• Kadının Dünyayı Algılama Şekli Erkekten Farklı / Mülâkat

    Annenin çocuğuna ilk hediyesi ‘duygu kabı’dır!
    Kıymetli okurlarımız, sizler için Psikolog Zühre Çelen Hanımefendi ile ‘Kadın Psikolojisi’ ekseninde röportaj yaptık. Çok verimli bir söyleşi oldu elhamdülilllah. Sizlerin de keyifle okuyacağını; verimli bulacağını ve pay alacağını umuyoruz.

    Mülâkat: Elif Yüksek

    “DÜNYAYI ALGILAMA ŞEKLİMİZ ERKEKLERDEN FARKLI”

    Hocam öncelikle kadın psikolojisi üzerinde konuşalım istiyorum. Bu psikolojiyi nasıl tanımlarsınız?

    Kadın psikolojisinden önce büyütme şekillerimize bakmamız; biraz o tarafı irdelememiz gerekiyor. Çünkü bizim doğuşumuzdan itibaren dünyayı algılama şeklimiz erkeklerden farklı.

    Kur’an-ı Kerim’de bunlar zaten o kadar net anlatılıyor ki; erkeklere verilen sorumluluklara baktığımızda, biz sanki kadınlar eksik gibi algılasak da aslında bu, her iki tarafın da kendi içindeki yoğunlukla alakalı. Çünkü biz kadınlar daha “ınga” dediğimizde (henüz bebekken) beynimizin sol yarımküresini kullanırız. Erkeklerse sağ yarımküreyi kullanıyor. Bu kadar ayrıştırmalı bir şeyde aynı olayı, aynı şekli bambaşka görebiliyoruz.

    Biz kadınlar çok ayrıntılı gidiyoruz, erkekler tek bir işte daha başarılı olabiliyor. Mesela biz mutfağa girdiğimizde dört-beş çeşidi bir arada çıkartabiliyoruz. Buna karşın çok büyük aşçılar erkeklerden çıkıyor ama büyük organizasyonlar yoksa erkekler, küçük işlerle ilgili sonuç odaklı gitmediği hiçbir şeyde mantık oluşturamıyorlar. Ta en başında kadınların algılaması, hayata bakış açısı, estetik yapısı, duygusal yapısı incelendiğinde bambaşka bir altyapı çıkmış oluyor.

    Daha çocuk yaştayken eşitlik algısı ya da farklı şeyler, çok yoğun verildiğinde ya da “Aman çocuğum! Sen okuyorsun, şunu şöyle yapma!” denildiğinde, fıtrata aykırı yetiştirildiğinde; kadınımsı ama kadınımsı özelliklerini yitirmiş kadınlarla doluyor ortalık.

    Feministlik denince, ta insanın ilk yaratılışında “LİLİTH” denilen bir faktör var ve bu, feminizmin de temelini oluşturur. Buna göre; Allah Hz. Adem’i yaratır sonra kalan çamurla da Lilith’i yaratır ve ikisini de cennete koyar. Ama Lilith der ki: “Hop ben de topraktan yaratıldım, biz seninle eşitiz.” Sonra çok sıkılır; cennetten ve Hz. Adem’den şeytana kaçar ve şeytanın çocuklarını doğurur. Feminizm temelinde bu eşitlik algısı vardır. Yani birisi ‘feministim’ diyorsa ve eğer bu algıları kabullenmemişse zaten feminizmin altyapısını oluşturamıyor.

    Biz inanıyoruz ki; Hz. Havva kaburga kemiğinden yaratıldı. Hem en yumuşak, hem bütün organlar için çok hayati bir noktada. Ve ben, genlerimle alakalı bu yumuşaklıkta büyüdüğümü farz ederek kadınlığımı çok seviyorum. Çünkü bizim dünyaya gelme amacımız “üremek”; birinci amacımız bu! Biz kadı olmak için ya da doktor olmak için dünyaya gelmedik. Zaten kadınlara özel meslekler değil bunlar ve ne yazık ki; bazı şeyleri eğer farkındalıkla oluşturamazsak, otomatikman bu meslekler bizim üzerimizde/kemiklerimizde deformasyon oluşturuyor. Erkeğimsi kadınlar çıkartıyor; çok güçlü karakterler… Erkekler de burada hormonal olarak kadınsı davranışlarla eşlerine destek gibi görünen altyapılarda çıkıyor ortaya. Bunlar de ne yazık ki evliliğin dengesine ve kadın psikolojisine ters.


    “KADIN GÜÇLÜ OLMALI AMA ALANLARINI İYİ BELİRLEMELİ”

    Kadın güçlü olmasın mı yani?

    Kadınlar tabi ki güçlü olmalı ama alanlarını iyi belirlemeli diye düşünüyorum. Osmanlı, sağlık ve eğitimi kadına verdiği için yükselme dönemini dorukta yaşamış. Çünkü eğitim, sağlık ve vakıflar kadınların elindeymiş. Sadaka verecek insan kalmamış çünkü bu alanda kadınlar çok iyi. Kadınlar çok iyi gözlemler ki; beyninin sol tarafını kullanmak burada işe yarıyor. Erkeklere de savaşmak ve toprakları genişletmek kalıyor. İyi bir iş bölümü… Bu hususlara dikkat edilirse kadın psikolojisinden önce yetiştirme alt yapısında kesinlikle ayrıştırmacı değil bütünleyici bir yol elzem görünüyor. Erkeğin görevleri, kadının görevleri… Tabii ki eşit yapabileceği görevler, siyah beyaz gibi ayrıştırılmadan bu denge içerisinde, pazılın birbirine girebilecek altyapısında verilirse; güzel sonuçları hep birlikte göreceğiz inşallah.

    “HIRSLA, ÖFKEYLE BÜYÜYEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRİYORUZ”

    Yani tıpkı pazıl parçaları gibi ki; ikisi birbirinden tamamen farklı ama bir araya geldiğinde birbirini tamamlıyor.

