• Kadının Dünyayı Algılama Şekli Erkekten Farklı / Mülâkat

    Annenin çocuğuna ilk hediyesi ‘duygu kabı’dır!
    Kıymetli okurlarımız, sizler için Psikolog Zühre Çelen Hanımefendi ile ‘Kadın Psikolojisi’ ekseninde röportaj yaptık. Çok verimli bir söyleşi oldu elhamdülilllah. Sizlerin de keyifle okuyacağını; verimli bulacağını ve pay alacağını umuyoruz.

    Mülâkat: Elif Yüksek

    “DÜNYAYI ALGILAMA ŞEKLİMİZ ERKEKLERDEN FARKLI”

    Hocam öncelikle kadın psikolojisi üzerinde konuşalım istiyorum. Bu psikolojiyi nasıl tanımlarsınız?

    Kadın psikolojisinden önce büyütme şekillerimize bakmamız; biraz o tarafı irdelememiz gerekiyor. Çünkü bizim doğuşumuzdan itibaren dünyayı algılama şeklimiz erkeklerden farklı.

    Kur’an-ı Kerim’de bunlar zaten o kadar net anlatılıyor ki; erkeklere verilen sorumluluklara baktığımızda, biz sanki kadınlar eksik gibi algılasak da aslında bu, her iki tarafın da kendi içindeki yoğunlukla alakalı. Çünkü biz kadınlar daha “ınga” dediğimizde (henüz bebekken) beynimizin sol yarımküresini kullanırız. Erkeklerse sağ yarımküreyi kullanıyor. Bu kadar ayrıştırmalı bir şeyde aynı olayı, aynı şekli bambaşka görebiliyoruz.

    Biz kadınlar çok ayrıntılı gidiyoruz, erkekler tek bir işte daha başarılı olabiliyor. Mesela biz mutfağa girdiğimizde dört-beş çeşidi bir arada çıkartabiliyoruz. Buna karşın çok büyük aşçılar erkeklerden çıkıyor ama büyük organizasyonlar yoksa erkekler, küçük işlerle ilgili sonuç odaklı gitmediği hiçbir şeyde mantık oluşturamıyorlar. Ta en başında kadınların algılaması, hayata bakış açısı, estetik yapısı, duygusal yapısı incelendiğinde bambaşka bir altyapı çıkmış oluyor.

    Daha çocuk yaştayken eşitlik algısı ya da farklı şeyler, çok yoğun verildiğinde ya da “Aman çocuğum! Sen okuyorsun, şunu şöyle yapma!” denildiğinde, fıtrata aykırı yetiştirildiğinde; kadınımsı ama kadınımsı özelliklerini yitirmiş kadınlarla doluyor ortalık.

    Feministlik denince, ta insanın ilk yaratılışında “LİLİTH” denilen bir faktör var ve bu, feminizmin de temelini oluşturur. Buna göre; Allah Hz. Adem’i yaratır sonra kalan çamurla da Lilith’i yaratır ve ikisini de cennete koyar. Ama Lilith der ki: “Hop ben de topraktan yaratıldım, biz seninle eşitiz.” Sonra çok sıkılır; cennetten ve Hz. Adem’den şeytana kaçar ve şeytanın çocuklarını doğurur. Feminizm temelinde bu eşitlik algısı vardır. Yani birisi ‘feministim’ diyorsa ve eğer bu algıları kabullenmemişse zaten feminizmin altyapısını oluşturamıyor.

    Biz inanıyoruz ki; Hz. Havva kaburga kemiğinden yaratıldı. Hem en yumuşak, hem bütün organlar için çok hayati bir noktada. Ve ben, genlerimle alakalı bu yumuşaklıkta büyüdüğümü farz ederek kadınlığımı çok seviyorum. Çünkü bizim dünyaya gelme amacımız “üremek”; birinci amacımız bu! Biz kadı olmak için ya da doktor olmak için dünyaya gelmedik. Zaten kadınlara özel meslekler değil bunlar ve ne yazık ki; bazı şeyleri eğer farkındalıkla oluşturamazsak, otomatikman bu meslekler bizim üzerimizde/kemiklerimizde deformasyon oluşturuyor. Erkeğimsi kadınlar çıkartıyor; çok güçlü karakterler… Erkekler de burada hormonal olarak kadınsı davranışlarla eşlerine destek gibi görünen altyapılarda çıkıyor ortaya. Bunlar de ne yazık ki evliliğin dengesine ve kadın psikolojisine ters.


    “KADIN GÜÇLÜ OLMALI AMA ALANLARINI İYİ BELİRLEMELİ”

    Kadın güçlü olmasın mı yani?

    Kadınlar tabi ki güçlü olmalı ama alanlarını iyi belirlemeli diye düşünüyorum. Osmanlı, sağlık ve eğitimi kadına verdiği için yükselme dönemini dorukta yaşamış. Çünkü eğitim, sağlık ve vakıflar kadınların elindeymiş. Sadaka verecek insan kalmamış çünkü bu alanda kadınlar çok iyi. Kadınlar çok iyi gözlemler ki; beyninin sol tarafını kullanmak burada işe yarıyor. Erkeklere de savaşmak ve toprakları genişletmek kalıyor. İyi bir iş bölümü… Bu hususlara dikkat edilirse kadın psikolojisinden önce yetiştirme alt yapısında kesinlikle ayrıştırmacı değil bütünleyici bir yol elzem görünüyor. Erkeğin görevleri, kadının görevleri… Tabii ki eşit yapabileceği görevler, siyah beyaz gibi ayrıştırılmadan bu denge içerisinde, pazılın birbirine girebilecek altyapısında verilirse; güzel sonuçları hep birlikte göreceğiz inşallah.

    “HIRSLA, ÖFKEYLE BÜYÜYEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRİYORUZ”

    Yani tıpkı pazıl parçaları gibi ki; ikisi birbirinden tamamen farklı ama bir araya geldiğinde birbirini tamamlıyor.

    Şimdi biz kadınımsı erkeğe, erkeğin rollerini; erkeğimsi kadına da kadının rollerini yükleme çabasındayız. Bir kadın birçok şeyi, en kötü anında yapabilir ama savaş anındaymış gibi bu dengesizliği sürekli yaşadığımızda; ortaya savaş içinde büyümüş ve ne yazık ki mağdur olmuş çocuklar çıkıyor. Öyle ki; hırsla, öfkeyle büyüyen çocuklar yetiştiriyoruz. Tabii ki ideallerimiz olacak ama önce kadınlığımız, anneliğimiz, evlatlığımız, kadın naifliğimiz geliyor/gelmeli. Evet, biz çok güçlüyüz. Ama o gücümüzü de doğru alanda doğru yerde, sadece egosal savaşlarda değil de merhamet noktasında farklı boyutlarda da geliştirmeliyiz. Otomatikman farkındalıklarla herkes yerini bilmiş olacak. İçişleri bakanı da ödevini bilecek; çok önemli bir bakanlık o. Dış işleri bakanı da o boyutuyla görevini bilmiş olacak. Denge galiba böyle kurulacak.

    “ANNE OLMANIN OKULU OLMALI”

    Şimdi sizin sözünü ettiğiniz bu dengenin, büyük oranda olmadığını görüyoruz maalesef. Bu da birtakım psikolojik sorunlar doğuruyor. Bunların başında ne geliyor sizce, kadın açısından baktığımızda?

    Kimliksizlik geliyor. Biz sadece şartlı sevgiyle çocuklara bakıyoruz. Kız ya da erkek olarak bakmıyoruz; ayrıştırılmış özelliklerini geliştirmeden, seçici algılamasını vermeden…

    Toplumun kabullendiği şu aşamada; ders başarısı olabilir, konuşma yeteneği olabilir, birazcık amiyane olabilir ama fazla savunmacı bir kimlik, edepsiz bir kimlik (kim güçlüyse o alır gibi) bıraktığımız bir altyapı, özellikle kardeşler arası hiyerarşide ne yazık ki çok oturmuyor evde. Çünkü herkes öne çıkmış, sivrilmiş bir altyapı oluşturuyor.

    Ben hep şunu söylüyorum: kadınlar hamile kaldıklarında -genel anlamda demeyeyim de- hastalıklı bir bakış açısı geliştiriyorlar. Kendilerini Hz. Meryem gibi hissediyorlar; karnında bir canlı büyüyor ve doğan çocuk Hz. İsa oluyor. Şimdi bu dengeyi kuramayınca bu çocuğa yüklenmenin ne anlamı var? Annenin geçmişte alamadığı, yaşayamadığı, yapamadığı bütün her şeyi, 0-3 yaş çocuğun eleştirme yeteneğinin %50’sinin oturduğu bir dönemde anne akıtıyor. Annenin bu konudaki yapamadıkları, başarısızlıkları, -kız ya da erkek çok fark etmiyor aslında- kendi yaşayamadıklarını çocuğunun yaşamasını istediği bir altyapıyı oluşturuyor. Ve çocuk bu duygularla, kendi isteklerini eşleştiremediği zaman, ortaya kırılmış bir kimlik çıkıyor.

    Güzel bir söz var; yarım doktor candan yarım imam imandan alır, diye. Birçok şeyi yarım bırakıp çocuğun kendi ‘mitokondrisini’/geçmişini oluşturmasına izin vermeden, bizim doğrumuzla ya da bizim egomuzla ya da bizim isteklerimizle şekil alan bir kimlik, ‘kendi’ olmaktan çok uzaktır. Zaten 0-3 yaşta bir çocuğun, akıl hastası olup olmadığı belli oluyor. Psikoz yaşayanlar, 0-3 yaştaki o yanlış kodlamalardan dolayı yaşıyor. O yüzden bizde çok esprilidir: “Hadi çocukluğuna bir geri dönelim.” 0-3 yaş; hiçbir eleştirme yeteneği yok ve hatırlayabildiği bir dönem değil. Ancak o dönemde ne akıtılırsa iz kalıyor. Eğer çok öfkeye, kötü muamelelere, tacizlere ya da farklı şeylere maruz kaldıysa; hatırlamadığı bu dönemde (bir nevi) bir kitap var ve kitap onu yazıyor zaten. Ve o yazdığı kitap bile ne yazık ki bunları hatırlamıyor. Hatırlamadığı şeyler davranışlarına çok ciddi bir şekilde yansıyor. Ve o yansımalarda kendi olmayan karakterleri yansıtıyor.

    Anne olmanın okulu olmalı bence. Kesinlikle. İçimizde bir psikoloji kitabı var ama bazen bu kitabı okumadan hazırlıksız yakalanabiliyoruz. Ya da o anda ‘çocuk anlamaz’ deyip kendi egolarımızı öne çıkartabiliyoruz. Doğduğundan itibaren… Bak çok ilginç bir şey anlatayım Elif Hanımcığım:

    Şimdi çocuğa bebekken takılan altınlar var ya; sen nasıl benim çantamdan altınları alamazsan o çocuğun altınlarına da dokunamazsın. Çok ilginç bir şekilde dinen bu böyle… Ancak burada bile saygı yok. Anne diyor ki: “Bunlar benim altınlarım!” Hayır efendim, onlar senin altınların değil! Buradan başlayan bir ego var. Sonra o çocuk ne kadar başarılı olursa ve bir yerlere gelse; anne diyor: “Ben senin annenim. Sayemde buralara geldin. Şunu yapmazsan sütümü helal etmem.” Vs. Ya da başka bir şeyle sürekli kendine bir kimlik bulmaya çalışıyor.

    Şimdi biz kimliklere eğer bu kadar müdahale ediyorsak; “Benim yaşayamadığımı sen yaşayacaksın” diye içini kakıtıyorsak o yarım kadın oluyor, kadınlığını da inkâr ediyor. Kadınlığı reddedince diplomasıyla yaptığı şeyle kendince bir kimlik oluşturmaya çalışıyor. Sonra anne olunca üzülüyor, korkuyor, annesine tekrar yapışıyor. Ve o annenin tekrar eli uzuyor; kırık eli… Onu aşağılıyor. Ona ‘ablamsı anne’ rol ve modelini verip çocuğuyla ömür boyu bağlarını kopartıyor ve yahut da çok iyilik yapıyor. Onun çocuğuna bakıyor; “Kızım çalışsın, doktor olsun, öğretmen olsun” diyor. Oysa bu dünyaya gelme sebebimiz anne-baba olmak; üremek. Birinci amaç bu… Şimdi bu birinci amacın etrafında diğer amaçları; büyük taşı yerleştirip de küçük taşları da ona göre yerleştirip aile hayatını çok iyi oluşturabilirsek, zaten otomatikman bu sorunların hiçbirini yaşamamış olacağız. Ben annemin kimliğini yaşıyorum, annem de annesinin kimliğini yaşıyor. Gerçek zamanlama ve oranlamayı hiçbir zaman yakalayamıyoruz. Aklımız başımıza geldiğinde de bunları düşünmekten Alzheimer oluyoruz. Türkiye’de (istatistiklere göre) ne yazık ki; her iki kişiden birisi Alzheimer ya da Parkinson yaşıyor.

    Bunun sebebi; yaşayamadığımız kimliklerimizi, yaşlılıkta tamamen yok etmeyi hedeflemek. Aslında Avrupa’da ya da başka yerlerde bu kadar yoğun değil. Çünkü kendi sınır ve yaşanmışlıkları var. Düşünün ki: kadın, çocukken evin küçük kızı; abisine veya babasına hizmet eden kız. Büyüyor ve evleniyor; kayınvalidesine, kocasına hizmet eden, çocuklarına hizmet eden kız. Yani hiçbir zaman kendi olamıyor. Kendi talepleriyle değil. Hep birisinin yönetmesiyle… Biz ‘eksik etek’ değiliz bu noktada. Bizim sınırlarımızı öncelikle anneler düzeyleyecek. Çocuklarını, evvela o birey olarak kabul edecek. Az önce anlattığımız altın hikâyesi gibi “Nasıl yani, o benim altınım. Ona verilmez ki!” Çok duydum bu cümleyi. Allah katında benden bir borç aldığınızda ödemeye nasıl çaba sarf ediyorsanız; aynen bunda da aynı borçtasınız ve bunların da yazılması gerekiyor. Ama biz bunlara ne yazık ki hiçbir zaman dikkat etmiyoruz.

    “ANNELİK/BABALIK BU DÜNYANIN İMTİHANI”

    Bu, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyetinin göstergesi değil mi? Daha doğar doğmaz Allah-u Teâlâ o çocuğa bir kimlik veriyor. Saygı, şahsiyet noktasında direkt mesajı veriyor anne-babasına ve çevresindekilere. Benim yarattığım kulum/halifem, vurgusuyla…

    Çok ilginçtir: annelik veya babalık bu dünyanın imtihanı! Ahrette, inançlarımıza göre böyle bir şey olmayacak. Ama ailedeki bu imtihanın bedelini, olumlu ya da olumsuz ödeyeceğiz. Biraz farkındalığı da anlamamız lazım. Biz direkt olarak ne yapıyoruz? Zamanlama ve oranlamayı kaçırarak direkt ya ruhlar âlemindeki gibi ya din kisvesini kullanıyoruz. Hani oradaki inançla yapılanlarla ya da yargılama şekliyle şu andaki yaşadığımız hayatla alakalı aynı semptomda; aynı bakış açısında değiliz. Çünkü burada zamanlı bir bedenimiz var ama ruhumuz, iki yaşında da yetmiş yaşında da aynı. Bu dengeyi kuramadığımızda otomatikman beden; bu konuda çok yaşlanarak, çok sıkıntıya girerek kendi içinde çok şekilsiz bir hal alıyor. Yarı akıllı ya da aşağılanan bir kimlikte oluyor. Belden aşağı konuşuluyor. Oysa ben hep şunu anlatırım: Tasavvufta namus kiminle anlatılır? Diye. Size de sormak istiyorum. Tasavvufta namus dendiğinde kim gelir aklınıza?

