• .....Allah insanı şuurlu bir ayna suretinde yaratmıştır. Ta ki yarattığı eserleri seyretmek ve gayrın nazarından kendisini seyretmek içindir. Ve insanın nefsini yarattı! Ve ona dedi:

    - Sen kimsin, ben kimim?

    Nefis dedi:
    - Sen sensin bende benim.
    Ateşe attı çıkardı tekrar sordu:
    - Sen kimsin ben kimim?
    Yine dedi:
    - Sen sensin bende benim.
    Hangi nevi azabı verdiyse yine enaniyetten vazgeçmedi. Sonra aç bıraktı yani tecelliyi çekti. Yine sordu:
    - Sen kimsin ben kimim?
    Nefis:
    - Sen benim Rabb-i Rahimimsin ben de senin aciz bir kulunum dedi.
    Peki: “Sen sensen, ben benim” dediğinde ne demek istedi insan? Hakikati hayalinizde misallendirmek için kendinizi tanımak adına aynanın karşısına geçiniz ve aynaya bakınız. Göreceğiniz kişi kendi şahsınızın bire bir görüntüsü olacaktır. Misalen aynada görünen şahsınızın suretıne şuur takınız. Ona kim olduğunu sorduğunuzda kafasını kaldırıp içeri doğru baktığında şahsınızı görüp kendisini siz zannedecektir. Aynıyla sizin tebessümünüze tebessüm, üzüntünüze üzüntü, cemalinize cemal, celalinize celal ile karşılık verecektir. Ama aslı zatında bu görünenler ona ait değil size aittir. Tıpkı şuurlu bir ayna olan insan nefsi gibi. Aslında biz aynaya baktığımızda aynayı göremiyoruz. Gördüğümüz her şey aynanın karşısındakiler. Bu vecih ile ismi ile müsemma olan ayna; kendisinde mana olmayan başkasının manasını taşıyan demektir. Üzerindeki manalar karşısındakinin manaları olacaktır. Tıpkı ilk yaratılan şuurlu insan gibi. Allah şuurlu bir ayna olan insan nefsine tecelli etti. İnsan, içindeki Allah’ı görünce manası kendisine ait olduğunu zannederek, O’na sen ilahsan ben de ilahım demek istedi. Ne zaman ki tecellisini çekti yani aynanın karşısından çekildi aynadaki görüntü ve manalar kayboldu. Ve anladı ki gerçekten ben bir hiçim. Onun var etmesiyle varım.
    Mahiyeti itibariyle ayineleri üzerinde var olan görüntüleri kendisine ait zannedenler, bilmeden kendilerini ilah kabul eder (firavun gibi…). Hakikatini bilen hiçlik makamındakiler; kendini kul bilir. İşte o şuurlu ayna sizsiniz. Bu mana bütün insanlar için geçerli olup, içinde hiçliği barındırdığı miktarca kul, varlığı barındırdığı miktarca da firavun olarak yaşamaya devam etmektedir. Vazifesi hiçlik makamında Allah’ın Esmasının tecellilerine kendi rengini ve fikrini bulaştırmadan aynı ile yansıtmaktır. Kendini ayine bilip, hakikatini ise hiç bilen insan; O’nun kudretine istinad eder, O’nun rahmetine iltica eder, O’nun kuvvetini ve kudretini arkasına almış olur. İnsan kendini tanıyamadığından Rabbini de tanıyamamaktadır. Hakiki manada kendini tanıyan, Rabbini tanır. Kalbini ve ruhunu İlah’ına raptedip hiçbir cihette ümitsizliğe ve yeise düşmez.
    Yaratıcının üstün kabiliyetlerle programlamış olduğu yeise düşmeyen o insan, makinesinin özelliklerini bilerek kullanabilir. İnsanı ehemmiyetli kılan, bir sırrı azimi ubudiyet olan duadır ki: Dua, sınırları belirlenmemiştir. O‘dur ki: Kainat içinde var olan her şeyi ve bütün masnuatı, bütün fikirleri, bütün özelliklere sahip olmayı, hatta kullanabilmeyi isteyen insana verilmiştir. Çünkü bu özellikler insanın fıtratına dercedilmiştir. Ta ki Esma-i İlahiyenin sonsuz tecellisini idrak ile fehmedip, yaratıcıya layık bir tarzda onu hamd ve sena edilmek istenmesinin gereği hasıl olsun. Bu özelliklerden bazılarını dillendirmek gerekirse: Zihnimizde canlandırdığımız her şeyi ellerimizle de tutabiliriz. Zihnimizde canlananlar “her ne iseler…” onları sürekli düşünerek, sürekli isteyerek, beynimizin içine yerleşmesine ve ısrarlı ve de kararlı bir dua şeklinde, ruhumuzla birleştirerek kabule karin duanın sınıfına sokabiliriz.
    İnsan, yaratılışı itibari ile çok yüksek bir sinyal gönderici olup ve frekans yayıcı özelliğine sahiptir. Bu özelliğin mahiyeti ise Cenab-ı Hakka ayinedarlık olduğu için Esma-i İlahiyeden alıyor. Yaymış olduğu frekans kodlamasından hangi Esma-i İlahiyeye karışıyor ise, hem aynı kanalda kimler varsa onlarla görüşebilir ve aynı zamanda da Esma-i İlahiye ile onlarla diğer düşünce ve zihnin içinde geçen fikirler “her ne iseler…” Esma-i İlahiyenin tecellisi ile aksi sada göstererek onlara yön verebilir, zihinleri kontrol altına alabilir. Bu senin yayacak olduğun frekansın yüksekliği ve de gücü ile alakalıdır. Buradan şöyle bir sonuç çıkabilir: Birçok insan ne düşündüğünü bilmiyor ya da kendinin ne olduğunu bilmiyor. Makine mükemmel ama kullanıcı yok. Bu gibi insanları çekim gücü ile kuşatıp, çok yüksek bir cazibe kanununun işletimini kurabilirsiniz. “Tıpkı bir hacker gibi: İstersen fikrine virüs bulaştır, istersen fikrine fikrini bulaştır. ” Tabi bu manalar içinde olabilmemiz için bizim isteyerek, düşünerek, zihnederek, ruhumuzla bu cazibe kanununu şekillendirebiliriz. Ne istersen olabilirsin. Zihnimiz düşünceler üretirken yayınlanan görüntüler, yaşam deneyimleri olarak size geri dönecektir.
    Mesleğiniz itibari ile bu sırları kullanabilir, hakikatını tatbik edebilirsiniz. Lakin! Evvela her ne olursa olsun yeise düşmemek, edilen duada Yaratıcıyı imtihan etmemek ve tam teslim olmak ile hakiki bir kulluk makamına geçip, O’nun kudretini arkanıza alabilirsiniz...
    U.S/L.R
  • - " (…) Aman Ayna! Yum gözünü, yok görüntü...
    Değişen eşya ve geçen zaman boyunca, içine topladığı hiçbir eşyanın izini üstünde barındırmaz ayna.
    Aynalar görüntünün faniliğini haykırıyor!
    Ruhumun billurlaşıp gözlerimden akan yaş hâline gelmesi bile, hani ağlamak diye bir iç yüz bilmesem, buruşuk bir surattaki iki gözden akan su damlası...
    Ayna! Mânâ olmadı mı gözde, görüntüde mânâ yok..."
  • 296 syf.
    İnceleme klişelerinden olan, "yazarın okuduğum ilk kitabıydı, çok güzeldi." gibi cümleler ile laf kalabalığı yapmak yerine, "yazarın başka bir kitabına başlamak istiyorum hemen" gibi lezzetine doyum olmayan özgünlüğe değinmek isterim.

    Bir Oktay Sinanoğlu havası var yazarda. "Türkçe giderse Türkiye gider. Yabancı dille eğitim ile Türkiye gider" der gibi, diğer yazarların aksine,kullandığı yabancı (Latince vb) kelimeleri parantez içinde kullanmış.


    Kitap üç bölümden oluşuyor
    1) Biz-edair
    2) Bilim-e ve İnanca dair
    3)Kaosa dair


    Kitapta ilk olarak, yabancı dil öğrenimine değiniyor, bize dair.Türkiye'de uygulanan sistemin kısırlığına ve hatalarına ayna tutuyor.İlk önce konuşma, diyalog değil de, dil bilgisi öğretildiğinin verimsizliğini, dil kurslarına yatırılan paraların kara deliklerin dibinde olduğunu söylüyor veya ima ediyor (:

    Sonra yaygın hastalık toplumsal Afaziye değiniyor.
    Afazi: "Söz yitimi (aphasia/afazi: Latince;a-olumsuzluk eki; phasis: konuşma)", insan beyninin "lisan" dediğimiz iletişim becerisinin beyindeki bazı sorunlara bağlı olarak ortaya çıkan bozukluklarını
    tanımlamakta kullanılan genel bir terimdir.

    Bunun toplumsal versiyonunu ise, fiziksel bir rahatsızlığa, yaralanmaya veya hasara bağlı
    olmayan, organik açıdan tamamen sağlıklı beyinlerde de görülebilen ve nispeten yeni tanımlanmaya başlanan bir söz yitimi tipidir. Bu hastalar,
    söylenenleri söylendiği biçimde anlamazlar.Agizdan çıkanı formüle edemezler. Söylemek istediklerini, istedikleri gibi söylemedikleri bir duruma düşerler.


    Şu örnekle özetliyor, yazar, "Kimine göre insanları herhangi bir kıstasla ayırmaksızın vatan ve
    vatandaşlık bağlamında öncelikli görmek milliyetçilikken, kimine göre bu terim sadece belli bir kafatası çapına sahip insanların yaşadığı topluluğu ve bu topluluğun paylaştığı coğrafi alanı sevmek
    anlamında kullanılabiliyor. Kimine göre başını örtmek "gericilik" iken, kimine göre baştaki bezle uğraşmak "gericilik" olarak nitelendirilebiliyor. Biri kendi görüşünü "tek çağdaş yaklaşım" olarak sunarken, bir diğeri ise onu "çağdışılık" ile suçlayabiliyor ..."


    AŞKIN BEYNİ KÖRDÜR

    Yazar bir diğer hastalık olan aşkın bilimsel yönüne değinmiş. İlk görüşte aşka inandırdı beni verdiği formüllerle. Etken olarak ilk görüntü, ardından ter bezlerinin yaydığı "kokusuz" koku birey üzerinde etkili oluyor. Bu duygu durumunda, Aşık bir beyinde, akılcı ve eleştirel düşünmeyle ilgili ön beyin bölgeleri büyük oranda devreden çıkıyor ve bu durumda verilen kararlar tamamen duygusal nitelik taşıyor(mus).



    KENDİMİZ OLMA SAVAŞI

    Çeşitli çıkar ve menfaatlerin kuklası olmuş ideolojilere beyinini kiraya vermiş olmak, kendimize yaptığımız en büyük ihanettir, diye düşünürüm hep.
    Allah'in vermiş olduğu aklı terk etmek, emanete hıyanettir. Kendisine saygısı olan kişi, kendi aklını kullanır, düşünür, sorgular. Bu noktada, hayattan tat, verim alır. Öyle ki,"öğrenmeyi, okumayı, araştırmayı, sorgulamayı başkasına bırakmayıp entelektüel hayatımızın iplerini elimize alabilirsek, kişisel zeminde -yani bizzat kendimizde- yapabileceğimiz küçücük değişiklikler bile hayret verici sonuçlar doğurabilir."

    MATERYALİST MÜSLÜMAN MI, MÜSLÜMAN MATERYALİST Mİ? :/

    Başlık saçma mı duruyor? Hmmm sanırım yazar hakkında olan önyargım kitabı okuduktan sarsıldı, hatta yıkıldı, diyebilirim. Bu başlık da o durumun akisi. (:

    Evrim teorisini kabul eden darwinist Sinan!
    Böyle bilir böyle kabul ederdim. Biyolog sürü zihniyetine sahip bir sapkın diye düşünürdüm kendi içimde. Sakın için fesat falan demeyin, beyin bazen istemsizce düşünce üretir. Halk dilinde vesvese mi deniyor bilmiyorum, işte ondan. (:

    Her neyse, Sinan hoca çok güzel ifade etmiş kendini.
    Her canlının bir oluşum süreci olduğuna dikkat çekmiş. Atalarımız maymun gibi bir ifade yok. Hatta basit bi örnekle, bir insanın oluşma sürecini, milyarlarca insan arasından anne ve babasının birbirini bulup evlenmesi ardından hamilelik olayında geçen dokuz aylık sürec. Hem zaten, Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde 
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yaratılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yaratan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.


    SORMUŞLAR...

    Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim göremiyoruz?

    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemektedir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Canlılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var olduysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yaratılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu konuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çekim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbirini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benzediği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratılışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.


    İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem de evrimciyim diyorsunuz?

    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bütün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten yaratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs. gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberletilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...

    (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslamcılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır. Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,"Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.

    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Allah'in indirdiklerine uyun' denilse, onlar: 'Hayir, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyariz' derler. (Peki) Ya atalarinin aklı
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)

    Vesselam..