• 1.GÜN
    Siteye üye olur. Hemen okuduğu kitapları eklemeye başlar.Genellikle " Kürk Mantolu Madonna" ilk eklediği kitaptır.
    Ardından rastgele kişileri takip etmeye başlar. Erkek ise takibe dönen sayı üçü beşi geçmez.Kadınsa bu sayının onu bulduğu görülmüştür.
    Takip ettikleri: 55
    Takipçileri: 5

    2.GÜN
    Artık kitap incelemeye hazır olduğunu düşünür ve okuduğu kitaplardan birinin inceleme kısmına gelir.
    İlk olarak " Çok güzel bir kitap" yazılır ama sistem izin vermez. 150 karakter diye diretir. Bunun üstüne " Ben beğendim herkese tavsiye ediyorum " yazılır. Yine dolmaz 150. " Bu çok beğendiğim kitabı herkese tavsiye ediyorum" diye yazar. Yetmez hâlâ 8 karakter eksiktir. 8 harfli ne var? En iyisi 8 tane nokta koyup incemeleyi bitireyim diye düşünür. Ardından ........ nokta konulur.Ortaya şöyle bir inceleme çıkar.

    "Çok güzel bir kitap. Ben beğendim herkese tavsiye ediyorum. Bu çok beğendiğim kitabı herkese tavsiye ediyorum........."

    Ama bu inceleme umduğu beğeniyi almaz. Üzülür. Kaldırır incelemesini ama ileride yine deneyecektir şansını.
    Takip ettikleri : 70
    Takipçileri : 11

    4.GÜN
    Başka şeyler yapması gerekir. En kolayı Cemal Süreya'dan şiir iletileri paylaşmak olacaktır. Google'da zorlu bir yolculuğa çıkar. Evet, bulmuştur. Hemen paylaşır.

    " Biliyorsun, ben hangi şehirdeysem, yalnızlığın başkenti orası."

    Yalnız şairin ismi genelde yanlış yazılır. Süreyya diye çift (y) ile yazar. Sonradan tek (y) ile yazıldığını öğrenecektir.Kendine göre ileti tutmuştur. 5-10 beğeni alır. Hemen beğenen kişileri takip etmeye başlar. Ardından 1-2 tane de aforizma paylaşır. Doğru yoldadır.Takipçileri artmaya başlar.

    Takip edilen :150
    Takipçi : 25

    7.GÜN
    Kendisini takip eden kişileri sevmeye başlar. Duvarlarına girip, alıntı,ileti, inceleme, okudukları, okuyacakları ne görürse beğenir . Artık takibe dönmeyenler sinirini bozar. Hepsini takipten çıkar. Bundan sonra takipçi sayılarını dengede tutmaya çalışacaktır.

    Takip edilen : 33
    Takipçi :33

    8.GÜN
    Takip edilen : 33
    Takipçi : 32

    Bir kişi takipten çıkmıştır. Uzun bir uğraş sonucu onu bulup takipten çıkarır. Hatta bazen o kişiyi engeller bile.

    Takip edilen : 32
    Takipçi :32


    10. GÜN
    Artık siteye alışmıştır. Hatta 1K bağımlılık yapar. Facebook'a , twitter'a girmez olur. Okulda, teneffüste, evde, otobüste, dolmuşta, durakta fırsatını bulup 1K'ye girer. Kendisini takip edenleri ödüllendirip, onları beğeniye boğacaktır. Çevresinden " şu telefonu elinden bırak " diye tepkiler alır.

    13.GÜN
    Artık alıntılara, anketlere, incelemelere yorum yapacaktır. Tabi önceleri yorum altlarına cevap vermeyi bilmediğinden yanıtları yukarıya doğru çıkacaktır. Bunu da zamanla öğrenecektir. Bazı yorumları şöyledir;

    " Çok güzel alıntı."
    "Çok güzel kitap."
    "Izninizle paylaşıyorum."
    "Bu yazarın diğer kitabını da okudunuz mu? "
    "Aynen"
    "Kesinlikle güzel kitap"
    "Bu kitabın filmi de var."

    Ama yetmez! Komik olmaya çalışacaktır.
    " Burcunuz ne" sorusuna kedi-köpek-kunduz  gibi cevaplar verecektir.

    15.GÜN
    Hesabını dondurur. 10 dakika sonra siteye girmeye çalışır ama " 24 saatten önce giremezsiniz" uyarısıyla karşılaşır.

    16.GÜN
    Hesabını dondurduğu için siteye giremez. Evdekilerle sohbet eder.

    17.GÜN
    Hesabına tekrar kavuşur. Artık kitap okumaya da başlar. İlk alıntısını yapmak için heyecanlıdır. Yalnız ilk önceleri "hangi cümleyi alıntı yapsam " diye düşünmekten okuduğu kitaptan bir şey anlamaz. Önüne her gelen cümleyi alıntılar. Kitap okudukça takipçilerinin arttığını görür. Hatta özelden yazıştığı 3-5 arkadaşı bile olmuştur. Artık alıntı paylaşmayan, kitap okumayan kişileri takipten çıkacaktır.

    Takip edilen: 75
    Takip ettiği : 70


    40.GÜN
    Keşfette yaptığı yorumların akışa düştüğünü görür ve daha az yorum yapmaya başlar. İncelemelerine yapılan beğeniler artmaktadır. Bazı incelemelerde " Yazarın okuduğum ilk kitabı ama kesinlikle son olmayacak " cümlesini yazma gereği duyar.
    Ama yine de hâlâ inceleme yapamadığını düşünür.

    50.GÜN
    Siteyi tanımadan önce hiç de iyi bir okuyucu olmadığını anlar. Yeni yazarlar, yeni kitaplarla tanışır. Artık beğeni ve takipçi sayısını dert etmemektedir.

    3. AY
    Seçici olmaya başlar.Öyle her önüne geleni beğenip, paylaşmaz. Okuma hedeflerine yaklaştıkça mutlu olur. Arada isyan eder. "Site çok bozdu yeaaa!" Anketörlere ve ileticilere sataşır. Onlarla sorunu bittiğinde inceleme yazanlarla uğraşır. Kendini iyi bir eleştirmen görür.


    YILBAŞI GECESİ
    Aldığı alkolün etkisiyle okuma hedefi sayısını 150 yapar.

    YILBAŞINDAN SONRAKİ GÜN
    Okuma hedefi sayısını 70'e düşürür.

    5.AY
    Artık ileticileri ve anketçileri hoş karşılamaya başlar. Görmezden gelir.

    8.AY
    Okuduğu kitap sayısı artar. Farklı kitaplar okur. Emile Zola'nın erkek olduğunu, Dosto'nun kumar oynadığını, Balzac'ın kahve bağımlısı olduğunu öğrenir. Artık bir edebiyat duayenidir. İki lafının birisi postmodernizmdir. Her şeyi bilir. Bilinen yazarlarla dalga geçen incelemeler yazar.


    9.AY
    Artık takip ettiği kişileri beğenmemeye başlar. Takip ettiği kişi sayısını azaltır. Bazıları o kadar "üst okur" olurlar ki takip ettiği kişi sayısını 10lu sayılara düşürür.


    1.YIL
    Bazı okurlar "1.yılım bitti yuppii" tarzında iletiler paylaşır. Bazıları sessizleşir. Bazıları siteden soğur. Bazıları gider...
  • 464 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

    Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
    Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

    "Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

    İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

    Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

    Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

    "Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

    Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

    Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
    John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

    KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

    Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

    Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))
  • 687 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
    https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

    İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...odor-mihaylovic.html

    Bu incelemeyi ya hiç okumayın ya da başlamışken sonuna kadar tam olarak okuyun. Aynı Suç ve Ceza kitabının başrolü Raskolnikov gibi ya bir hiç olun ya da Raskolnikov'un emeli gibi Napolyon'a ulaşma ve kendini gerçekleştirme arzuları içerisinde kendinizi tamamlayın.

    Dostoyevski'ye ait bu kitaptan önce okuduğum 8 kitabında da kendi filminin fragmanının ve galasının yapıldığını söylemiştim. Şimdi ise filmin başladığını ve Suç ve Ceza kitabıyla beraber edebi doyum anlamında ve sorgulama konularında tam bir uçuşa geçtiğini söylemek istiyorum! Ve size bir şey söyleyeyim mi, bu uçuşa hepimiz davetliyiz. Hepimiz onun yazdığı bu yazıları yaklaşık 150 yıl sonra okuyabiliyorsak Rus Edebiyatı uçağının kokpitinden bize seslenen bir Dostoyevski var ve bizi kendi edebiyatına şahit olmak için seyahatler yapmaya çağırıyor. Bu seferki seferinin adı ise Suç ve Ceza, ayrıca sadece gidiş bileti olarak alınmış.

    Önceki seferlerinde Öteki kitabında Bay Golyadkin karakteriyle kişilik bölünmesini ve psikolojide Doppelganger ile adı geçen olayı tanıtan, Ölüler Evinden Anılar kitabıyla sırta inen kırbaçları, acıları, ruhsal paradoksları Suç ve Ceza kitabında tam anlamıyla en üst seviyelere çıkaran bu adamın Raskolnikov ülkesine gitme arzusuna davetliyiz hepimiz!

    Raskolnik kelimesinin anlamı : 17. yüzyılda din kitaplarında yapılan düzeltmeleri kabul etmeyenler.
    Suç kelimesinin anlamı : Yasalara aykırı davranış.
    Ceza kelimesinin anlamı : Uygunsuz davranışlarda bulunanlara uygulanan üzüntü, sıkıntı, acı verici işlem veya yaptırım.

