• AY,DENİZ VE AŞK....

    Her aşk hikâyesi gibi, her şey, mâşukun cemalinin âşığa görünmesiyle başladı. Ay hilâl oldu; peçesini aralayıp gül cemalinden kaş inceliğinde bir parçayı denize gösterdi. Deniz, bu hilâl kaşa vuruldu ve âşık oldu ay’a.
    Yer durdu, gök durdu, hayat durdu, yıldızlar durdu, evren durdu o ânda. Zaman dondu, ân sonsuzluğa açılan bir pencere oldu. Âşık deniz, ilk kez gerçekten varolduğunu ve varlıkları ilk kez gerçekten gördüğünü sandı.
    Sonra birden her şey yeniden dönmeye başladı. Dünya daha hızlı dönüyor, yıldızlar daha ışıltılı parlıyordu. Hayat daha canlı, evren daha anlamlıydı.
    Aşk boya oldu, âşık denizin yüzünü yaldızladı. Şarap oldu, bir damlasıyla denizi sarhoşluğun en derinine garketti, onu mest etti. Varlığın anlamı oldu, deniz onunla varolduğunu hissetti. Kimse denizi o kadar mutlu ve sarhoş görmedi o güne kadar.
    Âşığın hem gönlündeki, hem gözündeki perdeler kalkmış gibiydi. Baktı, baktı, baktı, bakmaya kıyamadı. Ay yüzlü, hilâl kaşlı mâşukunun cemaline doyamadı. Gündüze düşman, geceye dost oldu. Gündüz ayrılık, gece temâşâ vaktiydi. Gündüz hüzün, gece yakınlık ve meşk demekti.
    Ne çare ki, nâzenin ay uzaklarda, erişemeyeceği yükseklerdeydi. O zaman aşk acz olup yüreğini dağladı; firak fakr olup ruhunu yaktı.
    Ve her âşık gibi yalvarıp dil dökmeye başladı deniz. Dalgalandı, çırpındı. Dalgaları, çırpınışları ay’a yalvarma; ay’da tecellî eden cemalin Sahibine yakarış oldu.
    Uyanık kalb sahipleri gece uyanıp el açarken, o gündüz yalvardı kalbinin Sahibine:
    “Ey cümle güzelliklerin âyet olduğu Sonsuz Güzel, ey cümle kalplerin bağlandığı yegâne Merci, duy sesimi!”
    “Bilirim, sevme Senden, sevilme Senden. Bilirim, gerçekte seven de Sensin, sevilen de Sen.”
    “Ey kalbleri rahmet ve kudretinin iki parmağı arasında tutan, gör halimi!”
    “Öyle bir aşka düştüm ki ya Rabbi. Sadece onu görüyor, sadece onu dinliyor, sadece onu yaşıyorum. Vuslat ver ey Kalbimin Sahibi. Sen ki kimsesizlerin Sahibisin, Sen ki düşkünlerin Yardımcısısın, derdime derman ol!”
    Her geçen gece, duâsının cevabını mâşukunun gül yüzünde buldu. Her nazlı mâşuk gibi ay, bir kereden değil, yavaş yavaş, gün be gün, araladı peçesini. Her cemal mertebesinde, varoluşun bir sırrını keşfetti âşık. Sevgilisinin peçesinin her aralanışında sarhoşluğa biraz daha gömüldü.
    Âşık hem memnundu, ama hem de sabırsız. Gündüzler geçmek bilmedi, geceler kısa geldi. Sevgilisi, o doyamadan elveda deyip kaçtı.
    Ve bir gün dolunay oldu mâşuk. Kendisine emanet edilen cemalin bütün nurunu saldı âşığının gözünün önüne. Ay gökte tek iken, âşığı denizin her kabarcığında tecellî etti, sonsuz oldu. Deniz her zerresiyle aya ayna oldu. Zerreler birleşti, yakamoz oldu. Yakamoz âşıkların gözlerine, oradan da yüreklerine güzellik oldu. Yakamoz, deniz ile ay’ın aşkının en derin sırrıydı. Ve bu sırrı ancak âşıklar hissedebilirdi.
    Deniz, aşkla kendinden geçti. Cezbeye kapıldı. Meczub oldu. Kabardı, kabardı, kabardı. Bentleri yıktı, sınırlarını aştı, mâşukuna koştu.
    Ama heyhat! Aralarındaki mesafe ne yürüyerek, ne de koşularak aşılası değildi.
    Ay, mâşukunun coşkusuna nazlı bir küskünlükle cevap verdi. Hem kavuşulmak, ama hem de sonsuz uzakta kalmak istercesine, adım adım yüzünü gizlemeye başladı yeniden. Her gece peçesini biraz daha örttü cemalinin üzerine.
    Âşık duruldu. Bu defa ayın da ayna olduğunu hissederek duruldu. Anladı ki, ay’ı ay yapan, üzerinde yansıyandı. Kendisi ay aynasında yansıyana âşıktı. Ay aynası kırılabilirdi. Ama o hiç bitmeyen bir güzellik istiyordu kalbini bağlayacak. Anladı ki, kalbindeki sonsuz aşkın adresi ancak sonsuz bir Güzeller Güzeli olabilirdi, kırılası aynalar değil.
    Hüzünsüz bir hüsn bulmuştu artık. Ay’a aşkı bir köprü olmuştu sonsuz hüsn sahibi Hakikî Mâşuk’a varmak için.
    Ve Rabbine bu defa şöyle niyaz etti:
    “İbrahim gibi sesleniyorum sana ey Güzeller Güzeli. Kalbim sonlu olana razı değil; ruhum batıp gidenlere bağlanası değil. Meğer Seni istermişim, Seni söylermişim… Beni cemalinden mahrum etme, beni aşkından azad etme!”
    Birkaç gün sonra, deniz ile ay’ın aşk hikâyesi yeniden başladı. Görünüşte her şey benzerdi, ama âşık deniz biliyordu ki, hikâyelerini yazan bir Başkasıydı. Bu öyküyü yazan, bütün aşkların gerçek adresi ve yüreklere aşkları cemal kalemiyle yazan gerçek Mâşuk’tan başkası değildi…
    Evet, en hasretli, en nuranî, en güzel aşklardan birisi ay ile deniz’in her ay, her gün ve her dem yaşadığı...
    Deniz ve ay, bir kabarıp bir durulmanın, bir küsüp bir barışmanın, gelemeyişin ve gidemeyişin, gelişin ve gidişin, gelgitin; sonsuz uzaklığın, sonsuz ayrılığın, ama aynı zamanda sonsuz yakınlığın, bir olup nur saçmanın, sevenlerin birbirine ayna olmasının, bir olup gerçek aşka mazhar olmanın simgesi olarak aşklarını dalga diliyle, nur diliyle anlatmaya devam ediyor...
  • 150 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Türk milletinin bağrından çıkardığı Ulu Türk...