    Şimdi biz kadınımsı erkeğe, erkeğin rollerini; erkeğimsi kadına da kadının rollerini yükleme çabasındayız. Bir kadın birçok şeyi, en kötü anında yapabilir ama savaş anındaymış gibi bu dengesizliği sürekli yaşadığımızda; ortaya savaş içinde büyümüş ve ne yazık ki mağdur olmuş çocuklar çıkıyor. Öyle ki; hırsla, öfkeyle büyüyen çocuklar yetiştiriyoruz. Tabii ki ideallerimiz olacak ama önce kadınlığımız, anneliğimiz, evlatlığımız, kadın naifliğimiz geliyor/gelmeli. Evet, biz çok güçlüyüz. Ama o gücümüzü de doğru alanda doğru yerde, sadece egosal savaşlarda değil de merhamet noktasında farklı boyutlarda da geliştirmeliyiz. Otomatikman farkındalıklarla herkes yerini bilmiş olacak. İçişleri bakanı da ödevini bilecek; çok önemli bir bakanlık o. Dış işleri bakanı da o boyutuyla görevini bilmiş olacak. Denge galiba böyle kurulacak.

    “ANNE OLMANIN OKULU OLMALI”

    Şimdi sizin sözünü ettiğiniz bu dengenin, büyük oranda olmadığını görüyoruz maalesef. Bu da birtakım psikolojik sorunlar doğuruyor. Bunların başında ne geliyor sizce, kadın açısından baktığımızda?

    Kimliksizlik geliyor. Biz sadece şartlı sevgiyle çocuklara bakıyoruz. Kız ya da erkek olarak bakmıyoruz; ayrıştırılmış özelliklerini geliştirmeden, seçici algılamasını vermeden…

    Toplumun kabullendiği şu aşamada; ders başarısı olabilir, konuşma yeteneği olabilir, birazcık amiyane olabilir ama fazla savunmacı bir kimlik, edepsiz bir kimlik (kim güçlüyse o alır gibi) bıraktığımız bir altyapı, özellikle kardeşler arası hiyerarşide ne yazık ki çok oturmuyor evde. Çünkü herkes öne çıkmış, sivrilmiş bir altyapı oluşturuyor.

    Ben hep şunu söylüyorum: kadınlar hamile kaldıklarında -genel anlamda demeyeyim de- hastalıklı bir bakış açısı geliştiriyorlar. Kendilerini Hz. Meryem gibi hissediyorlar; karnında bir canlı büyüyor ve doğan çocuk Hz. İsa oluyor. Şimdi bu dengeyi kuramayınca bu çocuğa yüklenmenin ne anlamı var? Annenin geçmişte alamadığı, yaşayamadığı, yapamadığı bütün her şeyi, 0-3 yaş çocuğun eleştirme yeteneğinin %50’sinin oturduğu bir dönemde anne akıtıyor. Annenin bu konudaki yapamadıkları, başarısızlıkları, -kız ya da erkek çok fark etmiyor aslında- kendi yaşayamadıklarını çocuğunun yaşamasını istediği bir altyapıyı oluşturuyor. Ve çocuk bu duygularla, kendi isteklerini eşleştiremediği zaman, ortaya kırılmış bir kimlik çıkıyor.

    Güzel bir söz var; yarım doktor candan yarım imam imandan alır, diye. Birçok şeyi yarım bırakıp çocuğun kendi ‘mitokondrisini’/geçmişini oluşturmasına izin vermeden, bizim doğrumuzla ya da bizim egomuzla ya da bizim isteklerimizle şekil alan bir kimlik, ‘kendi’ olmaktan çok uzaktır. Zaten 0-3 yaşta bir çocuğun, akıl hastası olup olmadığı belli oluyor. Psikoz yaşayanlar, 0-3 yaştaki o yanlış kodlamalardan dolayı yaşıyor. O yüzden bizde çok esprilidir: “Hadi çocukluğuna bir geri dönelim.” 0-3 yaş; hiçbir eleştirme yeteneği yok ve hatırlayabildiği bir dönem değil. Ancak o dönemde ne akıtılırsa iz kalıyor. Eğer çok öfkeye, kötü muamelelere, tacizlere ya da farklı şeylere maruz kaldıysa; hatırlamadığı bu dönemde (bir nevi) bir kitap var ve kitap onu yazıyor zaten. Ve o yazdığı kitap bile ne yazık ki bunları hatırlamıyor. Hatırlamadığı şeyler davranışlarına çok ciddi bir şekilde yansıyor. Ve o yansımalarda kendi olmayan karakterleri yansıtıyor.

    Anne olmanın okulu olmalı bence. Kesinlikle. İçimizde bir psikoloji kitabı var ama bazen bu kitabı okumadan hazırlıksız yakalanabiliyoruz. Ya da o anda ‘çocuk anlamaz’ deyip kendi egolarımızı öne çıkartabiliyoruz. Doğduğundan itibaren… Bak çok ilginç bir şey anlatayım Elif Hanımcığım:

    Şimdi çocuğa bebekken takılan altınlar var ya; sen nasıl benim çantamdan altınları alamazsan o çocuğun altınlarına da dokunamazsın. Çok ilginç bir şekilde dinen bu böyle… Ancak burada bile saygı yok. Anne diyor ki: “Bunlar benim altınlarım!” Hayır efendim, onlar senin altınların değil! Buradan başlayan bir ego var. Sonra o çocuk ne kadar başarılı olursa ve bir yerlere gelse; anne diyor: “Ben senin annenim. Sayemde buralara geldin. Şunu yapmazsan sütümü helal etmem.” Vs. Ya da başka bir şeyle sürekli kendine bir kimlik bulmaya çalışıyor.

