• "LEYLİM" bir insan sevdiğine en güzel nasıl seslenebilir? Hem onun adından uzaklaşmadan hem de kendi kalbini katarak nasıl çağırabilir ki? Bir Ahmed Arif'in Leylim'i olmak nasıl bir duygu? Peki ya, Leylim'in Arif'i olamamak? Böyle diyordu Leyla Erbil'e, Leyla'sına Leylim, Sevgili Canım, Canım Leylâm, Ömrüm diye başladı mektuplarında böylesine içten böylesine yürekten, böylesine sıcak, böylesine samimi bir dille.

    Bıkmadı usanmadı canı Leylim'ine yazmaktan ne kadar zor durumda olsa da. "kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?" dediğinde Ahmed Arif o boşluğu ben hissettim buz gibi ve karanlık içimde sanki. Yapma Leyla, Ahmed Arif böyle söylerken yokluğunla onu bin parçaya ayırma :(

    Her mektubun sonunda gözlerinden öptü sevdiğinin. Yanlış hatırlamıyorsam bir mektubunda yazmıştı gözlerinden öpmeyeceğim birine yazmam diye. Ah! Bu nasıl bir duyarlılık, güzelliktir böyle?
    "Gözlerinden öperim cânım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum. Yarı parçan" sen en tatliş şair cümlesi olabilirsin mesela.

    Sonra "Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar" diyen bir adama "Yazma! Sevme! ne demek?" Hakikaten ne demek bu?Leyla farkında mısın öl diyorsun ona hatta öl deseydin daha iyiydi ama yazma, sevme demeyecektin, kelimeleriyle sana tutunan bu insana. Koparamazsın ki onu ne kendinden ne de her defasında seni anan ve anlatan tüm o sözcüklerinden. Biliyor musun? Ahmed Arif duysaydı beni, çok kızardı bu söylediklerime eminim, Leylim'e bunu söylemeye hakkın yok derdi. Seni incitecek ufacık bir kelimeye dahi katiyen izin vermezdi. Bu kadar "delin divanenken" o böyle diyordu ya sana, sen ona karşılık veremedin.
    "Hep, yaz diyorum ama hiç yazmıyorsun."
    "ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."
    "İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim."
    Üzdün Ahmed Arif'i o böyle bir şeyi her ne kadar kabul etmese de tam aksine senle yücelmiş sade. Beni de üzdün :/
    Gittin evlendin başka biri ile
    "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    Ağlanmaz mı bu cümlelerde sen söyle Leylim, bunu yazan kalem kırılmış mıdır bu cümlede?
    "Anlat bana. Senden bir şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki."
    Offf umutsuzluk en sevmediğim şey benim. Bu cümle umutsuzken bile umutla göz kırpıyor buna. Ne ettin sen Ahmed Arif'e Leylim şair ettin, viran ettin, mafettin :((
    "Ne güzel şey, sana inanmak! Bunu bir anlatabilsem." dedin çok güzel anlattın o kadar güzel anlattın ki ben de ona inandım. Ama bilir misin Leylim'e senin gözünle asla bakamadım, bakamazdım zira ben sen gibi kalp ateşiyle bu şiirleri, mektupları yazamazdım.
    "Sana mahkûm kalmak güzel." dedin sen;
    "Kalbindeki yerim en güzel esaretim. Bilirim sonsuza kadar kalsam yüreğinde, sevginin sıcaklığı bu kadar güzelken, ordan hiç çıkmak istemem ki. Sensiz özgürlükse zindan bana. Tıpkı kanatsız bir kuşu, soğuk ve karanlık bir gökyüzüne terk etmek gibi." demiştim ben de, aynı anlamlarda farklı satırlarda buluştuk bak gördün mü seninle? :)
    "Hasret ile gözlerini öpeyim. Orası öyle ya, bu hasret böyle biter mi?"
    Bitmez, bitmedi
    "Canım Benim,
    Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep."
    Bundan mıydı Leylim'e bu denli çok "Canım" demen mektuplarında?
    Araya gönderdiğin şiirler de iliştirilmişti kitapta:
    "Bilsinler!
    Sana nasıl yandığımı..." diyor Ahmed Arif.
    Bildik, bilmeyen kaldı mı daha, sanmam. Kalmasın da :)
    "Müthîş özledim seni." Sen müthişsin asıl biliyor musun? Hayır şair olarak zaten öylesin ama onu demiyorum ben insan olarak, kalbin işte çok müthiş diyorum. Bu zamanlarda kimse kimseyi müthiş özlemiyor. :/
    "Evrenin seninle ilgili olmayan hiçbir neni beni sarmıyor zaten."
    "Şiirse içimde uyur. Sen gibi, içimde büyür."
    Evren=sen, şiir=sen. Her şey sade sen, sen olmayan tüm nenler hiç. Bunu diyor Arif, anla be Leylim.

