• 8.Bölüm
    * Tüketim toplumundaki genel görüş, tüketimin insan ve çevre üzerindeki etkilerini göz önünde bulundurmaksızın, kendimizi meşgul etmek için bir ulusal politika sorunu olarak tüketmeye devam etmemiz gerektiği yolundadır. Bu tavır çok ciddi boyuttadır. Yayınlanan haber programları, tatil sezonunda alışveriş bölgelerinin yer aldığı sahneleri sanki ulusal öneme sahip sahnelermiş gibi ele almakta ve alışveriş yapanların para harcamaya ne kadar gönüllü olduklarını anlatmaktadırlar. ABD, 1990'ların ortalarında ekonomik durgunlukla yüzyüze geldiğinde, Başkan'dan başlayıp daha aşağıdaki kişilere kadar herkes, sadık Amerikalılardan para harcamalarını rica etmeye başlamıştır. Range Rover firması, büyük ABD dergilerinde "Bir şeyler satın alın. Elbette bizim tercihimiz, bir Range Rover almanız olacaktır. Fakat eğer bu mümkün değilse, bir mikrodalga fırın alın. Bir av köpeği. Tiyatro biletleri. Bir futbol topu. Herhangi bir şey." diye yalvaran tam sayfa ilanlar vermiştir.

    Bu tür ricaların ardında yatan mantık çok doğru görünmektedir; eğer kimse bir şey satın almazsa, kimse bir şey satmaz ve kimse bir şey satmazsa, kimse çalışmaz. Böylece, tüketici ekonomisinde, bir başka deyişle gayri safı milli hasılanın üçte ikisinin tüketici harcamalarından oluştuğu bir ekonomide, borsadaki servetlerden ulusal ekonomi politikalarına kadar her şey "tüketicinin güveni" ve "satın alma planları" anketlerine dayanmaktadır. Eğer bu "tüket ya da kaybet" görüşü doğruysa, bireysel olarak ya da toplu halde tüketimimizi kasıtlı olarak azaltmak, kendi kendine zarar veren bir davranış biçimi olacaktır; örneğin, araba kullanımını yarıya indirmemiz, benzin istasyonu çalışanlarının ve bunun yanı sıra araba teknisyenlerinin, otomotiv işçilerinin, tekerlek fabrikası işçilerinin, otomobil sigortası acentelerinin ve araba yatırım uzmanlarının yarısını işlerinden edecektir. Ekonomide dalga dalga yayılan bu işsizliklerin şoku, Büyük Kriz'in bir tekrarı ile sonuçlanabilecek olan, bunların dışındaki diğer iş kayıplarının oluşturduğu bir zincir reaksiyona sebep olabilir.

    Görüşleri kabul gören gelişim iktisatçıları da gelişmekte olan ülkeler için aynı şekilde, karabasana benzeyen bir manzara çizmektedirler. Bu iktisatçılar, endüstri ülkelerinin dünya ekonomisinin lokomotifi olduğu görüşünü ciddiyetle dile getirmektedirler. Eğer biz tüketiciler, hazır gıda, araba ve tek kullanımlık ürünleri kullanmaktan vazgeçersek, orta gelirlilerin ve yoksulların ürettiklerinin daha azına ihtiyaç duyacağız. Endüstri ülkelerinin azalan talebi, yoksul memleketleri mahrumiyet içinde yolda bırakacaktır. Ellerindeki her şeyi tüketicilerin kendi hammadde ihracatlarına karşı durmadan artan iştahı üzerine oynayan gelişmekte olan ülkeler, geri dönüşü olmayan bir düşüşe başlayacaklardır. Bu açıdan, tüketici sınıfının hammadde alımını artıramamak, Birleşmiş Milletler'in en az gelişmiş ülkeler dediği ülkelere, en yoksul 42 ülkeye, karşı işlenmiş bir suç olacaktır; çünkü bu ülkeler dış gelirlerinin % 60'dan fazlasını elde etmek için ürün ihracatına bağımlıdırlar.