    Şimdi biz kimliklere eğer bu kadar müdahale ediyorsak; “Benim yaşayamadığımı sen yaşayacaksın” diye içini kakıtıyorsak o yarım kadın oluyor, kadınlığını da inkâr ediyor. Kadınlığı reddedince diplomasıyla yaptığı şeyle kendince bir kimlik oluşturmaya çalışıyor. Sonra anne olunca üzülüyor, korkuyor, annesine tekrar yapışıyor. Ve o annenin tekrar eli uzuyor; kırık eli… Onu aşağılıyor. Ona ‘ablamsı anne’ rol ve modelini verip çocuğuyla ömür boyu bağlarını kopartıyor ve yahut da çok iyilik yapıyor. Onun çocuğuna bakıyor; “Kızım çalışsın, doktor olsun, öğretmen olsun” diyor. Oysa bu dünyaya gelme sebebimiz anne-baba olmak; üremek. Birinci amaç bu… Şimdi bu birinci amacın etrafında diğer amaçları; büyük taşı yerleştirip de küçük taşları da ona göre yerleştirip aile hayatını çok iyi oluşturabilirsek, zaten otomatikman bu sorunların hiçbirini yaşamamış olacağız. Ben annemin kimliğini yaşıyorum, annem de annesinin kimliğini yaşıyor. Gerçek zamanlama ve oranlamayı hiçbir zaman yakalayamıyoruz. Aklımız başımıza geldiğinde de bunları düşünmekten Alzheimer oluyoruz. Türkiye’de (istatistiklere göre) ne yazık ki; her iki kişiden birisi Alzheimer ya da Parkinson yaşıyor.

    Bunun sebebi; yaşayamadığımız kimliklerimizi, yaşlılıkta tamamen yok etmeyi hedeflemek. Aslında Avrupa’da ya da başka yerlerde bu kadar yoğun değil. Çünkü kendi sınır ve yaşanmışlıkları var. Düşünün ki: kadın, çocukken evin küçük kızı; abisine veya babasına hizmet eden kız. Büyüyor ve evleniyor; kayınvalidesine, kocasına hizmet eden, çocuklarına hizmet eden kız. Yani hiçbir zaman kendi olamıyor. Kendi talepleriyle değil. Hep birisinin yönetmesiyle… Biz ‘eksik etek’ değiliz bu noktada. Bizim sınırlarımızı öncelikle anneler düzeyleyecek. Çocuklarını, evvela o birey olarak kabul edecek. Az önce anlattığımız altın hikâyesi gibi “Nasıl yani, o benim altınım. Ona verilmez ki!” Çok duydum bu cümleyi. Allah katında benden bir borç aldığınızda ödemeye nasıl çaba sarf ediyorsanız; aynen bunda da aynı borçtasınız ve bunların da yazılması gerekiyor. Ama biz bunlara ne yazık ki hiçbir zaman dikkat etmiyoruz.

    “ANNELİK/BABALIK BU DÜNYANIN İMTİHANI”

    Bu, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyetinin göstergesi değil mi? Daha doğar doğmaz Allah-u Teâlâ o çocuğa bir kimlik veriyor. Saygı, şahsiyet noktasında direkt mesajı veriyor anne-babasına ve çevresindekilere. Benim yarattığım kulum/halifem, vurgusuyla…

    Çok ilginçtir: annelik veya babalık bu dünyanın imtihanı! Ahrette, inançlarımıza göre böyle bir şey olmayacak. Ama ailedeki bu imtihanın bedelini, olumlu ya da olumsuz ödeyeceğiz. Biraz farkındalığı da anlamamız lazım. Biz direkt olarak ne yapıyoruz? Zamanlama ve oranlamayı kaçırarak direkt ya ruhlar âlemindeki gibi ya din kisvesini kullanıyoruz. Hani oradaki inançla yapılanlarla ya da yargılama şekliyle şu andaki yaşadığımız hayatla alakalı aynı semptomda; aynı bakış açısında değiliz. Çünkü burada zamanlı bir bedenimiz var ama ruhumuz, iki yaşında da yetmiş yaşında da aynı. Bu dengeyi kuramadığımızda otomatikman beden; bu konuda çok yaşlanarak, çok sıkıntıya girerek kendi içinde çok şekilsiz bir hal alıyor. Yarı akıllı ya da aşağılanan bir kimlikte oluyor. Belden aşağı konuşuluyor. Oysa ben hep şunu anlatırım: Tasavvufta namus kiminle anlatılır? Diye. Size de sormak istiyorum. Tasavvufta namus dendiğinde kim gelir aklınıza?

    “FITRATIN BENCE KADIN VEYA ERKEK KİMLİĞİ YOK”

    Namus kavramı ve iffet denilince benim aklıma ilk Hz. Yusuf geliyor, ne hikmetse…

    Neredeyse bu sorunun cevabını ilk doğru bilen sizsiniz. Herkesin aklına kadınlar geliyor, işte Hz. Aişe, Hz. Fatıma. Ve üzülerek söylüyorum ki; Kur’an-ı Kerim’de bahsi edilen iffet olayının, şu anda toplumda tam tersi yapılıyor. Gömleği arkadan yırtan bir kadın var ve sonra biz ondan ‘Züleyha annemiz’ diye bahsediyoruz. Çok ilginç. Bu, dengeyi kuramamakla alakalı… Kur’an-ı Kerim’de şeytanın Allah-u Teâlâ’ya sorduğu soru var ya hani: “Kur’an’ı değiştiremezsin” diyor rabbi ona, “mealini de mi değiştiremem?” diye soruyor şeytan. “işte onu değiştirebilirsin” diyor Allah. Geleneklerle, göreneklerle ne yazık ki din kisvesi altında bozulmuş zihniyetleri akıtılan bir sürü farkındalıklar var. Ve çocuk büyütürken de biz, ne yazık ki bunları ön plana koyuyoruz. Böylece kadın psikolojisi değil de kadınımsı erkek mi, erkeğimsi kadın mı belli değil; ortaya bir yaratık çıkıyor. Fıtratın bence kadın veya erkek kimliği yok.

    “ANNENİN ÇOCUĞUNA İLK HEDİYESİ ‘DUYGU KABI’DIR!”


    Peki, insan hayatının en mühim aşaması hangisi sizce?

