• 480 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İngiltere’nin ufak bir kasabasında yaşayan Lou sıradan be çoğu insana göre basit bir hayat yaşayan genç bir kadındır. Bir gün çok sevdiği işini kaybeder ve hiçbir özel eğitimi olmadığı için bir süre farklı işlerde tutunmaya çalışır. Hiçbirinde umduğunu bulamayınca karşısına çıkan bakıcılık işini kabul etmek zorunda kalır. Söz konusu bakıcılık olunca yaşlı birini beklerken karşısına 25 yaşında yakışıklı bir adam çıkar.

    Will yıllardır hayatı doyasına yaşamış, hayatı kendine göre şekilendirmiş biri iken geçirdiği kaza sonrası tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Sadece el parmakları dışında başından aşağısını hissedemeyen ve hareket ettiremeyen Will için tek kurtuluş kendisini öldürmektir.

    Lou ile Will ilk başlarda pek anlaşamazlar ve sürekli birbirleri ile uğraşırlar. Fakat zamanla bu arkadaşlığa dönüşmeye başlar ve birbirlerini daha iyi anlarlar. Fakat Lou acı bir gerçeğe kulak misafiri olur. Will hayatına son vermek istemektedir ve son intihar girişiminden sonra ailesi ile anlaşma yapmıştır. Altı ay kendini öldürmeye teşebbüs etmeyecek fakat sonrasında İsviçre’ye gidip yasal olarak hayatına son verilecektir. Ailesinin önünde Will’in fikrini değiştirmeleri için altı ay vardır.

    Lou bunu öğrenince işi bırakmak ister. Fakat Will ilk defa biri ile bu kadar yakınlaşmıştır ve ailesi Lou’dan kalmasını ister. Bunun üzerine Lou Will’in ailesi ile bir anlaşma yapar. Lou Will’e yeniden hayatı sevdirmeye kararlıdır ve ailesi bunun için ona tüm imkanları sağlayacaktır. Ailesi Lou’nun isteğini kabul eder ve Lou çalışmalarına başlar.

    Planlar ilk başta pek de istediği gibi gitmez ama zamanla Will’e daha fazla yakınlaşır ve daha güzel vakit geçirirler. Aralarındaki yakınlaşma git gide artar ve sonunda birbirlerine aşık olduklarını anlarlar. Birlikte çıktıkları tatilde Lou daha fazla kendini tutamaz ve aşkını itiraf eder. Dahası herşeyi bildiğini ve Will’in onunla birlikte hayatı paylaşmasını ister. Ve Will son kararını verir...

    **********

    Louisa Clark altı yıldır bir cafede çalışmaktadır. Fakat cafenin sahibi cafeyi kapatmaya karar verir ve Louisa işsiz kalır. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için hemen iş bulması gerekir. İşçi Bulma Kurumu’na başvurur. Birkaç işe başlar ve bu işler ona uygun olmadığı için uzun süre çalışamaz. Son olarak bir hasta bakıcılığı işi bulur ve görüşmeye gider. Camilla Traynor ‘ın oğlu Will 2 yıl önce kaza geçirip felç olmuştur. Oğlu için bir bakıcı arıyordur. Louisa, Camilla Traynor ile görüşmeye gider ve onun canlı, konuşkan kişiliği işe alınmasını sağlar.

    Louisa annesi, babası, kız kardeşi Treena ve onun 5 yaşındaki oğlu Thomas ile birlikte yaşamaktadır. 6 yıldır birlikte olduğu Patrick adında bir erkek arkadaşı vardır. Ailesi Louisa’nın işini duyunca çok memnun olmazlar ama maaşı normale göre daha fazladır ve altı aylık bir iştir.

    Louisa işe başlar ve Will ile tanışır. Will’in yanında onun tıbbi bakımını yapan Nathan adında bir kişi daha vardır. Will başlarda Lou ile hiç konuşmaz. Lou konuşmak için çabalar ama çabaları karşılıksız kalır. Will felç olduğu için ve her işinde başkasına muhtaç olduğu için mutsuzdur. Lou’nun görevi bakımdan çok Will’i neşelendirmektir. Lou ilk günlerde bunu başaramaz ve işi bırakmayı düşünür. Will zamanla Lou’ya alışmaya başlar. Onun giyim tarzına, hareketlerine, düşüncelerine gülmeye başlar. Birgün Will’in eski kız arkadaşı Alicia ve Eski arkadaşı Rupert gelir. Evleneceklerini söylerler. Will buna üzülür ve bir süre sessizleşir. Lou önceden yapmadığı şeyleri Will ile yapmaya başlar. Önceden hiç altyazılı film izlememiştir ama Will ile izler ve çok beğenir. Lou, Will’i kontrol zamanlarında hastaneye götürür. Birgün Will ateşlenir ve Lou bunu farketmez. Nathan geldiğinde Lou’ya kızar ona neler yapması gerektiğini anlatır. Gece Camilla Traynor gelemeyeceği için Lou gecede Will’in yanında kalır. Lou, Will uzun süre traş olmak istemediği halde Lou onu ikna eder ve saçını kesip onu traş eder. O gün Will’in kız kardeşi Georgina gelir. Lou, Bayan Traynor ve Geogina’nın konuşmalarını duyar. Will’in önceden intihar girişiminde bulunduğunu ve babasının onu kurtardığını öğrenir. Görevinin Will’in intihar etmesini engellemek olduğunu anlar. Will’in yaşamak istemediğini, ölmek için İsviçre’ye Dignitas’a gitmek istediğini öğrenir. Dignitas’ta ötanazi yasaldır. Ailesiyle bir anlaşma yapmıştır ve altı ay sonra Dignitas’a gidecektir. Will bunları öğrenince kendisini kandırılmış hisseder. Ertesi gün işi bıraktığını ve sebebini yazan bir mektup bırakır ve eve gider. Bayan Traynor mektubu okuyunca Lou’nun evine gider, ondan işi bırakmamasını, istediği her olanağı ona sağlayacağını ister. Çünkü Will Lou’yu sever ve onunla birlikte gülmeye başlar. Önceden yapmadığı şeyleri Lou ile yapmaya başlar. Lou olanları Treena’ya anlatır. Treena üniversiteye başlamayı düşündüğü için onun işi bırakmasını istemez. Ona Will’in fikrini değiştirmek için bir şeyler yapması gerektiğini söyler. Lou bu fikirden hoşlanır ve ertesi gün Bayan Traynor’a fikrini söyler. Bayan Traynor çok istemese de eşi kabul eder. Lou ve Trrena araştırmalara başlar. Will’i nereye götürebileceklerini bulmaya çalışırlar. Treena üniversiteye başlar ve evden taşınır.

    Lou, Will’i at yarışına götürmeye karar verir ama bu plan bir fiyasko olur. Tekerlekli sandalye yüzünden birçok sorun yaşarlar. İstedikleri yerde yemek yiyemezler ve Lou Will’in atları hiç sevmediğini öğrenir. Will’e arkadaşından klasik müzik konseri için bir davetiye gelir. Will, Lou’nun klasik müzik sevmediğini öğrenir ona klasik müziğin güzel olduğunu ve bu konsere gitmesi gerektiğini söyler. Lou da Will ile birlikte gitmek ister. Lou bu kez her şeyin yolunda gitmesi için için tüm önlemleri alır ve konsere giderler. Lou klasik müziği çok sever. Konser sırasında Lou ve Will yakınlaşırlar. Konser macerası sorunsuz bir şekilde biter. Lou Will’in kendi başına yazı yazabilmesi için bilgisayarına bir program indirir. Bu Will’in çok hoşuna gider artık yazılarını kendisi yazabilecektir.

    Lou’nun doğum günü yemeğine Will de davet edilir. Lou’nun annesi ve babası Will ile çok iyi anlaşır. Fakat Patrick Lou’nun Will ile olan yakınlığını görünce sinirlenir ve Will’e hiç iyi davranmaz.

    Lou sürekli Will’i dışarı çıkarmaya başlar. Onu şatonun etrafında, evin bahçesinde gezdirir. Konuşmaları sırasında Will Lou’nun kasaba dışında başka biryere gitmediğini öğrenir. Ona başka yerleri de gezip görmesini söyler. Lou bundan sonra Will’i götürmek istediği yerlere kendisinin gitmek istediğini ve Will’in de gelmesini istediğini söyler. Will hasta olu ve hastaneye yatar. Lou’da bu boşlukta kütüphaneye gider ve internetten Will’in durumundaki hastalarla konuşmaya başlar. Will’i nereye götürebileceği, nelerden hoşlanabileceği hakkında fikirler alır. Will hastaneden çıktıktan sonra Lou onu şarap tadımına götürür. Dönüşte Will, Lou’nun hep dövme yaptırmak istediğini ama ailesi kızar diye yaptırmadığını öğrenir. İkisi birlikte dövme yaptırırlar.