    "Tüket ya da kaybet" tartışması, bir parça gerçeklik içermektedir. Dünya ekonomisi, gerçekten öncelikle dünyanın varlıklı olan beşte birinin tüketici yaşam tarzını beslemek üzere yapılanmıştır. Yüksek tüketimden düşük tüketime geçmekse, bu yapıyı tamamıyla sarsacaktır. Bunun için çok sayıda işçinin iş değiştirmesi, kıtaların bütünüyle endüstriyel temellerini yeniden yapılandırması ve her ölçekteki girişimin işlemlerini değiştirmesi gerekecektir. Hepsinden daha kötüsü, bu durum, binlerce ailenin ve topluluğun üzücü bir şekilde evsiz kalmasını beraberinde getirecektir. Ancak, bu tezi savunanlar, alternatifini gözardı etmektedirler; DÜNYAYI YAĞMALAMAYA VE ZEHİRLEMEYE DEVAM ETMEK, YALNIZCA BU TALİHSİZLİKLERİ DEĞİL, DAHA BETERLERİNİ DE GÜNDEME GETİRECEKTİR. Eğer su kirliliği ve fazla avlanma, balıkçılık alanlarının büyük bölümünü ortadan kaldırırsa, balıkçılar işsiz kalacaktır. Eğer yinelenen kuraklık, mahsullerini ve hayvanlarını öldürürse, çiftçiler tarlalarını terk edeceklerdir. Eğer ormanlar hava kirliliği, asit yağmurları ve değişen iklim kuşakları yüzünden ölürse, ormancılara yapacak pek fazla iş kalmayacaktır. Eğer insanlar kazançlarının büyük bölümünü yetersiz besin kaynaklarına harcamak zorunda kalırlarsa, araba yapımcıları ile ev inşaatı yapanlar pek fazla alıcı bulamayacaklardır.

    Kısacası, ölmekte olan bir gezegen üzerinde işler iyi gitmeyecektir. Dolayısıyla, TÜKETİMİN AZALMASIYLA BAZI İŞÇİLERİN İŞLERİNİ KAYBEDECEĞİ GERÇEĞİ, BARIŞIN SAĞLANMASIYLA SİLAH ENDÜSTRİSİNDE İŞ KAYIPLARININ OLMASI DURUMUNDAN FARKLI BİR TARTIŞMA KONUSU DEĞİLDİR. Eğer tüketici ekonomisini süresiz olarak korumaya çalışırsak, ekolojik kuvvetler onu acımasızca söküp atacaktır. Eğer onu kademeli olarak kendimiz ortadan kaldırmak yolunda ilerlersek, onun yerine devamlı bir düşük tüketim ekonomisi, bir başka deyişle devamlılık ekonomisi, koyma fırsatına sahip olacağız.

    * Aslında yüksek işgücü yoğunluğu ile çevre üzerinde düşük olumsuz etki arasında çarpıcı bir uygunluk vardır. Örneğin, var olan ürünleri onarmak, yenilerini üretmekten daha fazla işgücü ve daha az kaynak kullanmaktadır. Demiryolu sistemleri, karşılaştırılabilecek sayıdaki filolarca arabadan daha fazla insan fakat daha az kaynak kullanmaktadır. Enerji yeterliliğinin artırılması, enerji üretiminin yükseltilmesinden daha fazla insanı istihdam edecektir.

    * Bozulmakta olan iş pazarları ile gereğince başa çıkabilmek için toplumlar, kişi başına düşen çalışma saatlerini kısaltmalıdırlar.

    * Dünyanın büyük bölümündeki arazi kullanımı ve malzeme politikaları yenilenebilir kaynaklara hak ettiklerinden az değer vermekte, ekosistemlerin sağladığı doğal hizmetleri ihmal etmekte ve dolayısıyla kamu arazisinden çıkartılan hammaddeleri eksik fiyatlandırmaktadır. Ne kömür ve petrol, üretimlerinin ve bu ürünlerin yakılmasının insan sağlığına ve doğal ekosistemlere verdiği zararı, ne de kağıt hamuru ve kağıt, üretimleri sırasında yok edilen doğal ortamı ve zehirlenen suyu yansıtacak şekilde fiyatlandırılmıştır. Çok sayıda ürün -zehirli kimyasal maddelerden aşırı ambalaja kadar- dünyaya fiyat etiketlerinde görülenden daha fazlasına mal olmaktadır; doğrudan yasaklamalar ya da katı yönetmelikler faydasız olduğu zaman bu ürünler uygun şekilde vergilendirilmelidir.