    "Ya, sensiz edebilmeğe mahkûm eder misin beni?"
    "korkuyorum, sen uzakken. Gitme!"
    "Söyle yittin mi? Söyle! Yitebilir misin?"

    Senin de suçun yok elinde değildi belki ama Leyla mahkum ettin onu, üzgünüm gittin belki de yittin :(
    Oysa seni sevdiğini haykırmıştı, sana rağmen defalarca
    "Seni seviyor, seviyor, seviyorum."
    "SEVİYORUM. Başkaca da yokum." demişti.

    "Kazağın sırtımı, canımı, sevdan evrenimi sarmışken böyle nasıl üşürüm?"
    Neden bilmem, ben üşüdüm bu satırlarında...

    "Seni öper, öper, öper, öperim."
    Senin yalnız senin diye mektupları bitirişlerin, yandırdı içimi benim.
    "Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?"
    Anlaşılmak istedi hep sevenler anlamadı kimi zaman sevilenler ve en iyi şairler böyle yetişti inanır mısınız? En çok acı çekenlerdi zira gerçekten sevenler...

    Son olarak en sevdiğim alıntılardan
    "Ne güzel şey senden gayrisini tanımamak, takmamak!"
    "Ve seni, canımın gizlisindeki candan aziz sakınır, düşünürüm."
    "Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki."
    "Ne zaman bu düşüne kapılsam, aklıma hep senden açmak gelir."
    "Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir."
    ...

    Yazacak o kadar çok şey, söylenecek nice cümlelerim var da ellerim varmıyor devamını yazmaya ben susayım, siz daha da fazlasını anlayın olur mu?

    Kitapta küfürlü kısımlar vardı, keşke olmasaydı bunun dışında çok sevdim.
    Ahmed Arif Ve Leylim'ine ithafen bu incelemem. Okuyan ve hisseden güzel yüreğinize sağlık.
    Sevgilerimle,
    Şiirle kalın...
    Üzdüysem sizi affola.
    "Nasıl bitireyim, umutlu mu, sevdalı mı, yoksa ağlamaklı mı?"
    Benimki hepsinden biraz oldu işte :)
  • Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor..!!

    Ben Kapitalizmim..!!

    Kadınlara sesleniyorum..Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun..

    Victoria's Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra 80$ verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum..

    Ben Kapitalizmim..!!

    Yine başardım..
    Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım..

    Ben Kapitalizmim..!!!

    Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor..

    Ben Kapitalizmim..!!!

    Benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1,4 milyar aç insan var..

    Ben Kapitalizmim..!!!

    Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek..

    Ben Kapitalizmim..!!!

    Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar..

    Ben Kapitalizmim..!!!

    15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum..

    Ben Kapitalizmim..!!!

    Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek..

    Afrika kıtası Dünyanın altın rezervlerinin % 90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var..

    Afrika kıtasından her sene 8,5 milyar $ değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar..

    Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte..

    Sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı..

    Yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz..

    Ben Kapitalizmim ve siz hangi Tanrıdan bahsediyorsunuz..!! Müslümanlar 5 yıldızlı Kabe manzaralı otellerinde, “İbadet” ederlerken..

    Ben Kapitalizmim ve siz hangi Tanrıdan bahsediyorsunuz..!! Bütün Dünya Hıristiyan bayramı Noeli sırf alışveriş yapıp eğlenmek için kutlarken..

    Ben Kapitalizmim ve siz hangi Tanrıdan bahsediyorsunuz..!!

    Artık farkına varın..
    Taptığınız tek TANRI benim..!!!
    Alıntı.
  • "İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar."

    Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin."Şimdi ben gidiyorum fakat ne zaman çağırırsan gelirim... dedi. Evvela ne demek istediğini anlamadım...O da bi an durdu ve ilave etti:
    Nereye çağırırsan gelirim!"
    İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi.. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.Bir müddet sustuk. İkimiz de belli etmeden birbirimizi tetkik etmek istiyor ve bu sırada gözlerimiz karşılaşıverince ''gördüklerimden memnunum'' demek isteyen tasvipkar bir gülümseme ile bakışmakta devam ediyorduk.
    Elleriniz ne kadar soğuktu!" dedim.
    Tereddütsüz cevap verdi: 
    "Isıtın!" Ve her ikisini birden uzattı. Ara sıra kendi kendimizden kurtulup cereyana kapılmak hoş bir şey. Ne dersin? Hem biz seninle hiç dans etmedik değil mi?Niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz ? Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz ? Niçin yanımda değilsin ?
    ''Seninle şöyle bir oturup konuşamadık..
    İçimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı..."
    İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyordum.Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?
    "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben o'nu kaybettim.."
    Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkan olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.
    "Sana ihtiyacım yok ki benim! İnsan yalnız da mutsuz olabilir çünkü."

    Sabahattin Ali/ Kürk Mantolu Madonna
  • “En sorunlu çocuklar aynı zamanda da en çok risk altında olanlardır.”
  • Yılanların Öcü
    Köy Enstitülerinden yetişen Fakir Baykurt, “Köy Edebiyatı” nın en iyi örneklerinden sayılan Yılanların Öcü’nü 1954 yılında yayınlamıştır.
    Kitap Burdur’un Yeşilovacık İlçesi Karataş köyündeki insanların hayatlarını gerçekçi bir dille anlatır. Korkular, yokluklar, cehalet, savaşın yıkımları, ilkel tarım, bastırılmış cinsellik…
    Üç çocuklu Kara Bayram karısı üç çocuğu ve anası Irazca ile Karataş köyünde, 40 dönüm kıraç tarla, bir dönüm su altı tarlasına ektiği sebzelerle kuru yavan acı soğan geçinip gitmektedir. Köy erkeklerinin köy dışında tek gördükleri yerler askerlik yaptıkları yerler, dış dünyadan ne biliyorlarsa askerde görüp duydukları yıllardır.
    “Duş dediğin ne ki Bayram?” diye sordu Haçça.
    “Duş; yıkanılır! Duş; yani hamam gibi! Sen hamam da bilmezsin; nasıl anlatsam? Ulan, iki tane kurnası var. Yukarıya bir boru çıkıyor. Süzgeçli teneke gibi ağzı var. Dökülüyor.
    Kurnayı çevirdin mi sıcak, çevirdin mi soğuk! Ayarlayıp giriyorsun altına. Hiç kesilmiyor. Kendiliğinden akıyor. Allah tarafından gibi.”
    Anası Irazca, Kocası Kara Şali’yı erken yaşta toprağa verince tek başına büyütmüş Kara Bayram’ı. Bu yüzden hayatın zorluklarına tek başına göğüs germiş, yeri gelmiş “Dul”luğun horlanmasına da dim dik mücadele vermiş bir kadındır.
    Irazca aynı zamanda Kara Şali’nin Yemen’de, Yunanda 14 yıl savaşıp, düşmandan hiç kaçmamış, İstiklal Madalyasını “ben savaşı vatanım için yaptım madalya için yapmadım” diyerek madalyayı almayan mert bir adamın karısıdır.
    Kısaca Irazca’nın çeliğine iki kere su verilmiştir. Eğilip bükülmez.