    Lou’nun babası işten çıkarılır ve başka bir iş bulamaz. Bunu öğrenen Will babasıyla konuşur ve Will’in babası Lou’nun babasını işe alır. Lou evdeki yatak probleminden dolayı Patrick’e taşınır. Will bundan hiç hoşlanmaz. Lou’ya oraya taşınabileceğini söyler ama Lou istemez. Lou ve Will şatonun etrafında gezmeye çıkarlar ve Lou ona başından geçen bir olayı anlatır. Bu konuşma sırasında Lou ve Will duygusallaşır. Uzun uzun konuşurlar. Alicia ve Rupert’in düğün davetiyesi gelir. Will önce istemese de sonra düğüne gitmeye karar verir. Will ve Louisa düğüne giderler. Düğünde dans ederler. İçip saehoş olurlar ve akşam bir otelde kalırlar. Çok eğlenceli birgün geçirirler.

    Lou Will için bir gezi planı düzenler. Ama bunun için Patrick’in koşu yarışına gidemeyecektir. Bu sebeple Lou ve Patrick arasında tartışma çıkar ve ayrılırlar. Lou Will’in yanına taşınır.Lou, Treena ‘ya Wiil’den hoşlandığını söyler. Will zatürre olur. Uzun süre hastanede yatar. Lou’nun hazırladığı planı gerçekleştiremezler. Lou Nathan’la birlikte başka bir plan hazırlar. Altı ayın dolması için çok az bir süre kalmıştır ve Lou’nun Will’in kararını değiştirmesi gerekiyordur. Lou tüm hazırlıkları yapar. Sorun çıkmaması için her şeyi önceden ayarlar. Sorunsuz bir şekilde giderler. Çok eğlenceli bir tatil geçirirler. Lou önceden denemediği şeyleri dener ve mutlu olur. O mutlu olunca Will de mutlu olur. Lou Will’e ondan hoşlandığını söyler. Ama Will sakat olduğu için onunla birlikte olmak istemez. Kararının değişmediğini Dignitas’a gideceğini söyler. Lou ne söylese de Will’in kararını değiştiremez. Ertesi gün kasabaya geri dönerler. Lou işi bırakır. Eve geldiğinde uzun süre odasından çıkmaz. Sonra olanları ailesine anlatır. Will ile görüşmez.

    Bayan Traynor, Lou’yu arar ve ondan Dignitas’a gelmesini ister. Will onu görmek istiyordur. Lou gitmeye karar verir ama annesi buna karşı çıkar. Lou annesine rağmen İsviçre’ye gider. Orada Will ile son olarak konuşur. Will klinikte ötanazi ile derin bir uykuya dalar. Will Lou’ya bir mektup bırakmıştır ve Lou bu mektuba uyarak Paris’e gider. Will aynı zamanda ona üniversiteye gitmesi ve kendine bir hayat kurması için para bırakmıştır.
  • NİŞAN
    Ailenin kurulmasında ilk adım nişanlanma ile atılırdı. Nişanlanma için belli bir yaş sınırı yoktu. Cumhuriyet Dönemi'nde nişan genellikle yedi yaşında yapılırdı. Ancak Augustus çıkardığı bir yasayla kızların on yaşın altında nişanlanmasını yasaklanıştır.

    Nişandan önce aileler birtakım hususlarda görüşüp söz keserlerdi. Daha sonra sponsolia denilen bir davet verilirdi. Bu davete kızın ve damadın akrabaları ve arkadaşları katılırdı. Nişan yazılı ya da şahitler önünde yapılırdı. Günümüzde olduğu gibi resmi olmadığı için de kolayca bozulabilirdi. Nişan bozulduğu zaman nişan hediyeleri geri iade edilirdi. Hediyeler genelde ev sözü, yüzük ve arra denilen paradan oluşurdu. Nişan töreninde damat maddi durumuna göre nişanlısının sol elinin üçüncü parmağına altına batırılmış demir ya da altından yapılmış "anulus pronubus" denilen bir yüzük takardı. İnanışa göre bu parmak kalbi simgeliyordu. Gellius, Mısırlıların insan vücudunu incelediklerinde bu parmaktan kalbe giden damarlar gördüklerini, bu yüzden de bu parmağa yüzük takıldığını ve böylece çiftlerin kalben birbirlerine bağlandıklarını yazmaktadır Daha sonra nişan bir parti ile sona ererdi. Nişanı takiben de evlilik anlaşması yapılırdı.

    -EVLİLİK-

    Roma’da kadın ve erkek arasında gerçekleşecek olan bir evlilikte, tarafların evlenebilmek için gerekli olan yaşı doldurmaları da, evlenme şartlarından biriydi. Evlenme yaşı, her toplumda ve her coğrafyada farklılıklar gösterir. Her toplum, evlenme yaşını, farklı etmenlere göre belirler. Roma’da evlenme yaşı, ergenlik yaşı olarak belirlenmişse de, çocuğun ergenlik yaşı, klasik dönem boyunca üzerinde görüş birliğine varılamamış konulardan biridir. Augustus döneminde ortaya çıkan ve iki hukuk okulu olan Proculianuslar ile Sabinianuslar çocuğun ergenlik yaşının kaç olacağı konusunda görüş birliğine varamamışlardır. Sabinianuslar, ergenlik yaşı için vücudun fiziksel gelişimini dikkate alırken, Proculianuslar, 14 yaşın, ergenliğe girmek için yeterli olacağı görüşündeydiler. Nitekim zaman içinde Proculianuslar’ın fikri kabul görmüş ve ergenlik, dolayısıyla da evlenme yaşı erkekler için 14, kızlar için 12 olarak belirlenmiştir.

    Augustus’un tek kızı olan Iulia, ilk evliliğini 14 yaşında, kendisinden 3 yaş büyük olan kuzeni Marcus Claudius Marcellus ile yapmış, kocasının ölümü üzerine dul kaldıktan kısa bir süre sonra, babasının arkadaşı olan general Marcus Vipsanianus Agrippa ile ikinci kez evlenmiştir. İmparator Claudius’un (M.S. 41-M.S. 54) kızı Octavia ise 13 yaşında evlilik yapmıştır. Nişanlanmanın tersine evlilik için getirilen bu yaş sınırlamasının erkek ve kızın aktif cinsel yaşama başlamasıyla alakalı olduğu söylenebilir.

    Roma’da yaygın olan bir uygulama, yaşlı erkeklerin, küçük yaşlardaki kızlarla evlenmeleriydi. Antik Roma yazıtları, kızların çok küçük yaşlarda kendilerinden yaşça büyük erkeklerle evlilik yaptığını bize kanıtlıyor. Yazıtlara göre Roma’da kızlar 10 ve 56 yaş aralığında evlilik yapıyorken, erkekler 15 ve 64 yaş aralığında evlilik yapıyordu. Küçük kızların, kendilerinden yaşça büyük erkeklerle evlenmesi durumunda kocanın, karısı üzerinde daha kolay otorite kurabileceği sonucu çıkarılabilir. Ancak bu durumun, baba ile çocukları arasında büyük yaş farkı oluşması gibi olumsuz bir sonucu da vardır.

    Evlenme yaşının 12 olarak belirlendiği kız çocuğunun bekâreti, evlenene kadar anne ve babasının sorumluluğu altındaydı. Öyle ki Catullus, Romalı bir kızın bekâretinin yalnızca kendisine ait olmadığını, onu yetiştiren anne-babanın da kızın bekâreti üzerinde eşit derecede sorumlu olduğunu belirtmiştir. 12 yaşından küçük bir kızla yapılan evlilikler, yasal olarak evlilik sayılmazdı. Ancak böyle bir birliktelik varsa, kız 12 yaşına gelene kadar aynı evde karı koca gibi yaşadığı erkekle nişanlı kabul edilirdi. Bu ilişki, ancak kızın 12 yaşını doldurmasıyla birlikte yasal hale gelirdi.

    -MİRAS-

    “Lex Iulia De Maritandis Oridinibus”, Augustus’un M.Ö. 18 yılında çıkardığı ilk kanundu ve bekarlıkla mücadeleyi amaçlıyordu. Bu kanun hiç evlenmeyenler, boşananlar veya eşin ölümünden sonra tekrar evlenmeyenler için, miras konusundaki bazı haklardan yoksun bırakarak, evlenmeyi teşvik eden bir kanundu. Kanuna göre evlenmeye ehil olan 20-50 yaş arasındaki tüm kadınlar ile 25-60 yaş arasındaki tüm erkekler evli ve çocuk sahibi olmalıydı. Evlenmek için doğrudan doğruya bir zorlama yoktu. Fakat bu yaşlarda olup da evlenmeyenler veya evlenip de çocuk sahibi olmayanlar için mameleki açıdan bir kısıtlama vardı. Buna göre evli olmayanlar vasiyet ve miras yoluyla hiçbir şey kazanamaz, çocuk sahibi olmayan evliler ise mirasın sadece yarısını kazanabilirlerdi. Bu kanunla evli ve çocuklu olanlar korunuyor, bekarlar ise mirasa ilişkin bazı kısıtlamalarla bir anlamda cezalandırılıyordu.

    Roma hukukunda evlilik kontratları manus'lu ve manus'suz olarak yapılmaktayı. Manus'lu evliliklerde kadın erkeğin mülkiyetine geçerdi ve kocası ölen kadın eşinin mirasından faydalanabilirdi. Fakat manus'lu kadınlar babalarının mülkiyetinden çıktıklarından babalarının mirasından faydalanamazlardı. Manus'suz evliliklerde durum tam tersiydi. Manus'suz evlenen kadın babasının mirasından faydalanabilirdi fakat kocasının mirasına hak kazanamazdı.