    * "Tüket ya da kaybet" tezinin, yoksulların biz tüketicilerin daha az şeyle yaşaması ile geçinemeyeceği iddiası da aynı derecede tartışmaya açıktır.

    * Dünyanın orta gelirli ve yoksul insanlarına tüketici sınıfının artan tüketiminden daha yararlı olacak olan şey, ürün fiyatlarının üretimin ekolojik bedellerini daha fazla yansıtmasını sağlamak üzere hazırlanmış dünya çapında ticaret kuralları olacaktır. Örneğin, eğer Malezya, Şili ve Kamboçya, Japon alıcıları eski ormanların kesilmesiyle bağlantılı olan ekolojik hasardan sorumlu tutabilecek konumda olsalardı, hem daha az ağaç kesip, hem de ihtiyaçları olan dövizi kazanabilirlerdi.

    9.Bölüm
    * Felsefeci Ivan Illich 1977'de, "Elli yıl önce bir Amerikalının duyduğu sözcüklerin çoğu, bir birey olarak şahsen kendisine ya da yakınlarda duran birisine söylenmiş sözcüklerdi," diye yazmıştır. Bugün aynı şeyden bahsetmek pek mümkün değildir. Bir Amerikalının ya da dünya tüketim toplumunda bulunan herhangi birimizin duyduğu sözcüklerin çoğu, radyo dalgaları yoluyla bir toptan eşya pazarının parçası olan bizlere ulaşan satış reklamlarıdır . Okuduğumuz metin, gördüğümüz görüntüler ve gittiğimiz halka açık yerler, her zaman iştahımızı kabartmak üzere hazırlanmış ticari mesajların egemenliği altındadır.

    * J. Walter Thompson pazarlama şirketinin araştırma ve tüketici davranışları müdürü Peter Kim, tüketici toplumunda markaların rolünün geleneksel toplumlarda mitolojinin sahip olduğu role çok benzemekte ve bir marka seçmenin bir grup tüketiciyi bir diğer gruptan kendilerini ayırt etmek için kullandıkları bir yöntem haline gelmekte olduğunu söylemektedir. Satışlarda kullanılan ikna edici konuşma, tüketim toplumunda öylesine yoğundur ki insanlar gerçekte pek az reklamı hatırlamaktadırlar. Radyo ve televizyon reklamlarının etkisi de bundan aşağı kalmamaktadır. Belli bir ürünü satmayı başaramasalar bile, yaşamdaki her tür sorunu çözebilecek bir ürünün var olduğu ve doğru şeyleri satın alırsak varoluşun tatminkar ve tam olacağı fikrini durmaksızın tekrarlamak yoluyla tüketiciliğin kendisini satmaktadırlar.

    * Reklamcılar özellikle kadınların kişisel güvensizlikleri ve kendilerinden şüphe etmeleriyle oynamaktan hoşlanmaktadırlar. Allied Stores Corporation'ın müdürü B. Earl Puckett'ın 40 yıl önce belirttiği gibi, "Kadınların sahip oldukları şeylerden memnun olmamalarını sağlamak bizim işimizdir."

    * Pazarlamacılar gençleri giderek daha fazla hedef almaktadırlar. Çocuklara pazarlama yapma konusunda bir uzman Wall Street Journal'a şunları söylemiştir: "İki yaşındaki çocuklar bile giysilerinin markasıyla ilgilenmektedir ve altı yaşına geldiklerinde de gerçek birer tüketici olurlar."

    * Kuala Lumpur'daki Malezya Üniversitesi'nden sosyal psikolog Chiam Heng Keng, çocukların, kesinlikle daha materyalist olduklarını, herhangi bir gruba 'dahil' olmak için belli şeyleri almak zorunda kaldıklarını belirtmektedir.

