• "baktığım zaman bana onu göstermeyen bütün aynaları bir gün kırabilirim."
    Ümit Yaşar Oğuzcan
    Sayfa 269 - Everest Yayınları - Dördüncü Basım - Ağustos, 2008
  • "aynaya bakınca gördüğüm kadını hiçbir zaman tanımadın sen."
    Ümit Yaşar Oğuzcan
    Sayfa 266 - Everest Yayınları - Dördüncü Basım - Ağustos, 2008
  • Soğuk ürpertileri içinde kimsesizliğin
    Yorgun yatağında bir kadın ağlar
    Günahkâr dudakları kırmızı
    Sürmeli gözlerinde mor mor halkalar
    Bir aksiseda gibi dağılır aynalarda
    “Biraz aşk biraz heyecan biraz ümit.”
    Böylece hayat geçip gider loş odalarda.

    /Ümit Yaşar Oğuzcan/
  • İnsan garip bir varlık. Nasıl ki adres değiştirdiğinde adı değişmiyorsa, kaderi de değişmiyor. Sanki yanında görünmez bir çanta varmış gibi yanında alışkanlıklarını, dertlerini, aynı sakarlıklarını aynı hatalarını da götürüyor. Maalesef bunu anladığında gideceğin yere varmış oluyorsun. Gider gitmez unutmak, uzaklaşmak istediğin her şey başka bir şehirdeki muadilinin suretiyle karşına çıkıyor.

    “Git uzaklaş buralardan, biraz tatil yap.” Bunu diyenleri anlamıyorum. Şehir değiştirmek bir insanı neden değiştirsin ki? Aynıyım işte. Hala banyoya girdimde üzerimden su yerine kan süzülüyor. Hala aynalarda kendi yüzüm yerine, katillerini bulamadığım cesetlerin yalvaran yüzleri. Yürüyen, insan boyunda, devasa bir kanser hücresi gibiyim. Ayak bastığım her yer cinayet mahalli, uzandığım, uyuduğum her yer cinayet büro.

    Her yer karanlık. Hoş bir anason kokusu burnumu yakıyor. Belki bu iyi gelir diye kokunun kaynağını arıyorum. Odanın için hayatım kadar karışık; her yer her yerde. Dizim sehpaya çarpıyor. Önce yere düşen, sonra kırılan bir şeyin sesini duyuyorum; bir resim çerçevesi. Ortada bir adam var; saçlar jöleli, esmer, uzun boylu ve yakışıklı. Manken gibi. Diğer yanında bir kadın. Mutlu, güzel, havalı. Neden bilmiyorum ama bu odadan çıkmanın anahtarı o kadında. Ya ben girmeliyim bu çerçeveden içeri ya da Fotoğraftaki Kadın çıkmalı dışarı. Yazımın tamamına https://www.haberlotus.com/fotograftaki-kadin/ adresinden ulaşabilirsiniz.
  • Spoiler mı? Evet malesef.

    Düş: Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya

    2. gerçek olmayan şey, imge

    3. gerçekleşmesi istenen şey, umut

    Kesik: kesilmiş olan

    2. kesilerek bozulmuş olan

    düş kesiği: Bir köpeği öldürebileceğini düşünen romanın ana karakteri M’nin düşlerinden o köpeği kesip çıkararak karısı Z'yi öldürmesi onu aslında köpeği olan Z’nin yerine koyması, sonrasında uzayıp giden bir var etme, anlama ve gökyüzü altında kaybolma hikayesi

    “Rüya desem... o rüya...”

    Her şey o düşle, düşün gerçeği parçalamasıyla başlıyor. Düşten gerçek olmayana, imgeler dünyasına, gerçek olmayandan gerçekleşmesi istenene, belki umuda.

    Buraya kadar geldim ve sürekli başa dönüp tekrar düşünüyorum, uzun uzun kitabın kapağına bakıyorum, kağıttan kesilen bir köpek içinden çıkıp yürüyen bir kadın. Düş kesiği, düş kesiği, tekrarlayıp duruyorum sesli bir şekilde. Sorular soruyorum, cevapları beğenmiyorum, bırak cevapları, soru sormaya devam.
    Rüyalardan kesilip yapılmış bir roman ya da hiç tamamlanmayacak olan, hep yarım kalacak olan düşler...

    Ne desem yerini bulur anlam bilmiyorum. Düşünmeye, düşlemeye, aramaya ama en çok kaybolmanın büyüsünü yaşamaya devam.
    “Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine, yeşil de olabilir.”

    Her şey olabilir bu romanda. Her şey bir ihtimal, her şey bir o kadar net.

    Rüyalar gerçek, gerçekler düş, geçmiş gelecek, gelecek geçmiş ve hepsi birden tam da “ şimdi” olabilir.

    Üç bölümden oluşan roman “tavan” ile başlıyor. Evden çıkıyoruz yola. İkinci bölüm “çatı”. Üçüncü bölüm “gök” olmalı diyorum kendi kendime. Öyle oluyor. Evden çatısı gökyüzü olan sokağa çıkıyoruz. Sokağa ama en çok da o parka. Hangi park mı? Bilmem. Çatısı gökyüzü olan o park.

    “Ama konumuzun dışında bu, içimizde değerli olan her şey adına değil mi, kurduğumuz her cümle, ne cümlesi kelime, karaladığımız her harf.”

    Bu anlam sona yaklaşırken buluyor bizi, biz başa dönelim.

    O rüya, güvenlik görevlisi (sıradan) M'nin peşini bırakmayan onu kendisinin peşine düşüren düş.

    “Gerçekten ürkütücü ama büyük ölçüde anlamsız bir rüyaydı. Zaten anlamsız olanlar kurcalar ve yapısını bozar insanın.”

    Böylece bozulmaya başlıyor gerçeklik, anlamsız bir düşten anlam kesip çıkarmaya kalkışıyor kahramanımız M. Biz de tam burada kayboluyoruz her şeyin birbiriyle kesiştiği bu kurgunun içinde.

    “Gerçek ya da rüya... fark etmeyecekti.”

    Nasıl anlatayım bir düş kesiğinin bana neler ettiğini.
    “Hiçbir şeyi hissettiğiniz ölçüde anlatamazsınız, açıklayamazsınız.”

    “Rüya desem... o rüya”

    Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum ya da biliyor muyum her şeyi.

    “Rüyamda yaklaştığım adam, benim.”

    Kendini nasıl özgür kılacak kahramanımız?
    Diyor ki M: Özgürlük, durduğun yerde durabilmektir.
    Ne demek bu? İçinde ara diyorum kendime, kelimelerde değil.

    “Sevgilide olmak gibi, onu sevmek gibi değil, onun yanında, yakınında, evinde değil, onda olmak gibi.”
    İçimde, dışımda değil. Kaybolmak istediğim o kuyunun içinde belki. Ama kuyu benim içimde.

    Devam edelim.

    Konakta bizi bekleyen iki adam var. Yalnız olan, 01; bekleyen, 02. Gerçekten bütün kurgunun gelip düğümlendiği yer bu iki adam olabilir mi? Bütün bir ömrü bu iki kelime özetler mi? Bizi hep bekleyen bir yalnızlık, hep yalnız bekleyen biz.

    “Zaman sırasının olmadığını söylemiştim sanırım. Hatırlarken yani, anılar zihinde canlandığında.”

    Hatırlıyorum zamansız.
    “ İnsan bir hatıra oluyor nihayetinde. Birden, kuş olup uçmuş gibi.”

    Düşünmekten yoruluyorum, düşle gerçeğin arasında, sürekli geri dönüyorum hatırlayarak. Okumuştum ben bunu diyorum daha önce, kaçıncı sayfadaydı, peki nasıl döndü şimdi bu adam rüyasından gerçeğe, gerçeğinden rüyaya. Kurgu dediğin böyle yapılır. Geçmişinde kaybolmadan nasıl bulacak kendisini bu kahraman ya da bu yazar.

    Saçmalamaya başlıyorum uzadıkça ama söylenecek daha çok şey var.

    Yabancılaşma var, kendi olabilmek ve özgürlük sorunsalı, gerçekler ve sonuçları, aynalarda hesaplaşma var. Zamanı durdurarak bir anın, bir anının içinde dünyevi olan zamanı sorgulamak var. “Evden sokağa doğru bir yükseliş, şekilden öze.”

    Daha romanımızın kahramanı romanın kurgusunu, tekniğini, zamanını, yazarını ve yazarının geçmişini anlatacak bize. Annesini, babasını, kim olduklarını, aslında kim olmadıklarını, Melek var sonra. Z olan Melek. Melek olan Z. Bir sevgili olan köpek. Z köpek aslında. Z kahramanın karısı olan Z. Yazarın karısı mıydı yoksa?

    “Benim romanımın hareket noktası, ana fikri, meselesi ne bulacağız.” Arıyorum.

    Tutunamayanlar geliyor yardıma, daha en başında kitabı yanıma almıştım, romanın sonuna doğru selamlıyor bizi Oğuz Atay. Oğuz Atay roman ödülü almış bir romandan beklediğim.

    “Yedi yüz otuz altı sayfa bağırır adam, tutar küçük burjuva adamının çelişkisi derler. Neresi küçük, neresi burjuva, neresi küçük burjuva? Selimin berber maceralarını biliyor musunuz?”

    Hayır bilmiyorum ve ikinci kez Tutunamayanlar okumaya karar veriyorum burada.

    Kafka’nın Gregor Samsa'sı, Nietzsche’nin Tanrı öldü’sü ve Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.
    Romanın adı “Var etmenin Dayanılmaz Ağırlığı”
    Var olmak değil var etmek, yok hafiflik değil ağırlık. Ağır bir roman bu. Var ediyor yazar kendisini.

    Tamam bitiyor.

    Diyor ya İsmet Özel “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

    Diyor ya Oğuz Atay “Neden bana yaşamasını öğretmediler?”

    Sen Güray Süngü ne yaşıyorsun kafanın içinde bilmiyorum ama ne güzel yaşıyorsun orda. Sen yaşamayı bilme ve hep yaz. Sonra biz sana ve aklına hayran olalım. Seninle acı çekelim. Acıyla gülelim. Acıyla anlayalım. Hatırlayalım insan oluşumuzu. Seninle sanatı, seninle o bir ah'ı hep yeniden okuyalım. Sen kaybol biz arayalım, aramaya çıktığımıza pişman olup biz de kaybolalım içimizdeki kuyularda. Ama sen hep yaz Gereksizyazar.

    Bir de bambaşka şeyler yazmayı planlayıp bambaşka şeyler yazan ben. Hayat garip. Roman garip. Neden köpek yerine karısını öldürdü ki hem? Öldürdü mü gerçekten? Rüya mıydı, gerçek mi? Hayat böyle bir şey.