    -İHANET SUÇUNUN CEZASI-

    M.Ö. 17 yılında çıkarıldığı düşünülen “Lex Iulia De Adulteriis” ise kamu ahlakının korunması ve zinaları önlemek amacıyla çıkarılan bir kanundu. Toplumun ahlak yapısını düzene koymak için çıkarılan bu kanuna göre, kendi evinde veya damadının evinde zina yaparken yakalanan kız evlat üzerinde babanın istediği şekilde adaleti uygulamasına izin verilmişti. Bununla birlikte koca eğer karısını zina halinde yakalarsa karısını ve karısının gayri meşru ilişki içinde bulunduğu erkeği öldürebilirdi. Augustus döneminden sonra zina suçuna karşı diri diri yakma, çuvalda boğma şeklinde cezalar da verilmiştir. Tacitus, zina eden bir Vesta rahibesinin diri diri gömülerek cezalandırıldığından da bahsetmektedir. Ancak bunun tam tersi mümkün değildi. Yani bir kadın kocasını zina haline yakalarsa ona hiçbir şey yapamazdı.

    Fulya KOCAKUŞAK – Antik Roma'da Aile Kurumu

    [ÖZETTİR]
  • Birkaç yıl önce erkek arkadaşımla arabada giderken kaldırımda yürüyen, tanımadığım biri hakkında (yaptığım şey de değildir aslında) yersiz bir çekiştirme yapmıştım. Ve benim naif sevgilim(!) güzel bir hikayeyle o kadar tatlı haddimi bildirmişti ki..
    İşte o hikaye:

    İkindi vakti namazı öncesi şeyh dervişlerinden birinden, abdest almak için kendisine bir ibrik su dökmesini rica eder. Hem abdestini almakta hem de dervişi gözlemektedir. Bu arada su döken derviş bakar ki şeyhin ellerinin bazı yerleri kurudur ve aklından ‘bir de şeyh olacak doğru dürüst abdest almayı bile beceremiyor ’ diye geçirir. Dervişin alaycı bakışlarını yakalayan şeyh onun aklından geçenleri okur ve “sen bize yaramazsın” diye dervişi kovar.
    Derviş pişman olsa da iş işten geçmiştir. Düşer yollara, ailesi ve gidecek yeri yoktur, yorulmuş acıkmıştır. Karanlıkta bir ince ışık görür ve oraya doğru yöneldiğinde kendisine yemek pişiren çoban onu da buyur eder ve ona acıyıp karşı dağın ardındaki şehirden bahseder. Ancak bu şehrin özelliğini de söyler. Bu köyde ne alırsan sadece ‘Eyvallah’ demek yeterliymiş fakat uyulması gereken 3 kuralı da varmış ve ihlal edeni şehirden atarlarmış.
    “Birinci kural kulun işine karışmayacaksın, ikinci kural Allah’ın işine karışmayacaksın, üçüncü kural yalan konuşmayacaksın” demiş çoban. Dervişin çok hoşuna gitmiş çünkü kurallar ona çok basit gelmiş.
    Ertesi sabah erkenden yola çıkmış ve şehre vardığında doğru hamama gitmiş. Yıkanmış paklanmış, sağ elini göğsüne koyarak hamamcıya “eyvallah” demiş. Hamamcıdan aynı karşılık gelmiş. Emin olmak için derviş “borcum?” diye sormuş. Hamamcı “eyvallah dedin ya o yeter” demiş. Derviş bir ay boyunca böyle yapmış ve "iyi ki de dergahtan kovulmuşum" demiş içinden.
    Bu arada köle pazarından yine bir "eyvallah" karşılığı bir köle kadın almış ve onunla evlenmiş. Günleri güzel geçmekteymiş.
    Günlerden bir gün karşıdan bir adam ve iki kadının geldiğini görmüş Derviş. Kadınlardan genç olanın saçı başı açık, daha yaşlı olanın ise her tarafı kapalıymış. Bizim derviş “Şuna bak, asıl örtünmesi gerekenin her yeri açık saçık” diye bağırmış. O da ne! Genç kadın birden bağırmaya başlamış: “Zaptiyeee, zaptiye kulun işine karışıyoooor.” Derviş ne olduğunu anlamadan soluğu karakolda almış ve biraz da hırpalanmış. Duruma çok içerleyen derviş karakolun dış avlusunda ellerini havaya açarak “Ey rabbim bu nasıl iş? Ben bir kulunu uyardım sadece, bu nasıl iş” diye söylenmiş. Oradan geçen birisi “Zaptiyeeee, zaptiye Allah’ın işine karışıyor” diye bağırmaya başlamış. Ve yine karakol, yine dayak..Bizim derviş yorgun argın evine gelip ve kendini yatağa atmış. Olayı duyan av arkadaşları kendisine ziyarete gelmişler ancak o kadar halsizdir ki karısına “evde yok de evde yok de” der. Bu sefer eşi bağırmaya başlar “Zaptiyeee, zaptiye, eşim yalan konuşmamı istiyoooor.”
    Ve tabi derviş zaptiyelerce şehirden kovulur...

    Ne zaman birisi başkaları hakkında kendisini ilgilendirmeyecek, yargılayacak şekilde konuşsa ya da Allah adına yorum yapsa hep bu hikaye ve yaptığımdan ne kadar utandığım gelir aklıma.

    Neyse, demem o ki: herkes kendi işine baksın!!

    Hadi EYVALLAH!
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    İrlandalı şair, romancı, oyun yazarı ve eleştirmen olarak tanınan Oscar Wilde, ayrıca sıra dışı kişiliğiyle de dikkat çeken bir yazar. Hem sanat hem de siyasi görüşleriyle dikkatleri üzerine toplayan yazar, en çok da cinsel tercihleri nedeniyle eleştirilmiştir. Hatta cinsel yöneliminden dolayı iki yıl hapse mahkum edilmiştir. Aldığı bütün tepkilere rağmen yaşayışını değiştirmemiş, düşüncelerinden bir an olsun vazgeçmemiştir. Sonunda da Paris’te bir otel odasında son nefesini vermiştir. Dorian Gray'in Portresi Oscar Wilde'ın tek romanı. O dönemde değersiz ve ahlaka aykırı bulunan eserin değeri zamanla anlaşıldı ve günümüze dek etkisini sürdürmeye devam ediyor. Oscar Wilde hakkında bilgi sahibi olduktan sonra daha çok merak etmeye başlamıştım Dorian Gray'in Portresi'ni ve okumayı geciktirdiğim için de pişman oldum kesinlikle. Harika bir roman okudum. Felsefe, eleştiri, sanat, toplum, din, kadın erkek ilişkileri üzerine düşünceler içeriyor, akıcı ve aynı zamanda düşündürücü iyi bir klasik yapıt.

    Kendi portresiyle büyülenerek sonsuz gençlik ve güzellik uğruna ruhundan vazgeçen Dorian Gray'in hikayesi. Ressam Basil Hallward, Basil'e modellik yapan Dorian Gray ve Basil'in arkadaşı Lord Henry karakterlerimiz. Dorian Gray herkesi büyüleyebilecek bir güzelliğe sahip bir genç, gençliği, yakışıklılığı Basil'e ilham veriyor, onu çok fazla etkiliyor. Yalnız Basil değil Henry de tanıştığı andan itibaren bu genci çok seviyor. Henry'nin hayat felsefesi Dorian'ı çok etkiliyor. Onu kötülüğe sürükleyen olayların başlangıcını oluşturuyor.

    Basil'in yaptığı kendi portresinin güzelliğinden etkilenen Dorian'ın dileğiyle başlıyor her şey. "Ne hazin! Ban yaşlanıp çirkin ve iğrenç bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak. Yaşı şu haziran gününde sabitlenecek; bir gün bile yaşlanmayacak... Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım!" (s.30) İlginç bir şekilde dileği kabul oluyor Dorian'ın ve yıllar geçiyor Dorian aynı genç, etkileyici görünümünü koruyor, portre ise çirkinleşiyor. Tüm arzu ve günahlarının yükünü bu portre taşıyor artık, Dorian'ın sihirli aynası oluyor. Gençlik, hedonizm düşünceleri üzerine kurulan Henry'nin görüşleri Dorian'ı etkisi altına alıyor ve kendisinin genç kalıp portrenin yaşlanması başlarda çok güzel geliyor Dorian'a.

