• “Nuran’ı iskelede beklemek, gecikince gözü saatte kalmak, kahramanımız için ayrı hazlar oluyordu. Mizah edebiyatlarının belli başlı mevzuu olan kadınların bekletmek huyundan erkeklerin bu kadar şikayetçi olmasına şaşıyordu. Nuran’ı beklemek ona çok lezzetli geliyordu. Her şey lezzetliydi, ucunda Nuran bulunmak şartıyla.”
  • 167 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kitap inceleme Yazısı

    Kitap Adı: Nar Çiçekleri
    Yazarı : Mehmed Uzun (1953- 2007)
    Yayıncı : İthaki Yayınları
    Baskısı : 26. Baskı/ Kasım 2018/ 167 Sayfa
    Barkodu: 9789752732339


    Kitap inceleme yazılarımda hiçbir zaman eserin özetini çıkarmayı tercih etmiyor ve alıntı paylaşmıyorum. Okuyunca içeriği görecektir zaten okur. Ben anlatımın özünü, ruhunu, ana temasını, bizi hangi mevsimlere taşıdığını, öngörüsünü, öğretisini ve topluma bakan yönünü aktarmaya çalışıyor, içerik hakkında ilgi uyandırmaya çalışıyorum.
    Yazar Şanlıurfa’da doğmuş, Diyarbakır’da yaşamış, 1975’li yıllarda Diyarbakır Cezaevi’nde yatmış ve devam eden süreçte yaşamını İsveç’de sürdürmüştür. 54 yaşında aramızdan ayrılan yazar; Türkçe, Kürtçe, İsveçce, Ermenice bilmekte ve İngilizce, Almanca’yı da anlayabilmektedir.
    Bir dostumun önerisi üzerine okuduğum kitabın ana teması; çok kültürlülük sorunları, birlikte yaşam, insan hakları ihlalleridir. Bu konuda daha önce yazdığımı ve (1) web adresinde yayınlanan yazımda konuyu daha detaylıca ele almıştım. Kitabın dili edebi, yalın, samimi, dürüst, gerçekçi, insanilik katsayısı yüksek, natürel bir uslûp içeriyor. Haksızlığa uğrayanın, duygusal ortamda yaptığı mantık hatalarını da olağan ve tarihsel gerçeklik ölçeğinde değerlendirmek gerekiyor.

    Çok kültürlü toplum bilinci ve birlikte yaşam medeniyeti
    Bir yere, bir değere ait olmanın gereği ve kalıcılık güvencesi; ötekileri yok saymaktan, ezmekten geçmiyor. Bulgaristan, Yunanistan, Ortadoğu, Kafkaslar, Uzakdoğu, Bosna, Avrupa, Almanya, İspanya, Filistin, Osmanlı, Türkiye vb. ülkelerde, doğduğu/büyüdüğü topraklardan göç etmek zorunda kalanların Anılarını/romanları okudum. Tarihi olayları yargılamak, yorumlamak için, o dönemin gerçekliği ve sosyolojik/siyasi verilerini sağduyu ile değerlendirmek gerekiyor. Bazı istisnaları olsa da şu yorumu hukuki gerekçe ve vicdani dayanakla rahatlıkla yapabiliriz:
    Bir insanı doğduğu topraklardan, inancından, rüya gördüğü ve konuştuğu ana dilinden, öz kültüründen, anılarından, tarihinden mahrum bırakmak insan hakları ve hukuk ihlalidir.
    Gönüllerde yer edinmiş merhum ozanımız Abdurrahim Karakoç, 12 Eylül dönemi, hak ihlallerine vurgu yapmak için söylediği:
    “Beni dinle ey kadı
    Bozuldu işin tadı
    Zulümse eğer adı
    Kenan yapsa da aynı
    Yunan yapsa da aynı”
    şiiriyle adaletsizliğin ve zulmün de evrensel bir kimliği olduğunu haykırmıştır.

    Acılar zamanla azalsa da izleri, olumsuz etkisi devam ediyor
    Kabul etmediği, onaylamadığı, ihtiyacı olmadığı, sahip olmadığı o kadar farklı elbiseler giydiriyoruz ki insanlara; ister istemez diş bileyen, husumet besleyen, kendini izolasyona, asimilasyona uğramış hisseden topluluklar yaratıyoruz. Ve bazen de sahip olduğu değerleri yanlış yorumlayabiliyoruz. Göçmen kuşlardan, sığırcık, kırlangıçlardan daha garip duruma düşüyor bazen insan.
    Çağımızı şöyle tarihsel gerçeklerle, hukuki/sosyolojik sonuçları ile, edebi dille yorumlamak gerekirse; muhabbet bağı kurudu, ar damarı çatladı, adalet terazisinin ayarı bozuldu, güven ürktü,
    sevgiyi sel aldı, umut ışığı söndü, dayanışma ise depremle sarsıldı.
    Yani çok kültürlü bir medeniyet yıkıldı fakat yenisini de tam kuramadık. Mübadele ile gelen, tehcirle gidenlerin yürekleri buruk bir sızı, acısı küllenmiş anılarla doludur.
    Etnik, kültürel kimlik sorunlarımızla ilgili okuduğum kitaplar arasında en yapıcı, samimi, şeffaf, olumlu, makul ve edebi yaklaşımı bu kitapta bulduğumu söyleyebilirim.
    Göçmen, azınlık, mülteci, mübadil, sığınmacı konumuna düşmüş; tehcir, sürgün ve hicrete zorlanmış insanların duygu durumunu anlayabilmek, sosyal psikolojik gözlemler yapabilmek
    çok ayrı ve özel yetenek/ donanım gerektiriyor. Anı ve romanlardan okuduklarımızı, biz ancak hüzün hikayeleri olarak algılayabiliriz. Yerel kamu ve evrensel düzeyinde yüksek sosyal uzmanlıkla tespit edilip, çareler üretilmesi gereken konular bunlar.
    Gerilim, gerginlik ve ayrımcılığı tedavi etmenin yolu; iletişim, etkileşim, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji ve diğer davranış bilimlerinden üst düzeyde yararlanmaktan geçiyor.

    Çok kültürlü iletişim
    Yakından tanıma, gezme imkânım olmadı, bazı yerleri/kültürleri uzaktan sevdim ben.
    Yaşam çizgim, kaderim; -istisnaları olsa da- 80 yıllık ömrü boyunca, doğduğu şehrin dışına çıkmayan,
    Alman Filozofu Immanuel Kant’ın yaşam şekline benziyor biraz. İlgi duyup da gitmek nasip olmayan kentler, mekânlar, hayalimde yer edinmiştir. Bazı ülkeleri/kentleri uzaktan sevdim ben.
    Kitap anlatımlarından, anılardan, türkü namelerinden, romanlardan, dost anlatımlarından, resim tablolarından, doğal ürünlerinden, film ve belgesellerden tanıdım.
    Şanlıurfa, Diyarbakır, Erzurum, Elazığ, Malatya, Van, Hatay, Mardin, Sivas, Gaziantep ve diğer komşu illeri kültürel motifleri ile ilgimi çekmiş ve gönlümde yer edinmiştir hep.
    Daha önceki dönemlerde, insanlık dışı uygulamalara da imza atan İsveç’in, 1975 yılında parlamentoda onaylanan bir kanunla, çok kültürlü yaşamı, kalıcı devlet politikası haline getirmeleri,
    araştırılmaya /örnek alınmaya değer bir konudur. Yaşanmış ve uygulanan bir gerçek var ise ortada, daha iyisini yapmak için neden girişimde bulunmayalım?
    Doğallığını, sadeliğini, saflığını, samimiyetini kaybedince insan; etrafını de kan, çöp, kin ve nefret duvarları ile örüyor. İlgi ve bilgi alanımız eksen kaymasına uğruyor.
    İlgi ve bilgi alanlarımız, insani duyarlılık merkezli olmaktan çıktı. TV haberlerinin, tartışma programlarının ortalama özeti zaten bu durumu yansıtıyor bize. İlgiye ve maddi yardıma muhtaç komşu, susuz kalan kuşlar, yiyecek arayan sokak hayvanları, çöp tarlasına dönen ortak sosyal alanlar, mahallemize güzellik katan ağaçlar, batan ve yeniden doğan güneş, gece gökyüzünün güzelliği… ve benzeri güzellik ve sorunlar, bir çoğumuzun gündemine bile giremiyor artık.
    Beklentiler, algılar, korkular, sevinçler, duygular, hazlar, kültürler, değişti bazıları da yok oldu.
    Ve bu kaos, kargaşa ortamında yaşama tutunma, insan kalabilme mücadelesi veriyoruz.
    Her yorum ve beklentisini onaylamak zorunda olmasak da çok kültürlü yaşamın, farklı bileşenlerini oluşturan hayat hikayelerini de okuyup, onlarla ortak noktalar oluşturabilme sorumluluğumuz var. Aksi durumda kuru, sığ, çiğ bir söylemle, ezberletilmiş / dayatılmış sloganları tekrarlayan metalik bir canlı olarak dünyadan göçme ihtimalimiz var.
    Samsun, 15.12. 2019
    Ali Rıza Malkoç
    http://www.arm.web.tr

    (1) http://www.edebiyatevi.com/...cozum-onerileri.html
    (2) Bu yazımın yayınlandığı adres:
    http://www.edebiyatevi.com/...inceleme-yazisi.html
  • İbadet; kulun Allah’a karşı kulluk vazifesini, O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Peki ibadet niçin yapılır? İslam’da emredilen ibadetler nelerdir? İslam’da ibadetin yeri ve önemi nedir? İslam’da ibadetlerin hikmeti ve faydaları...

    PEYGAMBERİMİZİN HİÇ TERK ETMEDİĞİ İBADETLER
    İslâm’ın esâsı îman, hedefi ise sâlih ameller ve güzel ahlâktır. İslâm sadece vicdanda gizlenmesi lâzım gelen bir şey değildir. Zira fikir ve kalp sahasında kalarak amelî bir sûrette yaşanmamış olan herhangi bir hakîkatin, ne kadar yüksek olursa olsun, pek fazla kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakîkate diliyle tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamazsa, ona olan îman ve muhabbeti yavaş yavaş zayıflar. Bunun için İslâm, yalnız nazarî ve îtikâdî esasları değil, amelî hükümleri de tâlim etmiştir. Yani İslâm, tam mânâsıyla bir hayat dînidir. Kalbin en derin noktasından başlayarak onu tamamen saracak olan îman, lisandan âb-ı hayat gibi akacak, sonra da bütün vücûda ve muhîte sirâyet edecektir.

    Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, hakîkatler karşısında tefekkürü ziyâdeleştirip kalbî âlemde derinleşme ve ibâdetleri rûhâniyetle edâ edebilme neticesinde muhâfaza edilir. Eğer dıştaki ibâdet kalesi zayıflarsa onun içindeki îman kalesi de tehlikeye düşer. Îmânı bir lâmbaya benzetirsek, ibâdetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştiren bir fânus gibidir.

    İlim, ancak tatbik ve tecrübe ile gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi, faydası da yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde îmânın insanda kökleşip yerleşmesi de ancak ibâdetler sâyesinde mümkündür.

    Îman neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda bütün fânî neşvelerin üzerine çıkmıştır. Dünyevî acı, ıztırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdeta yok etmiştir:

    Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı musâbakaya çıkan sihirbazlar îmân edince, zâlim Firavun onların kol ve ayaklarını çapraz keserek hurma kütüklerine astırdı. Bu yeni müslümanlar, Firavun’un büyük zulmü karşısında beşerî bir acziyet gösterip îmânen zaafa düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırdılar:

    “Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!..”[1] diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Ve nihayet şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuştular.

    Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîd inancında sebât ettiler. Tattıkları ulvî lezzetler içinde şehâdet şerbetini aşk ile içtiler.

    Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî korkan Hazret-i Sümeyye, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı. Kocası Hazret-i Yâsir -radıyallâhu anh- da yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır gösterdi. Nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içti. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anh- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ve canlarıyla ödediler.

    Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likàullah (Allâh’a kavuşma) neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, Ehad, Ehad… Allah birdir, Allah birdir, Allah birdir.» diyordu. Acı ve ıztıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullah hazzını yaşıyordu. Zira onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyada da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!”[3] emr-i ilâhîsinin muhtevâsı içinde son bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.

    Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular.

    İbâdetlerle takviye edilmeyen bir îman ise, zamanla zayıflayacağı için, insanın davranışları üzerindeki müsbet tesirini kaybeder. Îmânın tesiri zayıfladıkça da insan menfî duygulara ve kötü ahlâka sürüklenerek muhtelif günah ve kötülükleri işlemeye başlar.

    İBADETİN HİKMETLERİ
    Cenâb-ı Hak, ibâdetin hikmetine temas ederek şöyle buyurur:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş (günahlardan korunmuş ve Allâh’ın emirlerini yerine getirmiş) olursunuz.” (el-Bakara, 21)

    Günahlardan korunup ibadetlerine devam eden bir kul da her dem Allâh’a yaklaşıyor demektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum...»” (Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347)

    Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır:

    “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248)

    İbadetler, rûhî tekâmülü sağlayarak nihayetinde kişiyi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e nâil eder. Âhirette insana faydası dokunacak yegâne sermâye, îmanla yapılan ibadetler ve amel-i sâlihlerdir. Toprağın sînesine ancak amel-i sâlihlerimizle gömüleceğiz.

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

    “Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evlâdın (yani yardımcın) olsun!” (Dîvân-ı Kebîr, II, 692)

    İBADETLERİN İNSANA FAYDALARI
    İbâdetlerin insanın rûhî yapısı üzerinde pekçok müsbet tesiri vardır. İbadetlerin her biri ayrı bir keyfiyet taşır ve her biri ruhlara verilen mânevî birer gıdâ ve vitamin mesâbesindedir. İbadetlerini yerine getiren bir mü’min, mânen kuvvetli olur ve gönül huzûru içinde yaşar. Hayatta karşılaştığı mânîler, zorluklar ve imkânsızlıklar karşısında ye’se kapılmaz, strese düşmez. İbadetlerini ihmâl eden kimse ise iki cihanda da huzur bulamaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere müptelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 6788)

    Bunun yanında, insan ibadetler sâyesinde maddiyâta dalıp gitmekten kurtulur, rûhen yükselir ve nezâket, zarâfet ve hassâsiyet kazanarak gerçek insanlık şerefine nâil olur. İbâdet, muâmelât ve güzel ahlâk ile Allâh’a yaklaşabildiği nisbette kâinâtın gözbebeği olma vasfını elde eder.

    Diğer taraftan ibadetlerin, maddî faydaları da vardır. Zira İslâm, insânî faaliyet alanlarının hiçbirini ihmal etmez. Bunlar arasında muhteşem bir denge kurar. İslâm, hayatı bütün yönleriyle kuşatan mükemmel bir sistemdir.

    Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ibadetlerine dikkat eden mü’minlerin rızkına bolluk verileceğini ifâde buyurmuşlardır.[4]

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Rabb’iniz -azze ve celle- : «Eğer kullarım Bana îcâb ettiği şekilde itaat etseler, Ben onlara yağmuru gece yağdırırım, gündüz de üzerlerine Güneş’i doğdururum. Onlara ayrıca gök gürleme sesini de duyurmam.» buyuruyor.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

    Görüldüğü üzere İslâm, ibadetlere çok ehemmiyet vermektedir. Bu sebepledir ki amel-i sâlihler, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde umûmiyetle îman ile birlikte zikredilir. Bu durum aynı zamanda ibadetlerin îmânı muhâfaza etmedeki mühim rolünü ve dindeki merkezî yerini de gösterir.

    Şunu da hatırlatalım ki ibâdetler, daha çok, kişinin kendisine fayda vermektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin ibâdet ve tâatine ihtiyacı yoktur. Belki ibâdetler, bize lûtfettiği dünyevî ve uhrevî sayısız nîmetler karşısında Cenâb-ı Hakk’a duyulan şükrün bir ifâdesi olabilir. Zâten bunca nîmet, lûtuf ve ikramlarına rağmen Allah Teâlâ’ya karşı hiç değilse ibadetlerini yerine getirmek sûretiyle şükür etmeyen insan, ne büyük bir nankörlük içindedir!