    “FITRATIN BENCE KADIN VEYA ERKEK KİMLİĞİ YOK”

    Namus kavramı ve iffet denilince benim aklıma ilk Hz. Yusuf geliyor, ne hikmetse…

    Neredeyse bu sorunun cevabını ilk doğru bilen sizsiniz. Herkesin aklına kadınlar geliyor, işte Hz. Aişe, Hz. Fatıma. Ve üzülerek söylüyorum ki; Kur’an-ı Kerim’de bahsi edilen iffet olayının, şu anda toplumda tam tersi yapılıyor. Gömleği arkadan yırtan bir kadın var ve sonra biz ondan ‘Züleyha annemiz’ diye bahsediyoruz. Çok ilginç. Bu, dengeyi kuramamakla alakalı… Kur’an-ı Kerim’de şeytanın Allah-u Teâlâ’ya sorduğu soru var ya hani: “Kur’an’ı değiştiremezsin” diyor rabbi ona, “mealini de mi değiştiremem?” diye soruyor şeytan. “işte onu değiştirebilirsin” diyor Allah. Geleneklerle, göreneklerle ne yazık ki din kisvesi altında bozulmuş zihniyetleri akıtılan bir sürü farkındalıklar var. Ve çocuk büyütürken de biz, ne yazık ki bunları ön plana koyuyoruz. Böylece kadın psikolojisi değil de kadınımsı erkek mi, erkeğimsi kadın mı belli değil; ortaya bir yaratık çıkıyor. Fıtratın bence kadın veya erkek kimliği yok.

    “ANNENİN ÇOCUĞUNA İLK HEDİYESİ ‘DUYGU KABI’DIR!”


    Peki, insan hayatının en mühim aşaması hangisi sizce?

    0-3 yaşında, benim hatırlamadığım dönemde kişiliğimin %30’unun oturduğu bir dönem var ve o dönemde de üç tane aşama vardır hayatımla ilgili. İsterseniz önce o aşamalara bir bakalım: 0-2 aylık bir dönem var, çocukların hayatında. ‘Lohusalık’ dediğimiz dönemde. Bu dönemde çocuğun duygu kabı oluşuyor. Hayatımız boyunca annemizin bize hediye edebileceği en önemli şeydir: duygu kabı.

    Bütün duyguları taşıyacak bir duygu kabı! Avucumun içi kadar da olabilir, bu oda kadar da olabilir; demirden, çelikten, kâğıttan olabilir. Çocuk, ömür boyunca, yaşayacağı bütün duyguları bu kap üzerinden tanıyacak. Şimdi kâğıdın içine koyduğu duygu, çok çabuk deforme olup kaybolmaya başlayacak. Çelikten olursa; çok sert bir çocuk olacak. Bu oda kadar olursa; çok derin bir çocuk olacak. Küçük olursa; odun gibi bir çocuk olacak. Lohusalıkta neden bir kadını 40 gün yatırmak gerekir? Çocuğu sevmek değil buradaki amaç. Çocukla, onun duygularını bozmadan, ona bir kap hediye etmek. Annenin ilk hediyesidir o çocuğuna…

    Öfkeli ya da mutlu ya da kompleksli; isteyen ya da istemeyen bir anne çocuğuna dokunuyor. Çünkü o bir beton ve ne düşerse o anda üzerinde bir iz yapacak. Misal; çok stresli bir gebelik olmuş olabilir. Koca ile boşanma aşamaları olabilir. Ciddi bir kayıp olabilir. Ya da farklı başka bir şey olabilir. Ama bu bebeğin kaderini değiştirmez. Çünkü onun annesinden alacağı bir kaba ihtiyacı var. İşte bu aşamada anneler, çocuklarına ya nefret kusuyorlar ya da çok sevip “sen hiçbir şey yapamazsın” diyorlar. Ve çocuk hayatı boyunca hiçbir şey yapamıyor gerçekten. Hep annesinin korumasında falan…

    “Ben çocuğuma bilmem şu yemeği yedirdim, benim çocuğum nasıl şizofren oldu” diyorlar. “Ama ben duygu kabında onu çok sevdim!” diyorlar.

    “Kedi gibi sevmişsin” diyorum. “Kimliksizce sevmişsin. Duygu kabını oluşturmamışsın. ‘Benim duygu kabım ikimize de yeter canım. Sen bana bak bunun dışında hiçbir şeyin önemi yok’ demişsin.”

    Biliyor musunuz, nefis üzerine bir araştırma yaptığımda hiçbir şey bulamadım. Ne olduğu hakkında hiçbir fikir yok. Çok ilginç. Şekil, yaratılış… Hiçbir şey yok. Sadece aç kalınca… Pavlov’un köpekleri gibi… Bir disipline girmeden adam olacak bir şey değil nefis. Yani sınırları çok net. O kadar net ki; o sınırları ona oluşturmazsan aç kalırsın. Ya da hapis kalırsın. O asla ıslah olmuyor. Bu kadar açık ve net… Şeytan onu çok güzel yola getiriyor. “Hadi gel” diyor. Ortaya yemi atıyor. Nefis de bunu alıyor. Şimdi beden ve ruh bununla uğraşsın dursun. Hele bir de ‘duygu kabın’ küçükse; hadi geçmiş olsun! Bizim duygularımızı ruhumuz yönetir. Kap yok duygu da yok. Hani bazen bakarız birine: “ne ruhsuz” deriz. Ruhsuz değil; o aslında duygu kabı olmayan insan.

    0-1 yaş, bizim ‘oral dönem’ dediğimiz emme dönemi…

    Hemen sonrasında 2-2,5 yaşlarında tuvalet dönemi. O dönemde çocuğun Allah inancı oturuyor. Allah inancı otururken de ilk tanrı kim çocuğun hayatında? Baba! Kayıt sistemi oluşmayınca baba, her kapıdan çıktığında ölüyor. O yüzden ağlıyorlar babanın peşinden. Beş karış boyuyla görsellikte gördüğü en büyük şey: Baba! Eğer o baba, eli-kolu dolu iyi bir tanrı olarak geliyorsa; çocuk Allah’a inancını güvenle oturtuyor. Ama baba eziyet eden bir babaysa… Ateizm psikolojisinin odak noktasında işte bu vardır.

    Diyorlar ki: “Biz çok dindarız, çocuk hep namaz gördü, abdest gördü, şunu gördü. Niye Allah’a inanmıyor benim çocuğum?” İrdeliyoruz: “Evet” diyor “Baba o dönem sapıtmıştı; eve gelmiyordu, bizi dövüyordu.” O canavar baba ve anneyi çıkartmadan psikoz vakaları da çok kolay olmuyor tabi. Biraz zorlanıyoruz. Ve tabi uzun soluklu çalışmak gerekiyor.

    0-3 yaş bitti. Babayı artık baba olarak dünyaya alabiliriz. Artık sosyalleşme dönemi geldi. Anne-baba, kardeşler, komşu, anaokulu, kreş gibi farklı şeylere hazır hale geldi. Burada da kitabın %40’ı yazılıyor. Yine çocuk; eleştiri yeteneği yok.

    Bir gün bir anaokulunda bir çalışma yapıyordum; çocuk yeni geldiği için çok fazla tutmak istemedim. Aşağıda yemekhanede benimle oturuyor. Çocuğu oturttum. Bana dedi ki: “Öğretmenim ben acıktım mı?” Annesini çağırdım. “Aman hocam” dedi, “Tabi ki saat bekliyorum.” Muz saati, şu bu saati… İrdeliyorum: Çok açlık çekmişler çocukken, fakir bir ailenin kızıymış…

    Şimdi fallik dönemde çocuk sosyalleşmeye başladı. Anneye diyor ki: “Ben senden birkaç saat ayrı kalabilirim. Artık yemeğimi de yiyebiliyorum, tuvalete de gidebiliyorum. Senden ayrı kalabilirim.” Ama anneler, bu dönemde çocuklarını çok fazla incitebiliyorlar. Özellikle anaokulunda biz bunu çok fazla yaşıyoruz. Kadın diyor ki: “Bensiz durmaz.” Ben de diyorum ki: “Sizsiz durur. Siz buraya güvenecek misiniz? Siz buraya güvenmediğiniz için durmaz. Çünkü ‘annem buraya güvenmediyse burası güvenilir değil’ algısı oluşuyor. Kadın bu tavrıyla adeta şunu söylüyor: “Ben kesinlikle bensiz durmanı istemiyorum. Bana bağımlı olmanı istiyorum.”

    Bu aşamada (0-6 yaş) kişilik %90 oluştuğundan, çok ehemmiyet gerektiren bir dönemdir…

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz…

    Rica ederim.



    Zühre Çelen Kimdir? 1974 yılında Karabük’te doğan Çelen, Newport Psikoloji Bölümü mezunu olup bu bölümde yüksek lisans yapmıştır. Evli ve iki çocuk annesidir. Hastane, danışmanlık merkezi, anaokulu ve belediye gibi kurumlarda aile ve grup terapistliği alanında danışmanlık yapmıştır. Halen aile terapistliğine devam etmektedir.
    Kaynak: nisanurdergisi.com

    https://www.kastamonur.com/...6tDWKiu8z7SdMwNVMxv0
  • -Sen de hiçbir şey bilmiyorsun be arkadaş. Öyle olsun, canın da sağ olsun.
  • ACI
    YAZAN: Şahan BİLGİN

    BÖLÜM 1: AYAZ’ IN SESİ

    Geldi, gördüm, sustum. Dudaklarımdan çıkacak kelimelerin yanlış olmasından korktum. Geldiği anda sanki depremle sarsılan dayanıksız gecekondular gibiydim. Dayanıksız ama içi sevgi dolu. Gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlayıp, onu biraz daha yakından görmek uğruna uçtuğunu hayal ettim. El ve ayak parmaklarımın uyuştuğunu hissettim. Bağırmak istedim; seni seviyorum. İçime bağırdım, feryatlarım kalbimin nehirlerine kayıkla binip geldiler. Sustum. Sustuğum anda öldüm, öldüğümde onu gördüm. Etrafa ışık saçan yıldız kadar parlaktı. Boynunu koklayabilmek için tüm ömrümü feda edebilirdim. Karşılıklı ömür boyu susabilirdik ya da. Fena fikir değildi. Ya da o anlatırdı ben dinlerdim. Sabahlara kadar, iki ayrı sandalyede ortadaki masaya aldırmadan dinlerdim onu. Zamanın bir önemi kalmazdı. Saatlerin, akreple yelkovanın kaç kere üst üste geldiğinin. Gündüz veya gece olmasının hiçbir önemi olmazdı. Tek bir noktaya takılı kalmış bakışlarımı, çalan telefonuyla geri çektim. Dedikoducu teyze kılığına bürünüp kiminle konuştuğunu anlamaya çalışıyordum. Masada ki altı kişiden çift olmayan yalnız ikimizdik. Belki de şimdilik.

    ‘’Alo’’

    Sonra sustu. İki dakika kadar konuşan kişiyi dinledi. ‘’Tamam, hemen geliyorum.’’
    Ağlamaya başlamıştı. O anda telefondaki kişinin gidip gırtlağını kesmek istedim. Ne olmuştu şimdi. Ne demişlerdi benim yarenime. Kim ağlatmıştı lan onu. Kim? Bu güzel gözlerden yaş akıtmaya utanmıyor muydu? Yoksa sevgilisi mi vardı? Ondan mı ayrılmıştı? Bilmiyordum. Geldiğinden beri selfie çekilmekten başka bir işe yaramayan aptal kız konuştu;

    ‘’Canım, iyi misin? Ne oldu? ‘’

    Hıçkırıkları cümle kurmasına engel oluyor, burger king’te çalışan kasiyer dahil tüm meraklı gözler bizim masamızda toplanıyordu.

    ‘’Annem’’ diyebildi. Sonra, ‘’Babam’’ dedi.

    ‘’Evet, annenle babana mı bir şey olmuş canım?’’

    Tekrar hıçkırmaya, hıçkırıkları inlemelere dönüştü. Yutkunmakta güçlük çekiyordum. Babamın ‘’Allah’ın emri peygamberin…’’ diye kız isteyeceği kayınbabam, yıllardır süren anne hasretimi dindirecek kayınvalidem mi ölmüştü yani. Başlayamadan kaybetmek. Oysa

    bayramlarda gidip ellerini öpecek, annemin yaptığı tatlıdan yiyecek, orta şekerli kahvelerimizi içip, Beşiktaş’ın şampiyon olup olamayacağını konuşacaktık daha. Olmadı. Kısmet olmadı…

    İçime dolan hüzün beni ele geçiriyordu. Hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim aşkımın, hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim anne ve babası için ağlamaya başladım. Kankalarım şaşırdılar. Arkadaşlık kurumunun saygıdeğer üyeleri omzuma dokunarak beni teselli etmeye çalıştılar. Fakat ben susmak istemiyordum. Onun yerine ağlamak, göz pınarları kurumasın diye kendiminkileri kurutmak, belki de anne ve babası yerine ölmek. Evet, en azından beni tanımıyordu ve onların yerine ben ölürsem üzülmezdi. Onun, ölümleri olmak istedim. Üzülmesin, ağlamasın, gülsün diye. Yanında dahi olmaya fırsatım olmadan, ölmek istiyordum. İdama mahkum edilen adamın garip hüznü doldu içime. Beklemek. Ölmeyi beklemek. Sonra duruldum, kendi içimde ayağa kalktım ve yemin ettim. O bir daha asla ağlamayacaktı. İzin vermeyecektim. Kendime verdiğim sözü zihin tahtama yazarken arabalara bindik. Hastanenin yolunu tuttuk…

    Hastaneye geldiğimizde genç doktor bize olayın trafik kazası olduğunu, hastaneye geldiklerinde çok kan kaybettiklerini ve yarım saat sonra öldüklerini söyledi. Sevdiğim yere yığıldı, bayılmıştı. İlk görüşte aşka inanmayanlarda başı çeken ben, adını bile bilmediğim kadına nasıl da tutulmuştum. O anda aklımda hiçbir şey yoktu. Sadece ve sadece gülümsemesi. Ama en zor ihtimal buydu. Yanında olmak, destek olmak, güç vermek istiyordum. Ama nasıl?
    Dışarı çıktık. Hava almanın hepimize iyi geleceğini söyleyen Cemre’ydi. Devlet hastanesinin eskimiş banklarından birine oturduk. Kızlarda tam yanımızdaki banka geçtiler. Kederliydik. Konuşmanın şu anlık bir işe yaramayacağını biliyorduk. Mehmet hepimize kahve alıp getirdi. Kahvemden bir yudum aldım, sigaramı yaktım ve içime çekip dumanı saldım.

    ‘’Oğlum bu nasıl kader lan? ‘’

    ‘’Harbiden ya, hem annesi hem babası. Resmen felaket.’’ ‘’Nerden dönüyorlarmış?’’
    ‘’Almanya’ dan.Gurbetçi annesi ve babası. Kız da babaannesinde kalıyordu. Okul için Türkiye’yi kazanınca gitmek istemiş, ailesi de izin vermiş. Zaten yılda iki kere görüyormuş.’’

    ‘’Tüh, çok yazık olmuş lan. Allah sabır versin’’ ‘’Aynen, elden ne gelir ki. Allah rahmet eylesin.’’
    Yanımda konuşan Mehmet ve Semih’ in bakışları üzerimde toplanınca konuşma gereği hissettim.

    ‘’Sıçarlar böyle kadere lan. Ne yapacak bu kız şimdi?’’

    ‘’Öyle deme kardeşim, çok günah. Valla çarpılırsın bak. Allah’ın işi. Vardır bir bildiği’’

    Semih’ in söylediklerini duyuyor fakat anlamak istemiyordum. Bu güzelliğin hayata bu kadar erken acıyla başlaması gücüme gidiyordu. Düşüncelerimi bölen Mehmet oldu.

    ‘’Ulan, sende amma şanssız adammışsın. Kızla seni tanıştırmaya niyetlendik, aldığı habere bak. Kader dedikleri bu demek ki. Senin işte kaldı kardeşim.’’

    Doğru söylüyordu. Cevap vermedim. Gökyüzündeki yıldızlara baktım. Bir cevap aradım. Bütün bu olan bitenle ilgili. Cevap yoktu. Kader’di, o kadar. Sigaramı bitmek üzere olanın ateşiyle yaktım.