    Gençken Basil'in iltifatları ve ilgisiyle kibirlenen, Henry'nin gençliğin harika bir şey olduğu üzerine sözleriyle etkilenen Dorian genç kalıyordu ama onun ruhunu yansıtan portre çirkinleşiyordu. Dorian günah işledikçe, kötülüğe doğru adım attıkça portrenin kötü görüntüsü rahatsız etmeye başladı Dorian'ı. Günü gününe hayatımı yazdığım bir günlüğüm diye tanımladığı portre ruhunun karardığını, kötüleştiğini yansıtıyordu Dorian'a. Onu akıl almaz kötülüklere sürükledi. Suçluluk duygularıyla yiyip bitirdi. Hayatını korkulu bir rüyaya çevirdi. Yalnız kibirle yozlaşan bir insanın hikayesi değil elbette Dorian Gray'in Portresi. On dokuzuncu yüzyıl toplumunu, insanları eleştiren, sanat üzerine güzel düşünceler sunan, hayata dair düşünmemizi sağlayan bir yapıt aynı zamanda.
  • 218 syf.
    ·2 günde·9/10
    Bazı kitaplar bir kuş misali gelip insanın yüreğinin pervazına konar; umut olur mesela, ilham olur, cesaret olur, hayatın güzel yanını hatırlatır. Tıpkı minicik bir kuşun ötüşüne, kanat çırpışına sığdırdıklarıyla hayatta her şeye rağmen güzel şeylerin olduğunu hatırlatması gibi, bazı kitaplar da bir yerlerde güzelliklerin olduğunu, bu güzelliklerin birilerinden başka birilerine doğru yayılıp çoğaldığını ve çoğalmaya devam edeceğini hatırlamamıza vesile olur.
    İşte sevgili Duygu Çağlar Gizli'nin kaleme aldığı Başka Bir Doğum Hikâyesi de böylesi eserlerden biri. Evlat edinme yoluyla başlayan annelik yolculuğunu kaleme aldığı kıymetli eserinde Duygu Çağlar Gizli, kızı Elif Ada'yı bedeninde değil ama kalbinde nasıl taşıyıp dünyaya getirdiğini sıcacık şefkatiyle kaleme alırken, evlat edinme konusunun hassasiyetine dikkat çekmekle birlikte anneliğin DNA ile sınırlanamayacağını, sevginin nasıl güçlü bir bağ olduğunu; umutsuzluğun en dip noktasında ayağa kalkıp nasıl umudunu filizlendirdiğini ve dallarında Elif Ada gibi bir çiçeği nasıl açtığını satır satır okurunun yüreğine işliyor.
    "Evlat edinme de bir doğum şekildir ve yüksek sesle konuşulmalıdır!" diyerek gerek 2014 yılında Facebook üzerinden oluşturduğu hesabında, gerek kendi hikâyesini kaleme aldığı bu güzel eserinde, gerekse yazmanın dışında verdiği konferanslarda, televizyon ve gazete röportajlarında, biyolojik veya evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olmak isteyen anne ve babalara umut olmaya ve cesaret vermeye çalışan Duygu Hanım, aynı zamanda toplumda evlat edinme konusundaki tabuları yıkmayı çalışıyor.
    Yazarımız, toplum tarafından evlat edinmenin evlat edinen aileler için bir eksiklik olarak görüldüğü, hem aileye hem de çocuğa yönelik bakışlarda, sözlerde derinden hissedildiği ve hem ailelerin hem de çocukların bazı etiketlemelerin hedefi olduğu; velhasıl evlat edinecek ailelerin çekinmesine yahut edinenlerin bunu sessizce yapmasına neden olan bu algıyı yıkmak, yüksek sesle konuşarak evlat edinmenin de bir doğum şekli olduğunu, bunun tıpkı biyolojik yollarla olduğu gibi doğal olduğunu vurgulamak, daha bilinçli olmak ve daha bilinçli bireyler yetiştirmeye davet etmek adına sesleniyor:

    " Sevgili biyolojik anneler,
    Günün birinde yavrunuz size nasıl doğduğunu soracak, doğum hikâyesini merak edecek. Yapacağınız şey çok basit. Kendi doğum hikâyenizi anlatırken diyeceksiniz ki, "Çocuğum sen karnımdaydın, şu veya bu şekilde doğdun ve biliyor musun, baban ve benim gibi birçok kadın ve erkek evlenir ama bazılarının çocukları olmayabilir. Ama onlar da bizim gibi anne baba olmak isterler. Anne ve babasını bekleyen bir bebeği alıp evlerine getirerek anne baba olurlar. Buna evlat edinme denir ve bu da bir doğum, aile olma şeklidir," demeniz yeterlidir.
    Ülkemizde tabu olan bu konu, yeni yetişen nesil için tabu değil, olağan bir durum, doğum olarak algılanacaktır ve bunun için size ne kadar teşekkür edilse azdır!

    Ancak bir de evli olmadan evlat edinen anne/babalar vardır. Günün birinde çocuğunuz böyle bir çocukla tanışabilir ve size sorular sorabilir. O zaman da "Bazı kadınlar/erkekler evlenmek istemez ama bu anne/baba olmalarına engel değildir. Onar da annelerini/babalarını bekleyen bir bebeği alıp anne/baba olurlar," demeniz yeterlidir.
    Buradaki teşekkürün önemi ilki kadar büyüktür!

    Sevgili okul öncesi öğretmenlerim,
    Bilirsiniz okulun ilk başladığı haftalar "Ailemiz" konusunu işliyoruz. Aile bireylerinden bahsederken, aile oluşumunu çocuklara anlatırken, "Biliyor musunuz bazı kadın ve erkekler evlenir ama çocukları olmaz, onlar da anne baba olmak isterler. Anne babasını bekleyen bir bebeği alıp evlerine getirirler. Buna evlat edinme denir ve bu da bir doğum, aile olma şeklidir," demeniz yeterlidir.
    Buradaki teşekkür, alkış hak eden teşekkürdür!"

    Sevgili okul psikologları ve danışmanları,
    Eğer herhangi bir sebepten dolayı yaşayan bir öğrenci etiketlenecekse, ilk etiketi siz yapıştırmayın! Yapacağınız şey, veli-aile işbirliği içerikli toplantılarda bu konuya kısacık da olsa değinmenizdir. Eminim eğitim sürecinizde evlat edinme konusuna değinilen dersleriniz oluyordur. Bu konu hakkında biraz daha araştırmacı davranır ve konuya hakim olursanız ben tüm evlat edinen anneler adına size bin kere teşekkür etsem yine de azdır.

    Sevgili komşular,
    "Aa duydun mu bilmem kimin çocuğu onların değilmiş, ben anlamıştım zaten hiç onlara benzemiyordu," diye lütfen artık fısıldamayın!
    Elif Ada'nın annesi olarak sizlere rica ediyorum.

    Sevgili bu yazıyı okuyan herkes,
    Biz evlat edinen aileler, evlat edinmeye karar veren aileler, evlat edinmeye sırf bu sebeplerden dolayı sıcak bakmayan, bakamayan aileler adına rica ediyorum; lütfen bizi ve çocuklarımızı etiketlemeyin!
    Unutmayın, etiket bir çocuğun dizinde hiç kabuk bağlamayacak bir yaradır! "

    Her bir satırında yüreğinize dokunacak, karşınızda güzel bir örnek olarak her daim duracak bu kıymetli eseri başta biyolojik veya evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olmak isteyen anne/baba adayları olmak üzere, daha bilinçli olmak, daha bilinçli bireyler yetiştirmek adına tüm kitapseverlere önemle tavsiye ediyorum. Mutlaka okuyun, okutun ve Duygu Hanım'ın da dile getirdiği gibi 'hep birlikte bir yaşama dokunun'.
  • 219 syf.
    “Sadece çocukken güler insan, diğerleri palavra. Çünkü insan büyüdükçe komikliklere değil, acılara gülmeyi öğrenir aslında.”
    Bob Marley

    "Mutluluk için ne az şey gerekir! Bir tulum nağmesi. Müziksiz bir yaşam, yanılgı olurdu."
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche

    "Bob"ları severim; Bob Ross gibi, Bob Dylan gibi, Bob Marley gibi.. Aileden biri gibi yani.
    Ne demişidim," Her Bob Zion'a çıkar!"

    Sahi bir düşünün, müziksiz bir dünya? Hele de Reggae’siz bir dünya nasıl bir yerdi acaba? O kadar eskiyi bilemem ama şimdi size Reggae’nin doğuşunu ve benim için anlamından bahsedeceğim, elbette ki bu kitap bağlamında.

    Şimdi şu şarkıyı açıp Reggae dünyasına yumuşak bir giriş yapalım. Değişim için çal etkinliğinin Bob Marley ayağı:

    https://youtu.be/4xjPODksI08

    Önce Rasta ile ilgili anahtar kelimeleri verelim:

    RASTA,RASTAMAN: Rastafari dinini kabul etmiş, o dine inanmış kişilere verilen ad.

    RASTAFARİ: Eski Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’yi Siyah Mesih olarak niteleyen ve onu tanrının yeryüzündeki yansıması olarak gören dini ve felsefi hareket. Bu isim Heile Selassie’nin gerçek adı olan “Ras Tafari” den alınmıştır.