    Yukarıda yazdığım 3 kavram arasında sıkışıp kalan, ruhun balta girmemiş ormanlarına balta ile dalan, devlet dairelerini, sistemleri, insanları, siyasi düzeni, inançları, sorgulamayışları, hatta kendini bile balta ile doğramaya ant içmiş bir adam var karşınızda! Raskolnikov. Kişilik bölünmelerinden dolayı sonsuz bir mayoz döngüsüne girmiş olan bu adamın içinde neler neler olmuyor ki... Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinde sistemler ve düzenler baltalanıyor, sorgulamalar arasında ruhsal düzeni sağlamak için ellerinde balta taşıyan askerler gelip geçiyor, inançlar ve kalıpsal düşünceler baltalanıyor, devlet daireleri ve siyasi paradigmalar bir daha gelmelerini istememek amacıyla baltalanıyor ve özellikle de insanın kendisi baltalanmak isteniyor.

    Peki, ya bu baltalama olayı sonucunda aslında bütün acılar, kederler, sistemler, inançlar, diğer bütün sorgulamalar ağaçların kesilip de sonra tekrar ve daha gür çıkması gibi yerlerinden daha gür ve etkili olarak çıkıyorlarsa? Mesela öldürmesine öldürebilirsin istediğini, peki ya bu ölüler önceki durumlarında verdiği sıkıntı ve acıdan daha çok acı verirse sana aynı ağaçların kesildikten sonra daha gür çıkması gibi Raskolnikovcuğum?

    Peki, ya cinayet aleti olarak kullanılabilecek bu kadar ilkel bir aletten bir tümevarımla yola çıkılarak bütün insanlar ve bütün sistemler baltalanmak isteniyorsa? Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinin her biri ama istisnasız olarak her birinin aklından atamadığı tek bir şey vardı, o da Napolyon olabilme ve kendini gerçekleştirebilme arzusu. Katil olmaktan çok kendini baltaya ve bu sebeple de onla gelebilecek zirveye adamışlık. Freud daha elinde lolipopla 10 yaşında dolanırken Dostoyevski Suç ve Ceza kitabında onun ileride belirteceği id kavramıyla bu kitaptaki öldürme ve hırsızlık arzusunu, ego kavramıyla bu olayın sorgulamasını, süper ego kavramıyla ise de Raskolnikov'un kıvranmaları ve bir türlü Napolyon olamayışlarını anlatmak istemişti. Bu nedenle Balta Tanrısına tapan sayısızca Raskolnikov vardı içinde bölünmüş olan.

    En keskin sorgulamaları, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine en üst sıradan girmeyi arzulamaları, kendisini cinayet gibi bir kaç(amay)ış ile gerçekleştirmeyi istemeleri ile Raskolnikov yatağında tam bir girdap içerisinde kalmıştı. Etrafında baltalar ve Svidrigaylov, Porfiriy, Zametov karakterleri gibi ruh ezici insanlar vardı.

    Nasıl ki Kafka Dönüşüm kitabında bir böceğe, GLaDOS Portal 2 oyununda bir patatese, Tacettin Sihirli Annem'de bir köpeğe dönüşmüş ise Raskolnikov'un kendisini bir bit olarak hissetmesine şaşırmamalıydı. Çünkü o pislik bir bitin ta kendisiydi. İnsan sevgisini kendi pençesinden kurtaramadığı, Napolyon hayallerinin bir türlü gerçekleşemediği bir bitti.

    Hakan Günday Kinyas ve Kayra'da, bir fahişe ile bir rahibenin mezarlıkta yanyana olabilmelerini hayatın en gerçek anı olarak görürdü. Bu kitapta da Raskolnikov ve Sonya'nın ilişkilerini ben de aynen buna benzetiyorum. Bir katil ve bir fahişenin ilişkisinden doğan aklanamama sürecini.

    Mesleği bir bakıma toplum mühendisi olan Dostoyevski, Suç ve Ceza kitabıyla birlikte bize çok ama çok önemli bir fener tutuyor. Peki, biz hayatta ne kadar Napolyon olmayı istiyoruz? Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde nerede yer almak istiyoruz? Cinayet Napolyonu gibi sevgimizin Napolyonu ya da şehvetin Napolyonu mu olmak istiyoruz? Belki de iş hayatımızın ve kariyerimizin Napolyonları? Eminim ki herkes bu kitabı okuduktan sonra kafasında hayali bir spot ışığı belirecek ve sonu gelmeyen sorgulamaların içine düşecektir.

    Bu kitabı seven bir zamanlar 100den fazla ülkede yasaklanmış olan High Tension filmine bayılır. Bir film bir kitaba bu kadar benzeyebilirdi...

    Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar ve acılar dilerim.
  • 74 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Dönüşüm kitabını yorumladım:
    https://youtu.be/rTU8zWtG9tw

    İnsansız hayat aracı.

