• Ayrılık, ayrılık aman ayrılık..
    Her bir dertten ala yaman ayrılık..
  • Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya
    sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu; derenin
    bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini
    suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan
    diğer kırlangıçlara bakmaya başladı. Başını hafif hafif sallıyordu. Derin düşüncelere daldığı belliydi.

    Söğüdün dalları hışırdadı. Bir erkek kırlangıç geldi, dişinin
    karşısındaki dala kondu.

    Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.

    Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni
    tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek âdettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir
    hal aldı.

    Muhabbeti kaynattılar.

    "Olur ya!" demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört
    tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.

    Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki
    kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere
    antika derler.) Evvela dişi kırlangıç lafı derin tarafından açtı:

    "Siz hiç çalışmıyorsunuz?

    Başka bir kırlangıç olsaydı hemen: "Ya siz neden burada oturuyorsunuz?" diye ikinci bir sorguya kalkışırdı. Fakat bizimki derin derin içini çekti ve sustu.

    Ve dişi onun söylediği şeyleri anlıyormuş gibi başını salladı ve gözlerini aşağıda şıpırtıyla akan suya dikti.

    Bir müddet daha sustular. Erkek birdenbire gözlerini dişiye'
    dikerek söze başladı:

    "Bakınız şunlara..." Ve aşağıda birbirini çaprazlayarak
    uçan ve dokuma tezgâhının mekiklerine benzeyen kırlangıçları
    gösterdi. "Bakınız şunlara... Sabah akşam demeden, yaz kış demeden çalışıyorlar. Ben bunlara çok kere sordum: Neden böyle
    durmadan uğraşıyorsunuz, dedim, cevap vermediler. Omuzlarını silkip yanımdan uzaklaştılar."

    Dişi:
    "Birbirimize sen diye hitap etsek nasıl olur?" dedi. Erkek,
    okkalı sözlerine cevap olmayan bu lafı beklememekle beraber,
    bu tekliften hoşlandı ve tekrar başladı:

    "Adeta utanıyorum..." dedi, "Bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. Kılığımız, kıyafetimiz düzgündür. Aklımız, şu sabahtan akşama kadar avaz avaz bağıran bülbülden herhalde üstündür. Kanadımızı bir vursak en hızlı güvercinden daha çok yol alırız. Halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. Şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz, arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz."

    Biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı:

    "Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: 'Dünyada neler
    gördünüz?' dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki..."

    Dişi, gözlerinin içi buğulanarak:
    "Ah" dedi, "tıpkı benim gibi düşünüyorsun."
    Erkek cevap verdi:

    "Zaten seni burada tek başına görünce benim gibi düşündüğünü anlamıştım. Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki?
    Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?"

    Dişi tasdik eder gibi başını salladı:

    "Etrafımıza göz gezdirince" dedi, "ben de senin gibi, dört
    tarafa koşan kırlangıçlardan başka bir şey görmüyorum. Ben de
    bunlardan mıyım, diyorum, sonra da bunlardan değilim galiba,
    diyorum. Onlar da beni pek istemiyorlar. Ne yapayım, burada
    oturup etrafa bakıyorum. Siz de, şey, sen de gelmesen böyle yapayalnız bu yazı geçirecektim."

    Akşama doğru lafları daha derinleştirdiler... Sonra ayrıldılar. Ve her gün buluşmaya başladılar.

    Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak âdet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar
    muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
    Gitgide birbirlerine daha çok alıştılar. Çok kere dişi daha
    evvel gelir, gözlerini suya dikerek erkeği beklerdi.
    Bir gün çiçeklerden, bir gün yıldızlardan, bir gün öteki kırlangıçlardan bahsederlerdi. Hep düşünceleri birbirine uygundu.

    Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir
    korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.

    Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu.
    Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)

    İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir
    şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.


    Mesela:
    "Hiç ayrılmayalım, olmaz mı?" demek vardı, fakat bu pek
    geniş manalı ve müphemdi. Nasıl ayrılmayalım?..
    "Bir yuva kuralım!" deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı.
    Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
    Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan,
    sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken,
    gözleri birbirine hasretle bakar ve: "Birbirimizden nasıl ayrılacağız?" demek isterlerdi.

    Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle
    yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı. Fakat konuştukları dil, diğer kırlangıçların diliydi ve' bu dilde, söylemek istedikleri şeyleri söylemekten utanıyorlardı.

    Bu dil, onların içindeki şeylere uygun değildi.
    Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü.
    Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar
    böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden
    biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu hal¬de...

    Nihayet günün birinde ikisi de bunun böyle sürüp gidemeyeceğini anladılar. İkisi de birbirlerine açılmaya karar verdiler.

    Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarında geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
    Erkek bu bakışı göremedi.
    Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.

    Erkek ağzını açtı:
    "Senden hiç ayrılmak istemiyorum..." demek üzereydi ki,
    buvvv diye soğuk bir rüzgâr esti...
    Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.
    Fakat her ikisi soğuk rüzgârın sesini duydular.

    Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.

    İkisi de içini çekti.

    Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.
    Ayrıldılar... Ve bir daha birbirlerini hiç görmediler.

    Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada
    geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
    Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar...

    (Çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense hep tepeden bakarlar.)



    Sabahattin Ali - Kırlangıçlar
  • “Hem vir viro quid praestat” Terentius
  • İnsandan insana, aman! ne ayrılık.
  • Geçici ayrılık benimkisi 
    Ilkyaz çiçeğine gebeyim 
    Ağıtlar yakmayın adıma 
    Ben ölmedim ölmeyeceğim 
    Sıcak saklayın gecelerimi 
    Karlar altından çıkıp geleceğim 
    Düşlerinizin ateşinden 
    Ilık bir rüzgar gibi eseceğim 
    Demlice bir çay koyun üstüne 
    Aç çocuk gibi besleyin sobayı 
    Nasıl tütüyorsanız gözlerimde 
    Oylece tütsün buharı 
    Uzunca serin yatağımı 
    Boyunca uzansın ayağım 
    El aman deyince gece 
    Usulca kıvrılır yatarım 
    Can canım canlarım 
    Hazır mı koynunuzdaki yerim 
    Gün olur gecikmiş çocuk gibi 
    Bağıra çağıra gelirim.
  • https://www.youtube.com/watch?v=v-k6u54UsOA
    Fikrinden Geceler Yatabilmirem
    Bu Fikri Başımdan Atabilmirem
    Neyleyim Ki Sene Çatabilmirem

    Ayrılık Ayrılık Aman Ayrılık
    Her Bir Dertten Olar Yaman Ayrılık....
  • o yanlış evlenip çabuk ayrılan kızlar
    her gece uykusuzluk her sabah zorluk
    mutluluk size uzak ne desem yalan kızlar
    iş güç dağdağası büyütülecek çocuk
    yaşamaya vakit yok
    ah kızlar
    aman kızlar

    her yerde yadırganır çevresi ona soğuk
    yalnızlıktan her dakika kırılan kızlar
    bir çoğu umutsuz biraz aksi birazı uçuk
    her sözü her bakışı tartışılan kızlar
    erkeklere sürek avı kadınlara korkuluk
    ah kızlar aman kızlar
    ulan kızlar
    ulan kızlar
    Attila İlhan
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları