• 248 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Ötekini Dinlemek dizisinin 20. kitabı olan bu çalışmada, Chasseguet-Smirgel'in dediği gibi insanlığın evrensel hastalığı olan ideal hastalığı ele alınırken bazı ruhsal hastalıkların ortak çekirdeği açığa çıkarılıyor. Bu bağlamda sapkınlık, aşk, grup, yaratıcı süreç gibi görüngüler ele alınıyor. Aşağıda çalışmanın ilk üç bölümünden bahsetmeye çalıştım.

    "Ben İdeali" kavramı 1914'te yani, "üstben/süperego" kavramından çok önce Freud'un, Narsizm Üzerine (Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası) adlı yapıtında ilk olarak ortaya konulmasına karşın zamanla, üstbenin yanında, önemini ve statüsünü kısmen yitirmiş olarak görülebilecek bir kavramdır. Öyle ki köken itibariyle ben ideali, birincil narsizmin, ve üstben ise oidipus kompleksinin mirasçısıdır. Ben İdeali, birincil narsistik mükemmellik durumunun bir ikamesidir, bizim "ben"imizden bir çatlakla, bir yarıkla ayrıldığımız ve her zaman kapatmaya çalışacağımız yere, ikame olarak sunacağımız şeydir. Tabi burada Lacanyen bir terim olarak, "Yarık-Çatlama (Béance-Déhiscence)" kavramını hatırlayacak olursak (Lacan Sözlüğü) , en temel anlamıyla, insanın doğadan kopuşunu ifade ettiğini görebiliriz. Bu "yarık-çatlama" elbette 6. ve18. aylar arasındaki, ayna evresinde kendini ortaya koyar. Bu yarılma, özne-ben'in, nesne-ben [benlik]'e dönüşmesi sürecidir; yarılma, özdeşleşmedir, ki özdeşleşmek demek yabancılaşmak demektir. Öznenin eksikliği işte bu yarıkta gizlidir ve özne de zaten ancak bu eksiklik noktasında tanıyabilir kendini. Bu yarık bu çatlak, kültür ve doğa arasındaki çatlaktır. Lacan'ın, ayna evresi için "bir dramdır" demesi de ondandır ki, burada bedenine yabancılaşan bir varlıktan bahsetmekteyiz. Yetersizliğinden, eksikliğinden kurtulmaya can atarken, imagolara sarılıp bütünlük kurmaya çalışarak kendine yabancılaşan bir varlıktır bu. Fakat elbette bu yarık tamamiyle ancak ölümle kapanabilir, ölüm bütünlüktür çünkü, tamlıktır, dengedir. Sayfa 18-19'da Chasseguet-Smirgel şöyle yazıyor: "Hiçbir zaman gelmemiş olan bir şeyi beklerken, tam bir boşalma ve doyumun gerçekleşmesi için bir şeyler hep eksik kalır." (1938).

    Bu çalışmanın perspektifinde Freud'un "Hilflosigkeit" kavramı yatar, ve bu kavram da "bebeğin birincil aczi, kendi başının çaresine bakamaması, kendi kendine yetememesi, ötekine muhtaç olması" anlamlarını içerir. Bebeğin bu temel güçsüzlüğü onu, ötekini, gerçekliği, tanımaya iter. Karşımızda, altına sıçıp işeyince, kendi bokunu temizleyemediğinden müthiş bir acziyetle kıvranan bir yavrucağız vardır ve tüm bu cehennemin ortasında yardımına koşan bir bakım veren, anne, bir melek, cenneti getiren. İşte bebek, kendinden alınmış olan, tümgüçlülüğü/birincil narsizmi/kadir-i mutlaklığı, nesneye yansıtır yani onun ilk ben idealine. Artık bu andan itibaren yeni özdeşleşmeleri ve ben idealleriyle, trajik bir şekilde, kendi kendimizin ideali olduğumuz o yitirilmiş zamanı ararız. Yani ben'in olmadığı, iç dünya (innenwelt) ve dış dünya (umwelt) ayrımının olmadığı yitik zamanı. Geçmişte kaybettiğimiz ancak gelecekte aramaya koyulduğumuz yitik zamanı. Bu nedenle ölümün vaat ettiği yitirilmiş zamana kavuşmadan evvel, ona giden yolun her bir durağında oyalanmaya devam ederiz, bu duraklar kültürün sunduklarıdır; iyi kitaplar okumak, müzik yapmak , tiyatroya gitmek, evlenmek, çocuk yapmak, başarmak ya da her şeye lanet okumak. Birincil aczimiz bize tek şeyi talep ettirir artık; elbette sevgiyi. En geniş anlamıyla buradaki sevgi, yolda yürürken tanımadığımız bir insanın nezaket duyarak bize gülümsemesinden, romantik-cinsel duygularla bağlılık duyduğumuz insanın bize sevgi sözleri söylemesine kadar geniş bir alana yayılır. Yani sevgi, onaylanmayı ve kabullenmeyi içerir burada.