    0-3 yaşında, benim hatırlamadığım dönemde kişiliğimin %30’unun oturduğu bir dönem var ve o dönemde de üç tane aşama vardır hayatımla ilgili. İsterseniz önce o aşamalara bir bakalım: 0-2 aylık bir dönem var, çocukların hayatında. ‘Lohusalık’ dediğimiz dönemde. Bu dönemde çocuğun duygu kabı oluşuyor. Hayatımız boyunca annemizin bize hediye edebileceği en önemli şeydir: duygu kabı.

    Bütün duyguları taşıyacak bir duygu kabı! Avucumun içi kadar da olabilir, bu oda kadar da olabilir; demirden, çelikten, kâğıttan olabilir. Çocuk, ömür boyunca, yaşayacağı bütün duyguları bu kap üzerinden tanıyacak. Şimdi kâğıdın içine koyduğu duygu, çok çabuk deforme olup kaybolmaya başlayacak. Çelikten olursa; çok sert bir çocuk olacak. Bu oda kadar olursa; çok derin bir çocuk olacak. Küçük olursa; odun gibi bir çocuk olacak. Lohusalıkta neden bir kadını 40 gün yatırmak gerekir? Çocuğu sevmek değil buradaki amaç. Çocukla, onun duygularını bozmadan, ona bir kap hediye etmek. Annenin ilk hediyesidir o çocuğuna…

    Öfkeli ya da mutlu ya da kompleksli; isteyen ya da istemeyen bir anne çocuğuna dokunuyor. Çünkü o bir beton ve ne düşerse o anda üzerinde bir iz yapacak. Misal; çok stresli bir gebelik olmuş olabilir. Koca ile boşanma aşamaları olabilir. Ciddi bir kayıp olabilir. Ya da farklı başka bir şey olabilir. Ama bu bebeğin kaderini değiştirmez. Çünkü onun annesinden alacağı bir kaba ihtiyacı var. İşte bu aşamada anneler, çocuklarına ya nefret kusuyorlar ya da çok sevip “sen hiçbir şey yapamazsın” diyorlar. Ve çocuk hayatı boyunca hiçbir şey yapamıyor gerçekten. Hep annesinin korumasında falan…

    “Ben çocuğuma bilmem şu yemeği yedirdim, benim çocuğum nasıl şizofren oldu” diyorlar. “Ama ben duygu kabında onu çok sevdim!” diyorlar.

    “Kedi gibi sevmişsin” diyorum. “Kimliksizce sevmişsin. Duygu kabını oluşturmamışsın. ‘Benim duygu kabım ikimize de yeter canım. Sen bana bak bunun dışında hiçbir şeyin önemi yok’ demişsin.”

    Biliyor musunuz, nefis üzerine bir araştırma yaptığımda hiçbir şey bulamadım. Ne olduğu hakkında hiçbir fikir yok. Çok ilginç. Şekil, yaratılış… Hiçbir şey yok. Sadece aç kalınca… Pavlov’un köpekleri gibi… Bir disipline girmeden adam olacak bir şey değil nefis. Yani sınırları çok net. O kadar net ki; o sınırları ona oluşturmazsan aç kalırsın. Ya da hapis kalırsın. O asla ıslah olmuyor. Bu kadar açık ve net… Şeytan onu çok güzel yola getiriyor. “Hadi gel” diyor. Ortaya yemi atıyor. Nefis de bunu alıyor. Şimdi beden ve ruh bununla uğraşsın dursun. Hele bir de ‘duygu kabın’ küçükse; hadi geçmiş olsun! Bizim duygularımızı ruhumuz yönetir. Kap yok duygu da yok. Hani bazen bakarız birine: “ne ruhsuz” deriz. Ruhsuz değil; o aslında duygu kabı olmayan insan.

    0-1 yaş, bizim ‘oral dönem’ dediğimiz emme dönemi…

    Hemen sonrasında 2-2,5 yaşlarında tuvalet dönemi. O dönemde çocuğun Allah inancı oturuyor. Allah inancı otururken de ilk tanrı kim çocuğun hayatında? Baba! Kayıt sistemi oluşmayınca baba, her kapıdan çıktığında ölüyor. O yüzden ağlıyorlar babanın peşinden. Beş karış boyuyla görsellikte gördüğü en büyük şey: Baba! Eğer o baba, eli-kolu dolu iyi bir tanrı olarak geliyorsa; çocuk Allah’a inancını güvenle oturtuyor. Ama baba eziyet eden bir babaysa… Ateizm psikolojisinin odak noktasında işte bu vardır.

    Diyorlar ki: “Biz çok dindarız, çocuk hep namaz gördü, abdest gördü, şunu gördü. Niye Allah’a inanmıyor benim çocuğum?” İrdeliyoruz: “Evet” diyor “Baba o dönem sapıtmıştı; eve gelmiyordu, bizi dövüyordu.” O canavar baba ve anneyi çıkartmadan psikoz vakaları da çok kolay olmuyor tabi. Biraz zorlanıyoruz. Ve tabi uzun soluklu çalışmak gerekiyor.

    0-3 yaş bitti. Babayı artık baba olarak dünyaya alabiliriz. Artık sosyalleşme dönemi geldi. Anne-baba, kardeşler, komşu, anaokulu, kreş gibi farklı şeylere hazır hale geldi. Burada da kitabın %40’ı yazılıyor. Yine çocuk; eleştiri yeteneği yok.

    Bir gün bir anaokulunda bir çalışma yapıyordum; çocuk yeni geldiği için çok fazla tutmak istemedim. Aşağıda yemekhanede benimle oturuyor. Çocuğu oturttum. Bana dedi ki: “Öğretmenim ben acıktım mı?” Annesini çağırdım. “Aman hocam” dedi, “Tabi ki saat bekliyorum.” Muz saati, şu bu saati… İrdeliyorum: Çok açlık çekmişler çocukken, fakir bir ailenin kızıymış…

    Şimdi fallik dönemde çocuk sosyalleşmeye başladı. Anneye diyor ki: “Ben senden birkaç saat ayrı kalabilirim. Artık yemeğimi de yiyebiliyorum, tuvalete de gidebiliyorum. Senden ayrı kalabilirim.” Ama anneler, bu dönemde çocuklarını çok fazla incitebiliyorlar. Özellikle anaokulunda biz bunu çok fazla yaşıyoruz. Kadın diyor ki: “Bensiz durmaz.” Ben de diyorum ki: “Sizsiz durur. Siz buraya güvenecek misiniz? Siz buraya güvenmediğiniz için durmaz. Çünkü ‘annem buraya güvenmediyse burası güvenilir değil’ algısı oluşuyor. Kadın bu tavrıyla adeta şunu söylüyor: “Ben kesinlikle bensiz durmanı istemiyorum. Bana bağımlı olmanı istiyorum.”