    Sadece Türk milletine değil tüm dünyaya yön vermiş bir yolbaşçı...
    Türk medeniyetinin yüzyıllarca unutulmuş vasfını birkaç yıl içerisinde ortaya çıkaran adam...
    ''Türk'' kelimesinin kaba ve yobazca algılandığı bir dönemden, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 10. yılında göğüsü bir zırh gibi kabararak ''Ne mutlu Türk'üm diyene!'' diye bağırdığı bir döneme geçiş için köprü niteliği taşımış bir inkılapçı...
    İnanın ne desem boş, hangi kelimeleri kullansam kifayetsiz kalıyor. Tarihe gömülüp unutulamayacak kadar büyük biri o. Aynı zamanda bizden biri...
    Hürriyetine ve bağımsızlığına düşkünlüğü çocukluğundan belli olmaktadır. Bir gün matematik öğretmeni:
    - Aranızda kimler kendilerine güvenirlerse kalksınlar, onları müzâkereci yapacağım, demişti.
    Ayağa öyleleri kalktılar ki, bunları gören Mustafa kendini ortaya atmaya cesaret edemedi. Fakat içlerinden birinin emri altına girecekti. Bu da ağrına gitti. Birden kalktı:
    - Ben daha iyi yaparım, dedi ve yaptı.
    O günden sonra sınıfın müzâkerecisi o idi.
    İşte Mustafa böyle bir çocuktu. Birdirbir oynarken dahi ''Ben eğilmem. Üstümden böyle atlayabilirseniz atlayın'' cevabını veren biriydi. Bu küçük çocuğun dünyaya nizam vermiş bir başbuğ olacağını kim tahmin edebilirdi ki?
    Uzun bir imparatorluk buhranının ardından yine başka buhranlı dönemlere giriş yapılıyordu. Herkes Abdülhamid'in baskı döneminden kurtulduk diye sevinirken aslında daha büyük faciaların eşiğine geliniyordu. İttihat ve Terakki iktidarı devralmıştı. Ancak Mustafa Kemal ordunun politikadan uzak durması gerektiği kanaatindeydi. Bir çok İttihatçı Mustafa Kemal'i bir tehlike olarak görüyordu. Bu yüzden kendilerinden sıkça uzak tutmaya çalışmışlardı. İttihatçılar rütbelerini politikadan alırlarken Mustafa Kemal sahadaki başarılarıyla ve özellikle de Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar'da gösterdiği kahramanlıklar neticesiyle imparatorluğun karanlık bağrından bir güneş gibi doğuyordu. Birinci Dünya Savaşı'na girilmemesi gerektiği ile ilgili birçok çalışma yapsa da İttihatçılar kulak asmadı ve imparatorluğu Almanya yanında savaşa sürdüler.
    Nihayet savaştan yenik çıkmış ve Mondros'u imzalamıştık. İttihat ve Terakki üyesi, harbiye nazırı ve başkomutan Enver Paşa ülkesini terk etmek zorunda kalırken sürekli çekişme halinde oluğu ve kendilerine sürekli muhalif Mustafa Kemal için şunu söylemişti:
    '' Benim yerime Mustafa Kemal'i getiriniz. Ancak o bir şey yapabilir.''
    Tabi olmadı, o ayrı mevzu. Ancak Mustafa Kemal'in içindeki hürriyet ateşi sönmüyordu.
    1918 Kasım'ında İstanbul'a geldiği gün, limanı dolduran düşman donanma tekneleri arasından bir motorla geçerken, zırhlılara baktı ve yaverine:
    - Geldikleri gibi giderler, dedi.
    Kararlıydı Mustafa Kemal. Hayallerini gerçeğe dönüştürebilen nadide kişiliklerdendi o.
    — Ordumuz yok.
    — Yapılır.
    — Paramız yok.
    — Bulunur.
    — Diyelim ki bulduk. Düşmanlarımız hem kuvvetli, hem çok.
    — Olsun, yenilir.
    diyordu.
    Türk milletinin parolası: "Ya hürriyet, ya ölüm!" olmalı idi.
    Samsun'a ayak bastı Mustafa Kemal. Genelgeler, kongreler gerçekleştirdi. Doğu ve Güney cephesinde, Türk'ün ateşi karşısında kül olup uçtu düşmanlar. Batı'ya dikti gök renkli gözlerini. 1. ve 2. İnönü, Eskişehir-Kütahya derken Sakarya cephesi kuruluyordu. Mustafa Kemal durmadan gidip geliyordu. Askerlerini teftiş ederken, atının bir ayağı sürçerek kaburga kemiği kırıldı. Can acısı ile ayağa kalktı, eli ile Eskişehir taraflarını göstererek ve Kral Konstantin'e hitap ederek; YA SEN YA BEN! diye kükredi. Mustafa Kemal'in karşısında ne Churcill, ne Konstanstin ne de Trikopis durabilirdi. Sakarya kazanıldı. Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı başbaşa vermişler, gözleri ile ufukları delmeğe çalışmaktalar. Ondan sonra doğu tarafında hafif bir kızıllık belirdi. Gün doğuyordu. Yeni Türkiye'nin güneşi idi bu! 15 gün sonra İzmir'de olmanın hesaplarını yapıyordu büyük komutan.
    Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!.. emri geldi.
    Yunan, Mustafa Kemal'in askeri dehası karşısında eriyip gitmişti.
    Nihayet 9 eylülde Yunan denize dökülmüştü. Mudanya Ateşkes, Lozan derken milli mücadele bu şekilde sona ermişti. Tabi hiç durur mu Ulu Ata? Ülke kurtulmuş, dış düşmanlar yenilmişti. Sıra iç düşmana gelmişti. Mustafa Kemal'in inkılapçı, medeniyetçi düşünüş karakterini bilen eski kafalıların korkusu, ticaret olarak kullandıkları dinlerinin elinden alınması idi. Öyle ki ülke kurtulur kurtulmaz sarıklı yobazlar: ''Düşmanlardan kurtulduk, ya Mustafa Kemal'den nasıl kurtulacağız?'' hesaplarını yaparken İstanbul'da halife yalakaları yerini almış ve sözde halifeyi tekrar padişah yapma amaçlarını gütmeye başlamışlardı bile. Mustafa Kemal şu sözleri sarf ediyordu ardından:
    ''Asırlardan beri olduğu gibi, bugün de milletlerin cahilliğinden ve taassubundan faydalanarak, dini bin bir türlü şahsi maksat ve menfaatleri için için alet olarak kullananlar vardır. Din her türlü masallardan ve yalanlardan sıyrılarak, bilgi ışığı altında aydınlanıncaya kadar din oyuncularına her yerde rastlanacaktır."
    İstanbul'da halife kaldıkça ve rejimin adı konmadıkça, eski devre dönmek isteyenleri durdurma imkanının olmadığı anlaşılmıştı. 28 Ekim 1923 akşamı Mustafa Kemal, Çankaya çağırdığı arkadaşlarına:
    -Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz, dedi.
    Ertesi gün meclis, cumhuriyeti ilan etmeye karar verdi ve cumhurbaşkanı olarak da vatanın kurtarıcı Mustafa Kemal'i seçti. Bu şekilde geriye dönmek isteyenlerin de eli kolu bağlanmıştı artık...
    İnkılap devrine girilmişti... Türk'ü muassır medeniyetler seviyesine çıkarmak için büyük reformlar yapıldı. Toplumdan soyutlaştırılmış kadınları topluma kazandırdı. Harf devrimi yapıldı. Laiklik getirildi. Orta Çağ'ın nice kahramanlarını, nice devlet kurucularını yetiştiren Orta Asya Türklüğünün tekke ve tarikatlara emanet edilmesi bir hezeyandı. Tekke ve zaviyeler de kapatıldı. İlk başlarda pozitif ilimlerle din ilimlerinin birlikte verildiği ancak sonradan yozlaşan ve sadece din ilimlerine yönelen, sürekli yeniliklere karşı çıkmış olan medreseleri kapatıp eğitimde birliği sağladı. Ve daha niceleri...
    İşte Mustafa Kemal böyle inkılapçı ve böyle cumhuriyetçi idi.
    Her zaman onun askeri dehası ve devlet adamlığı konuşulur. Peki ya kişiliği nasıldı Mustafa Kemal'in?
    Her eve gidişinde anasının elini öpmek geleneği idi. Subay, komutan, başkomutan ve devlet başkanı o, anasının yanında her zaman ''Mustafacık''tı.
    Bir gün tayı hastalanmıştı. Veterinerler, tayı öldürmek zorunda kaldığını bildirmişlerdi. Atatürk son kez tayını okşarken gözlerini tutamamış:
    -Çocuğum olmadığı sebepsiz değilmiş, eğer bir evlat kaybetmek felaketine uğrasaydım, kalbim acısına dayanamazdı, diyordu.
    Yerde yatan bir Yunan bayrağının kaldırılmasını emretti:
    -Bayrak bir milletin hürriyet sembolüdür. Düşmanın da olsa ona saygı göstermek lazımdır, diyen saygılı bir kişiliğe sahipti.
    Bir öğretmen Atatürk aleyhinde kötü bir şiir yazmıştı. Kendisini hizmetten çıkarmışlardı. Öğretmen yeniden kadroya girmek için dört yana başvuruyordu. Bir gün bakanın yanına gitti.
    Bakan: Oğlum suçun doğrudan doğruya Atatürk'ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz. Bakan bir akşam sofrada Atatürk'e meseleyi açtı.
    -Hani efendim hakkınızda ağır hiciv yazan öğretmen vardı.
    - Evet.
    - Af kanunundan yararlanmak yeniden öğretmen olmak istiyor.
    -Öğretmen yapılmasına yasal bir engel var mıdır?
    - Hayır efendim!
    - O halde niçin bana soruyorsunuz?
    -İşlediği suç sizin hakkınızda...
    -Aşkolsun sana!.. Şahsi dargınlığım için kanun emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar beni egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.''
    Acaba şimdi kaç devlet başkanı aynı şekilde davranabilirdi? Belki de tarihte böyle davranan kaç kişi var diye sormak daha doğru olur.
    Tabiat âşığı idi. Vatanın çöl boşluğundan ıstırap duyardı. Bir gün Diyarbakır taraflarında atla dolaşırken, yanındaki kurmay reisine:
    — Çabuk bana yeni bir din bul, dedi.
    — Ağaç dini...
    — Evet, bir din ki ibadeti ağaç dikmek olsun...
    ve tabiki daha niceleri...
    Her insan gibi hastalandı Ulu Türk... Sağlık durumu gün geçtikçe bozuluyordu. Bütün emeli Ankara'ya gitmek, Cumhuriyet'in on beşinci yıl dönümü töreninde bulunmak, ordusu ve milleti ile son defa karşılaşmaktı. Stadyum merdivenlerini çıkmaması için asansör bile yapılmıştı. Ankara'ya gitme ümitlerini yitirmişti Atatürk. Cumhuriyet Bayramı gecesi Boğaziçi vapurlarından birini tutan gençler, Dolmabahçe Sarayının rıhtımına yaklaşmışlar, haykırıyorlardı. Atatürk kesik kesik konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı. Kollarına girdiler, pencere kenarındaki koltuğa oturdu, eli ile gemiye işaret etti. Vapurda bir kıyamettir koptu, gençler hep bir ağızdan:
    Dağ başını duman almış
    Gümüş dere durmaz akar...
    marşını söylüyordu. Atatürk mırıldandı:
    -Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle... dedi ve yatağına döndü.
    Atatürk 3 gün süren komaya girdi. Mucizevi bir şekilde komadan kurtuldu ancak son komasından uyanamadı. Takvimler 10 Kasımı gösteriyordu. Atatürk'ün ölümü yalnız Türklüğü değil, tüm dünyayı yaslandırmıştı.
    Bulgar Gazetesi:
    Bu müstesna büyük adamın ölümünden sonra, dünya artık eskisi kadar enteresan değildir.
    Macar Gazetesi:
    Dünya bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile fakir düşmüştür.
    İngiliz Gazetesi:
    Atatürk'ün ölümüne, bütün dünyada, büyük bir devlet adamı, büyük bir asker, büyük derecede şerefli bir şahsiyet olarak ağlanmaktadır. İngiltere önce cesur bir düşman. sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır.