    Ben ideali ve sapkınlığa bakalım;
    Chasseguet-Smirgel, ben idealinin evrimi önündeki engellerin incelenmesinde, ben idealinin ve bireyin gelişiminde fikir edinmek adına "Sapkınlık" örneğinin anlamlı olacağını söylüyor. Sapkınlığın nedenleri arasında öne çıkan iki olgu var; (1)annenin çocuğa yönelik baştan çıkarıcı tavrı ve (2) anne ve çocuğun, babaya karşı suç ortağı konumunda olmaları. Tabi burada işlenen suç, babayı "bir yabancı, adam yerine konmayan biri, ihmal edilebilir bir nicelik" (s. 25) olarak nitelemektir. Yani anne(bakımveren anlamında), bu konum ve tavır itibariyle çocuğun evrimini durdurur. Erkek çocuğun ben ideali, fallik babaya değil fallik öncesi bir modele bağlanır. Peki, kız çocuk? O zaten çok daha önce sakatlanmıştır çünkü o normsal olarak, "gerçek" cinsel nesnesi olmayan bir ebeveynden doğmuştur. Yani esasında erkek ve kız çocuğun ikisinin de libidinal yatırımı başta anneye iken kız çocuk daha sonra anneden, yani ilk aşkından, dostundan hüsranla libido yatırımını çekerek, yeni yatırımını babaya yapar. Fallik evredeki erkek çocuğun nesnesi hâlâ anne iken kız çocuğu nesne değiştirmiştir, ilk nesne anne geride kalmış onun yerini artık baba almıştır. Bu nedenle ki sapkınlık kadınlara oranla erkeklerde daha sık görülür. Nihayetinde kız çocuk nesne için doyurucu bir nesnedir çünkü.
    Sapkın sahtekârdır, çünkü "sahte" fallusun, öznenin fallik penis olarak dayatmaya çalıştığı kendi anal penisini ikame eden "fetiş"tir. Yani fetişizmde nesne, öznenin narsistik tamamlanmışlığını temsil eder. Sapkın kendi sahte fallusunu yaratan kişidir bu anlamda. Sapkın için her şeyden önce gelen, kendi ben'idir. Sapkın, fallik öncesi nesneleri idealleştirerek, babayı tanımayarak kendi benine narsistik yatırım yapma olanağı yaratır. Chasseguet-Smirgel şöyle diyor bölüm sonunda: "... sapkının tedavisinin kaderi, ben idealinin hareketliliğine, yani baba imgesine yeniden narsistik yatırım yapma olanağına bağlıdır; bu da belirli bir düzeyde, antidepresif mekanizmaların göreli zayıflığı ve telafi edici mekanizmaların yetersizliğiyle (örneğin madde bağımlılığı) iç içe geçer. " s. 37.

    Ben idealinin gelişiminde annenin çocuğa verdiği narsistik onayın dozunun önemini sanıyorum ki sapkınlığı anlamaya çalışırken görüyoruz. Yani çocuğa verilen narsistik onay, çocuğu o evrede takılıp kalmaya özendirmeyecek biçimde yeterli düş kırıklığını barındıracağı kadar, çocuğu geri dönmeye itmemesi için de yeterli ödülü sağlayabilmelidir. Çocuğun ben idealinin yani biricik projesinin kalbi olan umudun korunması için bu optimal kırılmalar gereklidir. >>(Oyun ve Gerçeklik) Ve öyleyse eğer her yeni zafer, yas içerir.

    Şimdi daha önce yukarıda demiş olduk ki bizi doyumsuz kılan, bu anlamda ileriye taşıyan şey kendi kendimizin ideali olduğumuz zamanların özlemidir. Peki öyleyse yolumuzda ilerlerken, kültürün içinde, bu özlemi en iyi şekilde ne giderebilir, tabi ki aşk. Aşk, ayrılık travmalarımızı, bu anlamda pasifize etmeyi amaçlar. Aşkta, anlaşılmamak söz konusu olmaz, olamaz, aşık olduğumuz kişi ile o ilkel, yitik zamandaki eşduyumu kurarız, şarkıda dediği gibi,

    Ben ağlayınca ağlayıp gülünce gülen
    Bütün dertlerimi bölüp kalbimi bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen

    Aşk, öznenin narsistik libidosunun bir kısmının nesneye aktarılmasıdır yani nesne (aşık olduğumuz kişi), ben idealinin yerini tutmuştur. Bu anlamda nesne değerlendikçe, parladıkça, muhteşemleştikçe, güzelleştikçe, özne daha az talepkar ve mütevazi olur çünkü nesne, ben'i soğurur, emer. "Ben, ben olmaktan çıkıyorum." diyen aşık, narsizminin sınırlandığını ifade eder bu bağlamda. Fakat yazar uyarır; bu narsizmin çekilmesi görünüştedir çünkü eğer öyle olsaydı depresif bir ton kazanırdı aşık olma durumu. Oysa aşık olan kişinin ilkin büyük heyecan ve sevinç duyduğu aşikardır. Chasseguet-Smirgel şunu kaydediyor "Bana öyle geliyor ki aşkta -ve ilk anlardan itibaren-, seçim anından başlayarak, özne ve nesne, ben(özne) ile ben ideali(nesne) arasındaki ilişkinin nesnelleşmesini temsil ederler. Başka bir deyişle, özne kendini ete kemiğe bürünmüş idealinin yanı başında bulur. " s. 63.
    Freud 1921'de şunu der, "İnsanlar arasında en kalıcı bağları yaratan şey, amacından sapmış cinsel eğilimlerdir. " Bu bağlamda aşkın süreklilik sağlaması, cinsel hedefinden sapmış saf şefkat öğeleriyle birleşmesine bağlıdır. Yani aşık olduğumuz kişi, verili bir anda doğaüstü mükemmelliğiyle değil, eksikliğiyle de sevilebilecektir. Aşk, öznelerinin, yeri geldiğinde annelik yapabilmesidir. Aşk, öznenin nesnesine yanılsama sunabilmesini ister. Tıpkı ideolojik grubun özneye sunduğu tümgüçlü anne yanılsaması gibi.