    Aşk bütün yaraları sarabilir miydi? Ya da şöyle diyelim; benim aşkım onun bütün yaralarını iyileştirir miydi?

    Bilmiyordum. Tek bildiğim ona aşık olduğum ve bunu söylemek için, doğru zamanda olmadığımdı. Sustum. Yüz yıllık susuşun başlangıcında, acı iliklerime işledi. Gece üstüme geliyor, bildiğim tüm doğruları unutuyor, yorganın altına girip sabaha kadar ağlamak istiyordum. Aşk ile böyle tanıştığım için küfrediyor, bir ağız dolusu küfrü içime tepiyordum. Anneme sıkıca sarılıp;

    ‘’Buldum, aradığımı buldum. Ben buldum ama o ailesini kaybetti. Seni seviyorum anne, onu da seviyorum. Fakat onun aşka ayıracak vakti yok. Vakitsiz miyim ben anne? Suç kimde?’’ demek istedim. Var etmek istiyordum. Olmazdı. Ben ölümlüydüm. Kahraman değildim ve sadece basit bir işçiydim. İşçilerin özel yetenekleri olmaz. Sıradan hayatıma gitmek için dolmuşa bindim. Aklımda ki sorularla eve doğru ilerledim.

    Eve vardığımda babam çoktan uyumuştu. Odama geçtim. Orhan Gencebay açtım. ‘Batsın bu dünya, bitsin bu rüya, ağlatıp da gülene yazıklar olsun’’…

    Acı üç harflidir ama dört harfli kalbin anasını ağlatır. Kendinden bir harf büyüğüne saygısı olmayan serserinin tekidir acı. Girer, üzer, çıkar. Çıkarken küçük parçacıkları kalbin içinde bırakır ki unutulmaz olsun. Mutlu olmak istenen her anda hevesi kursağında kalsın.

    Yüz yılın en büyük katilidir acı. Bir kanser gibi ele geçirdiği insana ilk olarak görme duyusunu yitirtir. Mutluluğu göremeyen insanı, hüzünle kanka eder. Kurbanlarının adlarının, yaşadıkları şehirlerin, evli ya da bekar olduklarının bir önemi yoktur. Tek ortak noktaları acı ile tanışmış olmalarıdır. İçine kapattığı insanları delirtmek gibi yetenekleri de olan ‘acı’ piçtir. Duyguların en gösterişlisidir. En çok iz bırakanı…

    Tavana gözlerimi sabitledim. Bu yalnızlık, alnıma yazılmış bir yazımıydı. Sokağa çıkıp karşıma ilk çıkan palyaçoyu tokatlamak istedim. Mutlu olmak istemiyordum, kimse de mutlu olamazdı. Seviyordum. Yağmur sonrası ortalığa yayılan kokuyu içime çeker gibi, gökkuşağını seyrettiğim çocukluk yıllarım gibi. Tasoların, misketlerin, sokakta top oynayanların geldiği yerden geliyorum ben. İnsanların birbirlerini sevgiyle kucakladığı, karşılıksız iyiliklerin yapıldığı yerden. Salçalı ekmekle açlığımızı bitirdiğimiz, terli terli su içtiğimiz sokaklardan. Hayriye teyzede annemi beklediğim saatlerden geliyorum, geçmişin tertemiz sayfalarından…

    Bu depremde kaybolan benliğimi bulmak için buzdolabına yürüdüm. Babamın imparatorluğundaysanız buzdolabında kesin alkol olurdu. Yıllardır içerdi babam. Kimseye aldırmadan, kimseyle konuşmadan, evin ücra köşesindeki eski sallanan koltuğunda. Rakı tercih eden babamın üstüne cila niyetine içtiği biralardan iki tanesini alıp odama geçtim. Mezeye gerek yoktu. Eğer sarhoş olmak için içiyorsanız, damağınızda alkolün gezmesi yeterlidir. Camımı açıp bir sigara yaktım. Gecenin yarısında sokağımızın köpekleri bile uyumak üzere köşe başlarına uzanmıştı. Hiçbir hayat belirtisi olmayan sokağımıza uzun uzun baktım. Kendimi sorguladım. Ne için yaşadığımı, yirmi yedi yaşıma gelmeme rağmen niye hala babamla yaşadığımı, kanser denen illetten annemi kaybetmenin acısının neden geçmediğini düşünürken hocanın ezan sesiyle irkildim. Sabah olmuştu…
    O günün üzerinden tam iki yıl geçti. Onu görememenin verdiği hayal kırıklığı, içimdeki son ümit tanelerini de öldürüyordu. Depresyona yatkın olan kişiliğimi kontrol etmekte zorlanıyor, alkol nöbetlerimi sonlandırmadan uyuyamıyordum. Nerdeydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim buralardan gittiği, çok ünlü bir ressam olduğu, şöhretin kucağında oturduğuydu. Eserlerinden üç tanesini yazıcımdan renkli çıktı alarak odamın başköşesine asmıştım. Oturup saatlerce bakıyor, aşık olduğum kadını çizdiği resimlerden tanımaya çalışıyordum. Portakal sever miydi acaba? Ya da enginar, belki de şeftaliyi sevmiyordu. Hatta belki de tiki bile olabilirdi. Bilmiyordum. Tualin üzerinde gezdirdiği fırça darbelerinden karakter çözümlemesini yapamadığım kadın, beni günden güne öldürüyordu. Aşk’ım katilimin ta kendisiydi. Bu ruhani enkazın altında işe gitmeyi de bırakmış, babamın bana acıyarak bakan bakışlarına aldırmadan bi’ asalak gibi yaşıyordum. Oğlunun üç resme sabahlara kadar gözlerini dikip baktığını gören babam başlarda umursamasa da, artık beni doktora götürmesi gerektiği fikrini anlamıştı. Odamın kapısı yavaşça açıp içeri girdi. Gözlerimi resimlerden çevirip ona baktım. Gözlerinde yıllardır görmediğim şevkat parlıyordu. Üzgün bakışlarının altında yatan sesiyle konuştu;
    ‘’Oğlum, iyi misin? Bırak artık şu resimleri. Gel biraz dışarı çıkıp hava alalım. Beş aydır odandan dışarı çıkmıyorsun.’’

    ‘’Ben imkansız bir aşkın yorgun savaşçısıyım baba. İnsanlar beni avutacak cümlelere, kalbimi heyecanlandıracak bakışlara sahip değiller. İstediğim iki çift gözün sahibi uzakta. Çok uzaklarda. Ona ulaşacak cesareti kalbimde bulamıyorum baba. Biliyor musun? Onunla doğru düzgün konuşamadım bile. Adını bizim çocuklardan öğrendim. Annesi ve babası tanışacağımız gün öldü baba. Onun ölümleri olmak istedim. İnsan bir kere gördüğü kadına nasıl böyle ihtirasla bağlanır. Anlamıyorum. Aklım yitip gidiyor baba. Dokunmak, sadece

    tenine dokunmak istiyorum. Hayal ediyorum, sonra yatağıma oturup konuşuyor benimle. Sevgilim diyor, aşkım diyor. Sonra tavandaki ışığa doğru uçup kayboluyor. Onu yakalamak istiyorum olmuyor, ne yapsam olmuyor baba…’’

    Babama ilk defa anlatıyordum. Şaşkınlığını gizlemedi. Hiç kitap okuduğunu görmediğim babam beni şaşırtmaya devam ediyordu.

    ‘’Aşk bir erkeği süründürür evlat. Sahip olma arzusunu kamçılar. Erkek sahip olamadığı kadını daha çok arzular. Doyumsuzuz evlat. Bizler, Tanrı’nın sınav kağıtların da yanlış şıkları işaretleyenleriz. Hadi gel. Sana göstermek istediğim şeyler var’’

    Filozof edasıyla konuşan babam içimdeki, belki de yüzleşmekten korktuğum yere parmak basmıştı. İyi de nerden biliyordu bu adam bu afilli cümleleri. Annemin ölümünden beri uzun sohbetlerimiz olmamıştı babamla. Ne zaman görsem sallanan sandalyesinde rakısını yudumlar, Orhan Gencebay dinlerdi. Orhan baba bağlamanın tellerine ustaca basarken babam; sandalyesinde dikleşir, saygı duruşunu andıran ciddiyetle kulaklarına bayram ettirirdi. Beş aydır bana, neden işi bıraktığımı sormamıştı, neden odamdan çıkmadığımı merak ettiğini sanmıyordum. Yalnız bir adamı acılarıyla baş başa bırakmanın en doğrusu olduğuna karar vermişti.

    Odadan dışarı çıkıp evin içinden yukarı kıvrılan merdivenleri geçtik. Çatı katına ömrüm boyunca hiç merak edip çıkmamıştım. Kapıyı açtığımızda duvar boyunca uzanan kütüphane gözüme takıldı. Evde kitap okunduğuna şahit olmamıştım. Bu kütüphane de neyin nesiydi. Babam rafların arasından küçük, kilitli, kahverengi ahşap bi’ sandık çıkardı.

    ‘’Yaklaş’’ dedi.

    Yanına doğru sokuldum. Tozlu yere bağdaş kurup oturduk.

    ‘’Bunlar evlat, yıllardır sana gösteremediğim mektuplar. İçinde hayatımın en önemli anlarını barındıran, cümleleri gibi aşkın da yitip gittiğinin kanıtları. Bir gün aşık olursan sana vereceğime söz vermiştim ve sen oğlum. Aşkın imkansızına demirlemişsin. Al bunları oku. Bu arada ben bira almaya gidiyorum, içecek misin?’’
    ‘’Evet’’ dedim, babamı şaşkın gözlerle süzerken.

    Kapıyı çekip tek kelime etmeden çıktı. Sandığın içinde değişik tarihlerde postalanmış en az otuz mektup vardı. Hep aynı adrese, aynı kişiye postalanmış mektuplar.İyi de bu kadın kimdi? Geçmişi hakkında az bilgi sahibi olduğum, daha doğrusu merak etmediğim babamın aşk hayatına bodoslama dalmadan önce, bir sigara yaktım. Duman tavana yükselirken, rastgele bir mektup açıp okumaya başladım.

    Sevgilim,

    Bugün seni görmeden geçirdiğim 365. Gün. İçimde buruk hatıranı yad etmek istedim. Seni beyazlar içinde, yağan kar taneleri kadar bembeyaz görmek isterdim. Kısmet olmadı. Bu yasak aşkın kalbimde ne kadar tekrar edeceğini bilmiyorum. Yok olmakla var olmak arası bir yerde sıkışıp kaldım. Ölmek istedim, günlerce içtim. Acıyı dindirecek bi’ ilaç bulamadım. Kahrolası, içimi yakıyor sevgilim. Kor ateşlerde dövülmüş kılıç kadar keskin ve yakıcı. Kalbimin orta yerine saplayıp gittiğin hançeri çıkarmaya cesaretim yok. Hayalinle yaşamayı öğrendim. Izdırabımı dindirecek mi bilmiyorum. Bugün bir kadınla tanıştım sevgilim. Eğitimli, şevkatli, düzgün birisi. Seni unutturacak mı bilemiyorum ama bu boşlukta ölmek zoruma gidiyor artık. Kurduğumuz hayalleri fırlatıp attım pencerelerimden. Konuşmadım, yıllarca anlatamadım seni. Rakı masalarında aradığım silüetin rüyalarıma girdi bazen de. Seviştik, sabahlara kadar, sıcaklığınla uyudum. Bütün korkularımın gırtlaklarını sıkıp öldürdüm. Seni öldürdüm içimde. Senin de beni öldürmüş olman dileğiyle…

    BÖLÜM 2: ARYA’NIN RÜYASI
    Koşuyordu. Birbiri ardına dikilen çam ağaçlarının arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepesine bombardıman gibi yağan kar saçlarını ıslatmıştı. Uzun siyah saçlar karın etkisiyle birbirine dolaşmıştı. Bir an gökyüzüne kaldırdı kafasını. İnsanı büyüleyen beyazlığın ardında uzayan, bir uçtan başlayıp gökyüzünün diğer ucunda son bulan yedi harika rengi gördü yeşil gözleri. İnsanın nefesini kesecek kadar muazzam bir gösteriydi. Üstelik Tanrı’nın tablosunu seyretmek bedavaydı.

    Tekrar koşmaya başladı. Kulaklarının içinde çınlayan ve her duyduğunda kalbinde sancılara sebep olan ses, Arya’yı çağırıyordu. Bu öyle bir sesti ki, sahibini görmek için her şeyi feda edebilirdi genç kadın. Kadife, içten, samimi… Şairin sesindeki kasvet kadar gizemli, ruhuna hitap edecek kadar da toktu bu ses.

    Biraz daha ilerlediğinde, geniş ovanın başladığı yerde; sarının en açık tonuyla boyanmış, bacasından dumanların yükseldiği, pembe renkli ahşap kapının süslediği ve pencerelerinden beyaz ışığın sızdığı kulübeyi gördü. Duyduğu ses giderek artmıştı. Adımlarını kulübenin olduğu yöne doğru attığında bileklerinde bir ağırlık hissetti. İki büyük metal ayaklarının hareket etmesini engelliyordu. Olduğu yere çakılmış ve çaresizlik içinde ağlamaya başladı. Yere düşen gözyaşları havada küçük yuvarlak taneler oluşturuyordu.

    Kısa bir an sonra kulübenin pembe kapısından, Arya’nın boyuna yakın, gri, tüylü kurt çıktı. Koşmaya, koştukça da Arya’nın çakılıp durduğu yere geliyordu. Gözyaşları yerini korkuya bıraktı. Kurt üzerine atladı. Arya, uyandı…

    Terden sırılsıklam olmuş yastığından kafasını kaldırıp, sağ tarafındaki komidinin üzerinde duran bardağı kavradı. Kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atıyor, titreyen elleri bardağa hakim olmasını zorlaştırıyordu. Lanet bir kabustu. Ve kabus gören herkes gibi Arya’da şoktan çıkmakta zorlanıyor, üzerine saldıran kurdun sivri dişlerini baktığı duvarda görüyordu. Bu aynı kabusu üçüncü kez görüşüydü.

    Yataktan kalkıp, yatak odasında bulunan banyoya ilerlerdi. Vücudunun hatlarını örten saten mavi geceliğinin omuz askılarını ince parmaklarıyla çözdü. Geriye doğru attığı omuz hareketiyle gecelik, sırtından beline, oradan da ayak bileklerine inip banyonun kül rengi fayanslarıyla buluştu. Zach’in aldığı boy aynasında kendine baktı.

    Yirmi beş yaşındaydı. Kusursuz vücudunu beline kadar inen siyah dalgalı saçları izliyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin hemen ortasında beliren zarif ve küçük bir burnu vardı. Kumral tenine derinlik katan iri yeşil gözlerine hayran olmamak mümkün değildi. Kalemle çizilmiş kadar düzgün ince kaşları ve dolgun dudaklarıyla gerçekten nefes kesici özelliğe sahipti.

    Çıplak vücudunu sıcak suyun altına sokup, rahatlamaya çalıştı. Zach bir haftadan beri iş için gittiği Malezya’daydı. Gittiği iş seyahatinden yarın dönecekti ve Arya’yı bu şekilde görmesi ilişkileri açısından sorun teşkil edebilirdi. Toplamalıydı kendini. Yedi gün içinde gördüğü üçüncü kabusu unutmak için uzun süre suyun üzerinde akmasına izin verdi.

    Banyodan çıkıp giyindikten sonra saatine baktı. Bayan Watson’la randevusuna daha bir saat vardı. Dışarı çıkıp, açık havada kahvaltı veren yerlerden biri olan Green Village’a gidip, biraz kendini şımartabilirdi. Pencerenin kenarına gelip kapalı perdeyi açtığında hevesi kursağında kaldı. Yağmur yeryüzüne garezi varmışçasına hızlıca yağıyordu. Çokta fazla şaşırmadı çünkü yaşadığı şehir olan Londra’da bu mevsimde güneşli güne uyanmak oldukça düşük bir ihtimaldi.