    Demokrat Partinin iktidar olduğu 1950’li yıllar, Cımbıldık Hüsnü’de Köyün muhtarıdır. Parti kanalı ile “Devlet Kapısı”nda bitiremeyeceği iş yoktur.
    Deli Haceli yarı saf yarı uyanık, muhtarın has adamıdır.
    Karataş’ta her hane kendince yaşayıp giderken Muhtar, Deli Haceli’ye Irazca’nın evinin önünden arsa satması ile köyde dirlik düzen bozulur.
    Bir yanda sırtını Muhtara dayamış Deli Haceli, diğer yanda Irazca. Sıradan bir köylü kavgası gibi görünen olayın arka planında partinin gücü ile köylüyü sindirmiş bir muhtarın “Ali Cengiz Oyunları”, diğer yanda yiğitliğinden başka elinden bir şey gelmeyen Irazca. Oğul Kara Bayram arkası pek kuvveli olmadığı için sinik bir adam…
    Köydeki bu kavgaların sonunda kazanan hep Muhtar ve Deli Haceli olur. Taaki Kaymakam köye ziyarete gelince Irazca derdini Kaymakama anlatana dek.
    Kaymakam’ın kararı ile Deli Haceli’nin arsası iptal olur. Ancak Muhtarın ve Deli Haceli’nin diş bilemeleri bitmeyecektir…
    Köy edebiyatı ile yöresel ağzı ustalıkla kullanan Fakir Baykurt, köyde yaşanılanları, bazen bağımsız bir anlatıcı olarak bazen de roman kahramanlarının ağzından anlatır.
    Özellikle Irazca’nın yaşadıkları, Irazca’nın tepkileri okuyucuda “Yazar, sanki Irazca’nın kendisi” dedirtecek kadar gerçekçidir.
    Ayrıca “Yılanları Öcü”nün 1962 ve 1985 yıllarında iki kez filmi çekilmiştir. 1962 tarihli ilk film sinema klasikleri arasındaki yerini almıştır.
    Anadolu’da kırsal kesimde yaşamış insanlara çok uzak olmayan yöresel deyimler, argo sözcükler kitapta bolca geçmektektedir.
    “Eşşek eşeği ödünç kaşır.”
    “Doğruyu ahrette mi söyleyelim hep savaştan kaçtık.”
    “Aslanım benim! Koçum, tekem benim ! dedesine çekmiş! Helbet çekecek! Ot kökünün üstünde biter!”
    “Haceli dürzüsünü tosturmazsak, bize ağıra oturur sonra.”
    “Deli dürzü ! hasmın karıncaysa da horsunma demişler.”
    “Sevmeli sevmeli Dünya da insan birbirini sevmeli ! sevmezse günler tükenmez ! Sevmezse dünya zindan olur.”
    “Bir gecelik hovardalığa çıkalım dedik, ay akşamdan doğdu.”
    “Yedi sülalesini, kökünü kökenini, dökenini dökeceğini, gelmişini geçmişini, dinini imanını ! Abooooov !”
    “Öküz bağıracakken kağnı bağırıyor.”
    “İnsanın belinden borç kalkınca, sırtından bir yıllık kirli giysi çıkmış gibi oluyor.”
    “Bir adam ufak mufak bir meslek başına geçti de cımıcık ileri gitti mi deral bozulur ! Eskiden boksa, bombok olur!”
    “Ulen insan azıcık dik durur ! Azıcık savaşkan olur. Güleşmeden daha ayakta pes demez insan. Pes dersen zulmün önü nasıl alınır ulen ?”
    “Bileği kuvvetli zalime hökümet diş geçiremiyor.”
    “Yavşak bit, enik it oldu.”
    “Eşeğin canı yandı mı kır atı geçer.”
  • Beynine işleyen alarmın sesiyle sıçradı. Her sabah aynı ses. Tam bir işkence. Suratını ekşitti. "Yine mi koltukta uyudum ben ya?" Ayağa kalktı. Başı çatlıyordu. 