    Bu aşamada (0-6 yaş) kişilik %90 oluştuğundan, çok ehemmiyet gerektiren bir dönemdir…

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz…

    Rica ederim.



    Zühre Çelen Kimdir? 1974 yılında Karabük’te doğan Çelen, Newport Psikoloji Bölümü mezunu olup bu bölümde yüksek lisans yapmıştır. Evli ve iki çocuk annesidir. Hastane, danışmanlık merkezi, anaokulu ve belediye gibi kurumlarda aile ve grup terapistliği alanında danışmanlık yapmıştır. Halen aile terapistliğine devam etmektedir.
    Kaynak: nisanurdergisi.com

    https://www.kastamonur.com/...6tDWKiu8z7SdMwNVMxv0
  • 189 syf.
    ·8/10
    Kitaplar hakkında genellemeler yapıp istisna olanları saptayacak kadar geniş bir okuma geçmişim yok belki ama okuduklarım içinde; kötü olduğu başından belli olanlar vardı, ilk yarısı kötü olup son yarıda kurtaranlar ya da tam tersini yapanlar vardı, nerdeyse baştan sona benim için fecaat olan kitaplar da okudum. Ama ilk defa son 10 sayfası ile fikrimi tamamen değiştiren bir kitap gördüm.

    Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum'un filminin çıkacağını duymuştum, romandan uyarlama olduğunu duyunca ve kitabın bkmkitap'ta 5 tl olduğunu görünce de almıştım. Film bugün Netflix'te yayınlanmış, ben de akşam kitabı elime aldım. Bir çırpıda bitti.

    Aradığınız gerilimse kesinlikle gerim gerim gerileceğiniz bir kitap. Aslında kitabın ilk yarısı hafif tempoda, keyifli diyaloglarla ilerliyordu. Karakterleri tanımaya başladığımız bölümdü. Yavaş başlayıp sonra giderek temposu artan gerilim müzikleri gibi, bu kısımlarda da korkunun gölgesi vardı ama ikinci yarı başlayana kadar çok da huzursuzlanacak bir şey yoktu. Psikoloji ve felsefe tabanlı güzel konuşmalardı.

    Son 10 sayfası ile kurtarıyor dedim çünkü kitabın ikinci yarısı, sayfalar ilerledikçe ilk yarısını aratır oldu. Okurken hoşuma gitmedi. Bunun sebebi korku/gerilim kitapları delisi biri olmamam olabilir (Stephen King istisna tabi).


    Kız ve erkek arkadaşı, çocuğun ailesine yemeğe gitmek için uzun bir araba yolculuğuna çıkıyor. Ailesinin evi ise kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde. O uzun yolculuk boyunca da çevrede hiçbir hayat belirtisi yok. Tamamen ıssız kilometrelerce yol. Evde ve dönüş yolunda yaşananlar benim için tam bir kargaşa ve gerilim yumağıydı. Kız ve oğlan evden dönerken sırf yere çöp atmamak için arabayla bir okul bahçesine giriyor. Hesapta yokken okul binasına girmelerine sebep olan bir durum oluyor. Korku türünü sevenler için olayların asıl kızıştığı kısım burası. Ama bana göre, türü seven biri için bile o okul sahneleri zihin bulanıklığı yaşatacak ve hikâyeden kopukluk hissettirecek bölümlerdi. Gel gör ki son 10 sayfada yazar, olayları öyle güzel bağladı ki bana kitabın 180 sayfasının 180'inin de aynen yazdığı gibi yazılmış olması gerektiğini düşündürdü. Spoiler olacağını bilmesem kitabı, final sahnesi sebebiyle çok ünlü bir filme benzeteceğim. Hatta şu an yazarken aklıma başka bir film ve klasik bir kitap da geldi. Okursanız size de illaki bir şeyler çağrıştıracaktır.

    Filmle ilgili yorumları okurken, insanlara tavsiye etmek noktasında bazılarının çekimser kaldığını gördüm. Ben de aynı çekinceyi kitap için yaşıyorum. Herkese öneremesem de okuduktan sonra pişman olacağınızı sanmıyorum açıkçası. Sadece bahsettiğim zihin açıcı diyaloglar için bile şans vermeye değer. İyi okumalar...
  • İstanbul Sözleşmesini Okudum -1-

    İstanbul Sözleşmesi üzerinden ciddi bir tartışma var. Özellikle Pınar Gültekin’in vahşice katledilmesinden sonra “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” sloganı ile sözleşme karşıtlarına karşı ciddi bir kampanya yürütülmekte. Aslında İstanbul Sözleşmesi artık tamamen siyasi bir mecraya çekilmeye çalışılıyor. Bağırmadan, çağırmadan, kavga etmeden delillere dayalı olarak konuşmak gerekirken bir kısım çevrelerce siyasi bir takım menfaatler uğruna kutuplaştırma çabasına gidiliyor. Bu kutuplaştırma çabaları artık öyle bir noktaya geldi ki: sözleşme karşıtlarının asla sözleşmeyi okumadıkları yalanını bayraklaştırıp asıl hedefin sözleşmeden çıktıktan sonra rahatlıkla kadınlara şiddet uygulamak olduğu iftirasını atabiliyorlar. Bunu yaparken zerrece yüzleri kızarmıyor. Çünkü bunu bir dava addetmiş durumdalar. Yanlış anlaşılmasın dava derken kadın cinayetlerini engelleme davası değil; her hal ve şartta İslam’ı ve müslümanları suçlu gösterme davasıdır bu. Eğer öyle olmasaydı Pınar Gültekin’i katleden cani, bir bar işlettiği halde Pınar’ın katledilmesinden İslam sorumlu tutulur muydu? Biz kimseyi ve hiçbir kesimi toptan temize çıkarma ya da toptan karalama derdinde değiliz. Söz konusu insansa her şeyin mümkün olabileceğinin farkındayız. Bundan dolayı kimseye kefil olmak gibi bir gaflete düşmeyiz.