    * Kanada, her yıl sadece Amerikan gazetelerinde üzerine reklam basılacak gazete kağıdını sağlamak üzere, uzun süredir var olan ormanlarının 17 bin hektarını -Washington bölgesi büyüklüğünde bir alanı- kesmektedir.

    * Vermont Craftsbury'den bilgisayar sahibi David Briars, posta kutusunda bulduğu can sıkıcı bilgisayar donanımı kataloglarının dünyaya maliyetini hesaplamaya karar vermiş ve bir dizi telefon görüşmesinin ardından bazı sonuçlar elde etmiştir: Bir şirketin her yıl 3 milyon kişiye gönderilen ve iki ayda bir basılan kataloğu için kağıt yapmak üzere 28 hektarlık bir arazi üzerinde yetmiş yılda büyümüş olan ağaçlar ile bunun yanı sıra 590 milyon litre su ve 23 bin megavatlık elektrik ve buhar gücüne ihtiyaç vardır. Üretim işlemi havaya ya da suya dünyanın en zehirli maddelerinin bir kısmını içeren bir grup kimyasal madde olan 14 ton sülfürdioksit ile 345 ton klorlanmış organik bileşik vermektedir. Briars şimdi katalogların akışını durdurmak üzere bir mektup kampanyası başlatmıştır.

    * Çarşı planlamacılarının toplum benzeri alışveriş kompleksleri tasarlamaları, müşterilerin alışveriş yaptıkları yerlerde toplumsal yaşamın özelliklerini hissetmeye verdikleri önemi göstermektedir. Çarşılar, samimi işyeri sahiplerinin sürekli müşterilerine özen gösterdikleri ve sakin fıskiyelerin yorgun zihinleri dinlendirdiği güvenli, refah içinde ve düzenli mahalleler olarak sunulmaktadırlar.

    * William Kowinski, The Malling of America (Amerika'nın Çarşılaşması) başlıklı çalışmasında şöyle yazmaktadır: "Bir gün belli bir çarşı kompleksinden hiç ayrılmaksızın dünyaya gelmek, anaokulundan üniversiteye kadar okula gitmek, bir işe girmek, flört etmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak... boşanmak, bir ya da iki kariyer alanında ilerlemek, tıbbi bakım almak, hatta tutuklanmak, yargılanmak ve hapse girmek, kültür ve eğlence ile oldukça dolu bir yaşam sürmek ve nihayetinde ölmek ve cenaze merasiminin yapılması mümkün olabilir; çünkü bugün tüm bu olasılıkların her biri herhangi bir yerdeki bir alışveriş merkezinde mevcuttur."

    * Tüketim toplumu alışverişi özellikle bayanlar için önemli bir rol haline getirmektedir. 1987'de üzerlerinde araştırma yapılan Amerikalı genç kızların yaklaşık olarak % 93'ü alışverişi en sevdikleri vakit geçirme yolu olarak değerlendirmişlerdir. Oyuncak üreticileri küçük kızların alışveriş tutkularından bol bol fayda sağlamaktadırlar. Örneğin İngiltere'de yayınlanan bir Mattel reklamında, ev ürünleriyle ağzına kadar doldurduğu bir oyuncak alışveriş arabasının yanında coşkuyla gülümseyen dört yaşındaki bir kız çocuğu gösterilmektedir. Yazıda şöyle demektedir: "Ev, bir alışveriş merkezine dönüşebilir. Her oda satın alınacak büyüleyici şeylerle dolup taşan birer mağaza olabilir. Tüm gereken bir anaokulu öğrencisinin hayal gücüdür. Bir de ağzına kadar dolu alışveriş sepeti." Bir ev ekonomisi öğrencisi olan Karen Christensen, alışverişin ev dışında çalışmayan kadınlar için özel bir rolü olduğuna inanıyor. Alışveriş, onları diğer yetişkinlerle, hem hoş karşılandıkları, hem de kendilerini güvende hissettikleri halka açık yerlerde temas haline geçiren az bulunur bir ev sorumluluğudur.