    Mutfağa geçip kendine sert bir kahve yaptıktan sonra, maillerini kontrol etti. Müzayede evinin sahibi Bay Bernard’tan beklediği mail sonunda gelmişti. İki hafta sonra yapılacak olan açık arttırmada ‘Gecenin Kadını’ adını verdiği tablosu satışa çıkarılacaktı ve açılış fiyatı olarak kurulun belirlediği fiyat 125.000 pounddu. Arya daha önce iki tablosunu satan ve işini düzgün yaptığını bildiği Bernard’a güvenmekle doğru karar verdiğini fark ederek gülümsedi. Günde beş adet olan sigara hakkının bir tanesini kullanmanın tam sırasıydı.

    Oturduğu sitenin çıkış kapısına geldiğinde, güvenlik görevlisi olarak çalışan Pedro’nun bakışları, Arya’nın üzerinde toplanmıştı. Karşısındaki diğer çalışanla hararetli bir tartışmanın içinde olan Pedro, Arya’nın arabasını gördükten sonra, elleriyle saçlarını düzeltip kendine çeki düzen vermeye başladı. Arya bir anlığına Pedro’ya baktı. Zach’e oranla daha uzun boylu ve düzgün fizikliydi. Uzun saçlarını jöle yardımıyla geri yatırmış hali Arya’ya Antonio Banderas’ın gençlik hallerini anımsatmıştı. Evlendiği günden beri oturdukları sitenin güvenlik bölümünde çalışan Pedro ile bugüne kadar hiç konuşmamışlardı. Sürekli aynı ritüeldi. Arya arabasıyla kapıya yanaşır, Pedro siyah gözleriyle ona bakar, Arya ona baktığı anda bakışlarını kaçırır ve kapının açma düğmesine basardı. Arya, genç adamın kendisinden etkilendiğinin farkındaydı. Ve bazı sabahlar genç Antonio Banderas gözüne o kadar yakışıklı geliyordu ki etkilenmemek için kendini frenlemek zorunda kalıyordu. Hoş bir adamdı, oldukça hoş.

    Pedro; Katalan olan babası Alfonso’nun gençlik yıllarında kaçak yollarla girdiği İngiltere’de beraber olduğu hayat kadını Megan’dan doğmuş ve küçük yaşlarda babasının ölümüyle sokaklarda yaşamaya başlamıştı. Alfonso kaçak göçmen olarak yapması gereken en son şeyi yapmış ve uyuşturucu baronlarının teslimat için verdiği çantadaki iki kilo kokaini çalıp kayıplara karışmıştı. Oğlu Pedro ile beraber Dublin’e giden trenin kompartımanında, şans eseri Pedro’ nun tuvaletini yapmak için orada olmadığı anda, boğularak öldürülmüştü Alfonso. Ne yapacağını bilmeyen Pedro’nun yaşamı geçen iki yılın ardından tanıştığı Alex’in onu evlat edinmesiyle tamamen değişmişti. Pedro’yu maddi imkanları sınırlı olsa da okutan Alex, altmış altı yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştü. Manevi oğluna Londra’da bir ev, bir de yetmiş sekiz model chevrolet bırakmıştı. İş aradığı sırada gazetedeki ilanı gören Pedro, iri fiziği ve uzun boyu ile güvenlik şirketinin personel müdürü bayan Tompson’a

    kendini sevdirmiş ve işe girmişti. Düzenli olarak bir yıldır, beladan uzak durarak işine gidip geliyordu.

    Arya, Pedro’nun kapıyı açmasıyla yüksek binaların oluşturduğu siteden çıkıp işlek caddeye doğru sürdü arabasını. Yağmurun ıslattığı İngilizler alışkın oldukları havadan memnun şekilde ağır ağır ilerliyorlardı. ‘’Şu insanlara bakar mısın? Türkiye’de olsa yağmur yağdığında herkes koşarak kaçar, oysa bu insanlar biraz ıslanmayı dert etmiyorlar’’ diye mırıldandı kendi kendine. Arabanın teybine belleğini takıp sesi sonuna kadar açtı. Metallica söylüyordu. ‘’Nothing Else Matters’’.



    Yüksek binaların çevrelediği işlek yollardan geçip, şehir merkezinden çıkılan ilk sapaktaki kırmızı ışıkta durdu. Kırmızı ışığın yeşil renge dönmesini beklerken, sağ tarafına siyah bir mercedes yanaştı ve oda ışığı beklemeye başladı. Arya gözlerini bir an için arabanın içine kaydırdı. Önce şöför koltuğunda oturan uzun sakallı adamı sonra da yanında oturan kara çarşaflı, camdan görebildiği kadarıyla çocuk olduğunu düşündüğü kızı gördü. Siyah peçesinin örttüğü bedeninin tek açıkta kalmış yeri, kurşun karası gözleriydi. Arya kıza ışığın yeşile dönme süresi kadar baktı. Gözlerindeki çaresizliği gördü. Aynı çaresizliği ortaokulda Menekşe’nin gözlerinde de görmüştü.


    Ortaokulda en iyi arkadaşıydı Menekşe. Gülümsemesi, dünyadaki tüm acıları çekmiş birisini bile tebessüm ettirecek kadar içtendi. Örgü yaptığı uzun kahverengi saçları vardı, sağ yanağının hemen orada da bir gamzesi. On dört yaşındaydı Menekşe. Ne çocuk, ne genç kız, ne de kadındı. Hayattaki en büyük dertleri kırılan kurşun kalemlerinin ucu ve sökülen çoraplarıydı. Çocuktular. O yaştaki diğerleri gibi mutluydular.
    Arya bir sabah okula gelip sınıfına girdiğinde, sıra ve en iyi arkadaşı Menekşe’nin okula gelmediğini gördü. Mutlaka hasta olmalıydı. Çünkü Menekşe kadar okulu seven başka bir çocuk tanımamıştı Arya. Ertesi gün Menekşe yine gelmedi, ertesi gün yine ve sonraki bir hafta boyunca yine gelmedi. Mayıs ayının ikinci haftasıydı. Arya konuşan anne ve babasının dudaklarından çıkan kelimelere inanmak istemiyordu. Duyuyordu ama duymak yerine ölmeyi tercih ederdi.
    “Aklım almıyor. Küçücük kızı parayla satmışlar. Gidip konuştum babasıyla ama herif öküzün önde gideni. Şikayet edeceğim dedim. Biraz gözü korktu ama yine de bilmiyorum” dedi babası. Annesi gözyaşlarını mutfaktan kopardığı kağıt havluyla kurularken cevap verdi;
    “Gidelim buralardan. Yalvarırım, bu insanlardan her kötülük gelir” demişti. Arya günlerce Menekşe’nin babasını öldürme planları yapsa da beceremedi. Çocuktu. Sadece ağlamaktı elinden gelen. Arya, Menekşenin kendisinden kırk yaş büyük bir adama satıldığını, Suriye’de yaşadığını ve on altı yaşında anne olduğunu on yıl sonra öğrendi. Menekşe’nin gelin gittiği gece, kocası Resul hiç utanmadı. Korku dolu gözlerle bakan çiçeği soldurdu. Yapraklarını

    ezdi, köklerini kuruttu. Bütün şehir utandı o gece. Bütün insanlık utandı. Resul utanmadı. Menekşe ağladı, gözyaşları içindeki umutlarının üzerine aktı. Kırmızı renk her yere bulandı. Menekşe ağladı, sevmeden, sevilmeden geçecek hayatına ağladı. Göz pınarları kurudu, sabah oldu, Resul utanmadı.


    Şehir trafiğinin azaldığı, ağaçlık yollara geldiğinde hüzünlenmişti Arya. Kalbi, göğüs kafesinden çıkacak gibi hızla atıyor, acı dolu anıları gözlerinin önünde canlanıyordu. Öğrenmişti Arya, korkmamayı, güçlü olmayı, her erkeğin sevmeyi bilmediğini ve yaşamın düz bir çizgide seyretmediğini. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü sonra. Zach hem kibar hem de çok anlayışlı bir adamdı. Arya’nın ne giydiğine karışmaz, telefonunu karıştırmaz, onu sıkmazdı. Bir senedir beraberdiler ve Arya Zach’in sesini yükselttiğini hiç duymamıştı. Diğer tüm erkeklerin aksine Zach beyefendi sıfatının hayat bulmuş haliydi adeta.
    Oysa herkes onun kadar şanslı değildi. Namus cinayeti, kan davası, alkol nöbetleri sonucunda öldürülen kadınlar Arya kadar şanslı değildi. İnsanın kaderini kendi yazdığına inanıyordu Arya. Onu da evlendirmek isteseler kabul etmezdi, kaçardı. Zorla güzellik nerde görülmüş. Hem üzülüyor hem de kızıyordu kendi kendine.


    Dr. Watson’un ofisinin önüne arabasını park etti. Yağmur hızını azaltmış, ilkbahardan kalan güneşli güne uyanıyordu Londra. Girişe doğru ilerlerken biraz önce gördüğü siyah mercedes’ in üç araba yana park edildiğini gördü. Durdu. Arabaya doğru yürümeye başladı. İçinde kimse yoktu. Demin gördüğü arabanın aynı model ve aynı rengiydi. Emin olamadı Arya. Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Cevabı bulmak için kapıdan içeri girdi.


    Bayan Watson’un aşırı derece sevdiği heykel sevgisi yüzünden bütün köşe başlarında bir tane vardı. Bekleme salonuna geçip, özenle imal edildiği belli olan ve her oturduğunda onu rahat hissettiren deri siyah koltuğa oturdu. Arya’dan başka bekleyen kimse yoktu salonda. Saatine baktı yirmi dakika erken gelmişti. Geç kalmak yerine erken gelmeyi tercih edenlerdendi Arya. Hiçbir buluşmaya geç kalmazdı, dakikti. Bayan Watson’un sekreteri yanına gelerek;
    “Bir şey içer misiniz Arya Hanım?”

    Diye sordu. Belden oturtmalı siyah bir etek ve üzerine de köşeleri dantel işlemeli bir gömlek giymişti. Eteğin boyu diz kapaklarından biraz daha aşağıda son buluyor, oturan yeri göbeğinin fırlamasına engel oluyordu. İçine korse giydiğine bahse girerdi Arya.
    “Teşekkür ederim. Bir kahve alayım, sütsüz” dedi ve etrafa göz gezdirmeye devam etti.

    Kadın ne ara pişirdiğini anlayamadığı kahveyi sadece iki dakika sonra getirip Arya’nın eline tutuşturdu. Arya kahvesinden aldığı yudumu midesine gönderdi. Tadı harikaydı. Oysa Afrika’da günlüğü bir dolara çalıştırılan herhangi bir çocuk işçinin ellerinden geçip, milyon dolarlık fabrikaların patronlarının ceplerini dolduran kahvenin, hangi yollardan geçip ne bedeller ödettiğini bilse bu kadar keyif almayabilirdi.


    Kadın yalandan bir gülümseme fırlatıp, çalışma masasının başına geçti ve telefonuyla ilgilenmeye başladı. Sosyal medya hesaplarına akşam koyduğu jartiyerli fotoğrafının beğeni sayısını görünce rahatladı ve süper egosu tatmin oldu. Bugün şanslı günündeydi çünkü akşamdan beri takipçi sayısı elli bini geçmiş, koyduğu fotoğraflarına yeni yorumlar gelmişti. Kadının gözlerinde orgazmı andıran rahatlama belirirken, Arya Mercedes’ deki küçük kızın burada olup olmadığını düşünüyor, eğer buradaysa onu kurtarması için neler yapabileceğini sıraya koyuyordu.


    Bayan Watson’un odasının beyaz kapısı açıldı ve içeriden iki kişi çıktı. Doktorun uzanan elini tutup tokalaşmak yerine, sağ elini kalbinin üzerine doğru koyup şükranlarını bildiren uzun sakallı adam ve yanındaki siyahın içinde kaybolmuş küçük kız.
    “Unutmayın haftaya bugün tekrar gelin.”

    Bayan Watson’un sesi küçük bekleme salonunun duvarlarında yankılanıyordu.

    “Tamam” dedi bozuk İngilizcesi ile uzun sakallı adam. Kıza beklemesini işaret edip, tuvaletin yönünü gösteren sekretere teşekkür ederek bekleme salonunun kapısından çıktı.


    Arya kalktı. Yavaş adımlarla, bakışlarını yerden ayırmayan kıza doğru yürüdü. Bu defa kurtarabilirdi. Bu defa çocuk değildi.


    Küçük kız, ilk defa tek başına kalmıştı. Ebubekir, ilk defa yanından ayrılmıştı. Küçük kızın adı Kader’di. On dördündeydi. İki yıldır sakallı adamın dördüncü karısıydı. Evdeki en genç beden onundu. Londra’daki Müslümanlara liderlik eden Şeyh Cevat hazretlerinin en büyük oğlu ile evliydi. Satılmıştı. Yirmi beş bin Türk Lirasına. Paraları sayan babasının içi hiç acımamıştı. Babasının adı Hamza’ydı.
    Ya da bir orospu çocuğu. Kader böyle diyordu babasına, ama içinden…


    Yanına yaklaşan kadının ayaklarını gördü Kader. Kafasını kaldırmadı. Yasaktı. Yapamazdı. Ebubekir görürse o geceki gibi canını acıtırdı. Hem ne demişti en son konuştuklarında;

    “Dışarıdayken kafan kalkmayacak, yoksa boynunu kırarım”

    Hafızasından gelen cümle korkuttu Kader’i. Bir saniye için başını kaldırıp, yanına gelen kadına bakmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Kimdi ki bu kadın? Neden geliyordu yanına? Ne istiyordu? Ebubekir görmemeliydi. Nerde kalmıştı bu adam. Hala yoktu.


    “Merhaba” dedi Arya sesini kibar tonda tutmaya çalışarak. Küçük kız cevap vermedi. Bu defa Türkçe söyledi Arya. Kız yine cevap vermedi. Ama hareketlerinden ikinci söylediğini anladığını belli eder gibi sallanıyordu.


    Klozetin beyaz yüzeyine oturan Ebubekir’ in yüzü acıdan şekilden şekle giriyordu. İlaçlar işe yaramıyordu. Nasıl bir iletti bu? Halk dilindeki adıyla bağsuru olan Ebubekir, Kader’i tek başına bırakmanın verdiği rahatsızlıkla daha da zorlandı. Bayan Watson’un günde üç defa temizlenen tuvaletleri kırmızıya boyanıyordu.


    Kader olduğu yere çakılmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Arya konuşmaya devam etti; “Nerelisin? Konuştuğumu anlıyor musun?”
    Küçük kız Arya’nın sesi dışında başka bir ses duymuyordu. Ebubekir hala tuvalette olmalıydı. Biraz olsun rahatladı ve cevap verdi, başını kaldırmadan;
    “Türküm” dedi. Devamını getirmedi. Arya, kızdan cevap almanın verdiği mutlulukla, aradığı cevaba giden sorularını sıraladı;
    “Kim bu adam? Baban mı? Nerde oturuyorsun?”

    Küçük kız bir an için cesaret edip kafasını kaldırdı. Kadının pürüzsüz suratına, deniz kadar mavi gözlerine ve en sonda gülümsemesine baktı. Yüzünde şevkat vardı. Annesinin yüzünde de olan bu ifade, kurtarmamıştı onu. Sadece acı çekmeye yarardı. Yakıcı ve çaresiz bir acı.
    Kadının gözlerinin içine bakarak “bu şerefsiz benim kocam.” Demek istese de yapmadı. Bir anlamı yoktu. Konuşmanın, cümle kurmanın, cevap almanın, soru sormanın ve çarelerin tükendiği yerdeydi. Cevap vermedi. Zaten anlatsa da anlamazdı.


    Arya, sekreterin önündeki not kağıtlarından bir tane çekip kalemle bir şeyler yazdı. Kıza uzattı ve konuştu;
    “Bu benim numaram. Ne zaman istersen beni arayabilirsin. Unutma” diyip kıza uzattı. Kadının elinde tuttuğu küçük not kağıdına baktı Kader. Aldı. Çarşafının içindeki gizli cebe koyup, Ebubekir’in gürültüsüyle kapıya ilerledi. Siyah bir karaltı uçtu, siyahi doktor Bayan Watson’un ofisinde. Kız kapıdan çıkarken bir saniyeliğine kafasını çevirip Arya’ya baktı.