    İstanbul Sözleşmesi bu kutuplaştırma siyasetinden tamamen ayrı olarak ele alınmalıdır. Eğer gerçekten kadın cinayetleri ve kadın şiddetinin bitirilmesi konusunda samimiysek algı operasyonlarına takılmadan ilgili uzmanlardan bu konuyu öğrenmeliyiz. Ben bir psikolojik danışman olarak sözleşmeyi defalarca okudum, sayısız uzmanla görüş alışverişinde bulundum. Konu ile alakalı sayısız bilimsel kitap, makale, araştırma okudum ve bunların üzerinde çalıştım. Resmi kaynaklardan, istatistiklerden faydalandım ve sonuç olarak psikolojik açıdan bu sözleşmenin ciddi problemler taşıdığına kanaat getirdim. Bir hukukçu olmadığım için işin hukuki boyutuna değil; psikolojik boyutuna dikkat çekeceğim. Şimdi, sözleşmeyi destekleyenlerin dayandıkları genel argümanları ve ardından sözleşmede bir uzman nelere itiraz ediyorum bakalım.

    İstanbul Sözleşmesi Karşıtları Sözleşmeyi Okumuyor! mu?

    Aslında çok büyük bir algı operasyonu içeren bu iddia temelde malum çevrelerin müslümanlar hakkındaki “yobaz, cahil, gerici” gibi etiketlerinden kaynaklanıyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi’ni iptal talebiyle Türkiye gündemine taşıyan aydın dindar kesimdi. Durum bu olunca malum çevrenin yıllanmış önyargıları devreye girerek “bu yobaz cahiller sözleşmeyi okumadan konuşuyor!” düşüncesiyle böyle bir tezvirata başladılar. Bu tezviratı destekleyen bir gazete İstanbul Sözleşmesini savunurken bir karikatür yayınladı. Bu karikatürde cübbeli, sakallı, şalvarlı bir adamın eline bıçak ve sopa verilmiş “Seni yeneceğim İstanbul Sözleşmesi!” diye bağırdığı tasvir ediliyordu. Bu karikatür açıkça müslümanlarla özdeşleşen bir giyim tarzının ön plana çıkarılması ve eldeki bıçak ve sopayla da “yobaz müslüman şiddet yanlısıdır” algısını oluşturmaya çalışmaktadır. Oysa aynı gazete, karikatürün hemen yanında Pınar Gültekin’in fotoğrafını koymuştu. Ne trajiktir ki Pınar’ı öldüren cani, sakalsız, seküler bir hayat tarzını benimsemiş, bar işleten biriydi yani gazetenin ideolojisine göre gayet medeniydi! Hakikat bu olmasına rağmen suçlu yine sünnet üzere giyinen müslümandı. Bir kısım modernist yönelimli müslümanlar da onların bu sinsi oyununa bilerek ve ya bilmeyerek alet oluyorlar.

    Oysa sözleşmenin iptal talebi birçok uzman ve akademisyen tarafından ciddi deliller üzerine bina edilerek Türkiye gündemine taşındı. Bahsi geçen uzmanların aidiyetleri ya da dünyaya bakış açıları önemli değil. Çünkü objektif deliller ortada. Çürütebilen varsa buyursun çürütsün. Zaten bu kara propaganda ve iftiraların nedeni de budur. Çürütemeyince saldırganlaşıyorlar ve karakter suikastine kalkışıyorlar. Keşke size sunduğumuz delillerin yarısını bize karşı sunabilseydiniz. İşte o zaman medeni şekilde tartışabilirdik. Oysa şuan elinizde süslü slogan ve bol miktarda ajitasyon malzemesinden başka bir şey yok.

    Biran sözleşme karşıtlarının hiç birinin sözleşmeyi okumadığını düşünelim. Peki sözleşmeyi destekleyenlerin hepsi istisnasız olarak sözleşmenin her bir maddesini okudu mu? Bu garantiyi kim verebilir?

    İstanbul Sözleşmesi 24 Kasım 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 5. oturumunda gündeme alındı. Görüşmeler 22.50’de başladı, 23.16’da bitti. Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan Sözleşme; tüm partilerin uzlaşmasıyla 26 dakikada mecliste onaylandı. O dönem milletvekili olan ve sözleşmeye evet oyu veren Sayın Mehmet Metiner kısa bir süre önce açık yüreklilikle İstanbul Sözleşmesi oylaması için aynen şu ifadeleri kullandı: “Eminim ki oy veren vekil arkadaşlarımızın kahir ekseriyeti neye oy verdiklerini bilmeden el kaldırdılar. Sırf parti grup başkanvekilleri el kaldırdıkları için.(…) Kendi adıma itirafta bulunuyorum, yanlış yaptık.” Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere bırakın sözleşmeyi savunan herkesin okumasını, meclis gibi en kritik noktada görev alan milletvekillerimiz bile sözleşmeyi okumadan onaylamışlar. Bu açık gerçeklere rağmen hala kimin okuyup kimin okumadığının çetelesini tutmaya kalkarsanız zararlı çıkacak olanın kim olduğu ortada değil mi?

    İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! mı?

    Sözleşmeyi canhıraş savunan çevrelerin sosyal medya sloganı haline gelen bu cümle aslında hiçbir delile dayanmayan bir slogan. Zira Özgecan Aslan, Şule Çet, Emine Bulut, Pınar Gültekin ve daha nice kadınımız vahşice katledilirken İstanbul Sözleşmesi yürürlükteydi. Yani burada ciddi bir manipülasyon var. Bu fikri savunanlara İstanbul Sözleşmesi’nin yaşattığına yani kadın cinayetlerini azalttığına dair tek bir istatistik verin dediğimizde ortaya bir tek istatistik bile koyamıyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun akıllara zarar bir grafiği var. Bu grafikte sözleşmenin kabul edildiği 2011 yılında 121 kadınımız cinayete kurban giderken bu sayı her yıl artarak 2019 yılında 474 oluyor. Mezkûr platform bu tabloyu “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” ve “İstanbul Sözleşmesi şart” tagları altında sözleşmeyi savunmak adına paylaşıyor. Oysa bu tablo “İstanbul Sözleşmesi öldürür” tagı altında paylaşılmış olsa ortada çelişki olmayacaktı. İnsanların akıllarıyla dalga geçmek işte bu kadar basit! Halkımız bu zevata prim vermemeli daima aklıselime uymalı ve delille konuşanları dinlemeli. Sürekli bağırmak delilsizliğin en büyük göstergesidir.


    İstanbul Sözleşmesini Okudum -2: Kadınlara Rahatça Şiddet Uygulamak İçin Sözleşmeye Karşılar(!)


    İstanbul Sözleşmesi’ni savunan bir kesimin iddiası da bu. Öyle bir algı oluşturuyorlar ki sözleşmenin gündeme geldiği 2011 yılından önce şiddet uygulamak suç değilmiş de İstanbul Sözleşmesi ile suç olmuş gibi propaganda yapıyorlar. Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdiğinden beri kadın cinayetlerinin arttığına dair rakamları bir önceki yazımızda vermiştik.

    Konunun biraz daha net anlaşılması adına İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ve çok katı şekilde uygulayan İskandinav Ülkelerindeki duruma bakalım. İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanma durumunu denetleyen GREVIO adlı bir kurul var. Bu kurul belli aralıklarla sözleşmeye imza atan ülkelerin sözleşmeyi uygulama durumlarını denetleyip rapor yazar. Bu kurula göre İstanbul Sözleşmesinin temel ilkelerini en iyi uygulayan ülkelerin başında İskandinav Ülkeleri geliyor. Peki, İstanbul Sözleşmesi’ni en iyi şekilde uygulayan ve toplumsal cinsiyet kavramına hayati önem atfeden bu ülkelerde kadına yönelik şiddet ne durumda bir göz atalım.

    Amnesty Interntional’ın (Uluslararası Af Örgütü) 3 Nisan 2019’da yayınladığı raporu Euro News şu şekilde haberleştirdi:

    “Cinsiyet Eşitliğinde Zirvedeki İskandinav Ülkelerinde Tecavüz Oranları Korkutucu Seviyede”

    Rapora göre, sadece Finlandiya’da her yıl yaklaşık 50 bin (elli bin) kadın tecavüze uğruyor. Danimarka’da sadece 2017’de tecavüze uğrayan ya da tecavüz girişiminde bulunulmuş kadın sayısı 24 bin. Dahası, bunların 890’ı polise bildirilmiş ve bunların sadece 94’ü mahkûmiyetle sonuçlanmış! Finlandiya’da ise bu rakam sadece 209. 50 bin tecavüz ama 209 mahkûmiyet!

    Uluslararası Af Örgütü’nden Kumi Naidoo, bu dehşet verici tabloyu şu sözlerle yorumluyor: “Cinsiyet eşitliğini sürdüren güçlü kayıtlara sahip İskandinav ülkelerinin şoke edici derecede yüksek tecavüz oranlarına sahip olmaları bir paradoks.”

    İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturan toplumsal cinsiyet eşitliği ideolojisinin yasal anlamda en iyi uygulandığı ülkeler, kadına yönelik şiddette başı çeken ülkeler. Temel Haklar İçin Avrupa Birliği Ajansı’nın (European Union Agency for Fundamental Rights/FRA) 28 AB üyesi ülkede yaptığı araştırmanın sonuçları bunu doğruluyor. Araştırma o güne kadarki en kapsamlı araştırma olması sebebiyle kritik. Toplamda 42 bin kadınla yüz yüze görüşülmüş. Araştırmanın sonuçlarına göre şiddetin en çok görüldüğü ülkeler arasında % 52 ile ilk sırada yer alan Danimarka’yı, % 47 ile Finlandiya, % 46 ile İsveç takip ediyor.

    Demek ki İstanbul Sözleşmesi çok güçlü şekilde uygulansa da şiddet yine oluyor. Bundan anlayacağımız şey açıktır: İstanbul Sözleşmesi’nin kapağında her ne kadar kadına karşı şiddeti önleme ismi taşısa da bu sözleşme, amacına hizmet etmiyor. Artık bu hakikati görmemiz şart! “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyenlerin tutunacak tek bir sağlam delili yok. Yukarıda İskandinav Ülkelerine ait verdiğimiz istatistikler aynı zamanda “İstanbul Sözleşmesi yeterince iyi uygulanmıyor” iddiasında olanlara da cevap niteliğindedir. Zira en iyi uygulayan ülkelerin hali de ortadadır.

    İstanbul Sözleşmesine Göre Şiddetin Kaynağı

    Sözleşmeyi savunanların belli başlı argümanlarına cevap verdikten sonra İstanbul Sözleşmesi’nde nelere itiraz ettiğimizi anlatmaya çalışalım. Tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan bu sözleşme isminden anlaşılacağı üzere kadına karşı her türlü şiddeti engellemeyi amaçlamaktadır. Buna herhangi bir itiraz olamaz. Ancak sözleşmenin giriş kısmında şiddetin kaynağı aynen şu sözlerle aktarılmaktadır. “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak (…)” Açıkça görülüyor ki İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddetin tek kaynağını toplumsal cinsiyet kavramı olarak görüyor. Sözleşmenin tümünü okuduğumuzda da bunu açıkça görebiliyoruz.