    Yeter ki yatakta hiçbir şey yapmadan kalmamak. Her zaman bir şeyleri seçme zorunluluğuna itilmelerimiz. Ayağa kalkabilmek için ellere ve kollara ihtiyacı olmak. Sistemin bize sunduğu somut sınırlardan soyutluklarımızı kullanarak sıyrılamamak. Samsa kelimesinin bir börek çeşidi anlamına gelmesi. Belirsizliğin çekiciliği. İnsanlarla iletişim kurarken yaşanan, asansörlerde zamanın bir türlü geçmemesi gibi oluşan iletişim fobisi. Dünyadaki yaşamış, yaşıyor olan ve yaşayacak her insanın bir tane bile olsa böcek ezmiş olması ve yine bir tane bile olsa böcekten tiksinmiş olmaları.

    En tatlı sabahlar içsel devinimlerle başlar. Dünyanın o ruhu ezen kaosu ve gürültüsü hepimizin ruhlarını bir böceğe dönüştürür. Aslında her gün metrobüslere, arabalara, mezarlara, mağazalara, oy kullanmaya, okullara ve işimize ruhlarımız böcekleşmiş olarak gideriz. Daima bizleri A noktasından B noktasına götürmeye şartlanmış insansız hayat araçları içerisinde bulunuruz. İnsansız hayat aracı dediğim de aslında ruhun ta kendisi. Ne kadar insanlıktan uzak, o kadar yere yakın.

    Tin Suresi 4.ayetinde geçtiği gibi "Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık." cümlesinden insanların yaratılışının güzelliğine, 5.ayetinde geçtiği gibi de "Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik." cümlesinden dönüşümün ta kendisine ulaşıyoruz! Acaba dıştan o kadar tiksinç görünen böcekler aslında onlarca altın orana sahip, en güzel biçimde yaratılan insanlardan daha mı masumlar yoksa? Gerçekten, biz neye dönüşüyoruz? Bu kocaman beton yığınlarını dünyaya yığan, bütün belaların baş sorumlusu insanoğlu yolculuğuna böyle nereye kadar devam edecek? https://www.youtube.com/watch?v=WfGMYdalClU

    Peki, son ağaç kesildikten, son nehir zehirlendikten ya da son balık yakalandıktan sonra mı anlayacağız paranın yenmiyor olduğunu? Ya da dönüşmeyen tek şeyin dönüşümün ta kendisi olduğunu? Esas şaşırdığım şey de bizleri doğurmuş olan insanların bizler için demiş olduğu nurtopu gibi lafından sonra kintopu ve paratopu olan insanlara dönüşmüş olmamız. O gözleri açılmamış bebeklik hallerinden sonra gözleri açılan canavarlara dönüşmemiz. Keşke bir böcek olup da bu olmuş, oluyor olan ve olacak olayların hiçbirini görmemek isteyişlerimiz.

    Kafka'nın Dava kitabındaki K.'nın o bitmeyen merakının sürecinde gittiği yukarıdaki kasvetli sistemdeki insanların aşağıda duran K'ya baktıklarında nefes alamamaları ve ölecekmişçesine hissetmeleri gibi, Samsa'nın etrafındaki insanların -yani biz, hepimiz!- her birisi de olabildiğine rütbeli, olabildiğine ego sahibi, olabildiğine kibirli, olabildiğine iyi arkadaşlıkların ve sevgilerin sahibi, olabildiğine para ve güç sahibi olmayı ister. Beklemediğiniz, tanışmadığınız ve yüzleşmekten korktuğunuz o sistem sizi eninde sonunda odanızda bulur ve sizi bir paranoyağa, böceğe ya da apeirofobik bir insana dönüştürene kadar da hiç durmadan o duyulmayan sesini çığırmaya devam eder.

    Dönüşüm benim açımdan Kafka'ya ait esrarengiz bir kaçış romanıdır. Kaçış fakat bastığı toprağın üstündeki acılardan farkında -nereye kaçarsan kaç- kaçamayacağın bir kaçış. Öyle ki, dönüşümün nedeninin bile hiç sorgulanmadığı, aynen kabullenildiği bir kaçış. Eski muhabbetlerin samimiliğinden ve aile yaşantısının güzelliğinden, statik ve katı bir duygusuzluk hayatına doğru alınan yoldan kaçış. Otoritenin psikolojik, spiritüel ve ekonomik olarak bizlere biçtiği rolün sömürgesinden 1984vari bir kaçış.