    BABYLON : Rastafari dininde, bu dünyayı belirten sözcük. “Bu dünya” ile anlatılmak istenen acılar, sıkıntılar, pislik ve kötülüğün birleşimi olan bir yaşama biçimidir.Rasta’lara göre Babylon, beyazlara özgüdür ve “Babylon sistemi” nin koruyucuları da onlardır. (bugünün para babalarını sayabiliriz). Babylon geriletici, gelişmeyi köstekleyici ve insanı ota çevren bir yaşam biçimidir.( günümüz yaşam şartları için kullanabiliriz)

    DREADLOCK: Saçların hiç kesilmeden uzatılarak, omuzlardan aşağıya bırakılmasıdır. “Dreadlock” ta toka, örgü, saç bağı gibi şeyler kullanılmaz. Zamanla birbirine dolanır ve bildiğimiz rasta örgüsü şeklini alır. Yıkanmazlar, yıkanırsa da doğal sabunla ve çok az sıklıkla yıkanması gerekir. Bu saçlar bilinci simgeler ve Rasta’yı uyanık tutar.

    GANJA: Marijuana’ya rastafaryan anlayışta verilen ad.

    HERB: Bkz. “Ganja”

    HYPOCRITE: İngilizce anlamı “ikiyüzlü” olan bu kelime ile sömürgeci ve baskıcı beyaz yönetimler ve onların temsilcileri işmar edilir. Kimi zaman yardakçılar olarak da kullanılır. Bob Marley çok sefer kullanmıştır şarkılarında.

    JAH: Rastafari dininde tanrıya verilen ad. Yehova sözcüğünden elde edilmiştir.

    MENTO: Reggae’nin en eski atası olarak bilinen, Jameika’daki ilkel folk müzik türü.

    NANTY: Kabiliyetli, becerikli kimse.

    SISTREN: Kız kardeş, dost, arkadaş, broooğğğ

    DREDREN: Erkek kardeş, yoldaş, broooğğğ

    TAM: Genelde yünden yağılan, dreadlock ların üzerine takılan sarı, kırmızı, yeşil renklerde olan şapkalar.

    ZION: Matrix filminden de hatırlarsınız, insanlığın son kalesidir. Rastafari’de, söz verilen topraklar anlamına gelir. Soyut bir kavramdır. Babylon’un zıttıdır. Ulaşılacak yer, mutluluk ülkesidir.

    Bize (Rastalara) yıllarca esrarkeş, müptezel, hippi, serseri, saçı sakalı karışık vs gibi ithamlarda bulunup, Reggae sound ritmiyle atan narin yüreğimizi üzdüler. Bob Marley için de çok şey söylediler. Peki ben nasıl tanıştım onunla? Şöyle:

    Bir yaz günü, sene 2005. Dayımın oğlundan karışık mp3 cd si doldurmuşum. Babama güç bela, borç harç aldırdığım cd çalara takmışım o cd’yi ve ılık Haziran rüzgarı saçımı, yeni tellenen sakalımı ve tüm tüylerimi okşarken, köylülerden aldığım tütünden ince bir dal sarmışım. Mavi duman havaya yükselirken ilk defa o sesi duydum. “ no woman no cry…” O an tüm dünyayı ve sahilleri dolaştım, okyanuslarda kanat açtım. Çok sonraları kim olduğunu öğreneceğim kişiyi o zaman çok sevmiştim. Kadın yok ağlamak yok, sandığım sözleri, ilerde abim düzeltti: “Hayır kadınım, ağlamak yok” idi onun anlamı. İşte o yaşımda artık bir rasta idim.

    Geçenlerde Beyazıt’ın oralarda geçerken sahaflar varmış, bilmiyorum oraları, gittik. Dolaşırken yerde 5 tl lik kitaplar arasında gördüm bu kitabı. Okumam lazımdı çünkü.

    Kitaba gelelim:

    “Ve gülümse, Jamaica’dasın
    Gel, gülsün yüzün Jamaica’da
    Hepimiz birlikte, Jamaica’da
    Şimdi gelin Jamaica’ya
    Duygulu kent, duygulu insanlar
    Görüyorum eğleniyorsunuz
    Reggae ritmiyle dansederken
    Ey güneş adası, gülümse
    Halkımıza yardım edeceğiz…”

    6 Şubat 1945 günü St. Ann’ın az uzağında bir dağ evinde, Robert Nesta Marley yaşamla tanıştı. Yemyeşil bir dağ eteği ve yöresi. Bu köye “zamanın yavaş geçtiği yer” de denirdi. Onun doğduğu ev müze halindedir.
    Beyaz bir baba ve siyahi bir annenin birlikteliğinden doğmuştur ve “ben ne siyahların tarafındayım ne de beyazların” demiş. Gelgelelim babası aileyi terketmiş. Babasız büyüdüğü için tüm eş dost konu komşu ona sahip çıkmış. Büyükbabası en büyük yardımcısıydı. Onun müzikle tanışmasına vesile olmuş pek çok konuda dünya görüşünü etkilemiştir.

    Zamanla okuldan okula şehirden şehire geçim derdi ile savrulan aile Trenchtown’a yerleşir. Nesta burada demirci çıraklığı yapar ama aklı hep müziktedir. Yaşadığı yerde hırsızlık, cinayet, yoksulluk almış başını gitmiştir. O bunlardan hep geri durmuştur ve genelde ailesi ile vakit geçirmiştir. Bu dönemlerde Jimmy Cliff ile tanışmıştır ve müzik dünyasına adım atmıştır.

    Jimmy Cliff’i bunun ile hatırlarsınız belki;
    https://youtu.be/xzGV9Bl6CGg

    İlk plağını doldurur ama tutulmaz. Yılmadan devam eder ve “The Wailing Wailers” grubunu kurarlar arkadaşları ile. Daha sonra yeni bir soluk gelir müzik piyasasına. Bu dönemdeki siyasi çalkantılar gençleri varolma savaşına sürüklüyordu. Bir kuşak düzene karşı durmaya başlıyordu. Dayatılan hayata isyan ediyor, müziklerinde artık “rude boy” denen kültür baş gösteriyordu. Ve Wailiers bu akımın öncülerinden oldu.

    Daha sonra “Rastafari” olgusu ile tanıştılar. Bu öğreti ve felsefe onları, yani asileri devrimci yaptı.

    Gruptan ayrılan üyeler oldu zamanla. Ekonomik sorunlar baş gösterdi. Zorluklar dalga dalga geldi. İleride eşi olacak kadın Rita’yı alıp Amerikaya taşınan annesinin yanına gittiler. Geçim derdinden dolayı pek çok işe girip çıktı. Demirciliği sayesinde Chrysler fabrikasında iş buldu. Ama Sam Amca’nın çukuru onu boğuyordu ve Jamaica’ya döndü. Eski dostlar bir araya geldiler ve patlattılar bombayı:

    https://youtu.be/87HqYVb_mvA
    https://youtu.be/eZ3eA5gxiLs

    Ama hükümet baskısı devam ediyordu ve bir grup üyesi esrar içmekten dolayı tutuklanmıştı. Tüm bunlardan bunalan Bob bir süre çiftçilik yaptı. Yediği kazıkların sonrasında kötü insanlara şunu söyledi “ onlar hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorum ama söyleyecek iyi şeylerim de yok.” Çünkü onun besteleri çalınıp kullanılmaya başlanmıştı.

    “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
    Bob Marley

    Hepimizin bildiği şarkısı ise “no woman no cry” dır kuşkusuz. Bu parça Trenchtown’da geçen günlerini anlatır onun.

    “Bu büyük gelecekte
    Geçmişini unutamazsın,
    Sil gözlerini diyorum sana
    Hayır kadın ağlama”

    Artık Reggae dünyayı sarmıştır. Daha sonraki dönemlerde bazı şarkıları Jamaica’da yasaklanmış, sansüre takılmıştır. “Sakıncalı düşünceleri” müziğine yansımıştır çünkü. Gördükleri ve yaşadıklarını artık tutamaz içinde.

    Yasaklı şarkılara bir kaç örnek:
    https://youtu.be/4XHEPoMNP0I
    https://youtu.be/BR0fQ6wJb6A
    https://youtu.be/5Qe23LVs2O4

    Amacı: insanları birleştirmekti. Tüm insanları. Tek silahı gitarıydı. Bu uğurda düzenlenen “Smile Jamaica” konseri düzenlendi. Konser bedavaydı ve tüm halka teşekkür mahiyetindeydi. Ama bir şekilde konser engellenmek istendi ve Bob Marley’in evi kurşunlandı konserden evvel.
    Tüm ısrar ve baskılara rağmen Bob vazgeçmedi ve sahne aldı. Saldırı engel olması amacındaydı ama halkın sevgi selini ve coşkusunu artırmaya yaramıştı.
    Artık bu zayıf saçları dreadlock olan çikolata renkli adam dünyayı sallıyordu.

    https://youtu.be/za01QWLXisQ

    RASTAFARİ

    Marcus Mosiah Garvey, siyahların özgürlüğünü ve kurtuluşunu savunan efsanevi 20. yüzyıl peygamberi olarak kabul edilir. Öğretisi ve yaşamı Bob Marley’i derinden sarsmıştır.

    Özgürlük, bağımsızlık gibi kelimelerin anlamını çok zaman evvel unutmuş, köleliğin verdiği yıkımı yaşayan siyah insanlar dünyası için Garvey ve felsefesi yepyeni bir ses, bir umut oldu. Bu öğreti tüm siyahların birleşmesi ilkesine dayanıyordu.