    Sana minnettarız Atam. Bu incelemeyi yazmak bile çok zor oldu benim için. Bir ülke kurmak, bir ülkeyi kalkındırmak ve bunun uğruna mücadele etmek ne kadar zor olsa gerek. Eğer mucizevi bir şekilde dirilip, emanet ettiğin bu ülkenin şimdiki durumunu görsen ne kadar üzülürdün kim bilir. Kızacaksın ama arıyoruz Atam.
    ''AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE, DURMADAN YÜRÜYECEĞİME,
    AND İÇERİM!

    Sürçü lisan ettiysem affola...
  • 191 syf.
    ·10/10
    Nasıl oldu da bu kitap için bir inceleme yazmadım aklım almıyor. Halbuki yazdığımı düşünmüştüm. En başından uyarmam gerek, az biraz uzun yazmayı düşünüyorum ama çok bunaltmadan zira normalde çok uzun incelemeler yazmam.
    Sitedeki Proust okuma etkinliği -#38543676 - vesilesiyle birkaç arkadaşa bu kitabı önerdim. Önerirken bir baktım, kitabın incelemesini yapmamışım. Kendime inanılmaz şaşırdım çünkü bu kitap benim hayatımı öyle bir değiştirdi ve o kadar güzel faydalar sağladı ki, es geçmemin mümkün olduğu bir dünyayı hayal edemedim. Meğer o dünya içinde yaşıyormuşum.
    Dünya içinde yaşamak demişken, şu sıra Proust okuyan birçok kişinin yaşadığı ikilemleri -eğer kitaplarını doğru bakış açısıyla okuyorlarsa- anlayabiliyorum. Sakın paniğe kapılmayın! Siz kitaba parayı verdiğiniz, kapak sayfasını çevirdiğiniz ilk andan itibaren bu seyahati göze aldınız demekti zaten. Şu an Proust'un mükemmel zekasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz. Bu yolculuğun sonuna kadar, hem rüya, hem gerçek dünya arasında seyahatler edecek ve bunların alt kırılımlarındaki olaylara şahit olacaksınız. Öyle ki, bir kurabiyenin kokusu sizi Amerika kıtasındaki bir yazlığa kadar götürebilecek!

    İlkin kitap ile tanışmamı yazmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. Hipokrat, Tıp Bilimi için neyse, Proust bizim için oydu (Tıp dalına çok hakim değilim, daha gerçekçi bir örnek aklınıza geldiyse kusura bakmayın.) ve ne yazık ki ben Marcel'den nefret ediyordum. (Marcel dememin sebebi artık Proust'u bir arkadaş gibi görmem ve kendi arkadaş çevremde kitabı okuyan arkadaşlarımın bana "Gene Prousttun!" demesindendir. Ayrıca bu kitap içerisinde Prosutmanın anlamına denk geleceksiniz.) Gelin görün ki, hem bu kitabı hem de Proust'un kitaplarını okuyalı epey oldu ve ben bu incelemeyi kitabı henüz daha yeni bitirmiş gibi yazabiliyorum. Çünkü beni derinden etkilemiş ve Proust'u sevmeye teşvik etmişti.

    Son sene, dananın kuyruğu kopacak artık. Toplasanız 6 hocamız var. Birinden tez alacağım ama ben seçmiyorum. Kura çekilmiş, liste belirlenmiş. Kapıya astılar o gün. Kalbim yerinden çıkacak, çünkü sömürgeleşme üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. "Allahım!" diyorum, "N'olur Nur Melek hoca olsun!" Listeye bir baktım, alttan dersini aldığım, senelerce birbirimizi anlayamadığımız, dünyanın en titiz, sınavlarında en detaycı hocalarından biri ve bilin bakalım, kadın hangi konuda uzman? Tabi ki PROUST! "Eyvah!" dedim, "Zeynep sen zor mezun olursun!" Tezi vereceğim dönem, tez hocamın bölüm dersinde hangi dersi işlediğimizi tahmin edersiniz. Bir dönem boyunca Proust'u anlamaya çalıştık. Dönemin sonlarına doğru inanılmaz keyif aldık. Bu keyfin temellerinden biri, işte incelemesini yaptığım bey, Alain de Botton'dur. Dönem başladı benim el ayak titriyor. Yüzmüşüm yüzmüşüm kuyruğunun bile ucundayım. Gittim okula, çaldım kapıyı, girdim içeri. "Hocam," dedim, havadan sudan sohbet ettim. Saygıda asla kusur etmeyen bir öğrenci olarak sordum, "Tez konusu olarak ön gördüğünüz bir şey var mıdır?", "Yok" dedi. Lan şimdi Proust seçsem bir dert, seçmesem ayrı bir dert. "Tamam." dedim çıktım odadan. Romain Puertolas çok meşhur oldu o ara. İlk Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu çıktı sonra Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız, patladı bu kitaplar. Aldım okudum, ben de beğendim. Hocaya hediye götürdüm, o benden çok sevdi. "Sevgili Zeynep Can, isterseniz, tezinizi bu yazar üzerine yazabilirsiniz." diye e-mail gönderdi. Tereyağından kıl çektiğimi sandım ama kitabın Fransızcası çok zordu, bir sürü kelime oyunu vardı. Kitaba karar vermiştim ama tezin konusunu bir türlü bir araya getirip toparlayamıyordum. Bu tez işinden bunaldığım bir gün, attım kendimi sokağa gittim Dost Kitabevine. Rafta Proust'un genç halini, farklı renklerde görünce "Bu ne ya? Komik duruyor. Ehuehuehuehu." diye içimden geçirip şöyle bir bakayım dedim. Birkaç sayfaya baktıktan sonra elimde bu kitapla çıktım oradan ve doğru evin yolunu tuttum. Bu arada da derslere gidiyordum, kitabı okumaya başlamadan önce bu 19.yy Proust dersleri bana ne kadar sıkıcı geliyorsa, okuduktan sonra tam tersine, bir o kadar keyif aldım. Ders arasında okurken, tez hocam görmüş ve alıp kitabı okumuş. Sonraki birkaç derse nedense tam katılım sağlamak gibi bir aptallık ettim. Birkaç hafta sonra mail kutuma tez hocamdan gelen bir mail düştü, şöyle yazmış: "Sevgili Zeynep Can,
    Botton'un kitabını okuduğunuzu gördüm ve merak edip ben de aldım. Derse katılımlarınızdan kitabı beğendiğinizi düşünüyorum ve en az ben de sizin kadar beğendim. Proust'u bu kadar iyi ve edebi bir dille anlatan yazar sayısı çok az. Kitabın diğer öğrencilere de faydalı olacağını düşünüyorum. Bu konu hakkında derste bizlerle küçük bir paylaşım yapmak ister misiniz?"
    Hadi yiyorsa "Yok yea, bana göre değil o işler hocam." de. Çünkü gerçekten bana göre değil. Ben toplum önünde konuşmaktan ve öğretme yetisinden aciz bir insanım.
    "Tamam hocam bana iki hafta müddet verin.
    Saygılar,
    Zeynep Can"
    Yazdım yolladım. Eşşekler gibi çalıştım bu kitaba. Hocanın verdiği Fransızca pasajlarla birleştirip anlatımı kuvvetlendirecek ögeleri tek tek çıkardım. Açık söyleyeyim Kayıp Zamanın İzinde 'yi hiçbir zaman tam anlamıyla bitirmedim. Umarım bir gün buna cesaretim olur. Benim hoşuma giden, kibar, nazik, naif Albertine her zaman kalbimin baş köşesinde oturur ve ne zaman dara düşsem, alır kendisinden bir pasaj okurum. İki hafta müddet sona erdi, derse girdik. Elimde bu kitap var, birkaç yerini özellikle işaretlemişim, bir de hocanın derste verdiği birkaç önemli pasaj. Ben anlatmaya başladım, kah tüm sınıfın yüzünde bir gülümseme oldu, kah hüzünlendiler. Keza kitabı okurken aynı mimiklere ben de sahip olmuştum, Botton Proust'u o kadar güzel anlatmıştı ki, onun acısını ve mutluluğunu onla yaşamayı bahşetmişti adeta okuruna. Ertesi hafta hemen hemen herkesin elinde bu kitap vardı. Şimdi benim okuduğum bölüme gidin, ilkin öğrencilere Proust'u sevip doğru anlamaları için hocam hala bu kitabı öneriyor.
    Benim için büyük bir nefret, şehvet dolu bir aşka dönüştü desem, abartmamış olurum. Tüm bu olaylardan sonra tezimi Proust üzerine yazdım ve bir Proust profesöründen tahmin edebileceğinizden çok çok daha yüksek bir not aldım. Bu tezi 1 ay içinde yazdığımı ve diğer 78 sayfalık tezimi çöpe attığımı düşünürsek Alain de Botton'a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