    Peki, böcek mi toplumdan çıkar yoksa toplum mu böcekten?
  • Türk Tipi Empati : Aynı şeyi senin anana bacına yapsalar iyi mi?
    Türk Tipi Felsefe: Fazla düşünme kafayı yersin.
    Türk Tipi Psikoloji: Delidir, ne yapsa yeridir.
    Türk Tipi Sosyoloji : Elalem ne der?
    Türk Tipi Eğitim: '' s**rım dersine sanki okuyup da apartman yöneticisi olacak p******k '' (Zehraca )
    Türk tipi sağlık : Elemtere fiş kem gözlere şiş. ( Devlet Ayıcı )
    Türk tipi hukuk: Eve hırsız girerse ev sahibi linç edilir.
    Türk tipi endüstri: Kimi tanıyorsun? Seni kim yolladı. ( free eagle )
    Türk tipi din : Etme bulma dünyası..İyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur .(Filosofiam )
    Türk tipi teknik servis:Ne tamircisi canım ben şimdi hallederim. - Halledemedi (İbrahim (Sisifos) )
    Türk tipi kültür: Hayatım boyunca bir kitap bile okumadım. (gururla söylenir)
    Türk tipi bilim: Şeytan icadı
    Türk tipi siyaset: o kadar çok kalıp var ki hangisini söyleyeceğimi bilemedim işte örnekler: bölücü, terörist, fetöcü, ajan provokatör, oportünist, orducu, gavur, Allahsız, imansız, komünist, dinci, şeriatçi, gerici, faşist, ve benzeri bütün nefret söylemleri . . . .(ozan erdoğan)
    Türk Tipi Yabancı Dil: Derdimi anlatacak kadar. ( Mehmet Afaki)
    Anlıyorum; ama konuşamıyorum.
    ( Ne Kitapsız Ne Kedisiz )
    Türk Tipi Teselli: Senin şeyin sağ olsun.
    ( Mehmet Afaki )
    Türk tipi söz bağlama: Bunlar hep Amerika'nın oyunları...( meltem şen )
    Türk tipi gelişme örneği: batı bizi kıskanıyor. (Serhad )
    Türk tipi teknoloji; Onların teknolojisi varsa bizimdir Allah’ımız var. ( Ayşe )
    Türk Tipi Memleket meselesi:Yol yaptı yol(!) ( Serdar İnce )
    Türk tipi acil servis:Çok iyi doktor. Hemen serum taktırdı. ( Aslı k. )
    Türk Tipi Yardım : Boş geçmeyelim cemaat, boş geçmeyelim. (ercanscgn)
    Türk tipi tanışma: hemşehrim, memleket neresi?
    Türk tipi soru: Yok cevabına hiç mi yok? (homeless)
    Türk tipi yolsuzluğu aklamak: Cami yaptırmak. (Mehmet D.)
    Türk tipi mühendis: format atıyon mu yavriiiim?
    Türk işi pazarlık : fiş almasam 5 tl indirim olmaz mı? ( Li-3)
    Türk Tipi Okur: Ben kitap okumam, özet okurum! (Loana)
    Türk tipi öğrenci: Hımm ikinci sınavdan 100 alsam, öğretmen sözlüme 100 verse ee performans ödevinden de 100 alsam........( Neslihan T.)
    Türk tipi jüri yorumu: Sana puanım 9 kanka
    Türk tipi ulaşım: Taksimetre açmazsan kaça olur abi?(Yusuf Çorakcı)
    Türk Tipi Sınava Hazırlık: Ya var ya hiç çalışmadım.
    (Sabaha kadar uyumadı çalıştı.)
    Türk Tipi Oruç: Ben acıkmıyorum da susuyorum.
    Türk Tipi Teselli: En kötü, öğretmen olursun.(GÜLŞAH)
    Türk işi başarı ölçümü; bizim oğlan zeki ama çalışmıyor. (zeyneb)
    Türk tipi hava durumu: sıcak değil de esas nem var nem.(Yusuf Çorakcı)
    Hukuğa- sallandıracaksın taksim meydanında 3-5 kişi-, mühendisliğe- açıp kapadın mı?-, ulaşıma- karşının taksisiyim, bilmiyorum-, seçmen'e- yiyor ama çalışıyor- eklenebilir, klasikler sonuçta.(Erhan)
    Türk Tipi Meslek Seçimi: Öğretmen ol kızım, tatili çok tatili.(Meltek)
    Hahah aynen aynen hatta Türk Tipi Eş Seçimine bile uyuyor: "Öğretmenmiş, bunu alalım hem tatili çok hem ev işlerini yapmaya zamanı olur." (Meltek)
    Türk tipi diyet: su içsem yarıyor ya ekmeği kesmem lazım.(Yusuf Çorakcı)
    Türk tipi merak: Sen kimin gızısın? (Neytiri)
    Bir de Türk Tipi Enerji Tasarrufu (!) var: Kapıyı aç da diğer odalar da serinlesin.( Meltek)
    Türk Tipi Buluşma Yalanı: "Yoldayım, 5 dakikaya ordayım."
    (Oysaki evde ve daha giyinmedi bile)
    Türk Tipi Teravih: X Camisi'ne gidelim, oranın imamı hızlı kıldırıyor.( Gülşah )
    Turk işi anne: Elalemin çocuğu bak nasil da ders çalışıyor sen ise hep bilgisayar başındasin. ( cocuk bilgisayarda performans odevini yapmış oysaki ) (Gonca Çiftçioğulları)
    Türk Tipi Karakter Analizi: Kendisi iyi ama çevresi kötü. (Mehmet Afaki)
    Türk tipi anne komşunun çoçuğu nasıl yapıyor?( Sabahat Uçar)
    Türk tipi eleştiri: sen, siz, onlar, başkaları... (Aşk-ı Bendi)
    Türk tipi adres tarifi: Şimdi burdan 100 metre düz devam et sağa sap kime sorsan gösterir. (Fazla yardımsever bir milletiz, isterse kaybolsun o yol tarif edilecek) (Betül Deniz)
    Türk tipi savunma:Hep beni görüyorsunuz hocam.
    Türk tipi eğitim:“Çocuklar ben dersimi anlatır çıkarım, maaşım yatar. Siz ister dinlersiniz ister haytalık yaparsınız…” (Mehmet Sadık Oğur )
    Türk tipi vurdumduymazlık: Bir kereden bir şey olmaz.(Burak)
    Türk tipi Müslüman:
    -nasılsın?
    oruçluyum.
    -nereye gidiyorsun?
    oruçlu olduğum için, cennete.( Mona'nın Lisa'sı)