    Garvey aynı zamanda ödüncü yaklaşımlara ve bu yaklaşımların temsilciliğini üstlenen siyahi liderlere de savaş açtı. Bu liderler yaptıkları konuşmalarda, siyahların beklenen güzel günlerin bu dünyada değil, “Cennet”te gerçekleşeceğini söyleyerek,bu insanları sömürmeye hizmet veriyorlardı. “Cennete itirazımız yok” dedi Garvey, “ama şu anda dünyada yaşıyoruz. Ve çok ayrıdır. İlgimizi bu dünyaya yoğunlaştırıp özgür ve bağımsız uluslar yaratmalıyız.”

    En büyük düşü ise siyahları ait olduğu yere yani Afrika’ya taşımaktı. Bu uğurda taşıma şirketi kurdu ve siyahilere hizmet verdi. Daha sonra ABD tarafından cezalara çarptırıldı ve taşıma izni iptal edildi.

    Artık siyahlar arasında bir peygamber olarak görülüyordu. Afrika’da bir kralın tahta çıkacağını ve kurtuluşun yakın olduğunu dile getirmişti ve yıllar sonra Etiyopya’da bir kral tahta çıktı: Ras Tafari. Beklenen kral oydu. Yeni din bunun ardın doğmuş oldu böylece. Siyahların umudu olan bir din: Rastafari!

    Rastafari mensupları sade giyinir. Tam adı verilen 3 renkli şapkaları onları belli eder. Kırmızı: dökülen kanı, sarı: sahip olunan zenginliği, yeşil: yeryüzünün verimliliğini temsil eder.

    Neyse efendim. Bob Marley Rastafari ile tanıştıktan sonra müziği ve felsefesi farklı bir boyuta ulaşır. Küçücük, dar bir görüş alanına bağlanıp kalan bireyin, dünyayı ve insanlığı göremediğini, kuru, anlamsız bir yaşam sürdüğünü düşünüyordu Marley. Batı dünyası ve Batı kültürünün yaptığı buydu ona göre: insanları küçük dünyalarına, küçük yaşamlarına hapsetmek. Batılılar yani beyazlar. Artık müziği bu insanlığı ayağa kaldırmaya yöneliktir.

    https://youtu.be/oyFmNPoDbDU

    Babylon’un baskılarına tepki vardır artık:

    “Nasıl hala oturabiliyorsun orada
    Ne zaman çevreme baksam
    Acı çeken insanlar görüyorum
    her yerde…”

    Bu kadar şan şöhret neticede para demekti. Ama önce şunu bir izleyiniz dostlar:
    https://youtu.be/VjLSIauDEX0

    "mülk seni zengin yapar mı? Para hayatı satın alamaz. Benim zenginliğim hayatım, sonsuza dek."

    Bob kazancının büyük bir çoğunluğunu yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. Kötü durumda olan Jamaica’lılara ayda yaptığı bağış 200bin doları geçiyordu. Afrikadaki okul, kilise, hastane gibi yerlere de yardım ediyordu.
    Şarkıları içinde belki de en anlamlısı “Redemption Song” olsa gerek:

    “Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten
    Kendimizden başkası özgür kılamaz aklımızı”

    “Eşlik etmeyecek misin
    Bu özgürlük şarkılarına ?
    Çünkü tek sahip olduğum, kurtuluş şarkıları,
    Kurtuluş şarkıları”

    https://youtu.be/QrY9eHkXTa4

    Kitabın içinde çok hoş bir röportaj da var. Umarım okuyanlar için keyifli olur.

    Bir gün Bob yere yığılır ve yapılan araştırmalar sonucu kanser olduğu ve çoğu yerini sardığı ortaya çıkar. Memleketinden uzakta olan Dost Bob, tüm umutlar tükenince evine dönmek üzere yola çıkar ama çok fenalaşan Kral, acil hastaneye yatırılır. Tüm bekleyişin ardından 1981 yılının 11 mayıs sabahı Reggae kralı Bob Nesta Marley hayata veda eder. 36 yaşında ve ününün zirvesinde iken aramızdan ayrılır.

    Bu en ünlü Rasta, Babylon’daki cefasını tamamlamış ve Zion’a gitmiştir.

    Peygamber olan Bob artık zion’daki tahtındadır ve oturmuş en kallavi cigaralardan içiyordur. :)

    Onun ardından dünya bu müziği daha iyi tanıdı ve sevdi. Teşekkürler Jah, teşekkürler Bob, teşekkürler Ras Tafari…

    Mezarında hala “GANJA” yetiştiği söylenir. Bir gün orayı ziyaret edebilirsem bunun teyidini yaparım sevgili dostlar.

    Onun ardından şu sözler havada süzülür:

    “Ne zaman işitir gibi olsam
    bir kırbacın şakırtısını
    Buz gibi akar kanım,
    Anımsarım, esir gemisinde
    Ruhumu nasıl yaraladıklarını…”


    Esen kalın dostlar, Jah sizinle olsun. RASTAFAY!!!

    Bonus şarkılar, keyifli okumalar, sağlıcakla dinlemeler :)

    https://youtu.be/KLL3DKZAzig
    https://youtu.be/Li41j14n4aY
    https://youtu.be/ysUcCHngH-I
    https://youtu.be/_fF4x-LljWo
    https://youtu.be/j2G_FA7weGk
    https://youtu.be/pZ7RjaFIP80

    Karadenizden Reggae :)
    https://youtu.be/gUXIDTbrMJo
    https://youtu.be/_SaF9RTqqQI
    https://youtu.be/GDIaH5NzT7U
    https://youtu.be/O8L5_6FaU_0
  • 288 syf.
    ·5 günde·9/10
    Lubunya, yazarımızın çeşitli transseksüel bireylerle yapmış olduğu çeşitli karşılıklı konuşmalardan oluşan, bilimsel açıdan mühim, sosyolojik bir belge niteliği taşıyan nadide bir eser bana göre. Bir toplumdaki yasalar ve düzen asla çoğunluğu dikkate alarak kurulmamalıdır. Bir toplumu oluşturan şey yalnızca çoğunluk değildir, aynı zamanda azınlık da toplumun en az çoğunluk kadar önemli bir kısmını oluşturur. Peki neye göre bazı insanlara azınlık diyoruz da bazılarına çoğunluk? Bir toplumda azınlık olarak anılan kesim normal dediğimiz çoğunluğun dışında kalan kesimdir, bu dışta kalma durumu sosyolojik olarak bir sorun olmasının yanında felsefi olarak da büyük bir önem arz eder. Toplumda dini görüşü, ideolojiksel yönelimleri, cinsel yönelim ve kimlikleri, ırkı farklı olan insanlar genellikle ana toplum dediğimiz çoğunluk tarafından dışlanırlar. Bu dışlanmanın ana sebebi olarak şu da belirtilebilir: Çoğunluk, kendisini toplumun tamamı, bütünü saymaktadır ve azınlık kısmının aslında hiçbir zaman asıl topluma dahil olmadığını, olamayacağını kabul etmektedir. Bu büyük bir yanılgıdır. Şayet toplum yalnızca tek cins, çoğunluk olan insanlardan oluşsaydı, o oluşuma toplum adını veremezdik. Aslında toplum demek bir yandan da farklılık demektir. Farklı bireylerin bir araya gelip bir ana bütünü oluşturmalarıdır. Ama günümüzde bu farklılıklar adeta kanserli bir hücre olarak kabul edilmekte ve toplumdan kesilip atılmaya uğraşılmaktadır. Ama çoğunluk bu kesilip atılmaya çalışılan parçanın en hayati parçalardan biri olduğunun günümüzde ne yazık ki farkında bile değildir.

    Kendimize toplum diyebiliyorsak her türlü farklılığı kabul etmişiz demektir bana göre. Çünkü asıl toplum kavramı buna dayanır. Gökkuşağı gibiyizdir aslında, her türlü renk olmalıdır ki en parlak şeye, en umut verici ışıltıya; beyaz renge ulaşılmalıdır. Aksi takdirde yalnızca birkaç renkle karanlıklara gömülüp gidilir. Transseksüelizmden bahsetmek istiyorum biraz sizlere. Aslında cinsiyet meselesi sanıldığı kadar basit ve kolay belirlenebilen bir şey değildir. Doğumda bir insanın cinsel organına bakıp cinsiyetini teyit etmek bizlere yalnızca biyolojik olarak, başka bir deyişle atanmış cinsiyet anlamında o insan hakkında bilgi verir. Cinsiyet, çeşitli fiziksel şekillerden fazlasıdır. Atanmış cinsiyetin yanında bir de kişinin beyinsel olarak bir cinsiyeti vardır. Mesela bir insan doğuştan doktorlar tarafından erkek olarak belirlenmişse şayet bu, o kişinin beyinsel olarak da erkek olduğunu kanıtlamaz. Bu asıl cinsel kimlik kimi insanlarda hemen yerine oturur, kimi insanlarda bunun için biraz zamana ihtiyacı vardır. Fakat bazı insanlar vardır ki doğuştan gelen, atanmış cinsiyeti ile beyinsel olarak cinsel kimliği birbirinden farklıdır. Transseksüelizm aslında ifade edebildiğim kadarıyla budur. Birçok insan günümüzde sırf bilgisizlikleri yüzünden, translığı ya da diğer cinsel kimlik ve yönelimleri sonradan kazanılan bir özellik olduğunu, bir 'tercih' olduğunu ve insanların bunu seçtiğini sanıyor. Ama asıl durum bu yargıların tamamen üstündedir.

    Öncelikle cinsiyet nedir, buna yoğunlaşmamız gerek. Bir kadına neden kadın, bir erkeğe neden erkek deriz? Fiziksel farklılıkları düşünmeden cevap vermeye çalışın buna. Toplum olarak cinsiyet farklılıkları üzerine öyle tabular oluşmuş ki bizde, toplumsal cinsiyet diye bir kavramı zihinlerimize yerleştirmişiz. Bu kavramı zihnimizden çıkarmaya yarayacak olan bilgi birikiminden yoksun olduğumuz için de toplumsal cinsiyet tabularına uymayan insanlara şaşkınlık ve korkuyla yaklaşıyoruz. Mesela bir kadın olmak duygusal olup, ayrıntılı düşünüp, çocuk bakıp büyütmekten mi ibarettir? Eminim ki, toplumdan birçok insan kadının ayırt edici olarak duygusal anlamda daha narin olmasını gösterecektir. Peki bir erkek de en az bir kadın kadar duygusal manada narin bir yapıya neden sahip olamasın? Ya da bir erkeğe korumacı diyorsak, bir kadın neden en az bir erkek kadar korumacı olamasın? Bizim toplumumuzda en büyük eksiklerden birisi de budur zannımca. "Neden olmasın?" kalıbını, sokakta limoni olduğumuz bir arkadaşımız geçerken başımızı çevirip görmezden gelmemiz gibi görmezden geliyoruz. Biz aslında toplum olarak neden olmasınlardan korkarız. Çünkü neden olmasın demek rahatsızlık verici bir etmendir. Neden olmasın demek insanı rahatından ettirir, çünkü önceden oluşturulmuş bir düzene öylesine alışmış durumdayızdır ki, neden olmasın diyerek bu düzeni yeniden kurmaya başlamak bizim için yorucu bir meseledir. Toplum olarak da dinlenmeye böyle meyilli olunca hiçbir zaman rahatımızı bozamaz hale geliyoruz. Gerçeklere ve doğrulara ulaşmak söz konusu ise rahatımız varsın hayatımızın sonuna dek bozulsun.

    Duygular, davranışlar ve yönelimlerin tamamı toplum tarafından cinsiyetlere göre sınıflandırılmış haldedir. Bu kara düzen öylesine yerleşmiştir ki, bu düzenin dayattıklarına tamamen ters olan bir insan bile sırf düzen böyle emrettiği için sesini çıkaramaz hale gelip kendisini umutsuzca yontmaya çalışmaktadır. Bu sınıflandırılmalara uymayan kişiler de toplum tarafından birçok damga giyerek, korkulu bakışlarla toplumun öte tarafına itilir. Bu sınıflandırmaya uymayan insanlar da kendi ellerinde olmayan şeylerden dolayı yargılanıp toplumdan dışlandıklarını dile getirdiğinde bile toplum onları muhatap olarak bile kabul etmez. Sanki çok korkulan düşüncelerden çekinilmesi gibi, Orta Çağ'da bilimsel gelişmelerin arkasında duran insanların sorgusuz sualsiz öldürülmeleri gibi, günümüz toplumu da her türlü farklılığa karşı son derece korkak ve aşırı derecede serttir. Bu açıdan baktığımızda aslında çağımızın Orta Çağ'dan geri kalır bir yanı yok bana kalırsa. Toplumsal olarak dışlanma da dolaylı olarak bir ölümdür çünkü. Bir insanı dışlayarak, onun yaşamını devam ettirmesi için gerekli olan toplumun dışına ittirerek elinden tüm imkanları almış ve yıllar önceden ölüme mahkum etmiş olursunuz. Haksız yere ölüme mahkum edilen insanların öykülerinin de bir derlemesidir aslında Lubunya.

    Toplumdan dışlanan kesimin hayatlarını devam ettirebilmeleri için pek fazla seçeneği de yoktur aslında. Mesela hayat kadınlarının hep alt kesimden çıkmasının sebebi de budur aslında. Ayrıca toplumdan sürekli olarak dışlanan insanlar sanıldığı gibi kaba değillerdir, onlar yalnızca "tetikte"dirler, bu da doğal, beklenebilecek bir sonuçtur. Cinsiyet değişikliğine giden transseksüel bireyler de toplumdan itilerek sadece sınırlı para kazanma yollarına muhtaç bırakılmışlardır. Seks işçiliği de burada karşımıza çıkan ciddi bir konudur. Bir birey cinsiyet değiştirir, toplum onu anlayamadığı için dışlanır ve kendisinin de istemediği arzumadığı yollara girmek zorunda kalır. Toplumun bu insanlara baktığında düşündüğü tek şey onların ne kadar sapık insanlar olduğudur, çünkü sonuçta seks işçiliği yapıyorlardır (!) Bu öylesine büyük bir ironidir ki toplum bu şekilde kendi kendine birçok çelişkiye düşer aslında. Transseksüel bireyleri toplumdan iteleyen ve onlara para kazanmak için seks işçiliğinden başka çare bırakmayan toplum, bu çaresizliği bir sapıklık olarak görmekte ve onları tekrar ve tekrar dışlamaktadır. Ayrıca daha en başından, transseksüel birey cinsiyet değiştirme yoluna gitmeden dahi toplum o kişiden haz etmemeye başlar. Topluma göre o kişi sırf özendiği için ya da marjinal olmak için cinsiyetinden memnun olmadığını iddia ediyordur, ama gerçek tam tersidir aslında. Cinsiyet disforisi sanıldığı gibi sonradan kazanılan bir yeti, özenti ya da değişiklik isteği değildir. Bu uyumsuzluk trans bireylerin içinde doğdukları günden itibaren vardır. Bu uyumsuzluğu kendileri keşfedene dek onlar da kendilerini "normal" sanırlar. Bu açıdan röportajların belki de hepsinde, transseksüel bireyler kendilerini keşfetme sürecini anlatırken şu ifadeyi kullanmışlardır. "Dünyada bu halde bir tek ben varım sanıyordum." Yalnız değilsiniz... Bir düşünün, toplumun belirli nadir ve değerli renklerini oluşturacak bir kesimden bir insan bile kendisinin yalnız, toplumdan bağımsız olduğunu düşünüyor; toplum baskısı dediğimiz şey o denli fazla ki insanları kendi benliklerine bile yabancı hale getiriyor. Tıpkı Amerika'da siyahi komedyenlerin yine siyahi insanlarla dalga geçmesini andıran bir durum bu. İnsanın kendi kendine yabancılaşması. Ama bu açıdan kitapta da onların derinine indiğimiz transseksüel bireyler bu yabancılaşmayı bir noktadan sonra reddederek kendilerini tanımayı ve tanıtmayı cesaretle seçmişlerdir.

    Ataerkil düzen de aslında bu toplumsal cinsiyetin ve insanın kendine yabancılaşması kavramlarının en büyük sorumlusudur. Kadın ile erkek arasındaki farklılıkların saplantılı olarak vurgulanmasına ihtiyaç duyulması dahi bu konunun ciddiyetini gösterir bizlere. Toplumsal cinsiyetin gerektirdiği planlanmış farklılıkları her fırsatta dile getirir ataerkil sistem. Kadın böyle olamaz, der. Kadın güçlü olamaz, erkek onu teselli eder, erkek koruyucu kollayıcıdır. Eğer duygusal açıdan narin bir erkek görecek olursa hemen ikazlarına başlar ataerkilizm, böyle yapamazsın, sen erkeksin, erkek adam güçlü olur, gibi kalıplaşmış dayatmaları toplum aracılığıyla o kişiye iletir. Aslında bu dayatmalar daha çocukluğumuzdan itibaren başlar. Erkek çocuklara sürekli oyuncak silah, araba alırız. Bir erkek çocuğa mesela bir bebekle oynamak istediği zaman engel olunur hemen, o kız oyuncağı, diyerekten. Yani eşyalara, oyuncaklara hatta mesleklere bile bir cinsiyet yükler bu sistem. Cinsiyet takıntılı düşünce sistemi bu yüzden sadece insanlarla uğraşmakla kalmaz, hayatın kendisine dahi cinsiyet belirler. Başka bir yönden bakacak olursak, ataerkillik kadın cinsiyetini ortaya biyolojik nedenler koyarak ezmekle kalmaz ayrıca olası bütün farklı cinsel yönelim ve kimlikleri de yok sayar. Ortaya bir ideal erkek ve kadın figürü oluşturur ve bunlara uymayanları büyük bir kinle dışlar. Mesela onun standartlarına göre eşcinsel bir erkek toplumundan dışlanmalıdır, çünkü bir erkek ataerkilliğin belirlediği standartlara göre yalnızca kadınlara ilgi duyabilir. Böylelikle heteroseksüellik dediğimiz, bir kişinin karşı cinsiyetten birine ilgi duyma durumunu, 'olması gereken' bir durum olarak tanımlar ve topluma bunu empoze eder. Heteroseksüelizm dışındaki yönelim ve kimlikleri bu yüzden 'yanlış' ve 'hastalıklı' olarak kabul eder. Halbuki homoseksüellik de, transseksüellik de, biseksüellik de heteroseksüellik kadar normal ve olası cinsel yönelim ve kimliklerdir. Farklılıkları 'olmaması gereken' bir kefeye koyması bu sistemin topluma verdiği en büyük yanılgıdır.

    Toplumumuzda özellikle medya etmeni de homofobiyi, transfobiyi ve bifobiyi tetikleyen etmenlerden birisidir. Örneğin medya hep translara karşıdır, bir kavga veya haksızlık olduğunda sadece trans bireyin tepki gösterdiği kısmı topluma yansıtarak toplumu transfobiye teşvik eder. Medya manipülasyon için en etkili araçlardan biridir, özellikle de bizim toplumumuzda. Televizyon izlenme oranının bu denli fazla olduğu bir ülkede doğal olarak manipüle edilme ihtimali de doğrusal oranda artar. Fakat medya da kendi içinde ciddi çelişkilere düşmekte, fakat toplum manipüle edilmekten dolayı bunların da farkına varamamaktadır. Ekrana bazı trans gibi görünen fakat oldukça mantıksız hareketler sergileyen bazı itici kişilerin çıkması da medyaya göre toplumun transseksüelliğe soğumaları ve buna özenmemeleri için yapılmış bir uygulamadır. Ama bu da zaten baştan ölü bir fikirdir. Çünkü trans olmak ya da başka cinsel kimlik ya da yönelimlere sahip olmak özentiler, etkilenilerek olan bir durum değil, insanın içinde doğuştan gelen bir yönelimdir. Dolayısıyla medya da dışladığı şeyin ne olduğunu tam olarak bilmemekle birlikte, kendi içinde boş çabalara girer. Zaten bu durum tarihsel dönemlerde de böyle değil miydi? Bir fikir ya da durum dışlanır ama o dışlanan şeyin aslı asla bilinmezdi. Zaten bu bilinçsizlik yüzünden dışlamalar meydana gelir.

    Erkekten kadına cinsiyet değiştiren trans bireyler ataerkil bir düzende belirli yönlerden daha da çok sıkıntı çekiyor. Erkekliğin yüceltildiği bir toplumda erkek iken kadın olan trans bir birey toplum tarafından daha da çok aşağılanır. Çünkü erkeklik gibi "büyük bir nimet" (!) olan şeyi kadınlığa değişmek topluma göre ahmaklıktır. Kadın iken erkek olan bireyler ise bu kara düzende adeta yükselmiş gibi, rütbe atlamış gibi görünürler. Bu açıdan cinsiyetçi olarak bir yükselme, alçalma söz konusudur. Toplum bu değişiklikleri kabul edebilse dahi bir alçalma yükselme paradigması olduğu sürece kabul edilmek de bu açıdan bir işe yaramayacaktır. Çünkü toplum bu bireyleri hem kabul edebilmeli hem de ataerkilliğin dışında düşünmelidir. Bu kabul edilme konusunda röportajlardan birinde, kadın iken erkek olan Derya, yazarımızın işaretlenmesi gereken resmi belgelerde cinsiyet kısmına neyi işaretlendiği sorusu karşısında halen daha kadını işaretlediğini belirtir. Çünkü toplumun buna henüz hazır olmadığını söyler. Bu açıdan toplumun mantıklı bir şekilde kabullenebilmesi de büyük önem taşıyor. Bu ataerkil toplumda Derya kendini erkek olarak kabul edebilmiştir ancak toplumun o hastalıklı düşünme biçimini bırakıp, Derya'yı kendisinin beyan ettiği gibi erkek olarak kabul ederse asıl büyük adım atılmış olur. Toplumun içine düştüğü başka bir büyük hata da farklı cinsel yönelim ve kimliklere sahip insanları sapık olarak kabul edip, mesela bir lezbiyenin gördüğü tüm kadınlarla yatmak isteyeceğini sanmalarıdır. Sokaktan geçerken transseksüel bir birey ya da lezbiyen bir çift gördüklerinde çocuklarının gözlerini kapatmaya bile çalışırlar, bu durumu bir sapıklık olarak görerek. Oysa asıl sapıklık eşcinsel bir bireyin gördüğü tüm hemcinsleri ile yatacağını düşünmeleridir aslında. Heteroseksüel bireyler nasıl ki gördüğü her erkeği veya her kadını birlikte olunacak biri olarak görmüyorsa aynı şekilde homoseksüeller ve biseksüeller de bunu bu şekilde görmüyor. Toplum onları kendinden ayrı bir insan kategorisine koyacak kadar ileriye gitmiştir, bu örneklerden bunu anlıyoruz aslında.

    Bu röportajlarda aktivist olan trans bireyler de var. Yıllardır trans bir birey olan, hem kendi haklarını hem de kendi gibi başka bireylerin haklarını savunmaya çalışan cesur insanlardan birinin bir ifadesini çok doğru ve yerinde buldum. Bir mücadele gerektiren herhangi bir meselede; bu ister toplumdaki her türlü cinsel yönelimlere ve kimliğe sahip olan insanların toplum ve devlet tarafından kabul görmesi olsun, ister başka bir mücadele gerektiren durum olsun, bu mücadelenin içinde olan aktivistlerin bazılarında içine düştükleri bir umutsuzluk vardır. Hemen bir sonuca varılacağı yanılgısıdır bu. Mücadele zaten hemen sonuç veren bir şey de değildir aslında bir bakıma. Transseksüellik, homoseksüellik, biseksüellik 90'lı yıllara dek psikoloji dünyasında bir hastalık olarak kabul ediliyordu. Ama geçmişten beri verilen mücadeleler sonucu en sonunda gerçeğin ne olduğu anlaşıldı. Mücadele eden insan en başta önünde uzun bir süreç olduğunu kabul etmelidir. Üstün bir sabır işidir mücadele etmek. Hatta ve hatta mücadelesinin kendisinin çaba gösterdiği dönemden çok sonrasında da sonuç verebileceğinin de bilincinde olmalıdır. LGBTİ+ bireylerinin toplum ve devlet tarafından normal insan olarak kabul edildiği ülkelerde dahi bu, birçok mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Belki de bu mücadele başladığı zamandan beri, mücadele eden birçok insan bu başarılı sonucu göremeden yaşama veda ettiler. Ama bu demek değildir ki, onların çabaları boşuna olmuştur. Belki onlar mücadele ettikleri şeyin sonucuna, ödülüne şahit olamadılar ama binlerce kişinin bu sonuca ulaşmasına katkıda bulundular. Mücadele ederek ölmek mücadeleyi daha da kutsallaştırır bana kalırsa. Bizlerin mücadele ettiği şey bizi kapsamayacak olsa bile en azından gelecek nesillerin iyiliği için mücadele etmeye devam etmeliyiz. Umutsuzluğa düşüp sabırsız davranmamalı, her daim o mücadeleci ruhu diri tutmalıyız.

    Seks işçiliği yapmak zorunda bırakılan trans bireylerin deneyimlerinin tamamı aslında toplumun birçok kısmının gizli eşcinsel kategorisine girdiğini de gösteriyor. Kendilerinin tabiri ile. Aslında bu açıdan toplum da bir bakıma kendilerini tanımaktan, kendilerini yine kendilerinin dışladığı kişilerden biri olarak görmeye çok korkuyorlar. Şu zamana dek birçok trans, eşcinsel, biseksüel birey devletsel imkan olarak zaten sahip oldukları haklara ulaşamamış, her türlü kısıtlamaya uğramışlardır. Bu açıdan LGBTİ+ bireylerin aslında haklarını elde etme çabası yoktur, aksine onlar zaten haklara sahiptirler ama birtakım mecralar bunlara erişmelerine izin vermemektedir. Ayrıca şuna da dikkat çekmek istiyorum ki, bu konu yalnızca LGBTİ+ bireylerin sorunu değil, tüm toplumun sorunudur. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi toplumun o ışıltıya, beyaz renge ulaşması için tüm renklere ihtiyacı vardır. Onların uğradığı haksızlıklar genel olarak toplumun bir sancısıdır, olmalıdır da. Hayatımızda LGBTİ+ bireyler var, bunu öncelikle toplum olarak kabul etmemiz gerekiyor. Eğer insanlar belirli dönemlerde sırf ırklarından, ellerinde olmayan, doğuştan gelen şeylerden ayrımcılık gördüyse homofobi, transfobi ve bifobi de bir tür ırkçılık sayılmaz mı? Böyle olmayı onlar seçmedi. Ve böyle olmak da ne kötü bir durum ne de hastalık. Heteroseksüel insanlar ne ise aslında LGBTİ+ bireyler de öyle. Toplumsal cinsiyetçiliği ve ataerkilliği bir kenara bırakıp, tüm renkleri olduğu gibi kabul edip, karanlıklara gömülmekten kurtulmamız gerekiyor artık. Aksi taktirde yalnızca bir kaç tane renk ile karanlıklara gömülmeye mahkumuz. Işıl ışıl parıldayalım, tüm toplum olarak.