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında kâinatta bulunan her şey O’na ibadet hâlindedir. Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbih ettiğini ifade eder.[5] Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[6] gökyüzünde saf saf uçan kuşlar[7] ve diğer varlıklar Allah Teâlâ’nın istediği şekilde, bizim idrak ve ihâtamızın dışında, O’na ibadet etmektedirler. Buna, “kâinatın ibadeti” denir.

    Hâsılı ibâdetsiz bir hayat düşünülemez. Zira Cenâb-ı Hak insanı kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır.[8] İnsanın fıtratını da buna göre tanzim etmiştir. Bu sebeple insan, dâimâ Yüce Rabb’ine ve Yaratıcı’sına sığınmak, O’ndan yardım taleb etmek ve O’na ibadet etmek ihtiyacı içindedir. Bunun içindir ki insan hayatı, kâinâtın Yaratıcı’sına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur.

    “İnsan, ibâdet için yaratılmıştır.” sözünden hareketle, müslümanların dâimâ ciddî ve hep meşakkatler içinde olduğu zannedilmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dâimâ tebessüm hâlindelerdi ve müslümanlara, birbirlerinin yüzüne tebessüm ettiklerinde sadaka sevabı alacaklarını haber verirlerdi.

    Ashâb-ı kirâm kendi aralarında şakalaşır, neşeli sözler söyler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara tebessüm buyururlardı.

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayramlarda, düğünlerde neşe izhâr edilmesini tavsiye ederlerdi. Yani müslümanların da rahatlamaya, dinlenmeye ve tenezzühe ayırdıkları vakitleri vardır. Ancak bunların hepsi, onların hayatında, gaflet ve nefsâniyetten uzak bir şekilde ve mükemmel bir ölçü ve âhenk içinde cereyân eder.

    İslâm, ibadetleri muhtelif şekillerde emretmiş ve muhtelif zamanlara serpiştirmiştir. Bu da insanın yorulmadan ve bıkmadan, devamlı sûrette Allah Teâlâ ile birlikte olmasını sağlar. Her dâim Allâh’a yakın olduğunu ve O’nunla birlikte bulunduğunu hissetmek ise, insana büyük bir huzur ve emniyet bahşeder.

    İBADET KİME VE NİÇİN YAPILIR?
    Son olarak şunu da ifâde edelim ki, ibadete lâyık olan yegâne varlık Cenâb-ı Hak’tır. Zira ibadet; saygı, itaat ve tâzim mertebelerinin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allâh’a yapılır ve yalnız O’nun hakkıdır. Çünkü vücûdu, hayatı ve bunlara âit bütün nîmetleri veren, yalnız Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple Allah’tan başkasına secde etmek, haram kılınmıştır.

    İSLAM’DA TEMEL İBADETLER
    1. Abdest ve Temizlik

    İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[9] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[10] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[11] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[12]

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:

    “–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” buyurdular.

    Bilâl -radıyallâhu anh-:

    “–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)

    Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:

    “…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)

    Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.

    İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)

    Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.

    2. Namaz

    Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.

    Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.

    Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)

    Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.

    Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.

    İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.

    Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.

    Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

    “–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.” (Ahmed, II, 447)

    Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[13]

    Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.

    Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.

    İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.

    Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:

    “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”

    Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[14] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[15] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.

    Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:

    “…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

    Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[16] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…

    Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[17] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.

    Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

    “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

    “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.

    Namaz, Cennet’in anahtarı[18] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[19]

    Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:

    “…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)

    Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.

    Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:

    “–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:

    “…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[20] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

    Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.

    3. Oruç ve Ramazân-ı Şerîf

    Oruç, Allâh’ın emrine tâbî olmak ve O’nun rızâsını kazanabilmek için imsak vaktinden akşam Güneş’in batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak sûretiyle yapılan bir ibadettir.

    Başta oruç olmak üzere namaz, zekât, infak, zikir, Kur’ân tilâveti, yardımlaşma, ikrâm etme gibi ibadetlere ağırlık verilerek değerlendirilen Ramazan ise, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Ayların efendisidir.[21] Bu ayda Cenâb-ı Hak kullarına çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunur. Af kapılarını sonuna kadar açar. Küçücük amellere bile büyük sevaplar lûtfeder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ramazan ayı girdiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 1, 2, 4, 5)

    Orucun Hikmetleri

    Bu mübârek ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç ibadetiyle kavuşulur. Oruç tutan mü’min, dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeliyle mücâdele eder ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirir.

    Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “azim, sabır, sebat, irâde, kanaat, hâle rızâ, metânet, nefsânî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkan vazifesi görür.

    Yine oruç, mahrûmiyet ve açlık vâsıtasıyla, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatır. Yoksulların hâllerini düşündürüp onlar için duyacağımız merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükran duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ibadettir.

    Oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmıştır. Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı...” (el-Bakara, 183-184)

    İslâm’ın farz kıldığı ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilâç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bu tür mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekir. Oruç ise bu tedâvînin en güzel yoludur. Zira orucu, insanı yaratan Cenâb-ı Hak emretmektedir. Elbette kullarının ihtiyacını en iyi O bilir.

    Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilâç durumundadır. Bunun içindir ki, «sayılı günler»de tutulur. Zira bir ilâç devamlı kullanılırsa vücut ona alışır ve artık ilâcın bir faydası görülmez. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu geçireceğim!” diyen sahabîsine:

    “–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurmuşlar ve bu sözlerini üç defa tekrarlamışlardır. (Buhârî, Savm 55-57)

    Tıp çevreleri de, otuz günden az tutulan orucun tesirsiz olacağını, kırk günden fazlasının da alışkanlık yaparak, belli dönemlerde yeme içmeye ara vermenin getireceği faydaları temin etmeyeceğini bildirmektedirler.

    Oruç, insana yeme-içme disiplini, iştahına hâkim olma alışkanlığı kazandırır. Oburluğa, pisboğazlığa ve netice itibârıyla hastalıklara mânî olur. Oruç tutan kişi şişmansa, fazla kilolarını atar, bir yıl aralıksız çalışan sindirim sistemi oruçla dinlenmiş olur.

    Kâinâta baktığımızda orada da orucun pek çok misâlini buluruz:

    Biyolojik araştırmalar, vahşî hayvanların kar yağdığında karınlarını doyurmak için hiçbir şey bulamadıklarını göstermiştir. Bunun sonucu olarak bu hayvanlar kışı uyuyarak, yani âdeta ilkbahara kadar oruç tutarak geçirmektedirler.

    Ağaçların durumu da aynıdır. Kışın yapraklarını döker uykuya dalarlar ve hattâ ilkbahar gelip buzlar eriyene kadar köklerine su bile alamazlar. Oruçlu geçen bu birkaç aydan sonra ilkbahar geldiğinde daha canlı ve daha verimli olurlar. Bu durum, yaprak ve çiçeklerinin bolluğundan da anlaşılabilir.

    Madenler bile oruca muhtaçtırlar. Motor ve makineler uzun süre çalıştıktan sonra bir süre durdurulurlar. Bu dinlenme, onların eski güçlerini kazanmalarını sağlar.

    Son zamanlarda Tıp’ta uygulanan yeni bir tedavi metoduyla, kronik hastalıklar, hastanın durumuna göre uzun veya kısa süreli oruçlarla iyileştirilmektedir.[22]

    Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, müslümanların birlik ve beraberliğini sağlaması açısından da mühimdir. Bir de diğer insanlarla birlikte yapılan işler kişilere kolay gelir ve Ramazan-ı Şerîf bir bayram havası içinde beraberce idrâk edilir. Neticede, sayılı günlerden ibâret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza müstesnâ bir incelik, derinlik ve zarâfet kazandırır.

    Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya dengeli bütün günlere sırasıyla Ramazan isabet eder. Böylece oruç, belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olur; mü’min gönüllere nice mânevî hazlar yaşatır. Yine bu hâl, mü’minlerin, her hâlükârda Allah Teâlâ’nın emrine itaat etmesinin en güzel bir temsîlidir.

    Cenâb-ı Hak, Ramazan ve oruç hakkında şöyle buyurur:

    “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun! Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

    Bu âyet-i kerîmeye göre Cenâb-ı Hak, orucun âdeta Kur’ân’ın indirilmesine bir şükür olarak tutulmasını arzu etmektedir. Ancak O, her hususta olduğu gibi orucu da kullarına kolaylaştırmıştır. Onları hiçbir zaman zor durumda bırakmamıştır. Âyetin son kısmında ise âdeta oruçtan hâsıl olması gereken hususu beyan buyurmuştur. Buna göre insan, oruç ile Allâh’ın azametini ve lûtuflarını idrâk etmekte ve O’na en güzel şekilde şükredebilmeyi öğrenmektedir.