    Alıntıdır
  • 268 syf.
    ·Puan vermedi
    ‘Kürk Mantolu Madonna; Maria Puder’, ‘Üst Kattaki Terörist’in Alt Kattaki Komşusu; Nurettin ‘, ‘Yüzüncü Ad’ın Dul Kadını; Marta’, ‘Baltası Kadar Masum Katil; Raskolnikov’, ‘İsimle Ateş Arasında; Nihade’, ‘ 5 yaşında kocaman bir çocuk; Alper Kamu’, ‘Afili Filinta; Nuh Tufan’, ve dahası...

    Ben kimseyi Ömer kadar sevmedim.



    Öyle roman karakterleri vardır ki, romanın da önüne geçerler, Ömer gibi..

    Seneler önce bir arkadaşımın okuyup okumadığımı sorduğu bir kitapla başladı Ömer ile olan hikâyem. Sabahattin Ali’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ kitabı. Hiçbir fikrim yoktu, ben de çoğunluk gibi kült eser diye ‘’Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum tabi ama’ İçimizdeki Şeytan’la ilgilenmemiştim, nihayetinde bir romandı ve o vakitler roman okumak için güçlü gerekçeler arardım. (cahil yaşlar) Bunu bilen arkadaşım ‘Ömer ve Macide arasında geçen patolojik bir aşk hikayesi diyerek başladı söze, ilgimi çekeceğini bilerek devam etti; müthiş bir dönem eleştirisi ve roman kahramanları ile tanıdık kimselere yapılan göndermeler vs.. Bunu okuyan her kadının kitap bittiğinde ‘Macide’ olduğunu öyle hissettiğini de eklemişti, tecrübesiyle sabitmiş..

    Neymiş bakalım deyip okumuştum. Okuduğuma asla pişman olmadığım –ki tavsiye üzerine okuyup pişman olmuşluklarım vardır- okumamış olanın ne büyük bir kayıp içinde olduğunu düşünüp hayıflandığım kitap. Bir ‘’Sabahattin Ali şahanesi: içimizdeki şeytan’’. Ben Macide yerine Ömer oldum kitabın sonunda orası da ayrı muamma. Mesela Macide’nin tüm masumiyet ve çaresizliğine rağmen onu suçladım, kitabı finalinde Macide’ye kızıp Ömer’e üzüldüm, her şeye rağmen Macide’den çok Ömer’i sevdim vs..

    Sabahattin Ali denince akla ilk gelenin ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ olmasını anlayışla karşılamakla beraber bunun diğer eserlerin önüne geçişini haksızlık olarak görmeye bu kitabı okuduktan sonra başladım. Öyle ki İçimizdeki Şeytan bana göre Kürk Mantolu Madonna’nın çok ötesinde çok daha güzel bir kitap. Bunlar göreceli kavramlar, muhakkak kişiden kişiye değişir biliyorum ama bende uyandırdığı duygu bu. Sabahattin Ali denince onca mücadele, fikir çilesi, siyasi kavgaları, mahkumiyetler ve neticesinde meçhul bir failli ölüm den sonra akla ilk Maria Puder gelir. Kürk mantolu.. Yeni öğrendim meğer, yazarın anıları yılar sonra okunduğunda görülmüş, aslında Almanya’da yaşadığı dönemde görüştüğü, birlikte müze ziyaretleri yaptığı gerçek bir kadınmış maria puder ve romana kahraman olmuş. Ömer’den önce benim de kahramanımdı.

    Ve Ömer; kitapta kendi için aynen şöyle der (Sabahattin Ali’nin kalemiyle)‘’..hâlbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır... Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahlûklarıdır..’’

    Omuzları üstünde hummalı başıyla Ömer, bir öğrenci, felsefe okuyor hafif kilolu, gözlüklü, kitap boyunca en kızdığım ama en sevdiğim karakter. İradesiz, zayif, çokça zaaf sahibi fakat bunları affettirebilecekse eğer - ki ben affettim, her türlü hatasının fazlasıyla farkında. Sadece bu bile Ömeri sevmek ve takdir etmem için yetti. Dahası cabası.

    Ömer, asık olduğu ve aşkına hak ettiği karşılığı bulduğu konservatuarda piyano öğrencisi olan bir genç kız; Macide. ikisinin ortak arkadaşı piyano hocası bir genç adam ve İstanbul.. Türlü gatezeciler, politikacılar, hukukçular ve üniversite öğrencileri. Tümü romanda mevcut. Macide naif, anlayışlı ve çok da güçlü bir karakter. Ömer kadar zor bir insanla beraber hayata atılma riskini alacak kadar güçlü, en azından başlarda..

    Romanda bahsi geçenin sıradan bir aşk hikâyesi olduğu kanısına varılsın istemem zira bir düşünceye körü körüne nasıl bağlanıldığı, yazarın kendi deyimiyle aydın geçinenlerin kofluğu, sürüklenmenin ve tutunamamanın çaresizliği de anlatılıyor romanda.Hakikat arayışı iddiasındayken bu arayışın için kaybolmuş bu yüzden asla bir yere ulaşamayan, yönünü seçemeyip bocalayan bir adam; Ömer, aşık olduğu kadın ve çevresi.. 1940'ların insanlarının psikolojik çözümlemeleri, , felsefe, siyaset, toplum ve birey eleştirisi ile dolu muhteşem öykü.

    Öykünün ilk bakışta görünmeyen yüzü ise yapılan göndermeler. Kitap hakkında yapılacak küçük bir araştırma ile görülecektir ki hakkında yazılmış yazı ve tahlillerin çoğu karakterler üzerinden yapılan göndermelerle ilgilidir. Bu da romanın siyasi yönüdür. Döneminin iki mühim şahsiyetine ve yaşanan olaylara ışık tutması ile de bir belge niteliğinde değerlendirenler olmuştur. Romanda Ömer’in en yakın arkadaşı ‘ Nihat’ Nihal Atsız ile özdeşleştirilmiş hatta Atsız tarafından bu kitaba karşılık ilk basıldığı yıllarda ‘’İçimizdeki Şeytanlar’’ isimli bir broşür ile karşılık verilmiştir. Bir de ‘İsmet Şerif’ var, Peyami Safa’yı temsil ettiği şekilde yorumlanan karakter.

    Siyasi ya da felsefi yönü bir yana roman şahane tiratlarla doludur. Özellikle Ömer’in vicdan muhasebesi sahnelerinde kendi kendine yaptığı sessiz konuşmalar.. Merak uyandırmasını umarak yaptığım bu tavsiyenin işe yaraması ihtimaline karşı kitaptan alıntı yapıp tadına kaçırmak istemiyor olmasam onlarca alıntı yapardım. öyle çok cümle var ki alıntılamak istediğim.

    "... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş: etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..." der mesela yazar bir yerde ilk okuduğum andan beri aklımdadır :

    ‘’Etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..."

    Bu ne tatlı nasıl güzel bir söz sanatıdır. Sabahattin Ali maalesef bu cümleleri, bu romanı yazdıktan sadece 8 yıl sonra öldürüldü. Düşünmeden edemiyorum başka türlü olsaydı, daha neler okuyacaktık kaleminden. Elde kalanla yetinmek şimdi bize düşen, kitabı okumamış olan arkadaşlara tavsiyemdir bugün kendinize bir iyilik yapın, satın alın ve okuyun.
  • 119 syf.
    ·2 günde·9/10
    Her ne kadar tavsiye üzerine kitap okumaktan hoşlanmayan bir okur olsam da bazen kitapla ilgili görüşlerine değer verdiğim birinin güzel bir yorumunu gördüğümde veya kitapta geçen ve beni düşünmeye sevk eden bir cümle gördüğümde o kitaba karşı kayıtsız kalamıyorum. Albert Camus'nun Yabancı isimli bu kitabını da Mustafa A.'ın şu #26344396 incelemesi sayesinde okuma kararı aldım. Öncelikle kendisine teşekkür ederek incelemeye başlamam gerekir...

    Kitaba dair beni okumaya sevk eden ikinci özellik ise, kitapta geçen "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi oldu. Çok etkileyici bir cümle gibi geldi ilk gördüğümde. Böyle bir cümlenin geçtiği bir kitabın son derece güzel olduğuna kanaat getirdim. Sonra öğrendim ki, "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi kitabın ilk cümlesiymiş. Bildiğiniz üzere, bir kitabın ilk cümlesi son derece önemlidir. Kitapla ilgili önemli bir "tavsiye mektubu"dur.

    "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesini okuduğumda, bu cümleyi kuran kişinin annesinin ölümü karşısında son derece üzülmüş ve yeis içerisinde böyle bir cümle kurduğunu düşündüm. "Ulan adama bak, annesinin ölümü sebebiyle hangi günde olduğunu bile unutmuş. Bu nasıl bir acıdır?" diye düşündüm. Oysaki kitabımızın ana kahramanı Meursault hiç de bu düşünceye sahip bir kişi değilmiş. Meusault, herkese, en çok da kendisine yabancı bir karakter. "İnsanların hayatları farklı değildir ki, herkes aynı yaşar," diyebilecek kadar rasyonel, cinayetten sorgulanırken bile karşısındakileri irdeleyen onların her şeyi bu kadar önemliymiş gibi yaşamalarına şaşıran bir yabancı... Meursault aynı zamanda topluma ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz biri. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz da Raskolnikov...

    Kitabın belirli bir konusu olduğunu söyleyemeyeceğim sizlere. Özellikle şu konuyu işliyor diye bir tahlil yapmam mümkün değil. Yazarın da öyle bir niyeti olmamış zaten... Fakat kendisine bile yabancı olan bir adamın hayat karşısında ne kadar uzaktan bir bakış açısına sahip olabileceğini ne kadar yabancılaşabileceğini göreceksiniz kitabı okuduğunuzda. Öyle ki, annesinin ölümünde bile ağlamayan bir adam var karşınızda... Öyle ki, mahkeme salonunda bile son sözü sorulduğunda son bir sözünün olmadığını söyleyecek kadar kararlı bir adam... Öyle ki, ölüm cezası verildiğinde bile tanrı inancına sahip olmadığını ve asla affedilmeyi istemeyeceğini defalarca söyleyen bir adam... Bu yönüyle herhangi metafizik bir inanç olmadan da erdemli olunabileceğini göstermekte. Son derece önemli buluyorum bu duruşunu...

    Kitapta hoşuma giden kısımlardan birisi de Meursault'un kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe dair olan bakış açısıydı. 43'üncü sayfada geçen şu cümle kahramanımızın bakış açısını önümüze sunuyor. Çok ilginç bir bakış açısı olduğu için paylaşma gereği hissediyorum: ''Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını, ama elbette onu sevmediğimi söyledim. ''Öyleyse neden benimle evleneceksin?'' dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi söyledim. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, ''Yoo,'' diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. ''Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum'' dedi. ''Elbette ederdim'' dedim. O zaman, ''Ben seni seviyor muyum acaba?'' diye sordu. Ben de ''Bu konuda hiç düşünmedim'' diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, "Seninle evlenmek istiyorum," dedi. Ben de, "Ne zaman istersen evleniriz, dedim.?"

    Son derece ilginç bir karakter gördüğünüz üzere Meursault. Ancak gönülleri fethedecek bir duruşa da sahip. Mesela hakkında verilen ölüm cezası karşısında bile sükunetini koruyup hakimin, savcının, avukatın ve jandarmanın hal ve hareketlerini irdeleyebiliyor. Sayfa 97'de yer alan cümlesi aynen şu şekilde: "Fransız halkı adına genel bir meydanda kafamın kesileceğini söyledi. İşte o zaman, bütün yüzlerde okumakta olduğum hissin niteliğini anlar gibi oldum. Saygı hissiydi bu galiba. Jandarmalar bana çok yumuşak davranıyorlardı. Avukat elini bileğime koydu."

    Kitapta çok fazla altını çizdiğim yer oldu. Camus gerçekten de değerli bir yazar ve daha çok okunmayı hak ediyor. Baş kahramanımız Meursault'a mahkeme tarafından verilen ölüm cezasından sonra Camus'nun bu cezayı eleştirdiği kısımlar da oldukça etkileyiciydi.

    Gerçekten de suçlu bir kişiye suçu her ne olursa olsun ölüm cezası vermek ne kadar doğrudur? Tarihin her döneminde tartışılmış bir soru bu. Cevabı hemen verilecek basitlikte bir cevap değil. Son derece gelişmiş ve demokratik olduğunu düşündüğümüz birçok toplumda ölüm cezası hala yasal. Örnek olarak bu topluma ABD'yi gösterebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ölüm cezası kesin olarak kaldırılmış ve yaşam hakkı her şeyin üzerinde bir hak olarak tanınmışsa da ölüm cezasını savunan birçok kişiyi hala çevremizde görmek mümkün. Unutulmamalıdır ki, bir kişiye ölüm cezası vermek o kişinin düzelmesi ve topluma karışması için elinden tüm imkanları almak anlamına gelecektir. İnfaz Hukuku'nun temel prensibi mahkum olan kişilerin yeniden topluma kazandırılmasına olanak sağlamaktır. Albert Camus da ölüm cezasına alternatif çözümler bulmaya çalışmış ve bu kitabında ölüm cezasına eleştiri getirmiştir.

    Netice itibarıyla, oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Yazarın dili de sade ve anlaşılır bir dil olduğundan kararlı olunursa bir günde bitirilebilecek bir eser. Elbette hepinize tavsiye ediyorum.