    10.Bölüm
    * Her nesil gelecekteki nesillerin geçimlerini sağlama beklentilerini tehlikeye atmadan geçimini sağlamalıdır.

    * Eğer tüketim merdiveninde birkaç basamak aşağıya inmezsek, torunlarımıza, zenginliğimiz tarafından yoksullaştırılmış gezegene benzer bir ev -yirmi otuz yıl içinde iklimi ciddi şekilde değişmiş, havası ve suyu zehirlenmiş, bereketli toprakları aşınmış, yaşayan türlerinin sayısal olarak büyük kısmı yok edilmiş ve vahşi doğal ortamları küçülüp parçalanmış bir gezegen- miras bırakacağız.

    * Yakın zamanda yapılan bir çizgi film, yoksullara savurganlık konusunda öğüt vermenin ne kadar saçma olduğunu vurgulamıştır; lüks bir arabanın sürücüsü, benzin içen arabasını durdurup, bir ağacı kesmeye hazırlanan aç bir köylüye seslenmektedir: "Hey! Amigo! Bizi sera etkisinden koruması için bu ağaca ihtiyacımız var!"

    * İnsanların çoğu büyük bir otomobil görünce bu otomobilin getirdiği sosyal statüden önce, sebep olduğu hava kirliliğini düşündükleri zaman, çevresel ahlak değerleri söz konusu olacaktır. Aynı şekilde, insanların çoğu aşırı ambalaj, tek kullanımlık ürünler ya da yeni bir alışveriş merkezi görüp, bunların torunlarına karşı işlenmiş suçlar olduğunu düşündükleri zaman, tüketicilik geri çekilmeye başlayacaktır.

    * Araştırmacı Duane Elgin 1981'de -belki de iyimser bir yaklaşımla- 10 milyon yetişkin Amerikalının "içtenlikle" gönüllü sadeliği denediklerini öngörmüştür. Almanya, Hindistan, Hollanda, Norveç, Birleşik Krallık ve daha pek çok ülkede nüfusun küçük bir bölümü tüketimci olmayan bir felsefeye bağlanmak istemektedir. Bu uygulamacılar için amaç, sofuca bir feragat değil, bir tür sade nezakettir. Örneğin, bazıları çamaşır kurutma makinelerinde, havalandırma cihazlarında ve otomobillerde olmayan bir işlevsel inceliğin çamaşır iplerinde, pencere güneşliklerinde ve bisikletlerde, bulunduğunu düşünmektedirler. Bu mütevazı araçlar sessizdirler, elle çalıştırılırlar, ateşe dayanıklıdırlar, ozon ve iklim dostudurlar, kolayca onarılabilirler ve ucuzdurlar. Daha az "kullanışlı" oldukları için, yaşamı mekan ve zamanda bir yere yerleştiren bir derece ihtiyat ve dikkat havası yaratmaktadırlar. Home Ecology (Ev Ekolojisi)'nin yazarı Karen Christensen, sade yaşamanın sıkıcı ya da yorucu olmasının gerekmediğini vurgulamaktadır: "Maddeleri tüketmek yerine onları sevip, onlara değer vermeliyiz. 'Tüketici' lakabını kabullenmek yerine, yalnızca koruyucu değil, yaratıcı da olabiliriz."

    * Materyalizm, Buda'dan Muhammed'e kadar tüm bilgeler tarafından kınanmıştır ve tüm dünya dinleri aşırılığın kötülüklerine ilişkin uyarılarla doludur. Arnold Toynbee şunu gözlemlemiştir: "Bu din kurucuları birbirleriyle evrenin yapısı, ruhani yaşamın yapısı, mutlak gerçekliğin yapısı konularında fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Fakat hepsi ahlaki kurallarda hemfikir olmuşlardır... Eğer maddi zenginliği esas amacımız haline getirirsek, bunun sonucunun felaket olacağını hepsi bir ağızdan söylemiştir."