    Toplumsal cinsiyetin tanımını yine İstanbul Sözleşmesinden aktaralım: “Toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özelliklerdir.” Tanımdan açıkça anlaşılan şey, kültürümüzün kadınsı ve erkeksi olarak kodladığı her şeyin bu kavram içine girdiğidir. Sözleşme, kadına yönelik tüm şiddetin işte bu toplumsal cinsiyet kavramından kaynaklı olduğunu savunuyor. Yani kadınlarımızın gördüğü tüm şiddetten dinin, geleneğin, kültürün, tecrübenin şekillendirdiği toplumsal cinsiyet sorumlu tutuluyor. Oysa kadına karşı şiddetin en fazla alkolün etkisi altındayken gerçekleştiği yıllardır yapılan araştırmalarda ispatlandığı halde, sözleşmenin hiçbir yerinde alkolün şiddet üzerindeki rolüne en ufak bir atıf yok. Tüm şiddetten toplumsal cinsiyet rolleri sorumlu tutuluyor. Cinsiyet rollerimizin tamamen problemsiz olduğunu iddia etmiyorum. Sonraki yazılarımızda buna da değineceğiz. Bizim itirazımız, toplumda hayati öneme haiz olan bu rollerin kökünden kazınmaya çalışılmasınadır. Sözleşmenin bu yönü de LGBT lobisine koz veriyor.

    Toplumsal cinsiyet kavramının psikoloji literatüründe tanınması 1968 yılında ABD’li psikanalist Robert Stoller’in “Sex and Gender” kitabıyla oluyor. Kitabında aslında tek cinsiyet tanımının değil; iki cinsiyet tanımının olduğunu savunmaktadır. Cinsiyetin biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) olarak ikiye ayrıldığını yazar. Yani erkek/kadın olarak doğabilirsiniz (sex) ama erkekliği/kadınlığı(gender) toplum size dayatır ve öğrenirsiniz. Toplumsal cinsiyet, “işte bu dayatmadan dolayı problemli bir kavramdır ve toplumun kadın ve erkek rolleri yıkılmalıdır” demek ister Robert Stoller. İşte bu tarihten itibaren hayatımıza girmeye başlayan bu kavram, o günden bu yana bilim camiasında büyük tartışmalara neden oldu. Yani hala üzerinde ittifak edilebilmiş bir kavram değil. Yani bu kavramı zemin yapıp üzerine uluslararası bir hukuk metni inşa etmeniz kesinlikle doğru değil. Çünkü her anlamda ispatlanmaya muhtaç yönleri var bu kavramın. Üstelik son yıllarda toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet ayrımını çürüten deneysel araştırmalar ciddi şekilde çoğalmış durumda.

    Burada birkaç gün önce Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro’nun Polonya’nın İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceklerini açıklarken zikrettiği bir cümleyi hatırlamakta fayda var. Sözleşmede bazı maddelerin ideolojik unsurlara sahip olduğunu savunan Ziobro, sözleşme ile “biyolojik cinsiyete karşı sosyo-kültürel cinsiyetin(toplumsal cinsiyet)” inşa edilmeye çalışıldığını söylerken tam da bu noktaya işaret ediyordu. Çünkü şu haliyle toplumsal cinsiyet kavramı bilimsel olarak tartışmalı olmakla birlikte feminist ve LGBT lobilerinin dayanak noktası olarak hizmet veriyor.

    Sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi, şiddetin yegâne kaynağını toplumsal cinsiyet kavramı olarak görür. Birçok bilimsel çalışmada şiddetin asıl kaynakları (başta alkol olmak üzere) açıkça ortada olmasına rağmen tüm fatura bilimsel olarak son derece tartışmalı olan toplumsal cinsiyet kavramına kesiliyor ve diğer şiddet faktörlerine en ufak bir yaptırım teklifinde bile bulunulmuyor. Yani daha olup olmadığı bile belli olmayan bir kavramı siz tüm şiddetin sorumlusu olarak ilan ediyorsunuz. Kaldı ki bu kavramın içine cinsiyet rollerini de dahil ederek onları da öcü gibi gösteriyorsunuz. Durum bu olunca sözleşmenin amacının kadına karşı şiddeti önlemek olduğu iddiasının içi boşalmış oluyor.

    Devam edecek…

    Geçmiş Kurban bayramımız mübarek olsun.

    Dua İle…

    Feyzullah Akdağ
  • 254 syf.
    ·Beğendi·10/10
    - Merhaba arkadaşlar uzun zamandır okuduğum bir kitabın yorumunu bırakmak için geldim. Fatih Duman ile Ene kitabı sayesinde tanıştım. Kitap gerçekten çok güzeldi. O kadar çok ibret alınacak mevzu var ki. Bu kitap hakkında bir sürü yorum yapılabilir. Bazı yerlerinde iç sesim ve bizzat nefsim ile konuşma fırsatı buldum. 'Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerini kandıran nefis biz biçareleri kandırmaz mı?' dedim. Öyle güzel kandırıyor ki bunu idrak etmenin verdiği acziyet içerisindeyim ve sanırsam bir müddet bu acizliğim devam edecek. Kitabın başında da geçtiği gibi "hatta bu kitabı okuma diyecek nefsin" diyordu. İnanın aynen bu şekilde oldu. Dedim "sonra okuyayım biraz sıkıldım." Ama daha sonra "Nefs" kelimesi beni aldı götürdü, ta ki kitabın sonuna kadar nasıl geldiğimi anlayamadım. Yazarın kalemini ve üslubunu beğendim. Pek çok kişiye hitap edebilecek üsluba sahip. Sizlere de tavsiye ederim. Bu seriyi alın ve ilk ENE kitabı ile başlayın.Tasavvuf üzerine okunabilecek çok kaliteli bir eser. İçerisinde hakikatli bilgiler yer alıyor. Bir Aziz Mahmud Hüdayi romanı bitti. Şimdi sıra Bir Somuncu Baba romanında. Okuyun ve okutturun ve bu hikmeti bol olan eserlerden faydalanın. Her dem kitapla kalmanız temennisi ile.
    Ene 'Sus Ey Nefsim' Fatih Duman