    Kitabın bana kattıkları dışında yapabileceğim birkaç yorum daha var. Eğer gerçekten Kayıp Zamanın İzinde'yi bitirmek istiyorsanız Mehmet Emin Özcan 'ın dediği gibi sabah 9, akşam 5 mesai yapmanız gerekli. Bu kitaptan kopmamak ve doğru anlamak için önemli bir tavsiye. Arzu Etensel İldem bu iki ciltlik kitabın çevirmeni için "gidip elleri öpülesi" demişti, bunu buraya yazmamın sebebi, bu aralar sitede ciltlik yayının sayfalarından, kalınlığından ve harflerinin küçük olmasından dolayı çok zor okunduğuna dair fazla eleştiri görmem. Ben bu ciltlere sahip olmama ve tüm cildi okumamama rağmen, arasından istediğim metni kolayca bulup okuyabiliyorum. Bu kişisel bir durum teşkil etse de, bu şekilde eleştirilmemeli diye düşünüyorum. Ve son olarak benim Proust'a aşık bir hocam vardı. Beni de kendisi gibi aşık etti. Gülser Çetin gibi hocaların herkesin hayatında olması mümkün değil ama onun sayesinde Botton'a sığınıp Proust okumayı sevdim ve Proust'u doğru anlayan insanlardan biri oldum. Gülser hoca biz Türklerin kötü bir özelliğinden söz etti çoğu zaman; biyografi okumak. Ne yazık ki okuduklarımıza göre yazarı yargılamak kaçınılmaz oluyor. Bu kitap bize yazarı yargılamak için değil, onu anlamak için belgeler sunduğundan bir biyografiden fazlası. O yüzden kitabı beğendiğini düşünüyorum.

    İçeriği ise aile fertlerinden tutun, edebiyat dünyasındaki birçok insanın Proust'a bakış açısını kapsıyor. Mesela kardeşi Robert onun için "Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyabilmek için, insanların ya hasta olmaları ya da bacaklarını kırmaları gerekiyor. Yeni alçıya alınmış bacaklarıyla ya da akciğer iltihaplanması teşhisiyle yataklarında yatarken bir de Proust'un o uzun, yılankavi cümleleriyle savaşmak sorunda kalıyorlar." diyor. Virginia Woolf, Proust yüzünden bunalımlara giriyor çünkü hiçbir zaman onun kadar iyi yazamayacağını düşünüyor. Proust'un John Ruskin 'e olan hayranlığı en ince detayına kadar işlenmiş, zira ben Proust'un Ruskin'in kitaplarını çevirdiğini bu bölümden öğrendim. Benim en sevdiğim bölümler ailesiyle ilgili olan kısımlardı. Bu bölümlerde babasının kadınların sağlığı için yazdığı kitaplardaki görseller mevcut, ki o dönemde kadınların korse giymesine karşı çıkan ilk tıpçılardan biri Prosut'un babası.

    https://i.hizliresim.com/gr9GvR.jpg

    Botton'un tüm kitaplarındaki görsellik hakimiyeti zaten beni oldum olası etkiliyor. Proust'un en uzun cümlesini anlatmak için çok güzel bir görsel tasarlanmış.

    https://i.hizliresim.com/gr9G5O.jpg

    Ve durumun ciddiyetini anlatmak için şu cümleyi kurmuş: "Bu cümlelerden en uzunu beşinci ciltte yer alıyor. Tek aralıkla standart ölçülerde bir metin olarak yazıldığında, dört metreden biraz daha kısa; yani bir şarap şişesinin çevresini tam on yedi kez dolanabilecek uzunlukta."
    Biliyorsunuz artık incelemelerin sonuna Nachos'lu bir fotoğraf ekliyorum. Bu sefer tüm ısrarlarıma rağmen gelmedi. Sanırım o da Proust'u ilk görüşte sevmeyenlerden. O yüzden kedimi değil kendimi koydum ve benim için bu kitabın özelliği olan yönünü gösterdim. Tonlarca post-it yapıştırdığım nadir kitaplardan çünkü o benim başucu kitabım ve ara ara okuma gereksinimi duyuyorum.

    https://i.hizliresim.com/8aNr6V.jpg

    Bu kitap aynı zamanda size bir kitabı nasıl okumanız gerektiğiyle ilgili çok güzel tavsiyeler sunuyor. Mesela: "Başkalarının kitaplarını, kendi hissettiklerimiz anlamak için okumalıyız."
    Bu kitap sayesinde Proust'u sevmez ya da doğru anlayamazsanız, bana yazın. Birebir tartışalım bu konuyu.
    Umarım bu kadar zor bir yazarı anlamanızı ve sevmenizi sağlar, size kılavuzluk eder, güzel hanımlar ve bir takım adamlar. Keyifli okumalar.
  • Ben sadece bir beyin değilim. Geri dönülmez bir mutluluğa dair bu çağrışımlarda, bu anılarda ne büyük bir özlem saklı hissetmiyor musun?
  • 272 syf.
    Bir ada hikâyesi serisinin son kitabı ile yaklaşık 8 aydır bulunduğum karınca adasına veda etmenin üzüntüsü içerisindeyim. Size adayı ve içindeki insanları anlatacağım. Seriyi okumamış olanlar için uyarı:
    ~~ inceleme de spoiler mevcuttur~~

    Seriyi bilmeyen arkadaşlar için kitapları sırasıyla yazıyorum.
    1- Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
    2- Karıncanın Su İçtiği
    3- Tanyeri Horozları
    4- Çıplak Deniz Çıplak Ada
    Adaya gider gitmez insanların evlerinden, yurtlarından zorla gönderilmesine şahit oldum.
    Bütün yaşanmışlıklarını küçük bir bavula sığdırıp, geride doldurulamaz bir boşluk bırakıp gidiyorlar.
    Yıllardır yaşadığın topraklarda gün geliyor bir yabancı olup başka yerlere gönderiliyorsun. Gittiğin yerde de öteki olmaktan başka seçeneğin yok. Ne büyük acı.