    Arya, yutkundu. Her şeyi anlamıştı. Gidip adamın kafasını koparmak istese de doktorun sesiyle odaya girdi.


    Siyah araba, üç katlı evlerin olduğu, nüfusunun çoğunluğunu Türk ve Orta Doğulu Müslümanların oluşturduğu mahalleye doğru ilerlerken, Kader biraz önce gördüğü genç kadını düşünüyordu. Ne kadar da sevecendi. Tıpkı annesi gibi o da gözlerinin tam içine bakıyordu konuşurken. Sesi de en az annesinin ki kadar huzur doluydu. Annesi Fazilet her banyodan sonra Kader’in saçlarını tarar ve özenerek örerdi. Daha sonra sobanın üzerinde kestane pişirip hep birlikte yerlerdi. Bu güzel günler babasının çıkan çatışmada sağ bacağını kaybetmesi ile tersine dönmüştü. Hızla dönen dünyasında Kader kurtarıcı rolüne layık görülmüş, ‘’Bizi kurtarıyorsun kızım, zamanla seversin, merak etme’’ diyen annesinin, ‘’Şu halime bak kızım, ne yer ne içeriz? Sık dişini, bizi düşün, aileni düşün’’ diyen babasının ısrarlarıyla, 125 adet 200 lük banknota geleceğini satmıştı.
    Ebubekir camı açıp bir sigara yaktı ve rüzgar arabanın içine doldu. Yüzüne vuran rüzgarın serinliği ve Ebubekir’in sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp irkildi Kader.
    “Kimmiş o ?” dedi Ebubekir. “Ne istiyormuş?”

    “Kim kimmiş?’’ diye soruya soruyla yanıt verdi Kader. İki eliyle sıkıca kavradığı direksiyondan sağ elini kaldırıp, kızın çarşafla kapanan ağzına tokat attı Ebubekir ve devam etti;
    “Sen benimle nasıl konuşuyorsun lan! Ağzını topla. Ben tuvaletteyken konuştuğun kadın diyorum. Sizi gördüm. Ne söyledi sana?”
    “Hiç bir şey…” dedi Kader. Sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak. “Bana ismimi sordu sadece. Onunda kızı mı ne varmış, ölmüş. Çocukları sevmeden duramıyormuş o yüzden” dedi. Yalan söylüyordu. Ebubekir’ de Kader’in yalan söylediğini anladı ama daha fazla üstelemedi. Çünkü çok ağrısı vardı. Çünkü canı çok yanıyordu. Çünkü kanıyordu Ebubekir, bütün akıttığı kanların bedeline karşılık.


    Turkuaz tonlarında boyanmış, etrafındaki diğer binalara göre daha yeni gözüken apartmana girdiler. Üç katlı apartmanın en alt katında Rümeysa ve Rabia, bir üst katta Feyza en üst katta da Ebubekir ve Kader oturuyordu.
    Rümeysa kardeşinin karısı, Rabia abisinin karısı, Feyza babasının en son karısıydı. Koşarak tuvalete giden Ebubekir’ in ardından baktı Kader. Kurtulamamıştı. İki yıldır kurtulamamıştı. “Orospu çocuğu” diye bağırmak istedi ama sustu. İçinden söyledi, kimsenin duymayacağı kadar içinden. Sonra “Geber köpek. Kıçının üstüne oturama inşallah” dedi. Yine içinden. Dışından konuşmaya gücü yetmiyordu. Hem içinden konuştuğu için söylediklerinde özgürdü. Dolayısıyla Kader çoğu zaman içine konuşur dışına susardı.

    Akşam yemeği hazırlıkları için dört kadın mutfakta çalışıyor ve aralarında konuşuyorlardı. İlk konuşan Rümeysa’ydı.
    “Ne dedi doktor?” dedi Kader’ e bakarak.

    “Tahmin ettiğim gibi” et doğradığı bıçağı suyun altında tutarak devam etti Kader; “Bende bir sıkıntı yokmuş. Doktor bundan da tahlil istedi de vermedi deyyus.” “Vermez” dedi Rümeysa. “Kabullenmez itin dölü. Sorun onda ama anlamıyor” Sohbete salata yapmaya uğraşan Rabia’da katıldı.
    “Öyle valla Bu körpecik kız kısır olabilir mi Allah aşkına” dedi.

    Kader gülümsedi. İlk başta yadırgadığı bu kadınlar zaman içerisinde dert ortağı olmuştu. Hepsinin farklı bir hikayesi vardı, içlerine kadar işleyen derin acıları. Kapalı kapılar ardında geçirdiği yılları. Dört kadın aynı apartmanda aynı kaderi yaşamaya mahkum edilmişti. Hepsi de para ile satın alınmış ve yaşadıkları evlerin hepsinin kapısı dışarıdan kilitlenirdi. Hepsi de defalarca intihar etmeye çalışsa da en büyük günah olduğunu hatırlayıp vazgeçmişlerdi. Her şeyden. Kendilerinden, kaderlerinden. Kabullenmişlerdi. Biri hariç…


    Yenen yemekten sonra kadınları evlerine götürüp kilitledi Ebubekir. Babası, abisi ve kardeşi yeni aldıkları arsaya dikecekleri binanın işlemleri için Newcastle’a gitmişlerdi. Mafya ile pazarlık yapıp, gereken komisyonu ödeyerek geri geleceklerdi. Dün gitmişlerdi ve gelmelerine daha iki gün vardı. Babasından aldığı talimat doğrultusunda Ebubekir bekçi sıfatıyla ödüllendirilmiş, babasının ve kardeşlerinin eşleri ona emanet edilmişti.


    Yavaşça merdivenleri çıkarken belindeki kemeri söküp sağ eline doladı. Kapını kilidine gri anahtarı sokup sağa doğru çevirdi. Antreyi geçip yatak odasına doğru ilerledi. Kader yatağa uzanmış, uyuyor gibi yapıyordu.
    ‘’Uyumadığını biliyorum, kalk!’’ diye bağırdı Ebubekir. Kader yataktan doğrulup, oturdu. Ama konuşmuyor sadece üzerine gelen hakaretleri sindirmeye uğraşıyordu. Bazı geceler, sihirli bir zarla kulaklarını kapatır Ebubekir’ in sesi yerine kemanın eşsiz melodilerini dinlerdi. Dedesinin eski kasetlerinden birinde duymuştu iki dakikalık solo atan kemancının çıkardığı sesleri. O günden sonrada hafızasına kazımış ve kendini ne zaman umutsuz hissetse bu melodiyi anımsardı.
    Hakaretler bitti. Küfürlerin ve iftiraların yerini derinden gelen acı inlemeler aldı. Biri hınçla vuruyor, diğeri ağlıyordu. Bir ara ‘’Yapma, Allah’ın adını verdim, yalvarırım’’ dedi Kader. Faydası olmadı. Metal tokalı kemer değdiği her noktada kırmızı noktalar oluşturuyor ve bu gözler zamanla mor gözlere dönüşüyordu. Ağladı Kader.

    O gece Ebubekir Kader’e döve döve sahip oldu. Sesi sadece adamın kulaklarında yankılandı. Kanayan Ebubekir acısını karısından çıkarıyordu. Hala çocuk verememişti zaten ona. Bu yüzdende vuruyordu. Erkekliğini hissetmek için. O her vurduğunda Kader bağırıyordu ama kimse duymuyordu. O gece Şeytan bile utandı. Ebubekir utanmadı. O gece Kader yemin etti, kaçacaktı.


    Aynı saatlerde Arya, yatak odasındaki aynada makyajını son kez gözden geçirip merdivenlere yöneldi. Kırmızı, üzerine tam oturan balık elbisesini, at kuyruğu yaptığı saçları ve halka küpeleri ile tamamlamıştı. Güzel olmak istiyordu, diğer bütün gecelerden daha güzel. İçinde duyduğu özlemi gidermek için sürekli saate bakıp kavuşma anını bekliyordu. Zach’i üç kere aramıştı. Tekrar aramanın onu rahatsız edeceğini düşünüp, vazgeçti. Telefonu kapalıydı. Hala uçakta olmalıydı. Endişelenecek bir durum yoktu. Evet, evet boşuna kafaya takıyordu. Her şeyi hazırlamıştı. Stres yapmasına gerek yoktu.


    Kafasındaki düşüncelerle geniş salona geldi Arya. Hazırladığı masanın karşısında kollarını birleştirip bir süre baktı. Gülümsedi. Kusursuz bir masa hazırlamıştı. Kendiyle gurur duydu ve müzik setinin kumandasına bastı. John Lennon ’un sesi her yere dağıldı. Çalan şarkı ‘Stand By Me’ ydi. Müziğin ritmine kendini kaptırıp istemsizce sallanan sağ bacağına baktı. Biraz daha gülümsedi. Her şey yolundaydı. Mutluydu, aşıktı. Geceyi tamamlamak için sadece biraz sarhoş olmalıydı.


    Kapı çaldı. Koşarak ilerlediği kapıdan hayal kırıklığı içinde ellerinde poşetlerle geri döndü. Yemekler gelmişti ama Zach hala yoktu. Yemek pişiremediğinden evde yedikleri gecelerde çoğunlukla restoranlardan sipariş ederlerdi. Bu gece de öyle olmuştu.
    Yemekleri tabakları yerleştirip önündeki sandalyeyi çekip oturdu. 1968 yılında tıpalanmış Cabarnet Souvignon kırmızı şarabı açtı ve kadehe doldurdu. Tek dikişte bardağı midesine yolladı. Saate baktı. Bir saat daha geçmişti. Sonra saate bir daha baktı. İki saat geçmişti. Sonra şişeye baktı, bitmişti. Sonra tekrar saate baktı beş saat geçmişti. Biten şarap şişesini Ballentines viski şişesi izledi.Arya ağlamaya başladı. Sonra güneş doğdu, John Lennon sustu, şişe bitti, Arya sustu ve sızdı. Masanın üzerinde.


    Güneş, perdelerden kapanmış pencerenin arasındaki küçük boşluktan ışığını evin büyük ahşap masasının üzerine gönderdi. Bulutlar dağılmıştı. Bütün gece yağan yağmurdan nasibini almış olan ağaçlar kurtarıcıya dönüp kurulandılar. Günlerden pazardı. İnsanların erken kalkmadığı bu sihirli günde tüm şehir terk edilmiş gibiydi. Saat dokuz buçuktu.

    Yüzüne yansıyan ışığın sıcaklığında gözlerini araladı Arya. Başında keskin bir ağrı hissetti. Beynini uyuşturan, düşünmesini zorlaştıran bir ağrı. Çok fazla içmişti. Dolayısıyla alkolün vücuduna oynadığı oyun, başında son bulmuştu. Uyuşan bacaklarını elleriyle ovaladı. Her yeri tutulmuştu. Kırmızı elbisesinin üzerine döktüğü viski damlalarının keskin kokusu geldi sonra burnuna. Normalde asla bu kadar içmezdi. Midesine sıkışmış olan bulantı uyanmasıyla Arya’yı dürttü ve koşarak tuvalete gitti.


    Yüzünü yıkayıp aynada kendini gördü. Bütün makyajı akmış ve rimelleri yanaklarına doğru küçük siyah yollar oluşturmuştu. Sürdüğü kırmızı ruj dudak çevresindem taşıp burnuna doğru yolculuğa çıkmıştı. Korkunç görünüyordu. Başını soğuk suyun altına sokup on dakika kadar ayılmaya uğraştı. Bir işe yaramıyordu. Kurulanıp, banyodan çıktı.


    Telefonuna baktı. Gelen arama kaydı yoktu. Zach’in uçağının dün saat dokuz sıralarında Londra’ya inmesi gerekiyordu ama gelmemişti. Arya rehberden kırmızı kalplerle süslediği kocasının ismini tuşladı. Kapalıydı, hala…


    O anda bütün benliğine yayılan şüpheyi hissetti. Alçak bir şüphe gelip, kalbinin tam ortasına kondu. “Acaba” dedi Arya. “Olabilir mi?” Sesi sadece onun duyabileceği yükseklikte çıkıyordu.
    Kalbinden başlayan şüphe kısa sürede tüm bedenine yayılmaya başladı. Kahvaltı etmedi. Bir sigara yakıp yeni bir kadeh viski daha doldurdu. Düşündü.”Zach aynı hatayı tekrarlayabilir mi? “ diye düşündü. “Üstelik onu hiçbir kadının yapmayacağı gibi affetmeme rağmen!”
    Kocaman salonda kendi kendine konuşuyor, sorduğu soruları kendi yanıtlıyordu. Tekrar aradı. Cevap yoktu. Bir kadeh daha doldurdu ve sigara paketini yarıladığını fark etti. Günde beş taneden fazla içmeyi kendine yasaklamıştı. Kural koymuştu. Gülümsedi ve “Kuralların canı cehenneme” diye bağırdı. Şüphe, acıyla birleşince dayanılmaz oluyordu. Yakıyordu, kemiriyordu en kötüsü de şüphe sürekli konuşuyor ve susmuyordu.

    BÖLÜM 3: KAÇIŞ

    Titriyordu, her yeri. Küvetin içine çivilenmiş gibi duruyor, üzerine akan damlalara aldırış etmiyor ve istemsizce ağlıyordu. Oysa ağlamak gelmiyordu içinden. Oysa ölmek istiyordu sadece, diğer bütün gecelerde istediği gibi, ölmek ve çekip gitmek buradan. Dünya’dan, bu evden, kendinden, Ebubekir’ den, dayaktan, korkmaktan, hepsinden siktir olup gitmek. İki kere denemişti, ölmeyi. Birinde pencereden aşağıya saldığı bedeninden, sağ bacağı kırılmış ve başka hiçbir yara almadan, basit bir alçıyla tedavi edilmiş, diğerindeyse evde bulduğu çamaşır ipini avizenin asılı durduğu kancaya bağlamış ama ağırlığına dayanamayan ipin kopmasıyla hüsrana uğramıştı.
    Banyoya özenle döşenmiş fayanslardaki karanfil motiflerine takıldı gözleri. Ne çok severdi eskiden karanfilleri. Bir keresinde köydeki en yakışıklı çocuk olan Süleyman ellerinde bir demet karanfille gelmiş ve Kader heyecandan ne yapacağını bilmediğinden koşmuş ve kaçmıştı. Dolayısıyla Süleyman’ın getirdiği karanfiller Kader’e verilemeyince o da annesinin salondaki yemek masasında duran boş vazoya koymuştu onları. Kırmızı renk nasıl bir çiçeğe çok yakışıyorsa, küçük bir kadına da o kadar yakışmıyordu. Kızarmıştı her yer. Banyo, küvet, Kader’in dudakları, burnu, her yer adi bir kırmızıya boyanmıştı. Aslında o kadar çok acıyordu ki kalbi, sızlayan diğer yerlerini önemsemiyordu. Sadece sihirli bir değneğin kafasına değmesi ve çok uzak diyarlara onu göndermesini diliyordu. Hala çocuk olabileceği, uzaktaki yeşilliklerin göbeğine, hala çam kokularının göğe yükseldiği ormanlara, hala papatya toplayabileceği kırlara, hala korkmadan gezebileceği herhangi bir yere.
    Bir adama eş olmadan önce hayalleri vardı Kader’in. Kocaman, gökyüzü kadar büyük hayalleri, yaşamak istediği sevinçleri ve kurtarmak istediği hayatlar vardı. Doktor olacaktı Kader. İsminin başında doktor yazacak ve odasının kapısı tıklanmadan içeriye girilmeyecekti. İnsan kurtaracaktı o. Belki bir cerrah olup, kalp nakli yapacak, belki de yaşamaz bu denilen hastayı hayata döndürecekti. Gittiği köy okulundaki sınıfında sadece o kaldırırdı parmağını sorulan her sorunun sonrasında. Çalışkandı, zekiydi. Öğretmeni Sedat’ın ısrarlarını dinleseydi babası, gelin olarak kurtaracağına inanmasaydı onları, doktor olarak ta kurtarabilirdi. Ama bu uzun bir süreçti ve babasının bekleyecek zamanı yoktu. Apar topar, kutuya konulup postalanan bir eşya gibi, kısa veda konuşmaları ve acıklı birkaç sözle uğurlamışlardı kızlarını. Doktor olacakken, kadın olmuştu. Hayat kurtaracakken, Kader, gırtlağını sıkan adaşının ellerinde ölmüştü. Belki bedenen değil ama ruhen bir ölüden farkı yoktu. Yürüyen bir ceset, nefes alan, dinleyen ama duymayan bir ceset…
    Evin kapısını açıp, antreyi geçen Feyza banyo kapısına iki adım kala durup düşündü. Nefret ediyordu bu durumdan. On beş dakika önce evden çıkan Ebubekir;
    ‘’Git bir bak şuna, iki saat sonra döneceğim. Doktora gideceğiz’’ demiş, Feyza’da ;

    ‘’Daha yeni gittiniz ya abi’’ diye karşılık vermiş, kızan Ebubekir yükselttiği sesini Feyza’nın sararmış yüzüne fırlatarak;

    ‘’Bu başka doktor, o salak karı bir şeyden anlamıyor. Daha iyiymiş bu doktor, öyle söylediler.’ demişti.
    Bakıcılık yapmaktan nefret ediyor ve evli olduğu adamın çocuğunun şiddet merakının sonucu olan ağlama ve hıçkırıklara başta üzülse de artık sıradan geliyordu. Kendisi de küçük yaşta köyünden satın alınıp, Londra denilen şehirdeki bu apartman dairesine sıkışmış olsa da her koyun kendi bacağından asılıyordu ve Feyza’nın yaşlı adama hizmetten başka sorumluluğu bulunmuyordu. Bazı geceler yaşlanmış kocasının isteklerini geri çevirmeyip, yalandan attığı naralar dışında çoğu zaman, kendi kendini tatmin ediyordu. En azından Regaip sakin bir adamdı. Gerektiğinde konuşuyor, gerektiğinde yemek yiyor, gerektiğinde uyuyor, çoğu zamanda Kuran okuyordu. Feyza’ya zararı yoktu aksine onu el üstünde tutar, ölen iki karısında bulamadığı aşkı onda bulduğunu her fırsatta söyler, bazı gecelerse saçlarını tarayarak onu uyuturdu.
    ‘’Hadi, kalk bakalım Kader. Topla kendini.’’ dedi Feyza. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş ve sanki Kaderi’ i önemser gibi kızın çıplak vücuduna bakıyordu.
    ‘’Defol!’’ diye bağırdı Kader. ‘’Defol, hepinizin Allah belasını versin. Hepinizin…’’


    Yarım saattir yoldaydılar. Şehir merkezinden uzaklaşmışlardı. Chelsea’ de olan doktorun muayanesine yarım saat daha yolları vardı. Arabaya bindiklerinden beri tek kelime konuşmamışlardı. Ebubekir bol bol sigara içmiş, Kader’de susmuş ve camdan görebildiği her şeye bakmıştı. Yüksek binalar görmüştü, büyük pencereleri olan devasa binalar. Binaların içindeki insanları düşünmüştü. Sonra içinden hepsine küfretmiş, ellerini birbirine sürterek kıvılcım çıkarmaya uğraşmıştı. Eğer alev çıkarabilseydi ellerinden Kader yakardı dünyayı, bir an bile tereddüt etmeden. Ama yakarsa insanlarla beraber, bu güzel ağaçlar, hayvanlarda yanardı. O yüzden sadece insanları yakardım diye düşündü. Özellikle de erkekleri.
    Sevilmek nedir bilmiyordu Kader. Bir erkeğin aşkla öpmesinin tadını hiç tatmamıştı. Dolasıyla yaksaydı eğer erkekleri, haklı olması için birçok sebebi vardı. En büyük sebebi de hemen yanındaki koltukta oturan, çirkin adamdı. Kısa bir an Ebubekir’in yüzüne baktı sonra döndürdü kafasını tekrar cama ve küfretti içinden. Bu güne kadar öğrendiği ne kadar küfür varsa onla çarptı, ve her ne kadar dışına söylemese de içine bağırdı.
    Benzin istasyonunun giriş tabelasından ilerleyen araba dizel pompanın önünde durdu. Ebubekir, bugüne kadar asla yapmadığı ve belki de sarkan bağırsağının acısı ona tedbir almayı unutturmasa asla da yapmayacağı bir hata yaptı. Arabanın kapısını açtı ve pompacıya fulle dedikten sonra koşarak tuvalete gitti. Kader beklediği anın nihayet geldiğini fark etti. Birlikte dışarı nadir çıkarlar ve bu çıktıkları süre zarfında arabadan indiğinde otomatik kumanda ile arabanın kapılarını kilitlerdi Ebubekir. Ama bu sefer anahtarı bile kontağın üzerinde unutmuştu.
    Kader, sakince torpidodan pasaportunu ve kimliğini alıp, çarşafın içine giydiği kot pantolunun cebine koydu. Pompacı, deponun dolduğundan emin olduktan sonra biraz ilerideki diğer pompaya yanaşan arabanın yanına gittiğinde, siyah mercedes’in ön sağ kapısı açıldı.

    Siyah çarşafın kapattığı ince bir bacak asfalta değdi ve koşmaya başladı Kader. Arkasına hiç bakmadan koşuyordu. Özgürlüğe doğru, yüz metre koşucusu gibi koşuyordu. Stefan Zweig’in bahsettiği Amok Koşusucusu gibi tek bir noktaya kilitlenmiş koşuyordu. Her şeyi yıkabilirdi o an, önüne çıkan her şeyi. Panzer gibiydi artık Kader ya da tonlarca ağırlıktaki bir tank. Evet, böyle hissediyordu kendini. Bütün engelleri aşabilir, bütün yolları geçebilir, onu durdurmak isteyen ne varsa yok edebilirdi. Kara çarşafın içindeki yok edici Kader, yolun kenarında çam ağaçlarıyla başlayan ormana girdiğinde, doktorla randevularına on dakikadan daha az kalmıştı.
  • Her sabah erkenden kalkmak adet oldu telefonun zili çalmadan ,bazı şeyleri anlamıyorum ,alarm çalmadan tam bir dakika önce nasıl uyanıp hemen susturuyorum çalmaya hazır zilin sesini ya da bir insanı düşünürken tam telefonun çalıp şimdi aklımdan geçiriyordun ben de tam seni düşünüyordum deyip şaşırmayı veya aynı kişinin onu düşünürken bir anda karşıma çıkmasını.Bazen bir şarkının nakaratını ya da sözlerini aklımdan geçirirken yanımdaki kişininde kaldığım yerden devam etmesini nasıl açıklayabilirim.Manevi güçlerim varda ben mi bilmiyorum.Henüz bunlara bir cevabım yok.Bildiğim bir şey bu kış çok sert geçecek.

    Soğuk,kasvetli,yağmurlu bir Aralık ayına gözlerimi açıyorum.Perdeleri aralayıp sahile doğru bakmak her zaman iyi gelir bana.Tabiki olmazsa olmazım bol köpüklü kahvem ve çift kaşarlı tostum.Görevimin sonlarına gelip emekliliği hak ettim.Dile kolay yirmi sekiz sene,Amirliğe kadar yükseldiğim İstanbulun çeşitli noktalarında kilit görevler aldığım onca sene vay be,yılbaşına doğru artık huzur içinde yaşamak istiyorum.İki göz odaya sahip kendi halinde yaşayan bir eş ve çocuğu geride bırakarak hayatımın sonlarına gelmek istiyorum.Çok yoruldum,bu şehir herkes gibi benden de çok fazla şey götürdü.

    Derken benim emektar çalmaya başladı,hatta bizim Ali; Amirim aşağıda bekliyorum sizi,tamam Ali geliyorum deyip kimlik baretta marka silahım ve evin anahtarlarını alıp çıkıyorum dışarı.Acayip bir rüzgar var bulduğu her şeyi yakalayıp yerden yere vuran,benide yakalamadan bineyim arabaya.Amirim günaydın,evet Ali ne var ne yok,aynı be Amirim kahvaltı yaptınız mı? O iş tamam Ali gidelim merkeze,sabah trafik fena değil yollar su simit satmaya çıkmış işportacılar metrobüse yetişmeye çalışan öğrenciler çalıştıkları iş yerlerine varmaya çalışan insanlarla dolu,İstanbul’da yaşamak zor iş ,emekli olursam kendime Karadeniz’e kıyı bir sahil kasabasından ev alıp içini kocaman bir kütüphane ile doldurmak var hayallerim arasında tabi gerçekler ne olur bilinmez.

    Bizim mekana geliyoruz sonunda , kalktığı yerden Barış bir kafa selamı veriyor, Amirim günaydın sanada günaydın Barış odama gel Özlemi’de çağır,evet baylar bayanlar elimizde bu gün ne var,Amirim başlamadan önce Recep müdür sizi çağırdı odasına diyor Özlem,Bu Recebide hiç sevmiyorum bir sorunu var benimle ama hayırlısı,aslında babası yaman adamdır Nevzat Başkomiser diye tanırsınız siz onu Ahmet abiden,Kapıyı tıklatıp giriyorum içeri ,Bana bakıp bir göz işaretiyle Emre Amirim geç otur şöyle diyor,ne içersin,Müdürüm sağolun yeni kahve içtim,olur mu öyle şey kızım bize iki çay birde su getir,Amirim yakınlarda bir profesör öldü biliyorsun,hani bu onu yemeyin bunu yemeyin diyen Bayan profesörden bahsetiyorsunuz,evet aynen o,şimdi cinayet büroyla ne alakası var diyebilirsin çünkü yüksek dozda gribe maruz kaldığını biliyoruz ve bu mikrobun özel olarak üretildiğini öğrendik patoloji sonuçlarından bu dosyada gerekli her Bilgi var sen ve ekibinin almasını istiyorum vakayı.Tamamdır Müdürüm diyip ayrılıyorum yanından,Arkadaşlar yeni bir vaka aldık kendisi profesör Handan hanım,Amirim hani şu,onu yemeyin bunu yemeyin deyip duran kadın,aslında her şeye karışıp duruyordu iyimi oldu kötümü bilemedim.Konuyu saptırma Ali ,Kadın yüksek dozda grip mikrobundan ölmüş dosyası burada,resimlerde dikkate değer bir şeyler var,bak masasının üzerinde bir kitap ve içinde bir not var,Amirim bu bir ayet numarası.Kamer 49.ayet aç bakalım mealini Barış. Şüphesiz biz her şeyi dakik, şaşmaz bir ölçüye ve bir kadere göre yarattık.Evet de burda ne demek istiyor?Bence ölüm zamanını bildiriyor Amirim dedi Ali,katılmıyorum Ali aslında ölüm zamanına karar veren Yaratıcıdır acaba kendisini onun yerine koyuyor olabilir mi?Bunu öğrenmenin tek yolu var Ali ve barış sen maktulün evine git Özlem sende akrabalarını sorgula adresler telefonlar düşmanları var mı yok mu?, Bende hastaneye gidip otopsi yapan doktorla görüşeyim,savcılık iznini ben hallederim,yalnız dikkat edin sizede mikrop bulaşmasın, zaten bölge hastalık kontrol merkezinin denetiminde yanınıza bir iki arkadaş daha gelecek,hadi bakalım marş marş.


    Otopsiyi yapan doktoru bulmak çok da zor olmuyor hastahanede,Amirim hoş geldiniz diyor sıcak bir karşılamayla kapıda,yalnız elleri buz gibi zayıf kara kuru,bir an gözüm takılınca.Babamın ellerine çekmişim kan eksikliğinden ötürü bu haldeler,Açıklama yapmana gerek yok,olsun Amirim senden gizlimiz saklımız yok,dikkate değer bir şeyler var mı ,Amirim yüksek dozda domuz gribine bağlı ölüm gerçekleşmiş ve bunu sağlayan resimdeki kitap olmuş,şu ana kadar çok da dikkat etmedim aslında ,suç ve ceza bu meşhur roman,nasıl yani!, şimdi bu kitap çok eski 1910 Rusça baskısı,yani asıllarının ilklerinden biliyorsunuz ilk yayım tarihi 1866 yılında yapıldı.Kitap çok iyi muhafaza edilmiş zaten içindeki küflenme ve mantar mikrobun üremesi için zemin hazırlamış.Mikrop bir hafta gibi bir zamanda yavaş yavaş yayılarak önce akciğerlerden başlayıp sonra bütün organlara sıçramış.Anladığım kadarıyla basit bir grip vakası zannettiğinden hastaneye baş vurmamış.Maktulün ağız kısmındaki kol içi damar bölgelerindeki morarmalar normal değil ,bu tip bir olayla ilk kez karşılaşıyorum.Anladım doktor bey çok teşekkür ederim deyip ayrılıyorum yanından,yolda bizimkileri arıyorum ne yaptılar diye,Ali açıyor telefonu ,Amirim burası gözetim altına alınmış mikrop yayılmasın diye üzerimize özel kıyafet giyip girdik içeri, olay yeri inceleme kitap üzerinde bir kadına ait parmak izine rasladı yalnız kayıtlarda kime ait olduğu tespit edilemedi.Anladım Ali siz yeni camiye gelin Eminönü’ndeki,saat ikide buluşuruz.Tamam amirim.

    Özlem ne yaptı acaba,derken telefon çalar arayan Özlem,Amirim merhaba,bir kızı varmış güzel sanatlarda okuyan şu anda konuşmak istemiyorum dedi yarın cenazede bir yoklarız belki katilide gelir olay yerine,öğle namazına kaldırılacakmış cenazesi,Yaman kız bizim Özlem kafa zehir gibi çalışıyor.Aliye’de yanık hafiften ama bizim kerata yüz vermiyor buna .Tamam Kızım deyip kapatıyorum telefonu.

    Saat iki gibi Eminönü meydanın önünde bir araya geliyoruz çocuklarla ikiside civan Mert tuttuğunu koparan delikanlılar,işlerini gayet güzel yapmasalar çoktan kaçıp gitmişlerdi yanımdan.Bana katlanmak kolay değil arada sırada baş ağrılarım yüzünden önüme kim gelirse dümdüz gidiyorum,az Kıdem tenzili almadım üstlerimden.Beyler hava yine buz gibi hoca namaza başlamadan şu ayet meselesini bir soralım bakalım neymiş! Kapıdan girip hocanın yazıhanesinin camına tıklatıyorum.Buyrun Emre Amirim geçin oturun şöyle gençler sizde ayakta kalmayın lütfen oturun,sağolun hocam nasılsınız,hamdolsun gayet iyiyim çay söylüyorum hemen bekleyin burada,zahmet etmeseydiniz,olur mu öyle şey deyip gözden kayboluyor iki dakikalığına ,Daha önceden çok danışıklığımız var hocayla sağolsun,ellinde bir tepsi beliriyor hoca köşeden,kaç şeker Amirim! İki yeterli. Hocam sadede gelelim bir cinayet araştırıyoruz maktulün masasında bir ayet bulduk buyrun sizde bakın nedir ne anlama gelir!?Kamer 49.ayet ;Şüphesiz biz her şeyi dakik, şaşmaz bir ölçüye ve bir kadere göre yarattık.Evet anlıyorum bu ayet genel yapısıyla kader ayetlerinden bir tanesidir geride dört ayet daha var,Yardan burada her şeyi bir nizama intizama göre ayarladık buyurur daha sonrasında da ,İsra 13. Ayette biz insanın çalışmasını kendi çabasına bağladık buyurur,yani sizin cennet ve cehenneminiz burasıdır,Allah size seçme şansını bu sebepten verir.Bence katilin cinayetleri devam edecek,yani hocam maktulle bir bağlantısı var diyorsunuz olayın benim anladığım geçmiş yaşamlarına bakmak lazım değil mi? Aynen öyle Amirim kader ile alakalı diğer ayetleri not alın bir kenara ,bu şahıs çok kurnaz aklınca kendini can alıcı meleklerin yerine koyuyor,melekler derken hocam? Bir tane melek yok mu Azrail adında? Beyler Kuranı Kerim’de ölüm melekleri vardır,Enam 61. Ayette ; O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.Yani melekül mevt olarak geçerler,Azrail kelimesi Tevrat’ta yer alır.Öyle bakıyoruz birbirimize kendi dinimizle ilgili ne kadar az şey bildiğimize şaşırıyorum.Bu yaştan sonra bir şey daha öğrendik Allah iyiliğinizi versin deyip ayrılıyoruz Hocanın yanından.

    Beyler bayanlar toplantı odasına,elimizde neler var? Amirim aslında çok fazla Bilgi yok hepsi normal bilgiler,şu kaderle ilgili diğer ayetleri tahtaya yazar mısın Barış,Amirim bulduklarım
    Enam 59,Tevbe 51,Hadid 22/23. Ayetler var.Bence şu kitabı incelemek lazım biz eve gittiğimizde muazzam bir kütüphaneyle karşılaştık çoğu eski kitaplardan oluşan bine yakın eser vardı içeride.Ölüme sebebiyet veren kitap suç ve ceza,çok manidar değil mi? Önce kitap sonra ayet? Şu kızla konuşmak lazım belki katil de cenazeye gelir Özlem’in dediği gibi,hadi bakalım yarın doğru cenazeye gidiyoruz,Önce dışarda bir çay içelim sizin karnınız acıkmadı mı derken tutuyor yine mağlum baş ağrılarım,sandalyeye zorla tutunuyorum kolumun altından tutup kaldırıyor beni Ali,Amirim oturun şöyle su getirin ordan bakmayın öyle,yine o baş ağrılarınız mı Amirim,cevap verecek halim yok terlemeye başladım soğuk soğuk,biraz su için kendinize gelirsiniz,verdiği öneriye uyarak bir dikişte bitiriyorum bardağı,şimdiden daha iyiyim yavaşça kaldırında gidelim, şu montumun cebinden hapımı ver bana Barış ,Amirim bir doktora görünseniz adam gibi.Git işine Ali geldim elli yaşına zaten göreceğimi gördüm hadi uzatmada gidelim deyip tersliyorum çocuğu.Baş ağrılarımın sebebini nerden bilsinler aslında kaybettiğim karım ve kızım yüzünden olduğunu her neyse bu hikayeyi ilerde anlatıcağım nasıl olsa.

    Benim emektara atlayıp Ortaköy’e doğru gidiyoruz,önce bir kumpir sonrada tavşan kanı çaylarımızı yudumlarken aklıma geliyor,Evlatlar siz bu çayın hikayesini biliyor musunuz?zamanında üç harfliler derlermiş buna,Çin hükümdarlığı zamanında şifa amaçlı kullanılmış sonra içmeye başlamışlar hatta gök tanrılı dinlerde ateşle konuşmalarının sebebi içtikleri çayın halüsinasyon etkisi yaratmasındaymış.Yani kafalar bir milyon desene Amirim ,Aynen Barış.O zaman birer üç harfli daha alalım Amirim ne dersiniz?hadi söyle bakalım içip kalkalım.Beni eve bıraktıktan sonra ,sabah gelme Ali direk cenazeye geçin orada buluşuruz deyip ayrılıyorum yanından.Evde olmak çok güzel ikinci odaya girip eşim ve kızımın anılarıyla hasret gideriyorum yapıcak çok iş var okunacak çok kitap ,benimde sağlam bir kütüphanem var,hepsi gerçek yıllarına ait bine yakın eser.Çeşitli düşüncelerle dalıyorum kahve ve kitaplarım arasına.....


    Çeşitli rüyalar arasında nihayet sabah oluyor,telefonun saati çalmadan uyanıyorum yine ,güzel bir kahve ve çift kaşarlı tostun tadına varıp atlıyorum benim emektara doğru cenaze evine,bizimkiler çoktan gelmişler,Günaydın gençler,günaydın Amirim,insanlarda yavaş yavaş gelmeye başlıyor,çeşitli mecralardan insanlar var burada sanat,siyaset,ekonomi ,tanıyan tanımayan kim varsa gelmiş görüş günü gibi ortalık ben kızına yaklaşırken çocuklarda etrafı gözlüyor,Merhabalar Ben komiser Emre siz Handan hanımın kızı olmalısınız iki dakikanızı bize ayırabilir misiniz? Beni buradada mı buldunuz gerekli ifadeyi merkezde verdim ben,Biliyorum son zamanlarda annenizin her hangi bir sorunu derdi yada kendisini rahatsız eden birisi varmıydı?Annem çok çalışırdı ben uzun zaman yurt dışında kaldım netten görüşürdük bol bol en son kargoyla bir kitap gelmiş eski ilk baskılardan çok sevinçliydi çünkü kitap kolay bulunacak bir şey değil.Biliyorum Rusça gerçek metne sahip,sonra haber alamadım bir haftadır bende atlayıp geldim,nasıl böyle bir şey oldu anlayamıyorum kim ne isterki ondan.Orasını bizde merak ediyoruz,sağolun zaman ayırdığınız için.Var mı evlatlar her hangi bir şey ,valla burası normal Amirim.Anladım hadi gidelim merkeze, olayların üzerinde durmaya odaklanmışken telefon çalıyor acı acı,arayan Recep müdür,buyurun Müdürüm deyip açıyorum telefonu,çabuk buraya gel Emre diyen kızgın bir ses tonuyla kapatıyor telefonu suratıma,hayda bu herifde iyice azıttı artık,hayırlısı bakalım deyip ayrılıyorum bizimkilerin yanından.Kapıyı çalıp içeri geçiyorum,bu ne Emre sen ne biçim iş yapıyorsun iç işlerinden aradılar bir profesör daha ölmüş,Hobbala ,ne ara! Bak Emre az bir zamanın kaldı kalbini kırmak istemiyorum şu işi eline yüzüne bulaştırmadan çöz şimdi çık dışarı deyip kovuyor beni odadan,iyice uyuz oldum bu adama artık benim suçum ne arkadaş.Arkadaşlar bir kişi daha ölmüş,yine sağlık sektöründen profesör Savaş bey,hani şu televizyonda sağlıklı yaşam üzerine demeçler veren adam mı, evet Ali hadi bakalım olay yerine marş marş.Basın mensupları biz gelene kadar bitmişler hemen,Amirim bir açıklama ,Amirim olay nasıl olmuş? Basın ordusunu yarıp içeri giriyoruz zorda olsa,açıl beyler lütfen,özel yapım giysileri giymemiz lazım Amirim çünkü yine grip mikrobundan şüpheleniyorlar.Savcı bey içerde beyazlar içinde el işareti yapıyor bana gel diyerek,Sayın savcım merhabalar, Merhabası mı kaldı Emre sabah sabah, bir delinin peşinde dolaşıyoruz yine.Masası başında ölmüş ağzı burnu mor sümüksü sıvılarla dolu gözleri yuvalarından çıkmış nefes alamamış anlaşılan bakın masasında eski bir kitap ve yine ayet,Hayvan çiftliği 1946 baskısı ve Hadid 23.ayet,Allah Allah bu adamın amacı ne Emre komiserim,sayın savcım bulacağız merak ettmeyin saygılar deyip olay yeri inceleme görevini tamamlamadan ofise dönüyoruz.Beyler bayanlar şu deliyi bulun bana emekliliğime az kaldı zaten canım burnumda Ali siz bu kitapların nerelerden temin edileceğini Özlem sende maktulün geçmişini araştır bakalım ne çıkacak,bende hocaya bir daha gideyim bakalım bu neyin nesi?

    Arabama atlayıp doğru yeni caminin yolunu tutuyorum,namaza başlamadan hocaya bakıyorum yerindemi diye kapının önünde bir kedi takılıyor gözüme geçendeyse vardı bu ama çok üstünde durmadım sanki beni takip ediyor kafası ve gözleriyle bir kediden çok insan gibi,tıklatıyorum kapısını hocanın,Amirim gel dışarda kalma buyur otur hoş geldin,çok da hoş gelmedim hocam,yine birisi öldü değil mi? Evet yanında bu ayeti bulduk haklı çıktın.Hangi ayeti buldunuz? Hadid 23; Elinizden giden şeylere üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle de şımarmayasınız diye böyle yaptık. Çünkü Allah, büyüklük taslayan ve insanlara karşı böbürlenen hiç kimseyi sevmez.Me demek istemiş olabilir,bence eskiden yaptıkları ortak bir hatadan dolayı cezalandırıyor olabilir,daha önceki maktulle bağlantısı varmıymış? Araştırıyoruz hocam,bence ortak noktalara bakın derim anladım sağolun hocam yalnız geçende de üstünde durmadım şu kedi neden insanları korkmadan takip ediyor adı da yurtsuz ilginç,Amirim bazen bende tırsıyorum bu hayvandan sanki ölen bir insanın ruhu içine girmiş de bize bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibi geliyor.Sen genelde dikkat et uyurken kulağını bununu yemesin hocam deyip ayrılıyorum yanından.Giderken fark ettim kedi bir an olsun ayırmadı gözünü üzerimden,bıyık altından gülüyor mu ne?Aliye telefon açıp beni Fatih’teki eski arkadaşım Adilin yanından almasını istiyorum,Kültür evi var Adilin o da benim gibi tam bir kitap kurdu,Kapıdan içeri girince ooo mirim hoş geldin sen buraların yolunu bilirmiydin? Deyip kucaklaşıyoruz, Adil iş güç koşturuyoruz senin gibi emekli olamadık az kaldı neyse sana bir kaç kitap sorucam derken Ali giriyor içeri,bak bu delikanlı Ali bu da arkadaşım Adil memnun oldum bende delikanlı,elimde iki resmî masaya koyup konuşmaya başlıyoruz ,bu iki kitap gerçek dillerinde ve ilk baskılar,bay be Emre kolay bulunmaz bunlar,herkes temin edemez satsa bile kodaman insanlar alır ve bunun listesini tutarlar.Sana bir adres vereyim Kadıköy’de ismi Akif,sahaf dükkanı var bilse bilse o bilir.duydun Ali kaybedecek vakit yok hadi bakalım....

    Ali ile sahafın yolunu tutuyoruz bu soğuklar insanın canını okuyor Aralık sonlarına doğru geliyoruz,benim için kış ayı hüzün zamanı demek.Sahafın yerini bulmakta zorlanmıyoruz içerisi çok kalabalık değil üç adam birde üniversiteli bir genç var,kimliklerimizi çıkarıp kendimizi tanıtıyoruz.Merhabalar ben Komiser Emre yardımcım Ali bir kaç sorumuz olacaktı bu kitaplar gerçek metinli bulunabilir mi? Amirim çok kıymetli iki eseri gösteriyorsun fazla koleksiyoncuda yoktur bu kitaplar bulmak kolay değil satılıksa alabilirim! Malesef satılık değiller ,Amirim bizde bakabilir miyiz dedi iki adam buyrun bakın bakalım ikiside bir anda eserleri görünce donup kaldılar titrek bir sesle birbirlerine bakıp yok Amirim ilk kez görüyoruz deyip kapıya davranmaya kalkarken gelin bakim buraya neyin peşindesiniz siz deyip enselerinden yakalıyorum korkak ürkek Amirim gitmemiz gereken bir yer var geç kaldık bırakta gidelim değil mi Akif bir şey söyle ,Amirim onlar karıncayı incitmez bırakında gitsinler,sen sus Ali al bunları ekip otosuna da bakalım bizden neyi saklıyorlar,Hanım bekler bende dükkanı kapatacaktım zaten,sende bizimle geliyorsun Akif efendi kambersiz düğün olmaz,bir saat kadar sorgu odasında üçünü terletmeye başlıyoruz Ali Barış ve ben,elimdeki dosyadan okuyorum Senin adın Metin mi Sen Emre sende Akif evet beyler 25 Aralık gecesi nerdeydiniz? Yani ilk maktul öldüğünde? İçeride bir panik havası başlıyor kesin bir iş var bunlarda.Hadi konuşun işimiz gücümüz var Söze Akif başlayıp Orhan Veli’yi kurtarıyorduk demez mi! Bizi alıyor bir gülme.Hahahahaha. Ulan kaç yaşında adamlarsınız deli gibi bizde sizi dinliyoruz ciddi ciddi, Amirim şaka yapıyoruz biz kurtardık şairi demez mi!Ali bu manyakları hastaneye sevk edin sonra savcılığa verin deyip çıkıyorum odadan.Çok yorgunum Özlem bir bardak su ver eve gidiyorum ben.Tamam Amirim sen çok iyi bir kızsın Ali’yle iyi geçin o da sana yanık diyorum.Kızarıyor bizimkinin yanakları,

    Eve varıyorum nihayet kendi ihtiyarlığım huzurum ve anılarım içinde görevimi yerine getirmenin verdiği huzurla silahımı rozetimi masanın üzerine bırakıyorum,diğer odadan aldığım resimleri koyuyorum masama Eşim kızım ve benim mutlu olduğumuz eski fotoğraflar,kızımızı hasta olduğunda götürmüştük Handan hanımın o zamanlar doktorluk yaptığı hastaneye savaş beyle grip tanısı koymuşlardı doğru düzgün inceleme yapmadan eve gönderip nane limon kaynatın bir şeyi kalmaz demişlerdi nerden bilirdik domuz gribi olduğunu ve Eşimede sıçrayıp ikisini benden alacağını Aynı bugün gibi soğuk bir Aralık sonunda.Telefonum acı acı çalmaya başlıyor.Arayan bizim Ali,telefonu açar açmaz neden Amirim neden yaptın bunu lütfen bir delilik yapma diye bağırıyor avaz avaz ağlar bir sesle,Demek buldun beni Ali diyorum vakit Kemal’e erdi Ali affedin beni,Ali kırarcasına kapıyı açarken başımdaki silahı görüp Amirim yapmayın değmez bu insanlar için diye ağlamaya başlıyor yanında Barış da var çok koşmuşlar belli soluk soluğa konuşmaya çalışıyorlar,Kamera kayıtlarından buldunuz değil mi diyorum,Amirim neden söylemedin bize her türlü yardım ederdik neden böyle bir tezgah düzenledin,Evlat herkesin kaderi kendi boynundadır onlar benim en sevdiğim insanları benden aldılar bende onların yöntemiyle aldım intikamımı kızımın gripli mendillerini buzdolabında saklayıp özenle eşimin kitapları arasına yerleştirdim.Onların mikroplu olacaklarını bilemediler aynı acıyı yaşattım onlara yavaş ve ızdırap dolu ,artık huzur içinde ölebilirim deyip kafamın sağ tarafına ateş ediyorum .

    Gözümü açtığımda hastahanedeyim kolumda kelepçe,ben kimim neden burdayım ve niye kilit altındayım bilmiyorum.Savcılık beyin fonksiyonlarımın yerinde olmadığına karar vermiş kurşun beynimimin sağ tarafını yok etmiş,yani geçici hafızaya sahibim,sadece 30 dakika, hakkımdaki tahkikatede gerek kalmamış ,malulen emekli edilip evime gönderiliyorum.Kitaplarım ve anılarımın içine.......
  • Bu o kadar zor ,Çetin ve imkansız gibi görünen bir olay aslında,bir insana sorsanız makarna sevdiğin halde ıspanak neden sevmiyorsun diye tatmin edici bir kaç cümle kuramaz kendiside bilmez neden sevmediğini düşünmez çoğu zaman sevmiyorum işte der geçer,Alt metinlere bakmak lazım hayatının ,belki çocuklukta yaşanılan bir travma,küçük bir olay belkide sevmediğine sebep ,dedim ya neden Orhan Veli kurtarılacak olan, Ne yani Hitleri mi! Kurtaralım yoksa Mao’yu mu! İkiside delinin teki Allah göstermesin o dönemleri bir daha,şairi çok sevdiğimizden aklımızın bir köşesinde düştüğü durumdan kurtarmak vardı hep, nasıl olur bu dünyada yaşlanıp ölse neler katar bir sürü düşünce,hayal bu ya ,kim bilebilirdi 300 yıllık bir cihazla mümkün olacağını......

    Metin ,Emre ve ben bizim dükkanın arka tarafındaki bölmeye geçiyoruz.Evlat bir saat kadar yantarafta olacağız,sen göz kulak ol dükkana,çok önemli bir şey olmadan da butona basma sakın deyip Mehmete bir kaş göz işareti yapıp kapatıyorum kapıyı,Onun adı Mehmet benimki Akif ,Bu isimlerle yapılacak en iyi iş ya şairlik ya yazarlık ya da sahaflık, başka ne ola ki.....

    Burası benim kaçış odam,babamdan kaldığı zaman yeniden yapılandırdım,otuz metre kare alana sahip beşken bir yapıda duvarları üç santim yalıtım köpüğüyle kaplı,dışarıdan içeriye ses gelmiyor aynı zamanda tam terside mevcut sadece içerden yanabilen kırmızı ışık mevcut , acil anlarda haber verebilmek için,yukarıdan gelen ışığın şiddeti çok önemli olduğundan ayarlanabilir bir tasarım yaptırdım,İki duvarda kendimce önemli saydığım yediyüze yakın edebi eser var,hepsi ciltli ve gerçek birinci baskı, çok kolay olmadı toparlamak ,maddi değeri bir yana manevi değeri çok yüksek benim için.Bir üçlü deri koltuk karşısında iki tekli ve ortada sehpa yerlerde de Bursa işi büyük bir halı mevcut,fazla eşyaya değer vermem ben ; her şey ve herkes aslına hizmet etmeli bu dünyada.

    Metin ve Emre şaşkın ürkek üzerlerindeki garip duyguyu atamadan konuya giriyorum,Beyler bu güne kadar benim ağzımdan çıkan kelimelere güvenip itaat ettiniz,sizleri hiç bir zaman yarı yolda bırakmadım,kaç senelik hukukumuz var, birazdan söyleyeceklerim size imkansız mantıksız ve saçma gelebilir hiç önemli değil beni can kulağıyla dinleyin deyip oturtturuyorum koltuklara ,yalnız güzel bir çay içelim şöyle üç harfli......

    Metin meraklı soruyor Akif sürekli ileride sizlerden bir ricada bulunabilirim dediğin an bu an mı?Evet Metin doğru tahmin ettin,çayımdan bir yudum alıp başlıyorum planı anlatmaya; Arkadaşlar bizim en çok sevdiğimiz şair Orhan Veli değil mi? kendi aramızda konuşurken;keşke yaşasa aramızda olsa bir sürü edebi eser bırakırdı adam pisi pisine öldü deyip sabahlara kadar tartışmadık mı?,evette konunun kurtarmayla ne alakası var anlamadım,Emre kuşkulu sıcak çay bardağını sıkıca tutmuş bir şeylere hızlı cevaplar arayan huzursuz çocuklar gibi sağ bacağını titretip duruyor istemsiz.Bende Metin’e katılıyorum sadede gel arkadaş ! tamam tamam anlatıyorum sıkboğaz etmeyin insanı;Emre sağ üst raftan ikinci sıra dışı yaldızlı kitap,Metin sende şu alt raftan gazete sayfalarını ver bende cihazı getireyim.Herkes iyice meraklandı yüzlerindeki garip kuşkudan anlıyorum,bir anlık gözlerde sisli puslu bakışlar,yüz kasları gergin ,havaya eski kitapların kendine has kokusu yayılıyor,Emre’nin elindeki kitabın sayfaları açılırken.Elimdeki cihaz en aşağı 300 yıllık,Çinliler tarafından icat edilmiş aslında Nikola Tesla’nın bulmasını tercih ederdim,Önce bir sandık gibi iki parça halinde açılıyor ortasında beyaz bir inci küre var yaklaşık iki yumruk büyüklüğünde kutunun ağırlığı yirmi kiloya yakın.Maun ağacından yapılmış üzerine Mısır medeniyetlerinde ki gibi çeşitli figürler kazınmış,sanki mayalarla bir benzerlik gösteriyor,kutunun içinde iki tarafa paralel eksende açılan üzerlerinde sağ ve sol elin tutacağı iki parça var bütün parmakların uçlarına gelen sinir noktaları ve daha iyi iletim sağlamak için hafif derinlikte bir yapıya sahip,elektrolit ile iletkenliğinin artacağı bir yapıya.

    Beyler şu anda elinizdeki gazete makalelerinde çeşitli insanların geçmişte yaşanan olaylar ve kişilerin son anlarında neler hissettiklerini bilen paranormal insanların deneyimleri var,hepimiz bunları safsata hurafe ve saçmalık olarak gördük,ne yazık ki çok yanılmışız.Bir çok gazetenin başlıklarına bakıyoruz tek tek,Rusya’da uçak kazasında ölen kadının yaşadığı korkular,kaybolan kızının atkısından yerini bulan medyumlar vs... bir sürü doğa üstü olayla dolu gazete kupürleri,Bakın zamanında Aborijinleri araştırmaya giden yazarın yaşadığı anıları anlattığı kitabı hepimiz okuduk hafif bir tebessümle,kendi aralarındaki dalga boyunu iletişim şeklini gayet iyi hatırlıyoruz, İşte Bu cihaz tam da sorularımıza cevap olsun diye eskiden medyumluk yapmış bir adamın oğlu tarafından getirildi.Artık adına ne derseniz deyin kader tesadüf size kalmış.Elindeki kitabın on sekizinci sayfasında ki resme dikkat et! Boyutlar arası bir bilinç kapısından bahsetiyor ve işte resmî aynen bu kutu hatta üzerindeki betimlemelere varana kadar,Çince aslından çevirme yaptırdım güvenilir kaynaklara ,bir bilinç altı aktarımı söz konusu çalışma şekli çok basit aslında , ellerinizi bu bölmelere yerleştirip gidilecek zamana ait nesneyi de tam olarak kürenin önündeki oyuğa koyup ışığın gelmesini bekliyoruz tabiki eller sıvı elektrolit içinde olmak zorunda en büyük iş ay ışığına kalıyor,Emre yirmi sekizinci sayfayı açar mısın!biz Aralık ayının sonlarındayız ayın konumu yeni ay olmak zorunda çünkü bütün yıldızlar güneş ve dünya aynı hizaya geliyor.Buda iki günümüz var demektir.İşte bu da son nesne,sağ cebimden köstekli bir saat çıkarıp üzerindeki imzayı gösteriyorum,O.V.K harflerini içeren,Metin ve Emre’nin gözleri ışılıyor saati görünce yüzlerinde mutlu bir tebessüm,Bunu nerden buldun sen diyor ikisi aynı anda,Ben sahaf değilmiyim deyip gülüyorum.Her şeyi anladık da kim gidecek peki,Emre’ye katılıyorum kim gidecek , tabiki Emre gidecek,ben mi! Evet en iyi hipnotize edilen sensin ,Metin’in kalbi var olmaz o, ben dışarıdan müdahale etmek zorundayım kontrol amaçlı,Emre kitabın ellinci sayfasını açar mısın!Burada geçireceğin bir saat orada bir güne eşit unutma sadece bir günün var bu arada senin yaşadığın her şeyi küreden görüp müdahale edeceğiz korkmana gerek yok.Peki canım acıyacak mı?Hayır kendi bilincine geçtiğinde dayak yemiş gibi hissedeceksin.Belki bir süre hayal aleminde hissedebilirsin.
    Hadi bakalım doğru evlerinize iki gün sonra sabah Şafak sökerken rıhtımda buluşuyoruz yanınıza çok eşya almayın ve yengelere selam söyleyin.....

    Herkes evlere dağıldığında iki günlüğüne arkadaşlarla kampa gideceklerini söylediler zaten belirli aylarda bir araya geldiğimizden kimse sorun etmedi bunu,Sabah benim emektar arabayla almaya gidiyorum bizimkileri her zamanki köşede beni bekliyorlar,Arkadaş nerde kaldın donduk burada, baktım çoktan nevaleyi düzmüşler,rahmetli Ragıpla hepimizin sevdiği kahvaltılıklar,tulum peyniri ,taze tereyağı,taze kaşar,çizik zeytin,ikide tava ekmeği.Şimdiden açlığımız ve görevin kutsallığının huzurunu hissederek yollara düşüyoruz.Dağ evi aynen benim bir parçam gibi ne zaman yazmak istesem canım sıkılsa buraya gelip binlerce kitabın içinde kaybolurum ,çeşitli sahaf arkadaşlardan topladığım Harika eserlere sahibim,evim iki katlı üst kat tavanının yarısı kırılmaz ısı yalıtımlı camdan oluşuyor,çeşit çeşit ağaçların içinden yıldızlar ve ay ışığını seyretmek huzur veriyor insana.yukarıdaki odada kadife kaplı iki tekli koltukla sadece kitap okumak için tasarlanan geniş yayvan bir koltuğum var.Arabadan inip temiz havayı içimize çekiyoruz,doğal yaşamak gibisi yok Metin emekliye ayrılıp buraya yerleşmek lazım desemde biz emekli olamayız yapımızda yok.Hadi çok acıktım geçelim içeri de midemiz iki lokma görsün ,nerden taktın bizi peşine arkadaş bu yaştan sonra süper kahraman mı olacağız,Emre sen den olsa olsa emekli dul yetimin bacanağı olur diye şaka yollu takılıyorum.Kahvaltı faslını geçip önemli bulduğumuz konular üzerinde çalışıyoruz.Efendiler üç saatimiz kaldı,Emre sen bu iki Mecidiyeyi yanına al ve bu takımı giy,tabi feneri unutma,şapka takmana gerek yok,seni telkin ettikten sonra saate odaklanacaksın ,şairin öldüğü tarih 10 kasım 1950 olduğuna göre,Atatürk’ü anmak için Ankara’ya gittiğini anlıyoruz, o zamanlar yeraltı sistemleri yeni yapılıyor zaten gece karanlığında açılan çukura düşmüş ,sen bu noktada devreye gireceksin ,adım adım takip edeceksin ve kaza geçirmesine engel olacaksın anlık olarak küreden takip edeceğiz korkma.Herkes yerine geçsin başlıyoruz,ellerini yerlerine koy ve saate odaklan ondan geriye saydığımda telkin altında olacaksın,o sırada ay ışığı küreye vurunca Emre’nin üzerinde elektrik geçişlerine benzer akımlar oluştu,üç iki bir ,beni duyuyor musun ,Evet saate odaklanmanı istiyorum 10 kasım 1950 hazırız.Ortalığı bir anda yüksek bir ışık aydınlatıp sönmeye başlıyor Emre Ankara’nın sisli puslu bir gününe gözlerini açıyor,Tabi Metin ve Akif küreden etrafa yayılan görüntüleri dehşetle izliyorlar......

    Ankara çok gelişmemiş haliyle merhaba diyor hüzünlü soğuk bir günden ,gayri ihtiyari gazete aramaya başlıyor gözlerim ,büfeden bozma bir köşe başında cumhuriyet gazetesi takılıyor gözüme, o dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü,anlaşılana göre Kore savaşındayız,Genel kurmay başkanı Nuri Yamutu’nun demeci var sol üst köşede ,sağ alt da Güngör Fırtına evlendi yazıyor,üst satırlarda Meclisin bu günkü gündemine dair bilgiler veriyor,aslında değişen çokta bir şey yok eskiler iyiydi diyoruzda büyük yokluk var memlekette çocukların üstü başı perişan öğrencilerin ayakkabıları delik deşik,karneyle alış veriş yapılıyor,Biz Orhan Veli’yi bulalım deyip mayın tarlası gibi yokuşlardan yukarı doğru çıkmaya başlıyorum.Çankaya ne kadar değişecek bir bilseler.Edindiğim bilgilere göre alkolle arası bayağı iyimiş en çok rakı şişesinde balık olsam şiirini okurduk birbirimize biz alkolü hiç sevmesekte.Etrafı seyrederken akşamın o kendine has kömür dumanlı havası çökmeye başlıyor biliyorum bu köşeden gelicek hafif meşrep,Nihayet karanlığın içinden görüyorum onu,uzun boylu zayıf genç bir delikanlı ,anlık bir hareketle elimdeki feneri yakıp.Orhan bey dikkat edin deyip giriyorum koluna ,pardon tanışıyormuyuz diye soruyor bana,ben sizi çok iyi tanıyorum bu kadar alkol almayın ilerde çok tanındık birisi olacaksınız deyip gideceği yere kadar eşlik ediyorum,çok teşekkür ederim bari isminizi bağışlayın,Emre benim adım ,hayırlı akşamlar dilerim.

    Üç iki bir şimdi bu zamandasın,Akif ve Metin diz çökmüş bana bakıyorlar telaşlı korku içinde,başardık mı diye soruyorum ,Akif raflardan bir kitap çekiyor elinde bir otobiyografi ,Orhan Veli’yi kurtarmak adlı,yazarı Akif Derin,sayfalarını heyecanla açıp hızlı bir göz atıyorum ,okudukça başım dönmeye başlıyor,ön sözünde Emre ve Metin’e sevgilerimle yazıyor,10 kasım 1982’de vefat etmiş sirozdan 68 yaşında,darbe sırasında yargılanmış,yurt dışında yaşamak zorunda kalmış,ülkesine geri döndüğünde yaşam boyu Onur ödülü almış.Bir sürü öğrenci yetiştirmiş,kitlelere örnek olmuş....Birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağlıyoruz,kimseye anlatamayacağımız bir anının yüküyle oku bakalım Akif güzel bir şiirde kendimize gelelim diyorum.....
  • Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya; ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti, savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuştuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye: -“Bu sizinmiş” denip, sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile “ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler “benimde şuyum eksik” demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım, savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı Çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı Çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala “vatan” der başka bir şey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan Yılbaşı Çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen; dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. “Ah... Ah… Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin”. “Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu”.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener, fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela, sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış, Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim: -“Amca” dedi. “Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?”
    Babam: -“Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.”
    -“Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?”
    -“Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.”
    -“Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.”
    Biz çocuklar hep beraber başladık: -“Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım”.
    -“Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...”
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve ailece, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine: - “Mama, hindiyi nerden bulacağız?” dedi.
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine “Mama” diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -“Ne hindisi oğlum? Hindi olmazsa olmaz mı?”
    -“Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.”
    -“Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?”
    -“Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.”
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -“Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?”
    -“Hayır olmazmış. Rusuhi, Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.”
    -“Bu yılbaşı dediğiniz de ne?”
    -“Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?”
    -“Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.”
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı. Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti:
    -“Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün” dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk da hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Bizde ise gurur son haddindeydi. Öyle ya, ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -“Bunun adı neydi Rusuhi?”
    -“Tombala yengem, tombala.”
    -“Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?”
    -“Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.”
    -“Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.”
    -“Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.”
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -“Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?”
    -“Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.”
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle: -“Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...”
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -“Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?”
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -“Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.”
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri Yılbaşı Çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek: -“Muallim bey, muallim bey! Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.”
    -“Ne diyorsun sen Yılbaşı Çavuşu? O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?”
    -“Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.” “Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin.” “Keşke sizi gâvurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.”
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı Çavuşu, bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı: -“Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.”
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -“Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?”
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.”
    -“Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?” “Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirseydi.”
    -“Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.”
    -“Gâvur diploma verir mi insana. Gâvur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.”
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi: -“Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Bir de onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -“Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kâğıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.”
    Rusuhi ağabeyim; -“Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?” dediğinde Yılbaşı Çavuşu;
    -“Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken, ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken, beni görenler kaçıyor. Sen gâvurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gâvurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın-kız, bebe demeden katlediyorlar” dedi.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. İlk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -“Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?”
    -“Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim. Gece gündüz ‘gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım’ dedim. Muharebe ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım. Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: -“Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir” dedi.
    -“İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı: -“Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.”
    -“Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.”
    -“Benden, kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.” “Geri döndüm: -“Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız” dedim.”
    -“Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.”
    -“Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.”
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman Yılbaşı Çavuşu...
    Affet ne olur...