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura

    Giriş Notu
    Giriş
    1. Ben İdeali ve Sapkınlık
    2. Ben İdeali ve Gelişimi
    3. Ben İdeali, Âşık Olma Durumu ve Genitallik
    4. Ben İdeali ve Grup
    5. Ben İdeali ve Yaratıcı Süreçte Yüceltme
    6. Ben İdeali ve Benin Gerçekliğin Sınanmasına Tabi Tutulması
    7. Üstben ve Ben İdeali
    Sonuç Yerine
    Ek: Freud'un Yapıtında Ben İdeali

    Kaynakça:
    Kitapta Gönderme Yapılan Metinler
    Freud'un Yapıtında Ben İdeali
    Freud'un Yapıtında Yüceltme (P. Letarte)
  • 484 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Uno Harva Fin asıllı bir oryantalisttir ve bu kitapta bize sunduğu veriler Rus Çarlığı adına yaptığı araştırmalardır. Türk ve akraba halkların inanç dünyasını araştıran ilk araştırmacılardandır ve sonraki birçok kişi onun eserlerinden yararlanmıştır. Kitapta çok güzel ve geniş bilgiler vermesine rağmen yer yer bazı değerleri Türklere yakıştıramayıp farklı halklardan geçmiştir gibi bir yargıda bulunması benim de yer yer kitabın kenarlarına ufak küfürler yazmama sebep olmuştur. Kitabın girişinde bulunan Erol Cihangir'in tenkidi kitaba başlamadan önce muhakkak okunması gereken bir yazıdır. Harva'yı çok haklı olarak önyargılılığından ve doğu medeniyetlerini anlamamasından dolayı eleştirir. Harva Türklerin kolektif belleğini değerlendirirken batılı gözlüğünü bırakamamaktadır. Batılı bilim insanları öteki olarak gördükleri halkları zaten hiçbir zaman tam manası ile objektif olarak değerlendirememektedirler, özellikle doğulu halkları. Bunu başarabilene henüz rastlamadım çünkü ötekini önyargısız değerlendirmek çok zordur. Joe Bousquet 'in " Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum." sözleri tam da bu konu ile alakalıdır. Henüz kitap hakkında bilgi vermeden bu bölümde detaya inmemin sebebi, ilerleyen bölümlerdeki pek çok inanışın birçok mitolojik eserde bulunabilir aynı anlatılar olması ve şu anda bahsettiğim konunun daha önem arz etmesidir. Bousquet'in sözlerinden belki farklı kişiler farklı anlamlar da çıkarabilirler ancak birçok kişinin çıkardığı ortak anlam bence "kültür" kavramıdır. Kültür biz doğmadan önce içine doğacağımız toplum tarafından yaratılmıştır ve biz doğar doğmaz bu kültüre göre yetiştiriliriz; dil, yeme-içme, giyim, cinsiyet rolleri, din, öteki imgesi ve daha birçok kültürel unsur bizden önce oluşturulmuştur. Bizim yaşantımızı şekillendiren bu kolektif bellek, "öteki"yi objektif bir şekilde değerlendirmemizi engeller. Biz içine doğduğumuz kültürü tam anlamıyla eleştiremeyiz, "öteki" bize baktığı zaman bizim göremediklerimizi görür ancak o da kendi "yaraları" ile görür. Göğü Delen Adam adlı eserde "papalagi"nin yaşantısını eleştiren yerliler, aydınlığı ve objektifliği ile övünen pek çok megaloman bilim insanının dünyasını başına yıkmıştır. Bilim insanlarının ne kadar aydınlansalar da tam anlamıyla "yaralarından" kurtulamadıkları düşüncesindeyim. Harva'da "yaralarının" farklında olmadığı için doğu medeniyetlerini küçümsemektedir. Harva'da Türkleri ve doğu medeniyetlerini inanışlarından, yeryüzünü canlı olarak görmelerinden dolayı " geri medeniyet" olarak görmektedir. Doğayı katleden ve hayvanları gereksiz yere avlayıp nesillerini tüketen batı , 20. yüzyıldan sonra doğacı derneklerin kurulması ve protestolarla yeni yeni doğanın değerinin farkına varmaya başlamıştır. Oysa Türkler binlerce yıldır doğa temalı bir inanca sahiptirler. Cihangir, Harva'nın çoğu inanç ve uygulamada köken arayışına gidip delil sunamdan bazı değerleri Asya'da bulunan yerleşik hayata geçmiş medeniyetlere dayandırmasını da eleştirir. Birçok halkın yaşadığı coğrafyada kültür alışverişi kaçınılmazdır, Türk mitolojisindeki bir motif Çin mitolojisine de girebilir veya tam tersi de olabilir. Şamanizm ve Zerdüştlük inançlarındaki inanış ve pratiklerin İslam'da yer bulduklarını bilmekteyiz. Bu inanışların dinde yeri olmadığı vs. gibi cümleleri dile getirmek gereksiz bir çabadır, bu inanışların bireyler açısından işlevsellikleri vardır. Harva'nın çalışması Türk mitolojisinin kökeni üzerine bir çalışma olmaktan ziyade gözleme dayalı bir çalışmadır ancak alanında yapılmış en iyi çalışmalardan olduğunu da belirtmek gerekir.