    Hâsılı orucun asıl mânâ ve özü, belirli bedenî arzulara ara vermek yanında, şuuru da dünyevî alâkalardan, Allâh’ın dışındaki şeylerden (mâsivâdan) boşaltarak Cenâb-ı Hak ile beraberlik için mânevî teksîfin mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır.

    Orucun Fazîleti

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.

    İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telâşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.

    Allah şehîdler için; «Rızıklanmaktadırlar.» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de ceset vardır.”

    Az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

    1) Açlıkta kalp safâsı ve hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık ve unutkanlık olur.

    2) Açlıkta kalp rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalp katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

    3) Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisar ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

    4) Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise bunlar unutulur, düşünülmez olur.

    5) Açlıkta şehevî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

    6) Açlıkta vücut zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet ağır basar.

    7) Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

    8) Açlıkta beden sıhhatli olur. Toklukta ise vücut yıpranır ve hasta olur.

    9) Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

    10) Açlıkta sadaka vermeye, îsar ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik ya da müsriflik ortaya çıkar. Bu da kulu mânen helâk eder.

    Yani tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -aşırıya kaçmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

    Hâsılı oruç, insanın her bakımdan sıhhatli olmasını sağlar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, III, 179)

    Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned şudur: Cenâb-ı Hak, peygamberlerini nübüvvetin feyzini almaya oruçla hazırlamıştır. Onlar mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalpleri ve dimağları, ilâhî vahyin feyziyle dolup taşmıştır. Meselâ;

    Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlamadan önce, uzun süre Mekke yakınındaki Hira Mağarası’nda yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

    Yine Mîrâc’a çıkıp Cenâb-ı Hak ile keyfiyeti bizce meçhul olan husûsî bir görüşmeye nâil olmadan evvel, müşriklerin üç sene devam ettirdikleri ambargo boyunca şiddetli açlığa ve muhtelif sıkıntılara sabrederek rûhî kemâlâtın zirvesine yükselmiştir.

    Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve faydası mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile tutulmalıdır. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Allah için tutulan oruçlarda ise bu gibi faydalar zâten kendiliğinden zuhûr eder.

    Bu sebeple oruç tutan müslüman, kalbî hayatını, nefsânî arzu, meyil ve düşüncelerden korumalıdır. Sadece yemek-içmek gibi bedenî temâyüllerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan, kin ve haset gibi her türlü süflî tavırlardan da muhafaza etmelidir.

    Burada sayamadığımız daha pek çok fayda ve fazîleti sebebiyle Cenâb-ı Hak, kullarını oruca teşvik etmiştir. İnsanların oruca rağbet etmeleri için de onun fazîletini kat kat artırmıştır. Her iyiliğe, on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Ancak oruç bunun hâricindedir. Onun karşılığını Allah Teâlâ hesapsız olarak verecek ve oruç tutan kullarını gerek dünyada gerekse âhirette sevindirip Cennet’inde husûsî olarak ağırlayacaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, onun mükâfatını da Ben vereceğim.»

    Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa:

    «–Ben oruçluyum!» desin.

    Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır:

    Biri, iftar ettiği ândır, diğeri de Rabb’ine kavuşup orucunun karşılığını gördüğü ândır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

    Velhâsıl oruç, rûhun en güzel gıdâlarından biridir. Kulu bedenen ve mâlen riyâzat hâlinde yaşatır. Helâlleri bile asgarîde kullanmaya alıştırarak rûhu inkişâf ettirir. Helâlleri dahî riyâzat hâlinde kullanan bir mü’min ise şüpheli şeylerden daha fazla sakınır ve haramlara hiç yaklaşmaz.

    4. Zekât

    Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre senede bir defa mallarından % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. (et-Tevbe, 60)

    Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

    İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, durumlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

    Zengin ile Fakirin Vazifeleri

    Fertlerin ve toplumların güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi farklı durumlarda bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden önce, hayatta sahip olduğumuz bütün nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir imtihan vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer imtihan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Her ne zaman Rabb’i, imtihan için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da imtihan edip rızkını daraltsa, «Rabb’im bana değer vermedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fakirlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “...Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı farklı yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki farklılığın, toplum âhenk ve nizâmını temin etmede mühim bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yani helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihana tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihanı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

    Fakir de, sabır, şikâyet, isyan, kin, haset, iffet gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Fakir, dünyada zenginin maddî desteğine muhtaç olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

    Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakirliğin fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ buyururlardı. (Müslim, Zikir, 49)

    O hâlde kanaat, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

    Çalışmak ve helâl yoldan mal-mülk sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, yani putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette de acıklı bir azap sebebi olur.

    İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

    Ben şöyle dedim:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[23] Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

    Ben hemen:

    “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

    Zekât ve İnfaktaki Hikmetler

    Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmasına ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî hayatı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede fakirlerin sayısı yok denecek kadar azalarak, yoksulluk ve çaresizlik sebebiyle meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

    Zekâtın, toplumdaki farklı insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir evin yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve âmâ bir yoksulun dilendiğini gördü. Arkasından yaklaşıp koluna dokundu ve:

    “–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Seni bu hâle düşüren sebep nedir?” dedi. Âmâ yahudî:

    “–Benden cizye alınması, bir de ihtiyaç sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

    Ömer -radıyallâhu anh- âmâ yahudînin elinden tuttu ve onu kendi evine götürdü. Evinde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

    “–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki eğer biz gençliğinin verimli çağında ondan istifade edip de yaşlanıp çöktüğünde böyle sefil bırakırsak, hiç de insaflı davranmış olmayız…”

    Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve benzeri kimselerden cizyeyi kaldırdı.[24]

    Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son nefes, herkes için meçhul olduğundan, bütün insanlara güzel muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, ölmeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yaklaşmak zarûrîdir. Bu sebeple onlara da zekâttan değilse de sadakalardan pay ayrılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da neticede onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında müşâhede etmekteyiz:

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

    “–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti.[25]

    Bu ve benzeri ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

    Osmanlı tarihinde de bu şekilde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

    Diğer taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenerek sahibine bütünüyle helâl olur.

    Dünyada eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde mümkün olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir gizlilik ve nezâket içinde takdim edilirdi. Zira âyet-i kerîmede “...Sadakaları Allah alır!..” buyrulmaktadır. (et-Tevbe, 104) Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, toplumda fakir ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mallarının zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[26] Ömer bin Abdülazîz, bir defasında zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[27] Bu hâl, malın ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

    İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, diğer sistemler bunu başaramamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

    Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Bir zamanların acı gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Zira zekât mallarının kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

    Zekât ve infaktaki sırlardan bir diğeri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini engelleyen en güzel bir devâ ve çâredir.

    Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. Talebelerin okumasına yardımcı olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

    Hâsılı, zekât veren toplumda huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm toplumlarında, gerekse Osmanlı’da cemiyetin umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı toplumu bu huzurla 620 sene ayakta kalmıştır.

    Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, toplumda hırsızlık, lüks merâkı ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî arzular azgınlaşır ve neticede bütün toplum huzursuz olur. Bu durumda sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

    Mülk Allâh’a Âittir

    Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malını kimden esirgiyorlar?!

    Hakîkatte mülk, mutlak olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mülk gibidir. Dünya malı, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, mülkün hakîkî sahibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalıdır.

    Bu durumda, infak eden kişi, aslında kendi malını değil, Allâh’ın ihsân ettiği malı yine Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[28] Bu sebeple Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan kişilerin muhtaç olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Onların mallarında sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) mâlûm bir hakkı vardır.” (el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19)

    Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Zira asıl gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

    Zekât ve İnfaklardaki Bereket

    Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekât, aslında, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “temizlik”, “sâfiyet” ve “bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması, malın temizlenip artması gibi son derece mühim faydaları hâizdir.[29] Öyle ki gönlün arınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

    Zekât, fıtratı îcâbı mala düşkün olan insanın mal hırsını azaltmak sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Kişinin, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, cimrilikten kurtulup Allâh’ın verdiği malın şükrünü edâ edebilmesine yardımcı olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” (İbrâhîm, 7)

    “Allah yolunda mallarını harcayanların misâli, yedi başak bitiren bir tâne gibidir ki, her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah -azze ve celle- bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

    1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

    2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

    3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

    Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

    “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

    Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

    “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

    “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

    “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

    “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

    “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

    Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr g, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

    Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

    “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.

    Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:

    “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

    “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:

    “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

    Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)

    Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder:

    “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

    Zekât ve İnfak Edebi

    Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir.

    Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[30]

    Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır.[31]

    Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür.[32]

    Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub (kendini beğenme) gibi kötü huylara düşmesine yol açar.

    Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[33]

    Zekâtı Terk Etmenin Tehlikesi

    Zekât borcunu ödemeyen fert ve toplumları maddî ve mânevî pek büyük tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikeye dikkat çeken Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun, zira Allah (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Veren El Alan Elden Üstündür

    İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[34]

    Yani zekât almaya değil zekât vermeye gayret etmelidir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

    Bununla birlikte, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat çeker. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül âlemlerinin, aynı zamanda gerçek muhtâcı tanıma hususunda âdeta mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle buyurur:

    “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)

    Fâizin Zararları

    Zekât ve infak gibi hükümleriyle İslâm, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Bununla beraber, zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

    Zira fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve bu durumdan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yegâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu sebeple dâimâ O’nun dertli kullarına devâ olmaya çalışır.

    Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Allah fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir...” (el-Bakara, 276)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

    “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

    Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yani birinin dişini güçlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî temellere zarar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hâle getirir. Milleti iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî yönlerden bataklığa sürükler.

    Buna mukâbil, cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir.

    Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

    5. Hac

    Hac; mal ve sıhhat yönüyle gücü yeten bir müslümanın, ömründe bir defa belirli günlerde Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret ederek ve bâzı rükûnları yaparak îfâ ettiği bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Gitmeye gücü yetenlerin Beytullâh’ı haccetmesi (ziyarette bulunması), Allâh’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97)

    Hac, önceki peygamberler zamanında da vardı. Ancak zamanla müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, zenginlerin fakirlere karşı sergilediği bir güç gösterisi ve âdeta gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. İslâm, haccı tekrar aslî hüviyetine kavuşturdu.

    Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmetleri vardır:

    Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme’nin bir ismi de “Ümmü Ruhm”dur, yani ilâhî rahmetin bol bol indiği yer…[35]

    Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarıyla feyizlenirler. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

    Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyîn etmektir.

    Hac; Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hazret-i İsmâîl -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir.

    İçimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmektir.

    Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’imize ilticâ edebilmektir.

    Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir.

    Müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek sûretiyle bir îman kardeşliği tesis etmektir.

    Yine hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî ihtiraslardan kurtulmaya çalışmaktır.

    Mekke-i Mükerreme; vatan, renk, kılık-kıyâfet gibi mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün mü’minlerin tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, memur, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, tebaa hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri bereket ve rahmetle dolduran peygamberler
  • Meyhane, ağzına kadar doluydu. Herkes şarkı söylüyor, gülüyor, konuşuyordu. Yakınlarda gelmiş ve birdenbire meşhur olmuş bir Yunan opereti trupunun ağzından toplanmış birkaç şarkı her masadan ayrı ayrı yükseliyordu. Dostlarıyla gelmiş işçi kızlar, evlerinden, o gece beraber eğlenmek için alınmış fahişeler, bekar memurlar, bilmediğimiz ihtisaslarıyla gündelik hayatımızı yapan elleri nasırlı vardakosta işçiler, hepsi kendi insanlık yükleriyle, ayrı ayrı diyarlardan gelmiş küçük kervanlar gibi buraya, alkolün su başına, bu hep bir arada paylaşılan acayip inzivaya konmuşlar, mizaçlarının ve talihlerinin kendilerine emrettiği susuzluğu-kimi unutmak, kimi hüzünlü hatırlama, kimi hayvani hazlar-kandırmaya çalışıyorlardı.
  • 284 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Felsefi eserleri içeren bir okuma kapsamında nasıl bir yol izlenmelidir? Bana soracak olursanız bu, kolay kolay yanıtlanabilecek bir soru değil. Cevap için çağımıza, felsefi eserlerden kastımızın ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Öncelikle yaşadığımız bu modern çağda felsefe konusunda ciddi yanılgılar içerisinde yaşadığımızı düşünüyorum. Bu yanılsamalar da özellikle "söylediği her sözde felsefe yaptığını sanan" kesim için geçerli. Hiçbir şey bilmemek, bir şeyi yarım ve yetersiz kalacak bir şekilde bilmekten çok daha iyidir. Çünkü hiçbir şey bilmeyenin bir şeyleri doğru bir biçimde öğrenmesi için her zaman bir ihtimal vardır; bir şeyler bilmediği sürece de bu ihtimal var olmaya devam eder. Ama herhangi bir konuda yetersiz bilgiye sahip olduğu halde hiç çekinmeden söz hakkını sonuna dek kendilerinde görenlerde ise bu ihtimal neredeyse tükenmiştir ya da tükenmeye yüz tutmuştur. Çağımızdaki felsefi birikimi açısından temel problemlerden biri de budur bana kalırsa. Bir şeyleri hakkıyla bilmemek ve en kötüsü de bunun farkına varılamaması durumu. Felsefe ile ilgili herhangi bir konuyu kocaman bir avizeye benzetebiliriz. Bu avizedeki ışığı elbette ki görür durumdayızdır, fakat o gördüğümüz açıdan bize yansıyan ışık, avizedeki bizim üstümüzde olan yalnızca bir tane kristalden yansıyarak bize ulaşmaktadır. Sadece bu kristalin yansıttığı ışığı, diğer kristallerin bizlere yansıtacağı ışığa şahit olmadan "işte doğru olan budur" diyebilir miyiz? Hayır. Eğer biz avizedeki ışığın hakikatine daha da çok ulaşmak istiyorsak, birçok kristali de denemeliyiz. Bu kristallerin bazılarının da ışığı geçirmeyecek kadar soluk olmaları da o ışığın suçu değildir elbette ki. Biz ne kadar çok kristale bakarsak, o kristalden bize ulaşan aynı ışığın kristallerden yansıyan çeşitli hallerine ne kadar çok şahit olursak, başka bir deyişle ne kadar çok fikre ve görüşe şahit olursak, ışığın yani hakikate de o kadar çok yaklaşmış oluruz işte. Günümüzde herhangi bir konuda hakikate erişmek yalnızca belli açılardan ibaretmiş gibi kabul ediliyor büyük bir kesim tarafından.

    Daha ayrıntılı bir şekilde bahsedecek olursam, bir konuda elde ettiğimiz ilk fikrin bizi aşırı etkilemesine toplum ve birey olarak her zaman gereksiz bir ölçüde izin vermekteyiz. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir şeyden etkilenmeyen buzdan siluetler olalım da demiyorum, demeye çalıştığım şey, etkileneceksek bile şayet, bu etkilenme bizde başka düşünceleri görmemize engel olmamalı. Objektifliği koruyabilmek felsefe yapabiliyor olmanın, felsefece düşünebilmenin en temel şartlarından biridir bana kalırsa. Mesela belirli bir "-izm" hakkında kafasında soru işaretleri olan biri o "-izm"in en temel temsilcilerini okuyor, buraya kadar her şey çok güzel. Bir konu hakkında bilgi edinmesi açısından bir problem yok. Ama asıl sorun, kişi ana kadar içinde bulunduğu anlam arayışını, ilk rastladığı "-izm"lerden birine yüklediğinde ve bu "-izm"e karşıt olabilecek her şeyi 'sırf bu karşıtlıktan' dolayı reddeder hale geldiğinde başlıyor işte. Günümüzde, önümüze bazı filozoflar, bazı "-izm"ler sürülmüş durumda, adeta büyük bir pazar yerindeyiz ve her filozof bizi kendine çağırıyor. Aslında mesele bir "-izm"e sahip olmak konusu da değil. Mühim olan tek taraflı düşünme konusunda olan inatçı tavrımız. Eğer felsefece düşünme kapsamında objektifliğe yaklaşmak istiyorsak, adeta bu filozofların çağrılarının hiçbirine, 'en azından şimdilik' riayet etmemek gerekiyor. O konu hakkındaki bilgi birikimimiz o denli fazla olmalı ki, en sonunda yine o konu hakkında elde ettiğimiz tüm fikirleri, ister birbirlerinin karşıtı, ister destekçisi olsun, zihin dünyamızda adeta karşımıza alıp kendi görüşlerimizle harmanlamamız gerekir bana kalırsa.

    Bu bağlamda felsefe açısından hiçbir düşünce hiçbir özelliği sebebiyle dışlanmamalı, aynı şekilde hiçbir düşünceye de ilk baştan, ya da körü körüne bağlanılmamalıdır. İnceleme yazımın devamında da bu konuyla paralel mükemmel tespitlere elimden geldiğince değineceğim.

    Bu inceleme, eser hakkındaki edindiğim izlenimleri içeriyor. Bu izlenimleri elimden geldiğince yanlı bir şekilde yapmamaya, objektif olarak paylaşmaya çalıştım. Tam anlamıyla şu an itibariyle profesyonel bir derecede objektif olmam en başta bana göre çok zor. Bunun için en başta uzun zamanlar sürecek olan insanın kendini eğitmesi ve perspektifini geliştirmesi gerekiyor zannımca. Bunları söylememin nedeni, mesela bir filozofun eseri hakkında inceleme yaparken, bazılarınca sanki o filozofu savunuyormuşum gibi gözükmesi. Örnek vermem gerekirse, Komünist Manifesto'yu ya da Kapital'i okumuş olmam beni komünist yapacak bir etken değildir. Şayet bunlar insanın bilgi birikimini artırması için gereken şeylerdir. Bir sınır olmadan insan her şeyi okuyabilmeli diye inanmışımdır hep. Aynı şekilde Nietzsche'yi okumam, onun eserinin incelemesini yapmam da onu desteklediğim anlamına gelmiyor. Bu durum her şeyde geçerlidir bana kalırsa, gerek bir eserde, gerek bir "-izm"de, gerekse de bir insanın fikirlerini öğrenmeye çalışırken.

    İnsanca Pek İnsanca'nın ilk cildinin beni oldukça zorladığını belirtmem gerekiyor. Nietzsche'nin dili etkileyici olduğu kadar da zor. Fakat insanı boğan bir zorluk değil bu aslında. İnsanın uğrunda, anlamak için çektiğine değdiğini düşündüğü bir zorluk. Nietzsche bu açıdan kendini ifade etmeyi iyi biliyor. İnsana nasıl hitap edileceğini de, yine insanın içine nasıl işleneceğini de. Ve en önemlisi de altını çizdiğim gibi onu okuyan kişide bir düşünmeye teşvik hissi uyandırıyor. İnsan onu okurken bu iddialı cümlelerin derinine inme ihtiyacı hisseder hale geliyor. Ben genelde herhangi bir eseri okurken, eser hakkında aklında canlanan düşünceleri ayrı bir deftere not alarak okurum. Ama Nietzsche'nin bu eserinde bazı yerlerde bu canlanan düşünceler öyle aktif bir şekilde canlanmaya başladı ki, okurken oturduğum yerden kalkıp defterimi almak için tenezzül edemedim. Çünkü şayet bir saniye bile boşluğuma denk gelse o düşünce ilk aklımda canlandığı halinden uzaklaşabilirdi. Bu yüzden de genellikle kitabın içine birçok not aldım. Bu açıdan Nietzsche'yi iddialı bir 'düşünce canlandırıcısı' olarak nitelendirebilirim.

    İlk olarak kendisi modern toplumdaki özgür ruhların içinde bulunduğu zorluklardan söz ediyor. Özgür ruhlardan Nietzsche'nin kastettiği şey bana kalırsa herhangi bir etki altında kalmadan düşünsel olarak özgür olabilen ruhtur. Nietzsche genel olarak kavramların ve değerlerin yozlaşmasından, bunların artık modern çağ ve ilerisi için geçerli olamayacağından, geçerli olarak kalsa bile bunun yanılmışlıklara ve aldanmışlıklara sebebiyet vereceği düşüncesindedir esasında. Mesela en basitinden iyi ve kötü kavramlarına yüklediğimiz anlam, içine doldurduğumuz değer artık eskimiştir ve geçersizdir. Bu yüzden de iyi ve kötü aşılmalı (tıpkı başka bir eserinin isminde -"İyinin ve Kötünün Ötesinde"- görüldüğü gibi) ve bunlar yeniden değerlendirilmelidir. Özgür ruhlar ise bunların zaten farkında olacağı için, onlar kapsamlı bir araştırma içerisine zaten baştan girecektir. Fakat onlar topluma göre üzerine görev olmayan şeylerle ilgileneceklerdir. Ancak modern çağdaki özgür ruh için üzerine kafa yorması gereken, başka bir deyişle "kendine görev edindiği" o kadar çok şey vardır ki, artık onu alakadar etmeyen, üzerine görev olmayan şeylerle de ilgilenmek durumundadır. İşte bu kişiler de toplum tarafından sevilmezler. Mesela üstte bahsini ettiğimiz gibi karşılaştığı ilk düşünceye hemen kendini kaptıran bir kişinin, Nietzsche'nin ifadesiyle özgür bir ruhla karşılaştığını varsayalım. Özgür ruh muhtemelen onun inandığı şeyin de bir ötesi olduğunu belirttiğinde öbürünün tepkisi bu saplanıp kalmışlıktan dolayı pek pozitif yönde olmayacaktır. İşte felsefe de bana kalırsa insanda bunu amaçlar. Çoğu şeyin ötesine geçebilmeyi, 'saplanıp kalmışlık hastalığından' insanı kurtarmayı vaat eder, ama bunun için insanı asla zorlamaz. Ama doğru takip edilen bir yolla bu vaadini de kesinlikle yerine getirir. Ayrıca modern ruh yine öncesinde bahsettiğimiz gibi kendine karşıt gelen, hatta onu aşan her türlü bilgiye de ulaşmak zorundadır, bunu istemelidir de. Bu bana şunu anımsattı: Çağlar geçtikçe entelektüelliğe erişebilmek de bir o kadar zor hale gelir esasında. Çünkü bilgi birikimi sürekli olarak çoğalır. Felsefede hiçbir sorun kökten çözülmüş değildir, kesin bir cevap kabul etmez çünkü. Böyle olunca da, felsefede mesela bilimde gördüğümüz anlamda bir ilerleme yoktur. Cevaplar değil sorular çoğalır. Ama bu da insanın kavrayışını artıran en önemli etkenlerden biridir elbette. Sorular ve sorunlar çağlar boyunca sürekli arttığından dolayı mesela bir Descartes'ın yaşadığı zamanın ve günümüzün entelektüel olma eşiği aynı değildir. Bu yüzden günümüzde felsefeceye düşünmeye erişmek, entellektüel bir dünya görüşüne sahip olmak isteyen kişi, diyebiliriz ki, adeta Descartes'ın kendi döneminde gösterdiği çabadan çok daha fazlasını göstermek zorundadır. Çünkü sorular ve sorunlar hep artmış, elde edilmesi gereken bilgi birikimi de bu sebepten doğru orantılı olarak artmıştır.

    Nietzsche özgür ruhu; belki de ideal bir filozofun sahip olması gereken ruhu, yeri geldiğinde yüceltir ama yeri geldiğinde de kendi zamanındaki filozofları da adeta yerin dibine batırır. Filozofların en kolay içine düştüğü hatalardan birinin insanı ve insanlığı bugün gözünden değerlendirmeleri olduğunu söyler. "İnsan" genel bir yargı olarak bir zamana, zamansal uzamdaki bir kesite bakılarak değerlendirilemez. "İnsan" zaten herhangi bir çağda tam olarak insan değildir. "İnsan" daima gelişme halindedir. O yüzden "insan" bütüncül olarak bakılması gereken bir olgudur. Tarihteki "insan" kavramının günümüzün "insan" anlayışı ile değerlendirilmesini filozofların kalıtsal bir hastalığı olarak görür Nietzsche. Mesela Antik Yunan'daki evrenin nasıl meydana geldiği ile ilgili çözümler öne sürenlerin düşüncelerini saçma, mantıksız olarak nitelendiremeyiz. Çünkü o düşünceleri biz kendi zamanımıza, kendi gelişmişlik düzeyimize göre değerlendiriyoruz. Örneğin Thales'in evrenin ana maddesini su olarak görmesi, var olan her şeyin bir şekilde sudan çıktığını düşünmesi o dönem için gayet mantıklı, makul bir düşünce idi. Bu ayrımı yapabilmek gerçekten önemli.

    Bu yüzden de "değişmeyen" olarak kalan bir insandan (kavramsal açıdan) bahsetmek de mümkün değildir. Her şey değişir der Nietzsche. Değerler de buna dahildir. Buna dayanarak mutlak doğrunun olmadığı gibi değişmeyen ölümsüz gerçeklerin de olamayacağını öne sürer. Bu değişmenin de kolay olmadığını, ancak yüksek değerlendirmeye tabi tutulmuş kavramların modern çağda hak ettiği yeri alabileceğini söyler. Mesela yine en basitinden iyi ve kötü ona göre halen daha yüksek bir değerlendirmenin süzgecinden geçememiştir. İşte kavramları bu süzgeçten geçirmeye alıştığında insanın da daha yüce bir tutuma yükseleceğini söylemektedir Nietzsche. Aynı şekilde, mesela doğa için kullanılan kavramların içi çoğu şimdiye dek Kilise tarafından doldurulmuştur. Bu yüzden de bazı kavramları adeta hiçbir temele dayanmaksızın belirli bir değere dayanıyormuş gibi düşünürüz. O içleri hakikatten başka güçlerin doldurulmuş olan kavramları çift anlamlı görmeden, hissetmeden ve varsaymadan sadece kavramın kendisinin ne demek istediği ile açıklamak çok meşakkatli bir meseledir. Bunun için de yüksek bir zekaya ihtiyaç vardır Nietzsche'ye göre. Ve bu düşüncesi de kendisinin ortaya attığı üst-insan ile desteklenecektir fakat o konuya bu eserinde pek fazla girmek istemiyorum.

    İnsanlığın, kendi kökenleri hakkında sorular sormayı unutmayı ne kadar çok sevdiğinden dolayı sitem eder. İnsanlığın o andaki halini kendi özünü aramaktan, bu isteğe sahip olmaktan, bu arayıştan ne kadar uzaklarda olduğunun acınası olduğunu dile getirir. Bu acınası halden kurtulmayı harikulade bir rüya örneği ile açıklar. İnsanlık nasıl ki şimdiye kadar uykuda olduğu zamanlarda gördüğü rüyalarından sonradan çıkarsamalar yaptıysa, bunu aynı şekilde gerçek hayata uyarlayarak ancak gelecekteki, yüksek anlayıştaki insanların bizim hakkımızda isabetli çıkarsamalar yapabileceğini söyler. Daha açık söylemek gerekirse, bizler rüya gördüğümüzde bunu rüya gördüğümüz an anlamlandıramayız. Ancak uyandıktan sonra geriye dönüp baktığımızda (yani rüya gördüğümüz ana) bir anlamlandırma yapabiliriz. Rüyadaki biri ancak uyandıktan sonra orada gördüğü bazı şeylerin sebeplerini bilebilir. Dolayısıyla gerçek hayatta da alışageldiğimiz her şeyin altındaki gerçekler daima farklıdır, tıpkı rüyadaki gibi. Yani o ilerideki yüksek anlayışlı insan, adeta şimdiki insandan uyandığında ancak ve ancak kavramları asıl halleriyle değerlendirebilecektir. İnsanlığın gelişimi de art arda gelen bir uyanma halidir bu yüzden Nietzsche'ye göre. Bizler insanlığın korkunç uzunluktaki gelişme yollarında ilk akla gelen herhangi bir düşünceden üretilen açıklamaya inanmaya alıştırılmışız der ve bundan da yakınır haklı olarak.

    Dinden felsefeye geçişin sağlıklı olmayacağını hatta imkansız olduğunu da ifade eder. Ona göre felsefe ihtiyaçları (mesela bilgi edinme ihtiyacı) ya tatmin ederek ya da onları yok ederek faydalı olabilir. Fakat dinin yaptığını bundan farklı olarak, duygusal yüklü bir durumu rahatlatmak olduğunu belirtir. Bunun, bu rahatlamanın felsefeye mal edilmemesi gerektiğinin de defalarca kez altını çizer. Çünkü felsefe adeta tüyleri diken diken etmeli, insanı yerinden zıplatacak kadar rahatsız da edebilmelidir. Bir huzura kavuşma meselesi değildir felsefece düşünmek ona göre.

    Yine yozlaşmış olarak gördüğü değerlerden, ahlaki değerlerin, dürtüler dikkate alınmadan yalnızca yararlı veya zararlı sonuçlarına göre yine iyi veya kötü olarak adlandırıldığını ifade eder. Fakat bu adlandırmanın, anlam yüklenmesinin kökenleri zamanla eskir, tarih olur. Durum böyle olunca o kavramlara sanki her zaman, geçmişten bu yana, hep, adeta kendiliğinden iyi veya kötüymüş gibi bakar hale geliriz. Bunun da bir yanılgı olduğunu söyler. Bu hazır iyi - kötülere göz yumulduğu, hatta bir noktadan sonra insanlık bu göz yummayı bile unuttuğundan (zaten ona göre tam da bu yüzden bazı kavramlara kendiliğinden iyi veya kötü diyoruzdur) insan, Nietzsche'ye göre "sorumluluk ahlakı" gibi bir yanılgının içerisine düşmüştür.

    Yine ahlak üzerinden devam eder Nietzsche. Kendini acındıran insanların yaptığı şeyi kendilerinin önemli görülmesine zorlamak olarak nitelendirir. Dolayısıyla bütün güçsüzlüklere rağmen bir güce sahip olunma isteği daima vardır ve bu, insanı daima ayakta tutan bir tesellidir. Çünkü insanı güç odaklı olarak da görür Nietzsche. Ona göre insan ne durumda olursa olsun daima bir güç istenci içerisindedir. Ayrıca yine modern çağda değer verdiğimizi düşündüğümüz nice şeylerin aslında amacından daha başından saptığını, bizim bunun farkında bile olmadığımızı söyler. Çok yerinde bir örnek verir. Bir insan düşünün, dostunu birkaç dakika sonra bir sebepten ötürü kurşunlayacaklar; infaz edecekler. Dostunun ölecek olmasına göz yumamayan kişi "onun önünden çekilmektense kurşunlanmayı tercih ederim" gibi ya da bunun benzeri söylemlerde, davranışlarda bulunursa şayet o kişinin istediği aslında o insan için ölmek değil, bu doğrultuda içinde bulunduğu kararlılık uğrunda ölmeye değer vermesidir. Yani insan kendinde yaşayacağı birtakım hazlar için daima başka şeyleri kullanır Nietzsche'ye göre. Ve kullanma durumu aynı zamanda bunları masumlaştırma çabasıdır da. İnsanın bu duygularının gayet yerinde olduğunu söyler, insanı asıl düşüren şey bunları açıkça dile getirecek cesaretten uzak olmasıdır.

    Alt seviyede olan insanların dünyayı durmadan kendi seviyelerine indirgediklerinden söz eder. Dolayısıyla kendi aptallıklarını ayakta tutmak onlara akıllılık gibi görünür, bu yüzden de herkesi aptalca olarak damgalarlar. Bu, aklıma yıllar önce yaşadığım bir olayı getirdi. Sınıfta çok kitap okumayı seven bir arkadaşımız hakkında sınıfın "alt seviyede" olan kişilerince bazı yakışıksız söylemlerde bulunulduğuna şahit olmuştum. "Aa evet şu da sürekli kitap okuyup duruyor, inek işte, aptal demek ki, ne yaparsın" Bu şahit olduğum olay aslında Nietzsche'nin bu düşüncesine örnek verilebilir bana kalırsa.

    Suç kavramının giderilip giderilemeyeceğinin imkanlı olup olmadığı hakkında da kafa yorar. İnsanların idam edildiği zamanlarda uygulanan şey aslında suç kavramının bir tür imhası değildi. Olan şey, idam edilen insanların başkalarını korkutmak için kullanılıyor olmasının bilincinde olunmasından dolayı ortaya çıkan bir korkutuculuktur. Korku etmeni suç kavramını temelde imha etmez. Olan şey, suçun insana yaptırdığı şeylerden insanların korkmasının istenmesidir, suçun temeline inmek değildir mesele. Haksızlık ve suç olarak nitelendirilen kimi şeyleri neden suç olarak gördüğümüzün üstünde de durur. İnsan yaptığı her şeyle aslında haz almayı istemekte, kendini hoşnutsuzluğa karşı korumaktadır. Bu da ona göre bir kendini koruma içgüdüsüdür, tıpkı nefsi müdafaa gibi. Suç kavramının içine yüklenmiş kimi şeylere baktığında bunların anlamsızlığına ulaşmıştır kendince. Aynı şekilde hissettiklerimiz de çıkar amaçlıdır, o hissi yaşamanın vereceği hazdan dolayı başkaları için bazı şeyleri hissettiğimizi zannederiz hep. Bu da yine bir yanılgıdır Nietzsche'ye göre.

    Nietzsche okuyanlar bilir, dinler içinde en fazla Hristiyanlık ile anlaşmazlık içindedir. En fazla mücadele ettiği de dinler arasında odur esasında. Kötü ve acı bir olayla karşı karşıya kaldığımızda bunun değerlendirilmesini kendimizce değiştirmeye çalışırız. "Bu yüzden bu olay gerçekleşti" ya da "bu olayın sonu iyi bir yere varır mutlaka" gibi. İşte bu da Nietzsche'ye göre kavramların aslından kaçılması durumudur esasında. Perspektifi yaşam boyunca değiştirerek, yani kavramlardan kaçıp durarak yaşarız. Kavramlar aşıldığında ise en çok zorluk çekecek olanların ise yine bu tür şeylere daha çok yer verenler olacağını düşünür. Bu kişiler de Nietzsche'ye göre papazlardır mesela. Açıklanamayan bir şeyi kesinlikle doğa dışı, mucizevi olarak görmek din adamlarının aşırı isteği ve yanılgısıdır Nietzsche'ye göre. Oysa ki bilim, açıklanamayan bir şeyin yalnızca "o an için" açıklanamadığını, bunun çözüme ulaştırılması gerektiğini söyler. Bu anlamda bilim bir "bilinmezlik aşıcısı" olma görevini kendinde görürken, dinin gördüğü şey Nietzsche'ye göre yalnızca bir "bilinmezlik arayışıdır". Münzevilerin de yaşamlarına değinir sıkça. Münzevilerin kendi varlıklarının bir bölümüne adeta Tanrı olarak taptıklarını o yüzden bedenlerinin diğer kısımlarını şeytani olarak gördüklerini söyler. İlk baştaki Tanrısallık yanı, geri kalan olabilecek bütün yanları adeta şeytansılaştırır. Hristiyanlık da asırlar boyunca bu gibi bir amaç uğruna yol almaya çalışmıştır Nietzsche'ye göre. Aslında Aydınlanma Çağı'na dek Kilise'nin toplumdaki konumuna göz attığımızda bundan pek farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Kendi belirlediği doğrular dışındaki her şeyi şeytani olarak gören bir anlayış. Aklıma istemsizce Orta Çağ'da boş yere, "cadı" damgası yiyerek öldürülen kadınlar geldi... Kim bilir onlar Kilise ile ayrı düşecek, Kilise'nin onları şeytanın beden bulmuş hali olarak nitelendireceği ne yaptılar da o şekilde can verdiler. Doğruları söyleyenlerden çoğunluk olarak haz edilmemesi belirli çağlara özgü bir durum değil maalesef.

    Münzevinin ve azizin yaşamı katlanılabilir kılmak için yaptığı şey (hem bireysel hem de genel olarak) ara ara zafer ve yenilgi değişimidir. Zafer ve yenilgiye ulaşabilmek, dolayısıyla algıda değişiklik hissi ile yaşamın daha katlanılabilir hale gelmesi için de daima bir tür rakibe, düşmana ihtiyaç vardır. Bunlar da belirli yönlerden kötü görülen kavramlardır. Örnek vermek gerekirse, cinsel perhiz cinsellik güdüsünü daha da kışkırtır, bu da mücadele yaratır. Halbuki cinsel güdünün giderilebilmesi düzenli bir cinsel hayata bağlıdır Nietzsche'ye göre. Bu mücadele ve savaşın, onlar gibi (münzevi ve azizler gibi) olmayanlarca hayranlık duyulmasını sağlamak için de cinselliğin durmadan damgalanması, karalanması gerekmektedir. Bu karalama da öyle üst düzeylere ulaşmıştır ki insanlar da bu yüzden kötüleşmiş ve insanların günahkar olmalarını isteyen, hedefleyen dini anlayışlar türemiştir. Onların amacı da budur zaten. İnsanın sürekli bir günahkarlığın, içinden çıkılamayan ya da çıkılması çok zor olan kötülüğün içinde olduğuna inandırılması Hristanlığı daimi kılacak yegane şeydir. Çünkü sürekli bir arz - talep meydana gelecektir böylece. Ve Kilise de sonsuz bir döngü ile hakimiyetini daha da çok, hatta sonsuz bir sağlamlığa ulaştıracaktır.

    İlham duygusundan da söz eder. İlham diye bir şey olmadığını, olan şeyin bir tür birikmişlik, dolmuşluk olduğunu ifade eder. Kişi bunun farkında değildir, ilham dediğimiz şey de adeta bunların bir tür devamıdır. İnsanların kendilerinin yarışamayacakları kişiler hakkında hayranlık duymalarından ve açıkça bir "deha"dan bahsederler. Bu yüzden de tüm bitmiş şeyler, ya da ölmüş insanlar, artık erişilemez, dolayısıyla da yarışılamayacak hale geldiğinden dolayı çok daha yüceltilir. Belki de bu yüzdendir ölmüş olan yazarları sürekli olarak yüceltip durmamız Nietzsche'ye göre.

    Son olarak da oldukça kritik bir meseleden bahseder Nietzsche. Bağımlı ruh kavramından söz eder. Bağımlı bir ruh ona göre her şeyi hazır, miras olarak alan ruhtur. Mesela sırf Hristiyan doğduğu için Hristiyan olarak kalınması buna örnektir. Bir alışkanlık inancı sistemidir bağımlı ruhların kendilerini tesellisi. Bağımlı olmanın kendisini tartışma götürmez bir gerçek olarak görürler. Bu da onların yerinde saymasındaki en büyük etmendir. Buna aslında çağımızda çok fazla şahit olmaktayız. Bir insanın ebeveynlerinin düşüncelerini miras olarak, sırf miras olduğu için devam ettirmesi de bir alışkanlık inancıdır. Bu alışkanlık kişiye bir tür rahatlık vermektedir. Çünkü alışılagelmiş bir şeyi baştan itibaren sorgulamak, Descartes'ın dediği gibi zihinsel bir inşasını baştan kurmak her zaman en zor olan şeydir. İnsanlarda da modern çağda buna ayıracak zaman bile yoktur. Halbuki zaman ayrılması gereken bu gibi birçok zihinsel, düşünsel mesele varken maddi şeylere olan modern insanın bağımlılığının sinir bozuculuğu gerçekten de Nietzsche'nin kızdığı kadar var.

    Nietzsche gerçekten etkili bir isim, güçlü bir kalem. Ama onu, çağımızda okuyan insanların bir kısmı gibi (ve de başta da bahsettiğim üzere) 'etkilenmek için okumak' doğru olmayacaktır. İnsanların inanç konusundaki düşüncelerini dayandırmaları için uygun bir dayanak da değildir kendisi. Yanlış anlaşılmasın, bunu Nietzsche bazı yönlerden ateist, nihilist olduğu için söylemiyorum. Genel anlamıyla içimizde herhangi bir konuda bir arayış varsa bu arayışın amaçladığı hakikate varmak için avizenin tek bir kristaline bakmak kesinlikle yeterli olmayacaktır.
  • Nuran'ı iskelede beklemek, gecikince gözü saatte kalmak, kahramanımız için ayrı hazlar oluyordu. Mizah edebiyatlarının belli-başlı mevzuu olan kadınların bekletmek huyundan etkenlerin bu kadar şikâyetçi olmasına şaşıyordu. Nuran'ı beklemek ona çok lezzetli geliyordu. Her şey lezzetliydi, ucunda Nuran bulunmak şartıyla.