    Materyalizme karşı duyulan antipati, zamanla tüketim toplumunun biçimlendiği Batı öğretilerinde de, Batı'nın gözünde "öbür dünya işlerine dalmış" olarak nitelendirilen Doğu'da olduğu kadar güçlüdür. Aslında, sözleri bugüne kadar ulaşabilen ilk batılı felsefeci olan Miletli Thales, 26 yüzyıl önce şöyle demiştir: "Eğer bir ülkede aşırı zenginlik ya da çok fazla yoksulluk yoksa, orada adaletin üstün geldiği söylenebilir."

    İncil -dünya tüketici sınıfının büyük çoğunluğu Hıristiyan olduğu için özellikle önemlidir- şu soruyu sorarak insan sağduyusunu büyük ölçüde yansıtmaktadır: "Eğer tüm dünyayı kazanıp, kendi ruhunu kaybedecekse, bunun bir insana faydası nedir?" Assisili Aziz Francesco, Aziz Thomas Aquinas, Aziz Augustine ve asırlar boyunca gelen kilise liderlerinin tümü, normalden fazla zenginliği bir günah olarak kabul etmişler ve antik çağlardan Ortaçağ'a kadar yoksulluk andı içen keşişler başarılı tüccarlardan daha
    yüksek sosyal statüye sahip olmuşlardır.

    * Dünya Dinlerinin ve Başlıca Kültürlerin Tüketime İlişkin Öğretileri
    Amerikalı Kızılderili; "Sizin gözünüze sefil görünebiliriz, biz kendimizi... sizden çok daha mutlu görüyoruz,
    çünkü biz sahip olduğumuz az miktardaki şeyden çok memnunuz." (Micmac şefi)
    Budist; "Kim bu dünyada bencil arzularını alt ederse, onun üzüntüleri su damlalarının nilüfer çiçeğinden
    döküldüğü gibi kendisinden uzaklaşacaktır." (Dhammapada, 336)
    Hıristiyan; "Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bir adamın Tanrı'nın krallığına girmesinden daha
    kolaydır." (Matthew, 19: 23-24 )
    Kofüçyüsçü; "Aşırılık ile yoksunluk eşit derecede hatalıdır." (Konfüçyüs, XI.15)
    Antik Yunan; "Her şey kararında olmalı." (Delphi Tapınağı'nda yazılıdır.)
    Hindu; "Tamamen arzularından arınmış şekilde, özlemleri olmadan yaşayan kişi... huzura ulaşır." (Bhagavad - Gita, II. 71)
    İslam; "Yoksulluk benim gururumdur." (Muhammed)
    Musevi; "Bana ne yoksulluk verin, ne de zenginlikleri." (Meseller, 30: 8)
    Taocu; "Yeterince şeye sahip olduğunu bilen zengindir." (Tao Te Ching )
    (Worldwatch Enstitüsü tarafından derlenmiştir.)

    * Bugün insanlık tarihinin en müsrif toplumu olduğu tartışılmakta olan ABD'de bile idare ve tutumluluk, ulusal karakterin gizli mihenk taşlarıdır. "Para bir insanı hiçbir zaman mutlu etmedi, etmeyecek de. Paranın yapısında mutluluk sağlayacak hiçbir şey yoktur. Bir insan ne kadar fazla şeye sahipse, o kadar daha fazla şey ister. Para, bir boşluğu doldurmak yerine yeni bir boşluk yaratır." sözlerini yazan, Benjamin Franklin'in ta kendisidir. Tasarruf yapmak yerine tüketmek, ancak bu yüzyıl içinde bir yaşama biçimi olarak kabul görmüştür.

    Notlar:
    * Bu kitapta “tüketicilik” sözcüğü, tüketim toplumu, tüketici sınıfı ya da tüketiciden daha geniş anlamlı bir terim olarak kullanılmıştır. Tüketiciler arasında yaygın olan, fakat dünya ekonomi merdiveninin daha alt basamaklarında olanların çoğunda da bulunan ve artan sayıda ve çeşitte mal ve hizmet kullanımına büyük önem veren kültürel tutumu ifade etmektedir.
  • İvan İlyiç’i en çok yaralayan yalandı.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 56 - İş Bankası Kültür Yayınları