'Akşamdan kalma' diye geçirdi aklından. Uzunca bir süre koltuğa baktı. Bugün bir tuhaf duruyordu. "Koltuk mu tuhaf? Saçmalıyorum," diye mırıldandı. "Aynı koltuk işte. Her gece üstünde sızdığım aynı lanet koltuk." Aklına o iki kelime düştü yine: Akşamdan kalma. Kafasının içinde tekrarlayıp durdu bu iki kelimeyi. Ama bu ona yetmedi. Kelimeyi hecelerine ayırmaya başladı. Ak-şam-dan kal-ma. Hayır, bu çok sıkıcıydı. A-k-ş-a-m-d-a-n k-a-l-m-a. Ak-şa-md-an ka-lm-a. (Olmamıştı) Akş-amd-ank-alm-a. Kelime onu epey hırslandırmıştı. Bu savaşın galibi ben olmalıyım, diye düşündü. Akşa-mdan kalm-a. Akşam-danka-lma. Tiksintiyle koltuğa baktı. Lanet olası beş harfli kelime, diye düşündü. Koltuğa bir tekme attı. Tüm hırsını koltuktan almaya karar verdi. Birkaç tekme daha attı koltuğa. Kelimeler onu hep yeniyordu. O, kelimeyi katletmek istedikçe; kelime onu alaşağı ediyordu. Bir galibiyet daha. Kelimeleri bile yenemiyordu. Eşyaya da savaş açamıyordu. Eşya onu korkutuyordu. Az önce tekmelediği koltuğa korku dolu bir bakış fırlattı. "Hadi canım sende, bir koltuk işte. Abartma." Gülümsedi. Daha doğrusu kendini gülümsemek için zorladı. Neden gülümseyecekti, hatırlamıyordu. Boş boş baktı etrafına. "Bir şey içindi, şey için, şey... Her neyse, gidip duş alacağım." dedi. Salondan çıktı. Koridora göz gezdirdi. Ne uzun bir koridordu bu böyle. Neden bu kadar büyük bir ev tutmuştu ki? Bunu da hatırlayamadı. İleriye doğru üç adım attı, durdu. Bir adım geri gitti. Üç adım ileri gitti, bir adım geri; üç adım ileri, bir adım geri... Sonunda banyodaydı. Birdenbire bir yüzle karşılaştı. "Bu da kim?" dedi. Karşısındaki adamın da dudakları oynadı. Ama sadece onun sesi yankılandı banyoda. Adamın bakışları bir tuhaftı. Yüzü bembeyazdı. Gözleri kıpkırmızıydı. Uzun süredir tıraş olmadığı belliydi. Bir yerden aşinaydı bu yüze. Nereden? Hatırlayamadı. Kahrolası hafıza, diye geçirdi aklından. Koşarak salona geri döndü. Sehpanın çekmecesini açtı ve fotoğraf albümlerini çıkarttı. Terden sırılsıklam olmuştu. Elleri titriyordu. Albümleri masanın üstüne koydu. Evindeki yabancıyı ancak böyle bulabilirdi. Güçlü bir hafızası yoktu, yoksa bu albümleri şimdiye kadar atardı. Bir sürü akraba fotoğrafı. Akrabalarını hiç sevmezdi. Yani, galiba sevmiyordu. "Konudan sapmamalıyım." diye mırıldandı. Adamın yüzünü hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. Yerinden kalktı, koşarak banyoya gitti. Adam aynı yerde duruyordu, ama daha hızlı nefes alıyordu. Karşısındaki yüzü iyice inceledi. "Bu sefer bulacağım seni." diye mırıldandı. Koşarak salona gitti. Salondan içeri girdiğinde bacağını koltuğa vurdu. İşte eşya ona savaş açmıştı. Belki de o adam yaptırmıştı bunu. "Pislik." diye mırıldandı. Koltuğa oturdu, albümlerden birisini açtı. Sayfaları çevirdi, çevirdi, çevirdi. "Buldum." diye bağırdı. Sayfayı geri çevirdi. "İşte o adam, sonunda buldum seni." Ama bu kimdi? Düşündü, bir anı canlandı beyninde. "Yoksa... Hayır, olamaz. O-olmamalı. Bu, bu benim." Fotoğraftaki adamın gözlerine şüpheyle baktı. Ayağa kalktı ve banyoya gitti. Adam hala oradaydı. Elini adamın yüzüne uzattı. Bir el de ona doğru uzanıyordu. Parmakları birbirine değdi. Bu da neydi böyle? "Cam gibi bir şey." Her şeyi kavramaya başlıyordu. Kahkaha attı. "Aynaymış, sadece ayna. Aptal." Yüzünü yıkadı. Midesi bulanmaya başlıyordu. Yüzünü bir daha yıkadı. Daha çok bulandı midesi. "Tuhaf." Klozetin kapağını açtı. Evet yine başlıyordu. "Bir daha bu kadar içmeyeceğim." diye mırıldandı. Buna kendisi bile inanmamıştı. "Yalancı."