    Peki kimdir bu öteki dediğimiz?
    Bizden farklı bir inanca, farklı bir kültüre sahip olduğu için mi öteki oldu?
    Ah yazık o insanlara, yazık ki bunca yıl birlikte yaşadığı insanların gidişine hiç ses çıkarmadı. Aksine eşyalarına iki kuruşa sahip olmak için yapmadıkları şey kalmadı.
    Bir savaşın geride bıraktıkları bundan daha acı olamaz.

    Kafkasya Cephesi'ndeki savaştan kurtulan ve buraya yerleşmek için gelen Poyraz Musa ile tanıştık önce. Kendisini anlatmaya çekindi, gerçek adını gizledi. Öldürülmekten korktuğu için bu adaya yerleşmek istediğini ve adının Abbas olduğunu çok sonraları öğrendim. Açıkçası bana anlatmadığı için ona biraz kırıldım.
    Savaşın geride nasıl yıkıntılar bıraktığını anlattı. İnsanların mübadele ile burdan gönderildiğini, soğuk hava şartları yüzünden binlerce askerin donarak öldüğünü, yaşanan onca katliamı ve daha binlercesi... Kalbim bu kadar acıya daha fazla dayanamadı ve kalkıp kaldığım yere gittim.

    Sabah adaya yeni birinin daha geldiğini Poyraz'ın sesinden anlamıştım. Gelen Lena anaydı.
    Lena ana mübadele ile gönderilmek istenen insanlardan biriydi. O ne olursa olsun yaşadığı yeri terk etmeyip bir şekilde geri geldi. Gelir gelmez de adayı bir sevinç bir neşe sardı. Yaptığı tarhana çorbasının kokusu tüm adaya yayıldı.
    Lena ana gibi aynı hayatların yoğurduğu bir başka insan daha vardı Vasili. O, hükümete ve yasalara rağmen bulunduğu adayı terk etmedi. Önceleri adaya yerleştiği için Poyraz Musa'yı öldürmek isteyen ama içinde bir yerlerde sonsuz insan sevgisinin baskın çıkması sonucu Poyraz Musa ile dost oldular.

    Adayı dolaşmaya başlıyorum. Denizin sesi yüreğime öyle bir huzur veriyor ki burda takılıp kalıyorum. Kuşların tepemde ütüşleri, her yerde açan rengarenk çiçekler, güneşin bana gülümsemesi...

    Önceleri boş olan ada her geçen gün yeni insanlarla dolmaya başladı. Bunlara ayak uydurmam çok zor olmadı çünkü hepsi de yüreğinde güzellik taşıyan insanlardı. Her birinin ayrı ayrı hikâyesi vardı, acı ve sürgünlerle ürülü. Kimisi açlıktan son anda kurtulmuş, kimisi sevdiği ile gelip buraya sığınmış, kimisi de savaştan kaçıp gelmiş. En sevdiğim kişi dengbêj Uso idi. Onun söylediği hikâyeler beni alıp çocukluğuma götürürdü.
    Her gece dinlediğim dengbejlerin o büyülü dünyasına yeniden girmiş gibi hissederdim.

    Adaya gelen insan sayısı artınca haliyle ihtiyaçlar ve istekler de artıyordu. Muazzam bir iş bölümü vardı. Her yeni gelen bildiği işi tutuyordu. Kimse yaptığı işten şikayet etmiyordu.
    Adada sevmediğim tek kişi kavzade Remzi idi. Herkesin hayatına müdahale ediyordu. Onunla bir türlü anlaşamadık.

    Zehra ile çok iyi anlaşıyorduk. Dost gibi olmuştuk Poyraz'ı ne kadar sevdiğinden bahsederdi. Onun öldürülmesinden çok korkuyordu. Babası Musa Kazım'ın kardeşi Nesibe'yi de alarak burdan götüreceğini, böyle olursa Poyraz Musa'yı bir daha göremeyeceğini söylüyordu.
    Ama unuttuğu bir şey vardı ki Babası Kadri Kaptan'ın annesi Melek Hatun'a sevdalanmıştı ve adadan kolay kolay gitmeyecekti.


    Geçen bunca zamanda Lena ananın beklediği iki oğlu geldi. Poyraz Musa'yı öldürmek isteyen şeyh öldü. Musa Kazım ve Melek Hatunun mutluluğuna şahit oldum. Onlarla birlikte Poyraz Musa ve Zehra; Nesibe ile Ali hüseyin de muradlarına erdiler. Farklı yerlerden gelip birbirlerine tutunan bu insanların mutluluğunu çok görmemek gerekir. Üzüldüğüm anlarda oldu tabi ki en çok da balıkçıların reisi Hıristo'nun Yunanistan'a gönderilmesine çok ağladım. Karşı çıkamadığım için kendine günlerce kızdım.

    Yaşar Kemal hayal ettiği bir dünyayı bu küçük adadaki insanlar üzerinden göstermeye çalışmış.
    Kurduğu cümleler, betimlemeleri sizi alıp o adadan biri yapıyor tıpkı benim gibi.
    Bak bu anlatılan hepimizin hikâyesi sen yeter ki onları anlamaya çalış diyor.

    Adada kaldığım süre boyunca o kadar çok güzellik gördüm ki. Kendi yaşantıma döndüğüm bu günlerde Ordaki insanların güzelliğini arıyorum. Denizin maviliğini, doğanın güzelliğini, bir de Lena ananın tarhana çorbasını.

    Bu arada tanışmadık.
    Kim miyim ben?
    Yaşanan bunca acıya ses çıkartmak için birkaç satırla anlaşılmak istenen biriyim. Savaşlar olmasın, bir insana sadece insan olduğu için değer verelim diyen; kimlikleri farklı, dinleri, dilleri farklı diye insanları belli kalıplara sokmak istemeyen ve bunu her seferinde dile getiren biriyim. Çünkü Yaşar Kemal okumak bunu gerektirir.

    Güzellikle kalmanız dileğiyle:)
  • * SPOİLER İÇERİR *

    Şu dakikada öyle büyük bir elem duyuyorum ki..Gözlerim kitabın arasından sızan iğne ucu deliği kadar olan o boşluğa dalgın ve kocaman bir şaşkınlık içinde bakıyor. Küçük dostumu yeni kaybettim. İçim onun acısıyla harmanlandı. Hüznümün ve öfkemin birbirine karıştığı şu dakikalarda, dostumun keder dolu yazgısının ruhumda yarattığı kırıkları yazıya dökmem oldukça zor. Yinede herkes dostumun hikayesini merak edip okusun ve günde bir parçada olsa dostumu ansın diye kâğıt ve kalemle iş birliği yaptım. Kelimelerimi dikkatle seçeceğim. Biraz uzun olacak ama dostumun, werther'imin sizden çalacağım vakti sonuna kadar hakettiğine inanıyorum.
    Werther'le tanışmam, oldukça yalnız ve kimsesiz hissettiğim bir zamanıma denk geldi. Doğrusu ben daima bir parça böyle hissetmişimdir. Ama o gün yalnızlığın zirvesindeydim. Kendi nefesimin beni boğduğunu duyumsuyor,müthiş bir endişeye kapılıyordum. Klasikleri göz gezdirirken onu gördüm. Hiç düşünmeden elime aldım. Ve ilk sayfayı araladım. Daha o an anlamıştım, karşılaşmamız tesadüften ziyade kaderin eseriydi. İlk satırlarda aslında kaderin, bana ışıltılı birşekilde "yalnız değilsin" deme şeyliydi. Kader bana şöyle diyordu "Ey güzel insan, sen de onun gibi bir tutkunun esiriysen, onun acıları sana avuntu olsun, eğer yazgından veya kendi hatandan dolayı bir arkadaş bulamıyorsan, bu küçük kitap dostun olsun. " ... "Dost? Gerçekten mi? " tam olarak böyle sordum kendime. Kitabın ilk satırları beni heyecanlandırmıştı. Müthiş güven duymuştum. İçten içe sevinmiş, bir parça mutlu olmuştum. Daha önceden de Goethe ile ilgili birtakım araştırmalar yapmış olduğumdan yazmış olduğu kitap, işlemiş olduğu konu ve elbette kitabın sayfalarına çizmiş olduğu karakterlerle anlaşabileceğime hiç şüphe yoktu. Goethe'nin düşünce yapısı ve bakış açısı ayrıyetten topluma ve hayata karşı kesin duruşu beni onu ilk tanıdığım günden bu yana herzaman çok etkilemiştir. Bu sebeple kitabı o gün aldım ve werther'le bu şekilde tanışmış oldum. Goethe bu eserinde, werther adında bir gencin yaşama bakış açısını ilk kez rastlaştığı aşkla, beraberinde getirmiş olduğu acıyı birlikte harmanlayıp önümüze sunmuştur. Derinliği olan her şey-deniz, okyanus, çukur- insan için nasıl içinde ölümü ve korkuyu barındırıyorsa, derin duygularda tıpkı bu tür şeylere dönüşebiliyordu zamanla. Ve insan ruhunda asılı duran ve gücünü tamamen insan ruhundan alan bu duygular, insanın yaşama gücü olduğu kadar tam tersi olup insanı büyük bir yıkıma uğratabiliyordu. Konu itibariyle kulağa farklı gelmediğini biliyorum ancak asıl yetenekte bu değil midir? hayatın içinden çıkıp gelen hemen hemen birçoğumuzun tatmış olduğu duyguları, yaşamış olduğu olayları farklı bir hikaye dinliyormuş, sanki daha önce hiç karşılaşmadığımız duyguları yaşıyormuşuz gibi hissettiren bir romanı yazabilmiş olmak.. Evet! Goethe bu duyguyu verebilen, şüphesiz en iyi yazarlardan biri. Çoğu incelemelerde kitaptaki aşkın, karamsarlığın abartıldığını okudum. Ve hayır kesinlikle katılmıyorum. Belki hemen hemen aynı şeyleri hissetmemiş olsam bende pekâlâ anlayamazdım. Kitabı okumak istememin bir nedenide karakterin sonunda intihar ettiğini öğrenmem oldu. İstemeden öğrendim ve bu beni mahvetti. Beklemiyordum. Yakın bir zamanda sevdiğim birinin de tıpkı bu yolu seçerek ölmüş olması üzerine okuma isteğim arttı. "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar." demiş Albert camus. Goethe'nin intiharı nasıl ele aldığı beni kurgunun akışından daha çok ilgilendirdi.Goethe, intihar olgusunu ve bu düşünce de ki bir insanın aklında olup bitenleri öyle sade ve dokunaklı, derin işlemiş ki.. Tam olarak o insanın karmaşık beyninin içinde bir yerlerde buluyorsunuz kendinizi. Sırf bu sebepten bile okumanızı öneriyorum.
    Gelgelelim kitabın kendisine.. İlk 10-20 sayfasını kafamda bir tuhaflıkla okudum. Birşey beklermişçesine.. Çok büyük birşey. Acı? Keder ? Doğrusu hepimiz yeni bir kitapla tanıştığımız günün ertesi hemen büyük bir acelecilikle böyle bir beklentiye gireriz değil mi?. Bu doğru! Kimimiz, daha doğrusu büyük çoğunluğumuz karmaşık ve acıklı olmayan mutlu bir son bekleriz. Kimimiz ağlamaklı sonlar olsun isteriz, yüreğimizde usulca kıpırdanan ve dramm diye haykıran benliğimizi susturamayarak.. Bazılarımız ise daha farklı.. Daha bilinmedik sonlar bekler durur. Hepimizin yaptığı kuşkusuz tek birşey var ki oda daha ilk sayfadan bu sonu kafamızda kurmaya, parçaları birleştirmeye, yerine oturtmaya çalışmamızdır. İlginçtir, çoğunluklada uydururuz o sonları. Evet nerede kalmıştım, küçük dostum beni şaşırtıyordu ilk sayfalarda. Ben kasvetli bir werther beklerken, küçük dostumun ruhunun dinginliği, saflığı ve yaşama, doğaya olan açlığı ve coşkulu heyecanı beni şaşkına çeviriyordu.. Öyle bir iç huzuru vardı ki.. Şöyle diyordu dostu wilhelm için yazdığı bir mektubunda "yalnızlık bu cennet yörede kalbim için harikulade bir merhem oldu, gençlik demek olan bu mevsim, çoğunlukla ürperti içinde olan yüreğimi tüm zenginliğiyle ısıtıyor. Her ağaç, her çalılık çiçeklerden(...) oradan oraya süzülebilmek ve bütün yiyecekleri içlerinde bulabilmek için insanın mayısböceği olası geliyor. " biraz daha okuduktan sonra dostumun yaylalar gibi serin ruhu ve huzuru banada bulaşıyor. Bu kez farkında olmadan o kasvetli beklentininde ruhumun üzerinden dağıldığını hissediyorum. Ahh diyorum ve iç çekişlerimin arasında dostumun ruhundaki sükûnetin bozulmasından korkarak çeviriyorum sayfaları. Werther doğayı, çocukları, gökyüzünü ve yaşamı öyle güzel sahipleniyor.. Öyle değer veriyor ki. O an aslında yaşamın bizi yalnızca kendisiyle bile büyük bir şekilde ödüllendirdiğini anlıyoruz. Yaşam ve büsbütün yaşam..başka birşey değil. Bayağı ve sıkıcı gördüğümüz hayatımızın yanında bulunan, mütemadiyen yeşeren, yaprak döken, kuruyan sonra yeniden hayat bulan.. Dallarında binlerce kuş yetiştiren o ağaç mesela.. Sonra gökyüzü.. Issız vadilerde, kavruk tepelerde dolaşan o yalın rüzgâr.. Sadece bunlar bile öyle çok anlam ifâde ediyor ki werther için. Kimileri için anlamı yokken werther ve daha niceleri için mutluluk kaynağı olabiliyor. Mutluluk aslında baktığımız her yerde. Bakabilirsek eğer.. Tüm bunların yanı sıra dostumun kalbi öyle şeffaf öyle kırılgandı ki.. Dostu, wilhelm'e şöyle dediğini görüyoruz birinde. "Kalbime küçük ve hasta bir çocuğa bakar gibi bakıyorum; her arzusunu yerine getiriyorum. " ahh werther! Öyle bir kalbi bile hiç düşünmeden çiğneyip öteye geçebilecek ne çok insan var. Sezgilerimde yanılabilsem keşke! Ama büsbütün doğru. Dostum, daha kitabı yarılayamamışken öyle bir takım olaylarla karşıyor ki.. Sanırım werther haklı. İnsanın değişmez yazgısı bu. Dostum şöyle anlatıyor bu yazgıyı. "Çok sayıda insanla tanıştım, ama henüz bir arkadaş edinmiş değilim. İnsanlara cazip gelebilecek özelliklerden bende eksik olan nedir bilmiyorum; benden hoşlanan birçok insan var, benimle ilgileniyorlar ama yollarımız sadece kısa bir süre için kesişiyor ve ben buna üzülüyorum. Buradaki insanların nasıl olduğunu soracak olursan, söyleyeyim. Her yerdeki gibi! İnsan aslında karmaşık bir varlık değil. Çoğunluğu zamanını yaşamak için kullanıyor, geriye kalan ise, özgür oldukları küçük zaman diliminden öyle korkuyor ki, ondan kurtulmanın her türlü yolunu deniyor. " sayfaların arasında ilerledikçe aslında dostumun kalbinin çok evvelden şeffaflaştığını, yüreğinde taşıdığı bir yarayla birlikte bu şeffaflığın daha da açıldığını, onu dünyaya karşı daha savunmasız hale getirdiğini görüyordum.

    "Bazıları için insan yaşamı bir düşten ibaret, nereye gidersem gideyim, bu duygu benim peşimi hiç bırakmıyor. "

    Dostum belkide o çok sevdiği yaşamın gerçekliğini bulmak için kaçıyordu. Kendi kurduğu o düşsel gerçeklikteki dünyasını arıyordu. Şöyle bir düşünüldüğü zaman kaçımız doğduğumuz dünyada yaşıyoruz ki? Herkes bir dünyada doğuyor. Ama kimse o dünyada yaşamını sürdürmüyor. Kimse o dünyadan göçüp gitmiyor.. Geride kalan binlerce farklı dünyadan yalnızca birine aidiz.

    "Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok, sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu. O zaman herşey birbirine karışıyor ve arkasından düşler içinde dünyaya gülümsemeyi sürdürüyorum. "

    Bazı acılarda tıpkı bir parazitin bağırsaklarımızın içinde yavaş yavaş gelişmesi ve orayı benimsemesi gibi yüreğimizde zamanla büyümeye başlar. Oraya ne zaman yerleştiğini ve bize müthiş zarar verdiğini anlayamayız başta. Çok sonra o parazit küçük küçük larvalar bırakır oraya. Bu şekilde kendi ömrünü tamamlasa bile daima birşekilde varolmaya devam eder. Sonra onlar büyür ve bu döngü bu şekilde devam eder. Ta ki artık size gözle görülür zararlar verinceye kadar. Bazı acılarımızda böyledir. Başta zararsız görünürler. Onların bizi içten içe kemirdiğini farketmeyiz. Ama sonra bize küçük gelen acılarımız biraraya gelir ve içimizde devasal birşekilde bizi yutan büyük birer boaboblara dönüşürler. Üstesinden gelmekte zorlanırız. Werther bizlere gözardı ettiğimiz duygularımıza yeniden dönüp ciddi bir şekilde bakmamızı söylüyor aslında. Başta güzel ve sıcacık gelen o muazzam duygunun onu böylesine büyük bir yıkıma uğratacağını kim bilebilirdi. Onu kendi sonuna hazırlayan da o duygu değil miydi?

    " Wilhelm, aşk olmasa hayatın ne anlamı olur? Işık vermeyen büyülü bir fener gibi!"
    "Böyle mi olacaktı, insanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün kaynağı mı olmalı?"

    Tüm bunların yanısıra werther'in duygularını abartılı bulan ve hatta duygularından ve duygularının onu götürdüğü sona emin adımlarla yürümesinden dolayı onu eleştiren, bu kadar sevgisinde direttiği için ona kızan insanlara werther'in ağzından cevap vermek istiyorum.

    "Tutkularının esiri olan bir insan, düşünce gücünü tamamen yitirdiği için bir alkolik, bir deli muamelesi görür. "

    Evet Werther bazısı için tamamen deli muamelesi gördü kuşkusuz. Bu eleştirilere saygım var ancak bazen gerçekten insanoğlu acımasızlığını zorluyor.
    Artık sona gelmek istiyorum. Çok fazla yazdım ama elimde değil. Werther benim mektup arkadaşım gibiydi. Tüm okuduğum süre içerisinde kitap okuyor gibi değilde onun bana göndermiş olduğu mektupları okuyor gibi hayal ettim. Ve bu beni tatmin eden düşsel bir mutluluk haline geldi. Werther, içten kırgındı. Ve acılar ruhunun taşıyamayacağı boyutta büyümüştü. Üzerine umutsuz aşkıda eklenince bu yük katlanılmaz derecede ağırlaştı.
    "Tanrım, çektiğim acıyı görüyorsun, buna bir son vermelisin."
    "Şu sıkışmış yüreğime hava aldırmak için bıçağı yüz kere elime aldım. Safkan atların bir türünden bahsederler, aşırı koşturulmaktan korkunç kızışan atlar, ferahlamak için içgüdüsel olarak bir damarlarını ısırırlarmış. Sık sık bende kendimi böyle hissediyorum, beni sonsuz bir özgürlüğe kavuşturacak bir damarımı kessem diyorum. "

    "Hiçbir şey arzulamıyor, hiçbir şey istemiyorum. Gidersem kendimi daha iyi hissedeceğim. "

    Böylece werther artık bir çıkış yolu olmadığını düşünmeye başlar ve tünelin sonunda mutlaka bir ışık bulunduğuna asla ihtimal vermez. Ve bir öğle vakti saat on ikiyi vurduğunda ölümün tunçtan kapısını büyük bir soğukkanlılıkla ve sakince çalar..