    ALTAY PANTEONU
    Girişte yeryüzü tasavvurunu yönlere göre şekillendiğini, eski insanların dünya tasavvurlarının yaşayan atalarından aldıkları bilgiler ölçüsünde, yaşadıkları coğrafya sınırları çerçevesinde şekillendiklerini görmekteyiz. Yakutlar arasında dünyanın, yaşadıkları bölgedeki nehrin doğduğu yerden denize battığı yere kadar olan alandan ibaret olduğu inancı gözlemlenmiş. Türkler doğuyu önlerine, batıyı arkalarına alarak ilerlemektedirler. Diğer eserlerden de gördüğümüz gibi güneşi selamlamak için doğuya dönerler, kurban sunulurken de doğuya dönülür. Saçı sunulurken de dört ana yöne kımız, süt, rakı dökülür. Kurban olayı çok çeşitlilik gösterir ki bunlara birazdan geleceğiz. Türk ve akraba halkalrın yeryüzü tasavvurunda diğer pek çok halka görüldüğü gibi "axis mundi" inancı vardır ve bunlar genelde ağaç, dağ ve obaya dikilen büyük direklerdir. Gökteki kutup yıldızı, dağlar, ağaçlar, otağın tepesindeki şanırak veya tündük denen yer, yeri ve göğü birbirine bağlar. Ağaçlar ve dağlar gökyüzünü ayakta tutan kudretli canlılardır. Yeryüzünün göbek deliği olduğuna dair inanç da vardır ve burası da yeraltını bu bağlanan katmanlar arasına eklemektedir. Göğün direği, yerin direği / ekseni gibi adlandırmalar bu taşıyıcılara işaret etmektedir. Bazı Türk halklarında gökyüzü bizzat çadırdır, çadırın tavanıdır. Gökteki yıdızlar bu çadırda açılan deliklerdir ve en belirgin deliklerden olan Ülker takımyıldızı soğuk havanın en çok içeri girdiği deliktir, bunu gökte görünce çadırın delindiğini ve içeri soğuğun dolacağına inanmaktadırlar. Bu çok müthiş bir gözleme dayalı hadisedir, Ülker takımyıldızı gerçekten de havaların soğuduğu zamana yakın gökte belirir. Bu delikler aynı zamanda kuşlar geldikleri yerlerdir. Katmanlara dönecek olursa şamanlar ayinlerinde bu katmanlar arasındaki geçişlerini, tırmandıkları ağacın gövdelerine attıkları çentiklerle temsil ederler. Bölüm bölüm kitabı alatmak çok uzun süreceği için yazıyı akışına bırakıyorum burada. Diğer kitaplarda pek görmediğimiz bir motif olarak gökyüzünde bir süt denizi olduğu, sütü tanrıların çok sevdiği inancı vardır. Şamanlar bu sebeple ayinlerinde bol bol süt saçıları yaparlar. Göğün katlarının 7 veya 9 olduğu bazen daha fazla olduğu düşünülür. Aynı şekilde onun bir yansımasının da yeraltında olduğu düşünülür. Yeraltına Erlik gökyüzüne de Ülgen-Kayra hükmetmektedir. Kötülük yeraltından geldiği için Erlik Han'a yapılan kurbanlar daha gösterişli ve ciddidir, çünkü ondan korkulur. İyi tanrı Ülgen'den zarar gelmeyeceği için korkulmaz. Erlik bazı yaratılış mitlerinde de insana zarar veren, onu kirleten bir varlıktır. Örneğin birinde insan yaratılır, Erlik gelip onun cildini bozar ve hastalıklar bulaştırır. O zamana kadar dış yüzü olan insan teni Ülgen tarafından içe döndürülür ve o kötü görüntüler içte kalır, o günden bugüne kadar hastalıklar oluşmaya başlar ve bunlar Erlik yüzündendir. Bunlar diğer mitoloji kitaplarında da karşılaşılan mitler olduğu için ben burada geçen ilgi çekici uygulamalardan biraz örnek vereceğim. Mesela çocuğu olmayan ailelerde kadınlara uygulanan şaman tedavilerinden biri şöyledir. Şaman kadını otağın içine alır, otağın içi boydan boya birkaç yön boyunca gerilmiş at kıllarıyla doludur. Bu at kılları üzerine yıldızları, gezgenleri, güneşi temsilen nesneler konmuştur. Bu nesneler arasında büyük bir de kuş vardır. Kadın bunların altına sırtüstü yatar ve şaman ayine başlar. Şaman ayinin sonuna geldiğinde o kuş temsiline yaklaşıp kılı keser ve kuş kadının göbeğine düşer, ayin bu şekilde sona erer. Bana göre ve birçoğuna göre tiyatronun da temelini atan şamanlardır, burada bugün Anadolu'da da kuş, leylek, uçarak cennete gitme gibi motiflerin yansımasını görmekteyiz. Anadolu'da çocukları leyleklerin getirdiği yönünde inanç vardır ve bu Türksitan coğrafyasında da aynı şekildedir. Leylek zaten Umay Ana'nın don değiştirmiş halidir. Eski Türkler doğacak olan çocuğun bir kuş ruhuyla gelip kadının karnına girdiğine inanmaktaydılar, bu ayinde de bunun temsilini yani "tiyato" olarak sunuluşunu görmekteyiz. Tabi günümüzdeki insanalrın bakışı ile bu tiyatro olabilir ancak büyü ilkeleri ile ele aldığımızda o dönemdeki insanların mantığı ile "benzer benzeri yaratır". Hoşuma giden inanışlardan biri de "Ateş Tufanı" dır. Yani genelde su ve sel baskınıyla gelen tufan dile getirildiği için belki birbirlerinin varyantı olmakla birlikte bu farklı bir tufandır. Yeryüzünden ateşler püskürür ve her tarafı ateş denizi kaplar, ateşler su gibi akmaktadır, bir erkek ve bir kız kaza veya kartala binerek göklerde uçarlar ve en son buharlar vs. sona erkek bir kara parçasına inerler ve insan nesli devam eder.

