımca aydın değil. İnandığı bir şeyin tersini de söyleyebilen bir adama aydın demek zor ama zeki ve bilgili bir adamın toplumda özel bir konumu var. Aydını namuslu tanımlamak doğru değil. Namussuz bir aydın olabilir. Fakat ben namuslu olanı tercih ediyorum, çünkü namussuz bir adamda kötülük yapma potansiyeli var. Zeki ve bilgili olunca bu potansiyel büyüyor. Kötülük potansiyeli.

Doğan Kuban

813 Numaralı Oda
Ben hep bir kadın şiddet görüyorsa terk etmeli, bırakmalı; kesmeli, koparmalı tüm ipleri diye düşünürdüm. İstisnası olmazdı. İnsan sevdiğine bunu yapmazdı. Böyle sevgi olmazdı ve sevginin bittiği yerde durulmazdı. Yanlış anlaşılmasın hala böyle düşünüyorum fakat bazı şeylerin söylendiği kadar kolay olmayabileceğini anladım. Eskiden siyah ve beyaz kadar netti her şey; şiddet varsa her şey biterdi. Kolay. Ne kadar kolay değil mi ?

Ben pişman olmanın aldatıcılığını; kadının sevgisini güvenini, bağlılığını; alışkanlığı ve bahanelerin gücünü hiç hesaba katmadım.

İyi bir eğitim almış, yüksek(!) ortamlarda sosyalleşmiş insanların da eşlerine şiddet uygulayabileceğini ya da güçlü ve kendi ayakları üzerinde durabilen, terk etme lüksü olan kadınların da şiddete uğrayabileceğini ve bu hayata devam edebileceğini düşünmedim hiç. Düşünmek istemedim ya da…

Ezbere gittim ben hep yolları. Sadece merdiven altlarında toz birikir sandım… Üst taraftaki rutubeti hesaba katmadım.

Üstteki rutubetin, alttaki tozdan daha zor temizlendiğini bilemedim…

Ben anladım ki bazı duvarlar yıkıldığında tamiri neredeyse imkansız olabiliyor. Yapılan sıvalar duvarı rutubetten korumuyor. Hatta dıştan sağlam gözüken duvar içten öyle bir çürüyor ki, en beklenmedik anda üzerine düşüveriyor. Üzerinde çökmüş bir duvarla yaşamaya devam ediyor sonra insan… öyle ağır… öyle acılı… öyle kalıcı


Ve fark ettim ki, ben seven kişi sevdiğine bunu yapmaz derken, seven kadın da benim sevdiğim bana bunu yapmaz diyor ‘ilk’ seferinde

Şok oluyor inanamıyor yakıştıramıyor… fiziksel şiddetten çok ruhuna aldığı yara acıtıyor onu ve hemen bir bahane bulmaz ise o yaranın onu tüketeceğini ve diğerleri gibi iyileşmeyeceğini biliyor…

Ardından belki adam da kendine inanamıyor. Çünkü o kadını seviyor, ona bunu yapmış olamaz o böyle bir insan değil. ASLA!. Televizyonda akşam yedi haberlerinde görüp kınadığı adamlardan değil o. O saygın bir insan; kültürlü, aydın… O böyle bir şey yapamaz… O örnek bir eş (olmalı)...

İkisi de şok içinde birbirlerine bakıyorlar. Ardından adam pişmanlığın suretine bürünüyor ve af diliyor kadından. Af dileniyor. Bir daha olmayacağına dair yeminler ediyor. Bir anlık kontrolünü kaybettiğini, ne yaptığının farkında olmadığını, olsa asla yapmayacağını, çünkü onu (burada vicdan azabıyla nefes alıyor ve utanarak) ‘sevdiğini’ söylüyor. Onu çok çok sevdiğini bir kez daha bir kez daha krize girmiş gibi tekrarlıyor.

Ve bütün ipleri kadının ellerine bırakıyor;

Ayrılığın yükünü taşıyacak olan da,

Zaaflarının tutsağı olacak olan da,

Sevginin ihanetiyle yaşayacak olan da kadın oluveriyor birden.

Karar mercii olmanın ıstırabı çöküyor üzerine.

Adam sessizce bekliyor; vazoyu kırdıktan sonra annesi tarafından affedilmeyi bekleyen küçük bir çocuk gibi…

Kadının kafasında bin bir türlü düşünce dolaşıyor; hayatında hep yargıladığı şeyi yaşıyor olduğunu ama böyle hissetmemesi gerektiğini, üzgün olmak yerine öfkeli olması, tüm sevgisinin yok olması ve çekip gitmesi gerektiğini bilirken neden hareket edemeyecek kadar yıkılmış olduğunu sorguluyor. Ardından adamın dudaklarından çıkan “seviyorum” nihayet ulaşıyor kulaklarına. Nihayet gözlerine bakıyor adamın. Pişmanlığını görüyor her zerresinde.

-Seviyorum. Seni seviyorum. Kendimde değildim. Ne Olur Seni çok seviyorum…

“Seven insan incitmez sevdiğini. Ama o beni seviyor. Tanıyorum ben onu. O beni incitmez. Neden canım acıyor o halde?... Yoksa… Tanımıyor muyum?”

Çıt..Bir şeyler kırılıyor. Bir kaybedișin, bir yıkılışın sesi bu.

Kadın bir an irkiliyor. Adamı tanımıyor olması en büyük darbe oluyor ona. Kabullenemiyor.

Adam arkaplanda devam ediyor.

-Kendimde değildim. Fark etmedim. Böyle olacağını düşünmedim…

Kadının içindeki sorgu devam ediyor.

Çıt..Çıt..Çıt..

Kadın çaresizce diğer ipe tutunuyor.

“Bir daha olmayacak. Yanlışlıkla oldu. Bir anlık.  Perişan oldu. Beni seviyor. Bir daha olmayacak. Seviyor çünkü. Yapmaz. Yapmayacak. O öyle birisi değil. Onlardan değil. Ben öyle birini seçmiş olamam; sevmiş olamam. YAPMAYACAK”

Belki empati bile yapıyor burada. Adamın sinir bozucu patronunu düşünüyor. Geçenlerde annesiyle arasının bozulduğunu, babasının hastalandığını, durumunun ciddi olduğunu her şeyin üst üste geldiğini hatta kendisinin de fazla üstüne gittiğini düşünüyor. Adamın kesin haksızlığına birkaç ‘sebep’ bulmaya çalışıyor istemsizce. Çözümünü bulabileceği bir sebebi olsun istiyor en azından. Bunun ‘olağanüstü hal’ olduğuna ikna ediyor kendini. Bütün bunların arasında çığlık çığlığa bağıran gururunu da dinlemeye çalışıyor bir yandan. Adamın davranışını bir ‘güçsüzlük’ olarak tanımlıyor. Hayatın şu sıralar ona yüklediği zorlukları kaldıramayacak kadar güçsüz olduğunu, pişmanlığının da bunun kanıtı olduğunu düşünüyor. Adamı yardıma muhtaç görüyor ve kendisini ona yardım etmekle yükümlü; geçmişleri hatrına, sevgileri hatrına…

Kadın adamın kalbinde yarattığı enkaza dikiși bozuk yamasını yaptıktan sonra kaldırıyor başını. Çaresiz, umutla af bekleyen adamın gözlerine bakıyor. Gözleri kararlı:

“Bir daha, diyor. Bir daha böyle bir şey olursa giderim. Giderim ve dönmem bir daha.”

Kadın içinde bir yerlerde farkında, gitmenin önceden sandığı kadar kolay olmadığını… Ama biliyor; bir daha OLMAYACAK. Olursa da gidecek; ne kadar zor olursa olsun…

Çıt..

Aslında şiddet böyle başlıyor

Ve devam ediyor

Ayrılık ve beraberlik kararının bütün yükü üzerinde olan kadın, geçmişin hatırasını yok sayamıyor  o “ilk” seferinde

Kenarda oturan adam ise yanlış bir algı ediniyor içinde; beni seviyor, beni affedecek, beni terk etmez, bensiz yapamaz… Belki de en kötüsü: Öyle affedilmeyecek bir şey değilmiş yaptığım…

Hatalarının sorumluluğunu kadına yükleyerek kurtulabileceğini sanıyor. Her seferinde…

Zayıflıklarının cezasını pişmanlıklarıyla örtmeye çalışıyor.

Pişmanlık duygusunun içi çürüyor bir yerden sonra. Kokuşmaya başlıyor; pişmanlık pişkinliğe dönüyor.

Pişmanlık alışkanlığa dönüyor…

Artık “ilk”in verdiği şaşkınlık ve vicdan azabı yok. Roller değişmiş, eşlerin sahip olduğu haklar değişmiş.

Sevginin hatırı; şiddetin ve gücün vahşetiyle katledilmiş.

Bir zamanlar birbirlerinin her şeyi olan iki insan artık “bitti” diyecek saygıya bile sahip değilmiş.

Bitirmenin hoşgörüsü bile kalmamış.

Kadın bir zamanlar seçimi olan hayata tutsak oluvermiş. Parmaklıksız bir kafese kendini hapsetmiş. Ve bir şekilde neden orada olduğunu sorgulamaktan da kaçmış hep…

Bir zamanlar bahanesi olan sevgi, lavabonun altındaki dolapta çürümüş… Verilen sözler bir akşam saat yedide gelen kamyonla birlikte şehir çöplüğüne dökülmüş.

Diğer bir kelepçesi olan çocukların geleceğinin bir kısmı bir hafta sonu temizliğinde elektrik süpürgesinin torbasına kaçmış, kalanı ise  vileda kovasının çamurlu suyuna karışmış.

Hayallerinin  üstüne sifon çekeli ise sanırım yıllar olmuş…



İşte tam bu anda Şiddet Hanı’nın 813 numaralı odasına, kapı arasından bir göz attığımı hayal ediyorum ve kapıyı yavaşça örtüyorum. Sesli bir şekilde yutkunuyorum… Kapıya sırtımı yaslıyor ve yavaşça yere çöküyorum.Kapının ardından hıçkırıklar duyuluyor ve bağırıșlar... Ellerimle kulaklarımı kapatıyorum. Sımsıkı. Müdahale etmek istiyorum. O kadına ‘neden’ demek istiyorum. Neden yaptın bunu, neden izin verdin? Bu hale gelmene nasıl göz yumabildin? Şiddete karşı nasıl boyun eğebildin? Neden direnmedin, terk etmedin, gitmedin? Oysa senin bir şansın vardı, diğerlerinin aksine…

Adama dönmek istiyorum sonra, iki yüzlülüğünü haykırmak istiyorum ya da yüzsüzlüğünü. Ben de ona bağırmak, omuzlarından tutup sarsmak istiyorum ‘Neden’ demek istiyorum. Neden yaptın bunu? Nasıl bu hale gelebildin. Bir kadının - herhangi bir kadın da değil ‘eș’inin- hayatını nasıl mahvedebildin? Yüzüne taktığın medeniyet maskesinin altından nasıl bu denli çürüyebildin? Şiddete nasıl boyun eğebildin? Neden direnmedin gücünden gelen zayıflığına, öfkene, içinde biriken şiddete? Oysa senin bir şansın vardı, diğerlerinin aksine…

Susuyorum sonra. Bir şey diyemiyorum. Kapının dışında kalıyorum… Yine…

Ben anladım ki şiddet aslında bin odalı; güçten, yalnızlıktan, muhtaçlıktan, alışkanlıktan, çaresizlikten beslenen menüsü zengin bir han…  En olmadık zamanlarda insanların yoluna çıkan; aldatıcı görünümüyle, gelenleri odalarına kapatan; tutsak ettiği odalarda konuklarının hayatına sinsice sızan bir han...

Şiddet; pişmanlığı kullanıyor bazen, gücü kullanıyor, zaaflarla oynuyor... Sevgiyi çürütüyor sonra, geleceği katlediyor… Kimi zaman ise sadece mahvediyor;  şimdiyi, şimdinin üzerine çıktığı geçmişi ve yolunun üzerindeki geleceği… Her şeyi…



-İclâl
02.05.2018

Sokrates'in teyzesii, bir alıntı ekledi.
30 Nis 22:51 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Aydın olmak , modaya uygun elbise ve şapka giymek, kolalı gömlek giyinmek demek değildir. Aydın kesim, milletin beyni durumundadır. Millet sizi iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek gelir elde edesiniz ve geceleri kahvehanelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eglenesiniz diye okutmamistir. Böyle olanlar gerçek aydın olamazlar. Onlar aydınların küflenmisidirler."

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 37)Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 37)
ŞAHSINA MÜNHASIR, bir alıntı ekledi.
 26 Nis 08:20 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ülkemizde de son 150 - 200 senedir aynı problem devam ediyor... Ne yazık ki !!
Aydın olmak demek, modaya uygun elbise, şapka giy­mek ve kolalı gömlek giyinmek demek değildir. Aydın kesim, halkın beyni konumundadır. Halkımız sizi iyi bir eğitim al­dıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz, geceleri eğlenesiniz diye sizi o konuma getirmemiştir. Böyle olanlar gerçek aydın olamazlar. Onlar yozlaşmışlardır.

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory PetrovBeyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov
Anıl Kaya, bir alıntı ekledi.
20 Nis 15:56

"..Aydın olmak demek, modaya uygun elbise, şapka giymek ve kolalı gömlek giyinmek demek değildir. Aydın kesim, halkın beyni konumundadır.

Halkımız sizi iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz, geceleri eğlenesiniz diye sizi o konuma getirmemiştir. Böyle olanlar gerçek aydın olamazlar.

Onlar yozlaşmışlardır.

Eğitim almış olanların tümü milli düşünceyi geliştirmeye, milli ruhu uyandırmaya, milli iradeyi güçlendirmeye mecburdular.."

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory PetrovBeyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov