• Başkasının rüyasında varolmak

    Açık pencereden yüzüme değen ayaz bile hayalhanemden çıkaramıyor beni. Düşünüyorum. Anlattıklarına bakılırsa sorunu, insanların hakkında olumsuz düşünmesinden endişelenmek de değildi.

    Esas sorunu, insanların hakkındaki düşüncelerini önemsemesiydi. İnsanların hakkımızda olumlu düşünmesini ne kadar önemsersek, olumsuz düşünmelerinden de o kadar endişe duyarız.

    Hayalhaneme bir insan ilişiyor. Gece rüzgârla salınıyor. Şehrin karanlığında insanlar uyuyor. O ise boğulmuş hüznüyle şehrin tam ortasında, ayazda donuyor. Aç susuz. Acı çekiyor. Şehir sessizlik havuzunda yüzüyor ağır ağır. Her şey titreyerek yaşıyor şehirde. Ay, bulutların arasından sürükleniyor. Ona bir varoluş verilmiş. Sonsuz Varlığın kudret elinden çıkmış bir varoluş. Başka hiçbir varlığın onaylamasına, teveccühüne, takdirine, övgüsüne, hakkında olumlu olumsuz düşünmesine gerek duyulmayacak değerde bir varoluş bu aslında. O'nun sonsuz rahmetiyle yoğrulmuş bir varoluş. Her an üzerinde tecelli eden sonsuz şefkat pırıltıları tüm dünyevi pırıltıları söndürüyor. "Ben size yetmez miyim?" diyor O. Ama onun gözleri kendinden başkalarına kaymış. İnsan varoluşunu/kendini unutursa başkalarına kayar gözleri.

    Başkaları yeter mi bize? Tüm dünya bizi sevse, değer verse, övgüler yağdırsa, hayran olsa, teveccüh gösterse yeter mi ki?

    Şehrin yarısı adamın mükellef bir sofrada, sıcak bir odada, rahat içinde olduğu rüyalar görüyor. Başkalarının rüyasındaki varoluş, başkalarından akıp gelen teveccüh bize yeter mi? Ruhumuzu ısıtabilir mi? Ruhumuza nur getirebilir mi? Geçici bir narsisistik hazdan öte ruhumuza hakiki teselli olabilir mi?

    Adamın ruhu üşümeye devam ediyor.

    Başkalarının rüyasında kötü bir insan olmamız, düşüncelerinde olumsuz bir imgeye sahip olmamız, arzu ettiğimiz teveccühü bulamamamız onların rüyalarında varolmaktan öte nedir ki?

    Birkaç gün önce okumuştum o paragrafı. "Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellileri yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gaye-i hayali olan şan ü şerefin süslü perdesi altında sakil bir riya, soğuk bir hodfüruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde gördüğümden anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli veremez ve onlarda hiçbir nur yok."

    Biraz teselli buluyorum, benzer sorunları o da yaşamış diye.
    Seansa geldiğinde elinde Lewis Carroll'un "Aynanın İçinden-Alice Harikalar Ülkesinde-2"si (Can Yayınları) var. "İnsanları kırmaktan korkmamın asıl nedeninin, hakkımda kötü düşünmelerinden endişelenmem olduğu tespiti çok yerindeydi. Bu ağır gelse de. Evet, insanların hakkımdaki düşüncelerini çok önemsiyorum. Niye böyleyim peki?" Niye böyle? Niye böyleyiz?

    "Sence insanların hakkındaki olumsuz düşüncelerini mi yoksa olumlularını mı daha çok önemsiyorsun?" Duraksıyor. "Diyorsun ki, insanların hakkımda olumlu düşünmelerini çok önemsediğim için olumsuz düşünmelerinden korkuyorum."

    Elinde tuttuğu kitabın öyküsü kısaca şöyle:

    Alice kedisinin yavrusu Kitty'yi de yanına alıp evindeki kocaman aynanın içine, Ayna-Ev'e girer. Kendini satranç taşlarının doldurduğu bir Ayna-Dünya'da bulur. Bu dünyanın her yeri satranç tahtasına benzemektedir. Orada Eciş ve Bücüş'le karşılaşır. Sonra üçü birlikte Kızıl Kral'ı görürler. Kızıl Kral homurtularla uyumaktadır.
    Kitabın 60. sayfasını açıp okuyabilir mi?
    Okuyor:
    "Düş görüyor," dedi Bücüş, "sence ne düşlüyor?"
    "Bunu kimse kestiremez," dedi Alice.
    "Seni tabii ki!" diye haykırdı Eciş. Utkuyla el çırptı. "Ya seni düşlemekten vazgeçseydi, nerede olurdun dersin?"
    "Şu anda olduğum yerde elbet" dedi Alice.
    "Sen sen olmazdın ki!" diye tersledi Bücüş küçümsercesine. "Sen hiçbir yerde olmazdın. Onun düşündeki bir şeysin sen yalnızca!"
    "Kral uyanacak olsaydı," diye ekledi Eciş, "sen püff, diye sönerdin mum gibi!"
    "Hiç de değil!" diye bağırdı Alice içerleyerek. "Hem ben yalnızca onun düşündeki bir şeysem, siz nesiniz sorabilir miyim?"
    "Tıpkısı" dedi Eciş.
    "Aynen, tıpkısı!" diye haykırdı Bücüş.
    Öylesine bağırmıştı ki Alice, "Suss! Böyle gürültü edersen kralı uyandıracaksın" dedi.
    "Onu uyandırmaktan söz etmenin yararı yok" dedi Eciş "Sadece onun düşündeki şeylerden biri olduğuna göre. Sen de gerçek olmadığını biliyorsun."
    "Gerçeğim ben!" dedi Alice, ağlamaya başladı.

    Biz de Alice gibi gerçeğiz. Bütün dünya hakkımızda olumlu da olumsuz da düşünse, hakikatimizi değiştirebilir mi? Biz neysek oyuz. Sonsuz Kudret Sahibi'nin dünya misafirhanesinde aziz bir yolcuyuz! "Teveccüh" talep ettiğimiz "nâs" gibi. Tuhaf olan da bu değil mi zaten!

    Mustafa ULUSOY
  • Bugün olağanüstü görkemli bir gün! İspanya'da kral var! Aranıp bulundu kendisi. Bu kral benim. Ben de bugün öğrendim bunu. Açıkçası, kafamın içinde şimşek gibi çakmış gibi oldu. Kendimi bir kalem memuru olarak nasıl düşünebildiğimi, böyle bir şeyi hayalimden nasıl geçirebildiğimi anlayamıyorum. Bu kaçık fikir kafamın içine nasıl girmiş olabilir? İyi ki kimseler bunun farkına varmadı da, beni tımarhaneye kapatmaya falan kalkışmadılar. Şu anda her şey ayna gibi apaçık önümde. Meçhulüm olan hiçbir şey yok. Daha önce anlayamıyordum. Bir sis perdesi ardında gibiydi her şey. Bu da sanırım, insanların beynin kafada olduğu düşünmelerinden kaynaklanıyor. Kesinlikle doğru değil bu: Rüzgârla Hazar Denizi taraflarından gelir beyin.
  • 154 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Ne bulursam okuyan biri olarak bazı eserleri okumak için hep uygun zaman uygun modda olmak gibi bir atalete kapıldığım olur. Evet Shakespeare klasiği de bunlardan biridir. 1K daki etkinliklerin en güzel yanı da bu sanırım hadi korkmaa bak hep beraber okuyoruz, eserin büyüklüğü gözünü korkutmasın der gibi sizi girdaba alıyor. Öylesine kalabalığa karışıp okumak üzere tereddütsüz gelişi güzel seçtiğim eser bir tiyatro eseri.
    Tiyatronun gayesini "Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek…” diyen Shakespeare şiirsel dille yazdığı Macbeth ile kötülüğün saf halini anlatıyor... Esasen iyi bir savaşçı olan Macbeth, cadıların (ki bunlar her zaman her yerdeler ve usul usul kötülüğü tatlı tatlı ayartılmaya ve zaafiyet sahibi kulaklara fısıldarlar.. ) kehanetlerinden öyle etkileniyor öyleee gaza geliyor ki içindeki kötülüğün uyanmasıyla ortaya çıkan hırsı gözlerini adeta kör ediyor. Tahtı ele geçirip kral olabilmek için seri cinayetler işlemeye başlıyor. Ve sonunda da tahtı elde ediyor. Ancak güç, hırs ve açgözlülüğü temsil eden Macbeth takke düşüp kel görününce durumu şöyle özetliyor: “Tanrısal adalet içine zehir koyduğumuz kadehi kendi dudaklarımıza sunuyor.” ve o taht ki varsa eğer karakterinizin sonu oluyor…Bunu ayna Macbeth görmeyen gözünüze sokuyor... Karekteriniz ki ender bulunduğundan Yoksa zaten sıkıntınız da olmaz:))) durmak yok pislikte ve kötülükte zirve yolu açık...
    Teşekkürler Giatros
    Ömer
    Bu güzel #55644540 etkinlik için
  • Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan güneş doğacak
    Dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
    Seni düşüneceğim
    Gümüş mahmuzların parlaklığında
    Yağmur nal izlerini örtmeden
    Sana geleceğim
    Bekle beni
    Hindistan‘da Banaras şehrinde seni aradım
    Ganj‘ın sularında lanetlenmiş insanlar yıkanıyordu
    Ganj‘ın suları pisti bulanıktı
    İçtim

    Bir kadın tanıdım Haydarabat‘da
    Cüzamlıydı güzeldi üstelik
    Sana benziyordu
    Etli dudakları vardı
    Brahman mabetlerinde seviştik üç gün üç gece
    Taşların üstünde yattık
    Bir hayvan tarafımız vardı alımlı
    Bir Tanrı tarafımız vardı iğrenç
    Bir insan tarafımız olacaktı
    Aradık üç gün üç gece
    Bulamadık
    Bir Tanrı tarafımız vardı korkunç
    Sevemedik

    Sonra Nijerya‘da Mozambik‘te Altınsahillerinde
    Kulaklarımda ulu ormanların uğultusu
    Vahşetin musikisini dinledim yeşil yeşil
    Zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun
    İri bir memeydin kalçaydın avuçlarımda
    Belki bir tutam tuzdun kirli
    Seni düşündükçe susuyordum
    Nehirler göller kandırmıyordu beni
    O kadınlara gidiyordum
    O bakır tenli kadınlara
    O kadınlarla da yattım
    Adam boyu yaprakların üzerinde
    Boyanıp boyanıp yeryüzüne çıkıyorduk derinlerden
    Yorgundum
    Kuşkuluydum
    İliklerime kadar bendim
    Bir yeşildim
    Bir beyazdım
    Karanlıktım
    İnsan eti yiyenler anladı beni

    Kanarya adalarında
    Bir kamış kulübede iki ayna buldum
    Birinde ellerim vardı kemik kemik
    Parmaklarım beni çağırıyordu sana
    Birinde gözlerim vardı
    Ağlıyordum
    Çiğnenmiş otlara döndüm
    Ağlamaklı denizlere
    Köpek balıklarının azı dişleri avutmaz beni

    Bir gemiydim
    Battım
    Santa – İsabelle adasının önünde
    Şimdi 3200 metre derindeyim
    Sana ahtapot gözleri topluyorum
    Sana mürekkep balıklarının gözyaşlarını getireceğim
    Bırak beni
    Yosunlarla bir çeşmeden su içiyorum
    O derinliklerde bir mağarada buldum kendimi
    Önce garipsedim çıplaklığımı
    Utandım
    Sonraları alıştım güzelliğime
    Bir elim sendin
    Bir elim ben
    Ayaklarımı göremezdin
    Öyle uzaktaydı
    Sağ kolumu Mekke‘de kestiler şafak vakti
    Utanmaz yalnızlığımla kaldım çaresiz

    Bitmez
    Haçlı seferleri boyunca anlatsam maceramı
    Yakına gel
    Dört yanımız iri ıstakozlarla dolu
    Yalnız değiliz
    Tuk ki bu tuzlu balıklarda benim yüreklerim çarpıyor
    Tut ki gözümün yarısı elmada yarısı kapanık
    Tut ki ben beyaz peynirim ben zeytinim
    Al
    Ekmeğine katık et beni

    Dufy‘nin bir sokağı vardı bilir misin
    İlkin seni o mor sokakta gördüm
    Temmuzun ondördüydü
    Bütün itliği üzerindeydi güneşin
    Bir yeşil elbisen vardı
    Bir siyah ayakkabın vardı
    Bir gözlerin vardı
    Bir dudakların vardı
    Ama ben yoktum o sokakta
    Tahiti adalarında
    Gaugin‘le seni düşünüyordum
    Absent kadehlerinde ellerini içiyordum yudum yudum
    Dufy‘nin sokağı aklıma nereden geldi

    Bir çift zar aldım
    Attım gökyüzüne
    Adis-Ababa şehrine düştü
    Adis-Ababa şehrinde kadınlar
    Hepyek bakıyordu yüzüme
    Yüzümde cinayetler işleniyordu her gece
    Kadmiyum kırmızısından kanlar akıyordu nehir nehir
    Sen baksan görürdün
    Her gözüme bir düşeş oturmuştu
    Sen görsen anlardın
    Titanyum beyazı yalnızlığımı
    Budapeşte köprüsünün üzerinde
    Bir çingene falıma baktı
    Dedi üç günde öleceksin
    Ben üçbin yıldır seni arıyorum
    Kapılara sığmıyor umutsuzluğum
    Lağım kokuları gibi çirkef gibi kederliyim
    İçimden dünyayı ipe çekmek geliyor
    Cümle yıldızlar şahidim olsun
    Yapmazsam adam değilim

    Şanghay‘da orospular benimle yatmadı
    Çirkinsin dediler
    Pissin dediler
    Yıkandım arındım
    Afyon yüklü mavnalar geçiyordu Çin denizinden
    Birisi geçmişime küfretti
    Tuttum öldürdüm
    Geçmişim seninle güzeldi temizdi aktı
    Kirlettim
    Affet beni

    Hamamatsu‘da bir geyşa kızı yüzüme tükürdü
    Pyong-Yang‘da kurşuna dizdiler beni
    Tiz bir boru sesi üç defa ti çekti
    Trampetler başımda zonkluyordu
    Kederliydim
    Çaresizdim
    Canım Tchaikovski‘yi dinlemek istiyordu
    Ah o keman konçertoları öldürdü beni

    Dinsizdim İstanbul‘da minareler üstüme yıkıldı
    Yoksuldum Kudüs‘te kiliseler kabul etmedi beni
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan akşam olacak
    Rachmaninof‘la bir meyhanede içmeliyim bu gece
    Sonra sana gelmeliyim
    Rachmaninof nereye giderse gitsin

    Şimdi bir derin mavide akşam oluyor
    Gök mavi deniz mavi
    Mor dağlar yeşil ağaçlar mavi
    Bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana
    Ne opera aryaları
    Ne beşinci senfonisi Beethoven‘in
    Bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta
    Gün ışığı arkamızda kaldı bak
    Tanyerinde unuttuk gözlerimizi
    Gel artık
    Hayata yeniden başlayalım
    Gel artık
    Bu mavilerde kimseler görmez bizi

    Solfej anahtarlarını kaldıralım
    Do‘ların mi‘lerin önünden
    Bırakalım bu dünyayı alabildiğine dönsün
    Ölmekse daha kolay ne var
    Yaşamaksa sensiz mümkün değil
    İskender adam edemedi bu dünyayı
    Biz mi edeceğiz
    Eflatun çözemedi yaşamanın sırrını
    Biz mi çözeceğiz
    Bütün yataklar bir kişilik
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Birazdan gece olacak
    Ağır kılıçlar parçalayacak yüreğimi
    Pis bir koku gibi çökecek üstüme yalnızlığım
    Seni düşüneceğim stepler ortasında yorgun kimsesiz
    Dolu dizgin atlılar geçmeyecek yüreğimden
    Bir gözümde gümüş mahmuzların pırıltısı hazin
    Bir gözümde bozulmuş nal izleri
    Durup durup ağlayacağım

    Sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle
    Bu zehir zemberek kederler için mi
    Bak bütün orkestralar sustu
    Bütün ışıkları söndü dünyanın
    Korkma
    Haydi uzat ellerini
    Geçmiş yılları yeniden yaşayalım bir bir
    Bak dinle
    Bir seslenen var uzaklardan
    Bak dinle
    Kader kapıyı çalıyor
    Gelme diyorsun
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir.

    Tanrının bıraktığı yerden biz başlıyalım
    Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
    Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
    Yaklaş bana
    Seninle kardeş değiliz

    Hüzünle karışık sevinçlerden kurtul artık
    Arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
    Biliyorsun
    Önce Tanrı insanı yarattı
    Sonra insan sevgiyi
    Ne yapsak boş
    Ne kadar çabalasak faydasız
    Geriye dönemeyiz
    Olanlar oldu iş işten geçti
    Çamurumuza sevgi katılmış bir kere

    Kim bu şarkıları söyleyen
    Karcığar faslından düm tek üzere
    Aklım bir yere erişti durdu
    Susun
    Şimdi üçgenlerle oynuyorum
    Kaldırın bu daireleri
    Bir model kız geldi soyundu karşımda
    Saçlarından üç fırça yaptım
    Üç tüp boyan vardı
    Verenoz yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
    Hepsini kattım birbirine
    Senin yeşilini buldum
    Senin yeşilinde orkestralar Debussy ‘den çalıyordu
    Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı

    Bu deli eden uğultu nerden geliyor
    Kim kırdı bu aynaları
    Toplayın yüzümüzü görelim
    Çirkin değiliz artık
    Bir kapı açılda önümüzde ölümsüzlüğe
    Güzeliz
    Sabahlar bizimle dolu
    Işık diyordun al işte
    Kör kıyılara kadar ışıdı yeryüzü
    Renk diyordun işte bak
    Buram buram mavi
    Çarşılar dolusu kırmızı
    Süt beyazından geceler
    Sarı güneşler ortasında turuncu bir gün
    Yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler

    Kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun
    Yalan bunca faziletler yalan
    Bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor
    Aldırma diyorum sana
    Dünya ikimiz için yaratıldı
    Üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne

    Verdiğin her kederin yüreğimde yeri var
    Hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır
    Hangi aynaya baktıysam seni gördüm
    Gel desen gelemem
    Git desen gidemem
    Öl desen kanım akmaz
    Anladım artık seni sevmek yüce bir şey
    Anladım seni sevmek Tanrı‘ya yaklaşmak gibi

    İnsanlar içinde bir sana inandım
    Bir seni sevdim kendimden başka
    Uykularımın bölündüğü saatlerde
    Sendin düşündüğüm soluk soluk
    Sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda
    Gözümü yumsam seni görüyordum
    Oynak türkülere benzeyen yürüyüşünle
    Sen çıkıyordun karşıma
    Karanlığımda
    İki yıldızdı ellerin görülmedik
    Karanlığımda
    Bir orman yangınıydı dudakların

    İstesen hayat verirdim bu karanlıklara
    İstersen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım
    Denizlerden göllerden nehirlerden
    Sana görmediğin renkler yaratırdım
    Zamanın ötesinde
    Yeni bir dünya kurardım sana
    İnsansız Tanrısız kedersiz
    Severdin
    Dağ rüzgarlarının serinliğince
    Yaşardın
    Bu sefil dünyamızdan uzak

    Bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim
    Yumruk kadar yüreğimde sen varsın
    Kutsal kederler içinde seninleyim artık
    Sarı badanalı evlerde başbaşayız
    Bütün duvarlara gölgen kazınmış
    Kokun sinmiş bütün perdelere
    Kapılarda parmakların beyaz beyaz
    Sokaklarda ayaklarının izi
    Ben bu sokaklarda ölsem
    Kaldırımlar çekmez ağırlığımı
    Söylesem aşkımı asırlar boyunca
    Bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni

    Desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi
    Beşincisi sensin
    Desem ki iki kişi kaldık dünyada
    İkincisi sensin
    Desem ki biri var yeri göğü var eden
    O da sen olurdun
    Sana tapmak için
    Kilden bir heykel yapardım güzelliğince
    Bilsem ki sen Tanrı‘dan iyisin
    Bilsem ki Tanrı senden güzel değil

    Senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu
    Nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum
    Nasıl nasıl bakıyor bana
    Böyle merhametten uzak
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Ümitlerim ne olacak
    Bunca şiirleri kim söyleyecek sana
    Kim anlatacak dünyaya sığmayan güzelliğini

    Gitmek mümkün olsa da gitsem uzaklara
    Sevmesem seni bir daha
    Paramparça etsem yüreğimi cam gibi
    Sonra yaksam
    Savursam küllerini karlı dağlardan açık denizlerden
    Yine seni severdim toz toz
    Yine sana tapardım küllerimin ağırlığınca

    Bu oksijen gazı olmasa da olurdu
    Ama Beethoven gelmeseydi dünyaya
    Seni bu kadar sevemezdim
    İkimizin ortasında o duruyor
    Sağımızda birinci keman
    Solumuzda ikinci keman
    Karşımızda üçüncü keman
    Sonra orglar flütler kontrbaslar
    Sustur şu orkestrayı Beethoven
    Şimdi dokuzuncu senfoninin sırası mı

    Bunca yalnızlıklar bunca yokluklar benim işim değil
    Bu çirkinliği ben yaratmadım
    Ne de bu kahpe güzellikleri
    Bende sevmediğin ne varsa senden türedi
    Şu karanlık bakışlar
    Şu ellerimin pisliği
    Şu dudaklarımdan çıkan iğrenç sözler
    Besbelli senin eserin
    Ne buldumsa sende buldum kötülükten yana
    Ne öğrendimse senden öğrendim
    Seni sevdikten sonra başladım yaşamağa

    Seni Tanrı yarattıysa beni kim yarattı
    Bu azabı kim verdi bana
    Çıngıraklı yılanların zehirini içtim
    Balinaların kusmuklarını
    Kükürt kokulu imkansızlıklar içindeyim
    Oysa güzeldim tarihin ilk çağlarında
    Görsen şaşardın
    Öyle aydınlıktım
    Öyle iyiydim
    Kobalt mavileriyle doluydu yüreğim
    Kurşun beyazlarıyla
    Severdin beni
    Midye kabuklarının yeşilliğince

    Sonunda dediğim çıktı işte
    Samanyolundan bir yıldız düştü dünyaya
    Sinekler gibi eziliverdi insanlar
    Her şey bir anda olup bitti
    Yapayalnız kaldık
    Ne radyo aktivite ne mantar şeklinde bulutlar
    Ne yaşamak sevinci ne ölüm korkusu
    Sonunda üç kişi kaldık dünyada
    Sen
    Ben
    Bir de Jiro‘nun Manon Lesko‘su

    Yine bana bakarken yüzün kızarıyor
    Toplum kurallarından kurtulamadın daha
    Bütün çayırlar bomboş
    Görmüyor musun
    Al başını dağlara çık
    Avaz avaz şarkı söyle sokaklarda
    Bir kibrit çak
    Bütün evler yansın
    Yüzbin yılın öcünü al bu şerefsiz dünyadan
    Sonra kaldır kendini denize at
    Biraz serinle
    Sevebildiğim kadar insanım ben
    On gram arsenik yeter canıma
    Beni düşünme

    Uzun mistral rüzgarlarının üzerine
    Nimbüs bulutları geliyor kaç
    Uykumuz bölündü çırıl çıplağız
    Kum fırtınaları başladı
    Çin seddinin ötesinde
    Gölgemizi bir Asya şehrinde unuttuk
    Taklamakan çöllerinde kaldı rüyalarımız
    Haydi git
    Yok olduk iki olduğumuz yerde
    Haydi git
    Bir kalırsak yine var olacağız.

    Beş yüz borazan birden çalıyor
    Bin davul birden vuruyor başımda
    Gök gürültüleri
    Çekiç sesleri makine sesleri
    Dağlardan kopan kocaman çığlar
    Taşlar
    Kayalar
    Ey üstüme üstüme gelen deniz
    Ey cam kırıklarından kader
    Yeter artık
    Nerdeyse çıldıracağım
    Bir yeşil ötesine geldim durdum işte
    Merdivenin son basamağındayım
    Bir adım daha atsam
    Kimseler tutamaz beni
    Bir adım daha atsam karanlıktayım

    Kaç kere söyledik
    Şu potpuriyi çalmayın diye
    Anlamıyor musunuz
    Fa diyez bemol çaresizlikler içindeyiz
    Bir duvar yıkılıyor altında kalıyoruz
    Bir adam ölüyor bizi gömüyorlar
    Susturun şu kemanları
    Biraz da ilahlar ağlasın yokluğumuza
    Kirli gözyaşları kırık iskemleler
    Başı bozuk Çigan havaları
    Yeminler notalar akortsuz teller
    Ve sakat çocukları Nagazaki‘nin
    Biz bunun için mi geldik yeryüzüne
    Devirin şu putları
    Mukaddes kitaplar bize göre değil artık

    Sinemaskop rezaletler içindeyiz
    Café Chantant‘larda dua ediyoruz
    Mabetlerde çiftleşiyoruz artık
    Mesuduz
    Dokunmayın keyfimize
    Saint Pierre‘in doksandokuzuncu göbekten torunu
    Strip tease yapıyor
    Foli Bergere revüsünde her gece
    Gelsin arkasından şampanya şişeleri
    Kauçuk göğüslü kızlarda bir naz bir çalım
    On derste aşk
    On derste güzellik
    On derste cinsiyet
    Ve tam onbin yıldır arayıp bulamadığımız fazilet
    Sonra mezarlıklar dolusu günah
    Genelevler dolusu namus
    Velhasıl ailece rock‘n roll dansı öğrendik
    Tepinip duruyoruz

    Pirinç tanelerine çizdiğimiz kral resimleri bizi kurtarmadı
    Ne de Babil‘in asma bahçeleri
    Hakkını veremedik alın terimizin suçluyuz
    Har vurup harman savurduk ömrümüzü
    Akıllı bir maymun olmaktan öteye gidemedik
    Şimdi bu kördöğüşünde yenildikse suç bizim
    Geç anladık zavallılığımızı
    Her şeyi bu sağır göklerden bekledik yıllardır
    Bizi kimseler inandıramadı ölüme
    Bize kimseler öğretmedi insanlığımızı

    Kim kurdu bu düzeni nerdeyiz
    Bu tekerlekler nasıl dönüyor boşlukta
    Bu umutlar bu dualar bu kahrolası hayaller
    Nasıl bunca yıldır barındırdı bizi
    Bu katı yürekli topraklar
    Bu gülünç mezartaşları
    Ölümler ölümler ölümler
    Ölümlerden beter yalnızlığımız
    Bu macera ne zaman bitecek söyleyin
    Söyleyin ne zaman aydınlanacak
    Bu karanlık alın yazımız

    Harun-er Reşidin gazabına uğradık cümlemiz
    Başparmaklarımızın birinci boğumundan vurdular bizi
    Bir düşüş düştük Eiffel kulesinden
    Sersefil oldu ölümüz caddelerde
    Nice evlerin nice apartmanların bütün ağırlığı üzerimize kurşun gibi çöktü
    Sokak köpekleri işedi kanlı gömleğimize
    Yedi yıldız senesi bağırdık ağladık
    Kimseler duymadı sesimizi Lili Marlen
    Beşyüz sene sonra anlaşıldı yokluğumuz
    İşte biz böyle yitirdik inancımızı Tanrıya
    Keyfimize dokunmayın
    Adamakıllı sarhoşuz

    Ya bir gül koparın bahçenizden
    Koklayalım
    Ya bir yudum su doldurun taslarımıza
    İçelim
    Ya da bir dilim ekmek verin
    Şükredelim yaşadığımız
    Karanlıklar içinde
    Çamurlar içindeyiz
    Tutun kaldırın bizi
    O yalancı sevginiz sizin olsun
    Biz yaşamak için geldik yeryüzüne
    Alın başınıza çalın merhametinizi

    Körsünüz ya da sağırsınız
    Beyaz çorap giydi diye
    Ku Klux Klan derneğinin adamları
    Bir zenciyi linç ettiler
    Görmediniz
    İbni Mansurun beşinci karısını toprağa gömdüler beline kadar
    Sabahtan akşama dek yedibin kişi taşladı
    Yedibin kişi tükürdü yüzüne görmediniz
    Şu gökkubbenin altında
    Boşa gitti nice bonjour‘larımız
    Sonra üç kere good night dedik
    Duyan olmadı

    Ya savaş meydanlarında yitirip bulamadığımız gerçek
    Engizisyon işkenceleri yirminci yüzyılın
    Fırınlar
    Gaz odaları
    Kitle halinde ölümler
    Kara sineklerin konduğu çürümüş et yığınları
    Yaylım ateşlerile delik deşik olmuş insanlığımız
    O azgın atların çiğnediği kollar bacaklar
    O kan çanağı gözler
    O süngü uçlarında yükselen kesik başlarımız

    Bizi alçaltan bu kanlı zafer taçları işte
    Öptüğümüz o pis eller
    O maymun maskara soytarılar
    Küçük orospular
    Kirli zevklerimiz
    Yatağımıza giren frengili kadınlar
    Aldığını geri vermez bir karanlık dört yanımızda
    Hangi perdeyi aralasak gece
    Hangi taşı kaldırsak çaresizlik
    Ölüm isli bir fener ışığı bu karanlıklarda
    Ölüm yorgun askerlerin tek umudu sıcak
    Biz bu ölümlerle yakınız ölümsüzlüğe
    Bu karanlıklarla uzak

    Siz dilediğiniz şarkıyı söyleyin yine
    Yine karamelalarla kandırın küçük kızları
    Irzına geçin torunlarınızın
    O sapık arzularınız yükseltecek sizi
    O karanlık odaların başıboş rahatlığı
    Varın dilediğiniz gibi yaşayın artık
    Bir gün bütün günahlarınız bağışlanacak Tanrı katında
    Ne cehennem ateşleri ne o köprüler kıldan ince
    Sizin için değil
    Siz öyle Tanrıların böyle kullarısınız işte

    Şimdi de oturmuş tuz biber ekiyorsunuz yaramıza
    Kiliselerde camilerde öğütler veriyorsunuz Tanrı adına
    Sonra her gece bir cinayet işliyorsunuz
    Temiz çarşaflarda pis kanınız
    Uykularımızda gölgeniz korkunç belalı
    Sizi sayıyla mı verdiler bize
    Defolun karşımızdan
    Bize kendi derdimiz yeter
    Kanınızı bulaştırmayın ellerimize

    Yüzsüzlüğün bu kadarına pes doğrusu
    Haydi biraz eğin başınızı
    Bizden af dileyin
    Kederimizi anlayın artık
    Saygı gösterin sevgimize
    Belki sizi affedebiliriz
    Ne de olsa insanız biz de
    Bir zayıf tarafımız vardır

    Nasıl aldandık bunca zamandır
    Nasıl inandık güzelliğine hayatın
    Bize ne doğan güneşten
    Büyüyen buğdaydan akan sudan bize ne
    Alabildiğine kederliyiz yorgunuz
    Bize dostluğu öğrettiniz
    Bize sevmesini öğrettiniz böyle delicesine
    Sevdikse günahlarımız Tanrı‘nın boynuna
    Sevilmedikse insanlar utansın kederimizden
    Ne aradık ne bulduk dünyanızda söyleyin
    Bir sevgiyi bile çok gördünüz bize
    Öpüştük uykularımızda ayıpladınız
    Kara kara yengeçleri saldınız üstümüze
    Şimdi de bir yaşamaktır tutturmuşsunuz
    Rahat bırakın bizi
    Göğüyle deniziyle
    Taşıyla toprağıyla
    O yoktan var ettiğiniz Tanrı‘sıyla
    Dünyanız sizin olsun.

    Boğaz tokluğuna yaşamalar bizi kurtarmaz artık
    Biz oldum olası kör doğmuşuz
    Brakisefal kafalarımız bir işe yaramıyor
    Hele şu bizimsiz ayaklarımızın haline bakın
    Aptallığımız yüzümüzden belli
    Aynaya bakıp gülüyoruz
    Oysa bütün çirkinliğimiz aşikar ayna gibi
    Söyleyin bir Shakespeare mi akıllıydı içimizde
    To be or not to be

    To be or not to be bir şey değil yine
    Sen olmasan benim varlığımdan ne çıkar
    Ama sen yoksun işte
    Bense bütün insanlar gibi ha varım ha yoğum
    Yine sana çıkıyor bütün yollar
    Yine bütün iki kere ikiler dört ediyor
    Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum.

    Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
    Hani sen iyiydin
    Halden anlardın
    Hani sen git demeyecektin bana
    Ve ben her şeye rağman gelecektim
    İçimde bir umut
    Ellerimde olgun meyvalar
    Dünya nimetleri
    Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
    Ama ne sen gel dedin
    Ne de ben gelebildim her şeye rağmen
    Aşkımız ayrılıklarla başladı

    Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
    Deniz fenerlerinin ışığında yıkanırdık
    Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
    Ne yana baksak denizdi maviydi ışıktı
    Sonra bir çaresizlikti zifir
    Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

    Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
    Öyle kendinden geçmiş öyle başıboş
    Öyle derin duygular içindeydik anlatılmaz
    Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
    Aldığını geri vermez dalgalara
    Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
    Tatmadığımız yemişlerden tattık günahkar olduk
    Alevden bir tasta eridi günler
    Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    Hiç sönmiyecekmiş gibi yanıyorduk

    Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
    Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
    Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
    Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi inanmadık
    Kuşatıldık ansızın kederle ayrılıkla
    Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
    Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
    Uyuduk bir daha uyanamadık

    Şimdi bir kutup var sana çeker beni
    Bir kutup var senden öteye
    Ben onun için böyle ortalıkta kaldım
    Dağ yollarında caddelerde sokaklarda
    Onun için bulup bulup yitirdim seni
    Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
    Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    Zamandın zamandan öte bir şeydin
    Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

    Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
    Bu zincirleri sen vurdun ellerime
    Sen getirdin bunca karanlıkları
    Al şunu mumu yak
    Korkuyorum
    Bir taş aldım attım denize
    Günahlarımdan kurtuldum
    Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    Öteye gidemem
    İtme beni

    Benim de bir insan tarafım vardı
    Bakma böyle kötü olduğuma
    Benim de dileklerim vardı
    Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
    Büyük dertler içinde benim ellerim
    Anlamıyor musun
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmediğimden böyle çirkinim

    Bütün kötü yerlerde ben kokarım
    Biliyorum
    Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
    Fabrika bacalarında bir kara dumanım
    Zehirim akrep kuyruklarında
    Kötüyüm sevemediğin kadar
    Öyle fenayım
    Kapanmamış bıçak yaralarında
    Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    Unut artık
    Bayat bir ekmek gibi
    Çürümüş bir elma gibi

    Sarın badanalı evlerde kazanlar kaynar
    Sarı badanalı evlerde günah işlenir her gece
    Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
    Sarı badanalı evleri sev biraz
    Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
    Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür bir dirilir
    Anladım
    Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    Tosca‘dan bir arya hatırlıyorum şimdi
    Sus biraz
    Ensemde bir akrep yürüyor
    Bırak yürüsün
    Sabaha asacaklar beni
    Dokunma
    Yedi canım vardı ikisi gitsin
    Bunca ölümler az gelir bana

    Kalbimi yardım
    Bir damla kan aktı
    Kutuplara kar yağıyordu
    Üşüdüm
    Failatun vezniyle seni çağırıyorum
    Bana inbiklenmiş yeşilliğini getir
    Dur gitme
    Beş kuruşum vardı kaybettim
    Dur gitme
    Isırgan otlarından kurtar beni

    Deniz analarının gözlerini çaldım
    Sana bakmak için
    Güneşi üçe böldüm
    Al biri senin olsun
    Yüzümde beş bıçak yarası var
    Bir de sen vur
    Barut kokusunu severim
    Bir portakalı dilim dilim soy
    Acıktım
    Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
    Tut ki bir marul yaprağıydım
    Öldüm

    Al şu serçe parmağım sende kalsın
    Ben kötüyüm
    Allahsızım
    Korkunç çirkinim
    Ben seksensekizinci tul dairesiyim
    Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
    Al
    Ben lanetlendim

    Chopin‘in cenaze marşı çalınıyor
    Ölüler ayağa kalktı
    Görüyor musun
    Şu soldan ikinci benim
    Senin yüzünden öldüm
    Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
    Ağlıyorum
    Biraz sev beni
    Yaklaş biraz
    Gül biraz
    Seni affediyorum

    Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
    Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
    Başımı taşlara vurdum
    Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
    Tanrısal duygular içindeydim
    Bütün Tanrısızlığımdan uzakta
    Bir kemiklerinin sertliğini aldım
    Bir teninin aklığını
    Sonra sıcaklığını dudaklarının
    Gel bak
    Sana bir Tanrı getirdim
    Gel bak
    Bir Tanrı yarattım senden
  • " Zordur böyle adamalarla yaşamak. Aynaların karşısında ayrılmaz bunlar . Kendileriyle ilgilenmekten çevrede ne oluyor, ne bitiyor ,fark etmezler bile. Yok sayarlar yanındakileri, kendi yansımalarını görmek için kullanırlar onları, tıpkı ayna gibi... İçlerinde her zaman kocaman bir boşluk hissederler ve ömür boyu bu boşluğun onlara hayran kalan kadınlar tarafından doldurulmasını beklerler. Hayatlarına giren her yeni kadın, o boşluğa damlayan bir damladır ama dibi deliktir o boşluğun. İşte bunu bilmezler."
  • KENT Sen rezil, edepsizin birisin. Çanak yalayıcının tekisin! Alçak, kof, küstah, adinin adisi, soyluluk taslayan, donsuz, meteliksiz,
    uşak kılıklı, kaba keçe çoraplı bir şarlatansın. Sıkışınca yasaların ardına sığınan bir ödlek, ayna düşkünü bir orospu çocuğu,
    her türlü uygunsuz hizmete hazır, yüzü kızarmayan bir sefilsin, tek çıkınlık eşyası olan bir kölesin. Göze gireyim diye pezevenklik edecek tıynettesin. Namussuz, hayasız, düzenbaz bir fırlamasın. Kancık oğlu kancıksın. Bu sıfatlardan bir tekini inkâr edecek olursan seni ayaklarımın altına alır, domuz gibi viyaklata viyaklata döverim.