    Şamanların ayinlerinde tanrılara ve ongunlara saçıda bulunmaları da çok çeşitli veriler sunmaktadır. Hem tanrılara hem doğa ruhlarına hem de ölen atalarına sunular yapmaktadırlar. Ölen atalar tamamen yok olup gitmemekte, yaşayan insanların hayatlarına etki etmeye devam etmektedirler. Bazı Türk halkalarındaki inanca göre ava çıkan insanlar atalarına bol bol saçı sunmalıdırlar çünkü avda avlayacakları hayvanın gölgesininin "öbür dünya"da da avlanması gerekmektedir, bunu yapacak kişiler de ölen atalarıdır. Öbür dünya dediğimiz yer cennete veya cehennem değildir, eski Türk inancına göre böyle bir ayrım yoktur. İnsanlar ölüm şekillerine göre bir yerlere giderler ve buralar genel olarak bugün Anadolu'da da yaşadığı şekilde "öbür dünya" olarak adlandırılırlar. Ölüm anında kişi yatakta yatıyorsa veya hasta yatağında yatıyorsa bu onun için çok rezil bir ölümdür, bu kişi Erlik Han'ın yanına yani yeraltına gider. Kişi savaşarak can verirse daha iyi bir "öbür dünya"ya gider. Bu sebeple günümüzde yatarak veya can çekişerek ölmektense savaşarak ölme motifi kitaplarda ve filmlerde geçmektedir, bu Türklerin kolektif bilinçlerinin ürünüdür. Savaşarak ölmeyen kişileri Erlik'in yardımcıları ele geçirirler ve hizmetkarları yaparlar. Ölen ataların temsilelri ağaç kabuklarına çizilerek veya ağaç olarak bizzat yontularak evlere asılır veya bir sunak köşesi yapılıp özellikle 7 ata orada sıralanır. Ava giderken, özel günlerde vs. bir şey yenirken veya içilirken önce bu ataların temsilleri üzerine "saçı" olarak serpilir. Saçı kansız kurbandır; rakı, kımız, süt, su kansız kurbandır. Öbür dünyadaki atalara saçı yapılmazsa av başarılı geçmez. Öbür dünya, bu dünyanın tam tersidir, burada olan her şeyin orada zıddı vardır. Burada gündüz iken orada gecedir, buradaki insanlardan farklı olarak oradakiler başaşağı yürürler. O dünyayı görme veya oradan haber alma nesneleri ayna ve sudur, öyle ki sudaki yansımalardan hareketle böyle bir inanç doğmuş olabilir. Yakın zamanda veya aynı günde bir kız ve bir erkek evladı ölen aileler bir kağıda bunların temsillerini ve yanlarına çeyiz temsilleri çizerek ateşte yakarlar ve bu iki kişiyi evlendirirler. Onlar öbür dünyada karı koca olmuştur, dünürler de bu dünyada sanki hiçbir fark yokmuş gibi akraba olurlar.

    Bebeği kundakta ölen anne memesini sıkarak sütünü etrafa saçmakta ve "anam jajuci" için demektedir. Bu jajuci çocuk yapma enerjisi veren bir tanrıçadır. Doğum yapan kadınlar göbek bağlarını bir beze sarıp saklar, bu ileriki doğumlarda ona yardım edecektir. Bir yakınları doğuruyorsa hemen komşudan bu bağları olan kadın çağrılır ona dokundurulur vs. yine yukarıda dediğimiz gibi benzer benzeri yaratır mantığıdır bu.

    Tanrı tarafından gönderilen kartalın yumurtasından çıkan ilk şamanın soyundan gelen insanlar farklı bir statüye sahiptirler, bunlara Merküt kabilesi denir. Sıradan insanların yapamayacağı şeyler vardır. Mesela yıldırım çarpması sonucu ölmüş bir hayvana kimse dokunamaz, sadece Merküt kabilesi mensupları bu hayvanın etini yiyebilir. Böyle bir ölü hayvanı gören kişiler yakınından bile geçmezler.

    Yeni ev kuranlar ateşe saçı yapmak zorundadılar, gelin de yeni geldiği evin ateşine saçı yapmak zorundadır. Erkek de bunu yapmak zorundadır ve ayrıca baba otağından getirdiği toprağı kendi otağı içerisine serper. Bu ateşe sunu yapılmazsa bereket kaçar, ateşe saçı sunulmadı diye otağı yanan aileler vardır. Ateşi bıçakla- kılıçla eşeleyen kişilerin çocuklarının tek gözü kör olur veya sakat olurlar. Gök gürültüsünden korkup etrafa süt saçma geleneği de oldukça yaygındır. bu işi ölen insanların gazabından korunmak için de yaparlar. Ölen kişinin rahat etmezse geri dönüp yaşayanlara sıkıntı çıkaracağına inanırlar. Onun için sık sık onlara da saçı sunulur.

    Hırsızı ortaya çıkarmak için yapılan bir şaman ayininde ateş başına gelen şaman eline temsili bir insan figürü alır, bu tahtadan yapılmıştır. Obada şüphelenilen isimleri veya çoğunun adını sayarak ateş etrafında ayin yapar, bu esnada insanlar da oradadırlar. Şamanın gerçek hrısızın adını söylediğinde elindeki temsilin ona başını sallayacağına inanırlar. Bu esnada şaman o tahtaya çiviler ateşe tutar vs. Bu acıların hepsini gerçekten de hırsız hissetmektedir.
    Ölü defin yöntemleri de geniş bir alan ancak burada şamanların definlerine dair güzel bilgiler verilmiş. Şamanlar toprağa gömülmezler topraktan biraz yüksekte bir ağaç kuru içerisine bırakılırlar ve üzerlerine kayın yaprakları örtülür. Toprağa gömülmezler çünkü ölen şamanların ruhları kuş olarak bedenden çıkar ve başka bir bedende tekrar gelir. Sanırım bu sebeple toprağa koymuyorlar. Şamanların defnedildikleri yerlerde 4 sırık üzerine kartal figürleri yapılır.

    Kötü ruhlar insanların ruhlarını çalmaya çalışırlar. Ruh ölünce bedenden çıkar ancak bazen uyurken de, hastayken de çıkabilir. Ruh tanımlamaları çok çeşitlilik göstermektedir. Kötü ruhlar insanların burunlarını kaşıyarak hapşırmalarını sağlarlar, böylece içlerindeki ruh dışarıya çıkabilir ve onu çalabilirler.

    Av merasimleri olarak genelde ormanda gerçekleşen av ve bunun etrafındaki pratiklere yer verilmiş. Avlanan hayvanın gazabından korunmak için tütsülenirler, eve farklı yoldan gelirler, çadıra ön kapıdan değil de arkadan bir kısmı kaldırarak girerler. Hamile kadınlar ava götürülmez çünkü av hayvanının ruhunun , izini bulup kadına ve bebeğe zarar vereceğine inanılır. Avlanan hayvanın kafası veya kafa derisi verilmez, satılan tüm postlar özellikle ayı postları kafasıdır. Ayı da ormanın koruyucu ruhudur ve adı direkt telefuz edilmez, koca oğlan denir. Ayıyı avlamaktan kaçınırlar ancak avlarlarsa da ondan özür dilerler, ant içerler. Seni biz öldürmedi x kabiledeki kişi öldürdü, seni buran ok Rus yapımıydı gibi şeyler anlatırlar ölü hayvana.

    Anlatılacak çok şey var ancak diğer eserlerdeki aynı şeyleri anlatmak istemedim.

    İlteriş YILDIRIM
  • 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Kişisel gelişim biz doğduğumuz andan önce başlayan bir süreç. Anne karnında başlıyor elbette ama genetik bir sürü faktör ve ailesel şartların yanında coğrafi şartların ortasına doğuyoruz. Biz hiç bir zaman “boş bir sayfa” olarak gelmiyoruz dünyaya. Şartların zaten şekillendirdiği bir ortama önce konuk sonra o şartların sonucu oluyoruz. Dokunuyoruz her şey ve bize yakın insana. Onlarda dokunuyor elbette bizim hayatımıza. Etkileşim bir insan davranışı ve pek çok yolu var bunun. Bir kısmı unutulmuş bile olsa.

    “Mektupları düşünelim -nasıl kahvaltıda geliverdiklerini ya da gece vakti, damganın ölümsüzleştirdiği sarı pullarıyla, yeşil pullarıyla- çünkü insanın kendi postaladığı zarfı bir başkasının masasının üzerinde görmesin, edimlerin her şeyi nasıl kesip koparıverdiğini ve bize yabancılaşıverdiklerini fark etmek demektir. Ancak o zaman zihnin bedenden sıyrılıp çıkma gücü gözle görülür olur ve belki de masanın üzerinde yatan bu kendimizin hayaletinden korkar ya da nefret eder ya da onun ortadan kalkmasını dileriz.”

    Ayrıntılar ise çoğu zaman görmezden geldiğimiz boşlukları oluşturur. Çatının şekli, insanın suratı, operanın sahnesi. Dokunulan tüm anlarda kalan tüm dokunuşların izlerinde bir gelişim gösteririz. Unutulan anların kalıntıları kara kutularda, hediye edilen eşyada, şömine üzerinde ki fotoğraflarda aranır. Ya da gizlidir. Bu yolculuk sırasında bir sürü kayıp da yaşanır. Bize kattıkları veya aldıkları ile birlikte elimizden kayıp giden aslında koskoca bir dünyadır. Yol öğrenme sürecidir:

    “...bir hocaya öğrettiğinin imgesini ayna olarak tut ayna kırılır.”

    Bizde ki öğrenim süreçleri bize özgüdür ve yansımaları da bize aittir. Bir eğri tümsekli bir yoldur yaşam. Bu yolda daima başarı olmadığı gibi başarısızlık da yok. Aslında çoğu zaman tek düze bir çizgide ilerleyen bir hayatımız var hepimizin:

    “Felaketler, cinayetler, ölümler, salgınlar değildir bizi yaşlandıran ve öldüren; insanların nasıl baktıkları ve güldükleri, otobüslerin basamaklarını nasıl hızla tırmandıklarıdır.”

    Ayrıntıların yarattığı boşlukları seçen bir yazarın kaleminden bu süreci izliyorsunuz. Düşünsel bir akış tekniği ile zamanın çizgisel olmadığı bir mekansallık içinde yazmış. Olay insanlık tarihini etkileyen bir savaş öncesini ve sonrasını kapsıyor. Birinci dünya savaşı. Bu şartlarda İngiltere’in yaşadığı kültürel ve sosyal değişimi görüyorsunuz kopuk kopuk. Ama asıl bir gencin yaşamına konuk oluyorsunuz. Derinlemesine ve ayrıntıların ön planda olan bir düzlemde. Dokunuşların izlerini sürüyor bakışların bize kattıklarının izini. Kutularda gizli anıları ve o anlara ait anlara götürüyor bizi yazar. Oda bağlamında kişisel gelişimin ve sosyal kültürel değişimin izlerini. O odayı girip kokluyor penceresinde ki çiçeği kenara çekip manzarasının keyfini çıkarıyorsunuz. Yollar yıllar akıp giderken odanın sahibinin kaybını hissediyorsunuz. Ailesel ve kültürel şartların bir araya gelip yonttuğu o ruhun kıvrımlarını arıyorsunuz odanın penceresinden. Kolay bir dil seçmemiş yazar. Biraz yoğun bir anlatım seçmiş biraz daha dikkatli okuyun demiş.
    Keyifli okumalar!
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitapta 5 farklı masal yer alıyor. Diğer masallar gibi olduğunu düşünmeyin. M.Ruhi Şirin bu kitabı romana yakın fantastik masal olarak değerlendiriyor, çok da haklı.
    Cahit Zarifoğlu bu eserleri ne kadar çocuklar için yazmış olsa da ilk okuyucuları büyükler olduğu gibi, masal olarak ifade ettiği türü de tam olarak masal çerçevesinde kalmış değildir. Ama yine de genel olarak eserleri masal olarak kabul görülüyor. Ben de öyle ifade edeceğim.
    Kitap adını içerisinde yer alan ilk masaldan alıyor. Sonrasında Dünyanın En Vahşi Hayvanı, Tilki ve Aslan, Kırmızı Gözlü Kara Yılan, Çın Çın Yılancıklar adlı masallar yer alıyor.
    En beğendiklerim Motorlukuş ve Dünyanın En Vahşi Hayvanı oldu. Fakat diğerlerin de bunların çok altında kaldığu söylenemez.

    Motorlukuş’ta teknolojiye olan bağımlılık, doymak bilmeyen, az ile yetinmeyen çağımıza bir eleştiri var. Kitap her ne kadar bundan bir 30 yıl öncesinde yazılmış olsa da Zarifoğlu’nun kitapları/anlatıları asla eskimiyor, kolaylıkla günümüze uyarlayabiliyoruz.

    Dünyanın En Vahşi Hayvanı sizce kimdir? diye sorsam sanırım hayvanlara ve insanlara şu dönemde yaptıkları ile birçok kişi direk insanoğlu der. Nitekim de kitapta da öyle. Tabi insanın verdiği bir zararı anlatmıyor, sadece kendisiyle yüzleştiriyor.
    Çocuklarıyla hayvanat bahçesine giden ve orada bir kafesin içinde üzerinde “Dünyanın En Vahşi Hayvanı” yazan ayna ile karşılaşan ve kendilerini/insanlığı sorgulayan bir aile anlatılıyor.

    Tilki ve Aslan...
    Yöneticiliği esnasında yiyip içip oturan ve zamanla da yağ bağlayan Aslan’ın kendine gelmesi adına çıktığı bir seyahat ve burada karşılaştığı insan anne/oğul. Ve Aslan’ın onlardan aldığı “ öğütü: Denetle sürekli yüreğini, eğer bir gün kibir görürsen bırak her şeyi ve çöle bırak kendini.

    Çın Çın Yılancıklar.. Annesini dinlemeyip insanoğlunı görmek isteyen, görünce de onun iyi bir varlık olduğunu düşünüp kendini gösteren ve sonrasında annesinin ne kadar haklı olduğunu başına yediği taşla anlayan bir yılancığın hikayesi. Bu masalı okurken biraz bocaladım. Masaldaki çocuğun yılan ona zarar vermemişken taşla karşılık vermesine bozulurken, ben de olsam refleks olarak elbette aynısını yapardım dedim... Yazar burada elbette insanoğlunun sadece yılana değil, bütün hayvanlara, tabiata verdiği zararı üstelik kötülük görmeden zarar vermeye endeksli olduğunu anlatıyor ama somut düşünmeden de edemedim.

    Lafın kısası okuyun, okutun... Çocukların alt mesajı alması elbette beklenemez ama yüzeysel okurken bile eğlenecekleri, mutlaka bir şeyler kapacakları bu eserleri ne kadar erken tanırlarsa o kadar iyi olacaktır. Biz büyükler bile muhakkak her okuyuşumuzda farklı bir nokta yakalayacağızdır.
  • 188 syf.
    ·110 günde·Beğendi·10/10
    “Resmi payeleri hep reddettim. Legiond’u, Honneur’u da kabul etmemiştim. Fransız Akademisi’ne de girmedim. Yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesini reddetmelidir. Bu, onur verici bir paye dahi olsa. Bunlar kişisel nedenlerim. Bir de ödülü verenlerin konumundan dolayı kabul edemem. Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin intikam alma girişiminden başka bir şey değildir!”*

    Sartre 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülü’nü bu sözlerle reddetmiştir. Nobel Ödülü’nü reddeden ilk insan olarak tarihe geçmiştir.

    İşte tam da bu yüzden Sartre okumak istedim. Böyle bir prestiji reddeden insan acaba kimdir? Neler yazmıştır? Nasıl bir psikoloji içerisindedir? Gibi tüm bu soruların cevabını verecek bir otobiyografi olduğunu düşündüm Sartre’nin Sözcükler’inin.

    Sartre standardın dışında bir otobiyografi kaleme almış. Sanki “Nobel’i bana vermek istemekte haklılar tabiki!” der gibi bir edebi dil ile anlatmış yaşamını. Kitap iki bölümden oluşuyor; birinci bölüm “Okumak”, ikinci bölüm “Yazmak”.

    “Okumak” bölümünde Sartre kitap okumaya nasıl başladığını en ince ayrıntısına kadar anlatmaktadır. Sartre’nin okumaya başlamasındaki en büyük etken ailesinin kültürel yapısı olmuş. Babasını çok küçük yaşta kaybetmiş ve annesi Anne-Marie ile birlikte büyükbabasının evine yerleşmişler. Büyükbabası bir akademisyendir. Annesi ise piyanisttir, çok fazla kitap okuyup araştırmalar yapmaktadır. Her Perşembe evlerinde büyükbabasının akademiden dostlarıyla kültür toplantıları yapılır. Bu toplantılarda, kitaplardan konuşulur, operadan, tiyatrodan konuşulur ve annesi de toplantıya katılanlar için piyano çalar. Sartre henüz okuma yazma bilmese de bu toplantıda konuşulan kitapları bir şekilde büyükbabasının kitaplığından alır ve kitaptaki yazıları hiçbir şey anlamamasına rağmen saatlerce takip eder. Mucizevi bir şekilde toplantıda konuşulanlardan yaptığı çıkarımlar ile daha okula başlamadan kendi kendisine okumayı öğrenir. Böylece kitapların engin dünyasına dalar.

    Sartre, saygın bir ailede yetiştiğinin ve diğer köylü akranlarına göre daha şanslı olduğunun farkındadır. Bununla ilgili kitapta şu cümleleri kurar;

    “Ben toprağı hiçbir zaman kazmamış ya da kuş yuvası aramamıştım; ot toplamamıştım ve kuşlara taş atmamıştım. Ama kitaplar, benim kuşlarım ve yuvalarım, evcil hayvanlarım, ahırım ve kırlarım olmuştu; kitaplık, bir aynada yansıyan dünyaydı.”**

    Sartre, okumak eylemini o kadar kutsal bir şey sayıyor ki; kitaplığını bir tapınak, kitaplığın içerisindeki kitapları tapınaktaki dinler, yazarları ise peygamberler olarak niteliyor.

    “Yazmak” bölümünde ise yazmaya nasıl başladığını yine kendisine özgü edebi dili ile anlatıyor. Sartre’nin yazmaya başlamasında yine büyükbabasının büyük etkisi bulunmaktadır. Büyükbabası, yabancı öğrencilere Fransızca dil eğitimi vermek için bir süreliğine şehir dışında yaşamak zorunda olduğu dönemde Sartre ile mektuplaşmaktadır. Sartre büyükbabasına edebi açıdan o kadar ağır ve anlamlı mektuplar yazmaktadır ki büyükbabası onda bir cevher olduğunu fark etmekte ve Sartre’yi yazması için desteklemektedir. Sartre’de böylece yazma serüvenine başlar.

    İlerleyen sayfalarda kendi aile yapısını da örnek göstererek bir çocuğun kitap okumaya nasıl özendirilebileceği konusunda Sartre önemli ipuçları veriyor. Kitabın ve neticesinde kültürün önemi üzerine şu cümleleri kurarak otobiyografisini sonlandırıyor;

    “Kültür hiçbir şeyi ve hiç kimseyi kurtarmaz, bir şeyi haklı da çıkarmaz. Ama insanın bir ürünüdür o ve insan ona yansıtır kendini ve onun aracılığıyla kendini görüp tanır; bu eleştirel ayna, insana imgesini gösterir.”***

    Bu otobiyografinin kendisine özgü yapısına, edebi diline, betimlemelerine ve düzenine hayran kalacağınızı düşünüyorum. Bu kitabı okuduktan sonra Sartre’nin yazar kişiliğine ve onurlu yaşamına şapka çıkarmamak elde değil.

    İyi okumalar,

    Sanatla kalın!

    Selçuk Korkmaz
  • 167 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Uğurböceği yayınlarının ( @ugurbocegiyayinlari )acayip şeyler dizisinin 18. Kitabı bu kitap.

    Yaklaşık 160 sayfa ve 4. Sınıf öğrencilerinin okuması için uygun.
    Yazarın da deyimiyle bu kitap bir masal kitabı değil lakin masal gibi anlatılan gerçek olaylardan oluşuyor.
    〰️
    Anne denilince hemen akla duyguların pek kıymetlisi merhamet ve şefkat geliyor. Yazar harikulade bir anlatımla bunu kaleme almış. Diyor ki;
    “Yeryüzünün bütün annelerinin kalpleri, kirsiz, lekesiz ve pürüzsüz bir ayna gibi, Yaradanın, merhamet eden anlamına gelen Rahman ve Rahim isimlerini hem gören gözlere gösterir hem de hissedebilen kalplere hissettirir..”
  • Doğuda bir baba vardi
    Batı gelmeden önce
    Onun oğullari batıya vardı

    Birinci oğul batı kapılarında
    Büyük törenlerle karşılandı
    Sonra onuruna büyük şölen verdiler
    Söylevler söylediler babanın onuruna
    Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
    Oğul masmavi şafağin rüyasında
    Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
    Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
    Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
    Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

    İkinci oğul Batı ülkesinde
    Gezerken bir ırmak kıyısında
    Bir kıza rastladı dağların tazeliginde
    Bal arılarının taşıdığı tozlardan
    Ayna hamurundan ay yankısından
    Samanyolu aydınlığından inci korkusundan 
    Gül tütününden doğmuş sanki
    Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
    Saçlarını güneş destelemiş
    Yıllarca peşinden koştu onun
    Kavuşamadı ama ona
    Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
    Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr 
    Alıp götürdü onu
    Ve ikinci oğulu
    Sivri uçurumların ucunda
    Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
    Baba yağmurlardan anladı bunu
    Yağmur suları aci ve buruktu
    İşin künhüne varsın diye
    Yolladı üçüncü oğlunu


    Üçüncü oğul Batıda
    Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
    Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
    Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
    Fakat batinin büyüsü ağır bastı
    İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
    Sonra büsbütün unuttu onları
    Şef oldu buyruğunda birçok kişi
    Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
    Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
    Patron oldu ama hala uşaktı
    Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
    Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
    Ondan hesap sordu o da
    Sırf utançtan babasına
    Bir çek gönderdi onunla
    Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
    Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
    Bu yüklü çeki
    İyice yaşlanmıştı ama
    Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
    Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

    Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
    Kendi oymak ve ülkesini
    Kendi görenek ve ülküsünü
    Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
    Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
    Batı bilginleri bunu kutladı
    O da silindi gitti binlercesi gibi
    Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
    Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

    Beşinci oğul bir şairdi
    Babanın git demesine gerek kalmadan
    Geldi ve batının ruhunu sezdi
    Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
    Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
    Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
    Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
    Kum gibi eridi gitti yollarda

    Sıra altıncı oğulda
    O da daha batı kapılarında görünür görünmez
    Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
    Içkiler içti
    Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
    Ev sokak ayırmadi
    Geceyi gündüzle karıştırdı
    Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

    Baba ölmüştü acısından bu ara

    Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
    Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
    Bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
    Bir de o talihini denemek istedi
    Bir şafak vakti Batıya erdi
    En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
    Durdu ve tanrıya yakardı önce
    Kendisini değistiremesinler diye
    Sonra ansızın ona bir ilham geldi
    Ve başladı oymaya olduğu yeri
    Başına toplandı ve baktılar Batılılar
    O aldırmadı bakışlara
    Kazdı durmadan kazdı
    Sonra yarı beline kadar girdi çukura
    Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
    O zaman dönüp konuştu :
    Batılılar !
    Bilmeden
    Altı oğlunu yuttuğunuz 
    Bir babanın yedinci oğluyum ben
    Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
    Babam öldü acılarından kardeşlerimin
    Ruhunu üzmek istemem babamın
    Gömün beni değiştirmeden
    Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
    Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
    Karşınızdakini değistirmek
    Beni öldürseniz de çıkmam buradan
    Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
    Fakat değişmeyecek ruhum
    Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
    Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
    O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
    Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
    O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
    Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
    Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
    En onulmaz yarası olanlar
    Ta kalblerinden vurulmuş olanlar
    Yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar