• SOLUK SOLUĞA


    I.

    Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı

    ama atıldı yine de yeni serüvenlere

    Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya

    durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı

    Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı

    - ki onlar daima birer yalnızdırlar

    Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup

    gitmişti o kentten anımsamıyor artık

    Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hâlâ

    sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği

    Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine

    korkular geçiren o kız nerdedir şimdi

    Sensiz olursam yaşayamam diyen

    o liseli kız hangi kentte kaldı

    ve o sarışın

    o afeti devran bekler mi hâlâ

    atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

    Üşüten bir acıydı belki her ayrılık

    her yolculuk yangınların başladığı yereydi

    ama vakti olmadı hesabını tutmaya

    aşkların, ayrılıkların ve anıların


    İstese de kalamazdı vakti gelince

    geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda

    yürek burkulması ve hüzün ve keder

    aralıksız doldururdu acıların bohçasını

    Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği

    içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi

    Ay bile soğuktur o zaman

    bir buz parçasıdır

    Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara

    ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

    Biraz da serüvendi yaşamak

    belki yatkındı büyük yolculuklara

    ki serüvenler daima büyük aşklar

    ve büyük yolculuklarla başlar



    Anıları, aşkları ve bir kenti

    bırakıp gidebilirdi apansız

    Apansız başlardı yolculuklar

    hangi saatinde olursa olsun günün

    ve hep kar yağardı nedense

    durmadan kar yağardı yol boyunca

    ve nasılsa yok olup giderdi hüzün

    kent görünmez olunca arkada

    Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından

    ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

    Ne zaman yollara düşse biterdi acılar

    gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından

    kavaklarsa oynak bir çingene kızı

    her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları


    Mekân tutmak ve her akşam aynı ufukta

    güneşin batışını görmek ölümdür biraz

    ölümdür biraz hep aynı yatakta

    aynı kadınla sevişerek sabaha varmak

    Kitapları hep aynı raflara sıralamak

    aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz

    soluk soluğa yaşamalı insan

    her sabah yeni bir şeyler görebilmeli

    ve cehenneme dönse de bütün bir ömür

    mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

    Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı

    okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre

    ölüme ve aşka durmadan kement atan

    serüvenlerle geçsin yaşamak




    Buz tutmuş bir dünya ortasında

    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla

    önünde dağlar, uçurumlar

    ve günlerce süren okyanus fırtınaları

    sarsılan gök, yarılan toprak

    çelik uğultularla burgaçlanırken

    yaşamak işte öylesine kucaklardı onu

    ve her nasılsa keklik sekişli

    bir aşkın sevinci dolardı yüreğine

    çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa

    ne kalmışsa bir önceki serüvenden

    Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları

    bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde

    pervasız bir acemi, bir çılgın

    soyu tükenen bir bilgeydi belki


    O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe

    avucundan dökülen kum taneleriydi her şey

    ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı

    ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında

    ölüm fermanları çıkarılan biriydi belki

    Sevince deli gibi severdi

    pervasız severdi sevince

    dövüşmek ancak ona yakışırdı

    ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar

    yoktu bağlandığı herhangi bir şey

    bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

    Ne bilir ömrün değerini bir çılgın

    yalnızca kendini yaşamayı nerden bilebilir

    ve başarısız eylemler çağında o

    kaçabilir mi binlerce kez ölmekten


    Yerleşik yargıları olmadı hiç

    kurmadı güzel gelecek düşleri

    nerde bir yangın, nerde tehlike

    o mutlaka ordaydı birdenbire

    Dinsizdi, özgür sayılırdı belki

    ama bağlanmadı özgürlüğe de

    Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı

    beklemedi anılar sarnıcının dolmasını

    şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü

    yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

    Ayrıntıların izi kalmamış artık

    üst üste yaşanmakta ayrılıklar

    ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir

    dağların, denizlerin üzerinden


    Geride kalan ne varsa soluktur şimdi

    titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir

    (ve her yıl biraz daha harabeye dönen

    o eski konaklar gibidir anılar

    gül bahçeleri, sessiz koru ve orman

    yabanıl otlar içinde kaybolur gider)

    Belki bir sağanak boşanır apansız

    yüzyıllık bir yağmur başlar

    ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar

    yok olup gider her şey, belki kül olur

    Hırçın bir okyanustur yürek

    dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni

    anılarsa birer çıban izidir

    yaşanmaz onların ölgün gölgesinde




    Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak

    ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi

    anısız kalınmıyor artık ne yapılsa

    kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü

    bekleyişleri kemiren çakal sesleri

    Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılıklar vakti

    ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın

    yollara düşmeli habersiz ve sessiz

    Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri

    dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

    Bir ömrün olgunlaştıramayacağı

    acemilikler toplamı ve bir çılgın

    boyun eğmedi kendine bile

    seçme zorunda kalmadı yaşamayı


    Nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana

    bağlanmadı kendine de ömür boyu

    dağlara tırmanan atlar gibi

    soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı

    bir şahan gibi bulutlara kurdu

    dumanlı sevdaların yörük çadırını

    sıradan bir gezgin değildi hiç

    dövüşür gibi yaşadı yolculukları

    belki korkusuz sayılmazdı büsbütün

    korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

    Ve bütün gemileri yakıp

    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla

    mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri

    umutlardansa nefret etti daima




    Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı

    ama atıldı yine de yeni serüvenlere

    Pervasız bir acemi, bir çılgın

    soyu tükenen bir bilgeydi belki

    Ama bir şey vardı yine de

    başarısız ihtilallerden kendine kalan

    (...........................................................................



    Ama bir şey vardı yine de

    başarısız ihtilallerden kendine kalan

    (...........................................................................

    .................................................................
  • "Yalnız doğar, yalnız ölürüz."

    Doppler’da kayıp olan birkaç parçanızı bulacaksınız. Belki de tümünü bulabilirsiniz. Benim de kendi parçalarımı bulduğum anlamlı ve ultra komik bu kitabın incelemesi ile sizlerleyim. İnceleme komik olmayabilir ama kitap "gerçekçiliği ile" fazlasıyla komik. :)

    ShamRain: https://www.youtube.com/watch?v=wTRaZ0HYwc4

    Hayatımızın birçok evresi var. Bebeklikten, yaşlılığa kadar birçok şey yaşayıp geçiriyoruz. Kısacası doğumdan ölüme uzanan inişli çıkışlı, bazen tepe de bazen de en dipte yaşadığımız bir hayat ile dünyada var oluyoruz. Herkesin kendisine göre yükseldiği bir de düştüğü dönem veya dönemler vardır. Bu dönemlerde nasıl kararlar aldığımız, kararların sonucunda ne ile karşılaştığımız hep bir muamma. Yaşadığımız sürece vereceğimiz ufacık bir karar bile tüm yaşantımızı, çevremizdekilerin yaşantısını etkilemeye yeter.

    Erlend Loe ‘nun hayatının değiştiği bu dönemde tam da bu bahsettiğim kararı alıyor. Bunu yaparken aldığı en büyük karar “bencillik” oluyor. Ormanda bisikleti ile gezerken bir kütüğe takılıyor, yuvarlanıyor ve bisikletten düşüyor. İşte gökyüzü ve Mrs. Doppler. Bu kitabın ana konusunun temeli işte tam bu noktada atılıyor. Yere düşmüş olan Doppler, gökyüzü ve yeni düşünceleri. Tik-tak, Tik-tak, Tik-tak…

    "Mutfak tezgahının üzerine, ormanda gezintiye çıktığımı, orada ne kadar kalacağımı bilmediğimi, beni yemeğe beklememelerini belirten kısa bir not bıraktım.
    Bu günlerde altı ay doluyor; o zamandan bu yana karımı birkaç defa görmüşümdür." Sy.25

    Ormana gittiğinde harika bir işi, eşi ve biri kız biri erkek iki çocuğunu arkasında bırakıyor. Her ne kadar eşi ay da bir ormana yanına gelse de onları belirli bir süre için, belki de sonsuza kadar bırakacak düşünce ile yaşayacağı yeni hayatına adım atmış bulunuyor.

    Kısa bir tanımın ardından Doppler bize ne sunuyor, kitap ve yazar bize ne vaat ediyor, ne veriyor ona bir bakalım.
    "İnsan oturduğu dalın en ucuna gitmeye cesaret edebilmeli ve hatta bindiği dalı kesebilmeli." Sy.111

    Başarı, daha çok başarı, daha da fazla başarı. Konfor alanı, bir ev, bir eş, çocuklar, iyi bir iş. Hayatımız teminat altında tamamdır. Evet, pembe bir tablo. Peki nereye kadar? Herkes bir konfor arayışı içinde olsa da dünya bu kadar basit bir şekilde işlemiyor. Evren basit düşüncelerle yola devam eden bir yapıya sahip olsa arayışta olan insan sayısı daha az olurdu. Herkes bir arayış içinde. Kahramanımız aradığını buluyor, hayatına yeni bir anlam kazandırıyor: Orman ve kendisi! Belirli bir süreliğine… Hesaba katmadığı küçük misafirleri de olacak çünkü…

    Kitap kapağında gördüğümüz geyiğin adı BONGO! Adamım Bongo, sizin de adamınız olacak. Cinsiyetçi bir adamlık değil, lafın gelişi bir adamlık diyelim buna. :) Bir geyik insanın yanında nasıl kalabilir? Normalde ondan ürküp kaçması gerekir hatta ve hatta küçük bir ses bile ormandaki tüm doğal akışı değiştirir ve geyiğin o önsezisi anında oradan yok olmasını sağlar. Ama bizim geyiğimiz Bongo, Doppler a bağlanıyor. Bu bağlanma aşaması hüzün barındırsa da hayatın bir gerçeği diye kabul edeceğimiz bir durum buna sebep oluyor. Spoilersız inceleme geleneğimi sürdürüp bu sürprize kitabı okurken ulaşacaksınız. İkinci ısınma turunu da attıktan sonra ana temalarını paylaşacağım asıl kısma geçelim.

    "İnsanlardan hoşlanmıyorum.
    Yaptıklarından hoşlanmıyorum. Temsil ettiklerinden hoşlanmıyorum. Söylediklerinden hoşlanmıyorum." Sy.24

    Bir insan ormana neden sığınır? Eğer evsiz ve benzeri durumlar söz konusu değil ise ya doğayı seviyordur ya da hayat buna onu mecbur etmiştir ya da her şeyden sıyrılmak, insanlardan uzaklaşmak istiyordur. Doppler bunu kendisi seçiyor. Seçme sebebi hayatın akışında olan biten bütün her şey. Hemen aklımıza Dövüş Kulübünü getirelim. Ne der Tyler Durden? “…sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, sizler herkes gibi çürüyen birer organik maddesiniz…”

    Günümüz toplumunda artık insanlar birbirlerinden sıkılıyor. Kabul edelim her şey yapay geliyor. Bir de işin içine sorgulama girince ok yaydan çıkıyor. Genelde plansız atılan bu ok nereye gideceği belli olmayan yolda sağa sola savruluyor. Yanlışlıkla hedefi vurduğu da oluyor. Doppler hem kendi hayatını anlattığı hem de yeni hayatına bizi misafir ettiği, her şeyden arındığı ve huzuru bulduğu yeni yaşamına kucak açıyor.

    Orman, Orman ve daha fazla orman. Sessizlik, yağmur, kar, çadır ve BONGO! Evet efendim, küçük dostumuz Bongo! Düşünsenize ormanda kalmaya başlıyorsunuz ve çadırınız da küçük bir geyikle yaşıyorsunuz. Uysal bir kuçu kuçu gibi sizden ayrılmıyor. Şaşırtıcı derece imkansız gelse de bu oluyor. Artık Doppler, orman ve BONGO var. Yemek ihtiyacını ormandan karşılıyor. Erzak bittiğinde ise kendince çözümler üretmiş. Şehre iniyor ve en savunmasız evin bahçesine girerek, bir eve dalıyor, ihtiyacını karşılayacağı şeyleri (Ç)alıp çıkıyor. Şaka gibi gözükse de bunu büyük bir keyifle yapıyor ve savunuyor da. Özellikle tatlı krizi esnasında yaşadığı şey bizim normal hayatta yapamayacağımız bir rahatlık. Toblerone savaşı sizi çok güldürecek diyebilirim. Doppler ‘ın süt içmesi gerekiyor. Ama bu süt yağlı olmayacak, yarım yağlı olacak, çünkü onun için yarım yağlı süt çok önemli, bir nimet. Ormanda yaşadığı için parası yok, o yüzden büyük bir süpermarkete giriyor, daha sonra istediklerini elde etmek için süper marketin müdürü ile anlaşıyor. Taze geyik etine karşılık istediği birkaç şey ve yarım yağlı süt! İçerken enfes anlatıyor canınız çekebilir. Bu arada söylemekte yarar var, evi şehirde, istese gidip tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir ama bu o durumdan uzak duruyor. Zaten kaçtığı şeye sığınmayı lüzum görmüyor.

    "Kafama taktığım en son şey insanların ne düşündüğü. Ne düşünürlerse düşünsünler. Onlardan zerre kadar haz etmiyorum zaten, fikirlerine de çok nadir saygı duyuyorum." Sy.25

    Tam olarak bulunduğum nokta. Hayatın sizlere ne getirdiği ne götürdüğü ayrı meseledir özellikle bu alıntıda kendinizden bir şeyler görüyorsanız, hayatla aranızda koca bir çizgi var demektir. Artık onu umursamaz bir hale gelmişsiniz demektir. İnsanların fikirlerine saygı duyduğumuz çoğu zaman küçük rollere bürünürüz. Her insanın kendi tiyatrosu vardır. Günlük hayatında bunu keyifle oynarlar. Kısacası evden çıkmadan önce bir maske, eve geldikten sonra ayrı bir maske, yalnız kalındığında başka bir maske, sanal ortamda bambaşka bir maske. Olabildiğince “GERÇEKÇİ” olunuz. Bunu başlarda başaramayabilir, insanlar tarafından yadırganabilirsiniz. Önemli olan onların ne düşündüğü değil, sizin ne hissedip düşündüğünüz ve yaptığınızdır. “Herkesin canı cehenneme” diyebilmektir bazen aldığımız nefes. Bunu yapabilmeli HAYIR diyebilmelisiniz. Kendiniz için yaşadığınız halde, bir başkası için yaşadığınızı ve toplum kuralları gereğince normal davranışlar sergilediğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Koca bir yalanın içinde başka yalanlar uydurup bambaşka bölümler halinde yaşadığınız yalanlarınızla boğulacağınız ve batacağınız günü bekliyorsunuz sadece. Bu raddeye gelmeden, en basitinden bir ayna bulup kendinizle yüzleşmelisiniz. Ya da bisikletten düşüp, ağrıyan kolunuzu bacağınızı bir kenara bırakarak, gökyüzüne kilitlenip artık ne yapacağınızı düşünmeniz gerekmektedir. Boğulmadan önce ilk çıkış yolunuzu bulmanız gerekmektedir.

    “Bunları yazan ben, bir şeyler yapıyorum ki yazabiliyorum. İçiniz rahat olsun, maske ile dolaşmıyor, insanlarla çıkar ilişkisine hiç girmiyor ve en gerçekçi halimle varlığımı sürdürüyorum. Ve herkesin canı cehenneme diyebiliyorum. Bu özgürlük hepimizde var, kullanmayı bilmek lazım. Ve en önemlisi hiçbir insana bel bağlamıyorum.”

    Belki de hayata karşı soruyu yanlış sorduk. Bir de şunu deneyelim; “Ölümden önce hayat var mıdır?” Ne dersiniz?

    "...kendimi yalnızlığa alıştırıyorum, yalnızlıkla birlikte yaşamaya."

    Yalnızlık. İnsanı sürekli olarak belirli bir karar aşamasında bırakan durumdur. Yalnızlık mı iyi, yoksa yalnız olmamak mı? Her ikisinin de kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Önemli olan konu kendimizin mi yalnızlığı seçtiği, yoksa seçmek zorunda mı bırakıldığı. Bu iki seçenek çok önemli. Eğer kendimiz değil de zoraki olarak bırakıldıysak, bunun başka evreleri vardır. En tehlikeli olanı da budur. Duygusal durumlar insanın en zor baş ettiği konulardır. Dışarıdan basit gibi gözüken bir ayrılık bile çok büyük yaralara yol açabilir, insanı dağıtabilir ve en kötüsü intiharın eşiğine getirebilir. Biz bu seçeneği eliyor ve kendi seçtiğimiz yalnızlığımız üzerine devam ediyoruz.

    Doppler kendi seçtiği yalnızlığı yaşamak için ormana sığınmıştır. İnsanların yalanlarından, düşüncelerinden, maskelerinden ve katlanmak zorunda olduğu her şeyden sıyrılıp ormana çadırını kurmuştur. Bu yalnızlık onun en büyük hazinesi olmuştur. Ormanda yaşıyorsanız sistemi ve insanlığı eleştirmek ve daha gerçekçi düşünebilme ihtimaliniz artmaktadır. “Göğü Delen Adam” kitabında olduğu gibi, önümüzde ki şehir hayatını ormanın tepesinden rahatça eleştirebilir, topluma istediğimiz suçu yıkabiliriz.

    Doppler başlı başına bir baş kaldırıdır. Bu başkaldırı konforlu bir hayata, sisteme, eşe, çocuğa, arkadaşlara ve aklınıza gelebilecek her şeyedir. Oğlu ve kızı ile diyalogları, daha sonra ufak oğlunun da yanına gelmesi, eşinin hamile kalması, eşi tatile gideceği için tekrar şehre inip okul toplantısına katılması, hırsızlık yaptığı evde tanıştığı ev sahibi, kendi evine hırsızlığa gelen hırsızla muhabbeti, ormanda ki adamla muhabbeti, geyiğimiz BONGO! Hepsi bambaşka bir karakter katıyor kitaba. Hem toplum eleştirisi, hem absürt bir komedi ürünü. Kitabı okurken sorguladığınız şeylerin yanında diyaloglara ve Doppler’ın düşüncelerine fazlasıyla güleceğiniz yerler bulacaksınız. Hatta abartıp kahkahayı bastığınız yerler de hiç az değil.

    Norveçli yazarlara düşkünlüğüm Karl Ove Knausgaard ile başladı. KAVGAM adlı 6 serilik bir New York Bestseller’a sahip. Ülkemizde Monokl tarafından 5 kitap yayınlandı. Son kitap en fazla 2019’da bizimle olacaktır.

    İskandinav coğrafyası soğuktur yalnız dizileri, filmleri ve kitapları bu soğukluğa meydan okuyacak derecede farklıdır. Kesinlikle uğrayacağınız bir durak olsun bu kültür. Kitabın devamı olan Bildiğimiz Dünyanın Sonu YKY den taze çıktı. Kitabı bitirdiğinizde hızlıca almak istersiniz diye belirtmek istedim.

    Şehir hayatı ve günlük bütün rutinlerinizi bir kenara bıraktığınız kısa bir yolculuğa çıkın “Doppler” ile.

    Size ufakta olsa bir ilham aşılayacaktır...

    Kitabı öneriyor, okuyacaklara iyi okumalar diliyorum.
  • Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor
    Yürüyorum kumların çakıllarin yanı sıra
    Yüreğimde bir sancı keskin bir akasya kokusundan
    Avuçlarımda bir yanma
    Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın
    Oldu olacak
    Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize
    Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden
    Bir çocuğun gülüşü gibi
    Aşkların, nice aşklarin ayrılık günü gibi
    Bir sokağın ucunda kaybolup solan
    Daha çok solan, aşkların solgunluğu suyun üzerinde
    Korularda yoğun bir erguvan sisi.

    Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor
    Ağları pembeden hüzne giden
    Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan
    Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel
    Çil basmış yüzünü bütün
    Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi
    Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme
    Biliyorum atacak
    Böyledir memleketimin yoksul halkı
    Bir onlarda rastladım bu cömertliğe
    Istavritler kıpır kıpır dibinde sandalının
    Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim gibi
    bakarlar insana
    Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki
    Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım
    Ve bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın ölebileceğini.

    Hızar sesleri geliyor yakından, güneşin döndüğünü görüyorum
    Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil
    Yeşille sarı birlikte dönüyor
    Denize düşüyorlar kırıla kırıla
    Bir örtü oluyor düşündügüm her şey denizin ve asfalt yolun üstünde
    Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü
    Senin upuzun gövden -kapkara saçlarınla-
    Daha da uzun şimdi bir örtü olarak
    Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor
    Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında
    Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben
    Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca
    Birtakım sözler de bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar

    Ama bak
    Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle
    Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz
    Hatırlıyorum da öyle.

    Tepelerde otlar yakmışlar, kuzular dolaşıyor dumanların arasında
    Bir kızla oğlan geçiyor, birbirilerine iyice sarılmışlar
    Kızın ağzında ince bir dal parçası
    Dalın ucunda bir tomurcuk, ağzıyla dudaklarıyla beslemiş sanki onu
    Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını, ama duymaktan
    korkuyorum gene de
    Söyle, en son nerde görmüştüm seni
    Böyle dumanlar vardı gözlerinde, boynunda bir de
    Şimdi gene var
    Bileklerinde, bileklerinin renginde
    Dudaklarında, dudaklarının
    Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve
    Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki
    Üşüdügün, başını omzuma koyduğun, sonra elele
    Bir aşkı yaşamak, bir aşkınn bilinmesinden bambaşka değil miydi
    Ve bu ikisini ayıran duman, yani bir aşkı bizim yapan
    Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de
    Acele etme yoksun belki
    Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki
    Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki
    Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek.

    Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar
    İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor
    Vakit öğleyi geçti çoktan, yemeklerini yemiş olmalılar
    Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini
    İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz
    Ben görür müyüm bilmem, ama kuracaklar mutlaka
    Coskuyla çakacaklar her çiviyi, türkülerle dökecekler betonu
    Ve onlar
    Onlar, diyorum sadece
    Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların
    Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın
    Bilmeden ne yapacaklarını
    Anlayacaklar ne kadar güçsüz
    Ne kadar zavallı olduklarını
    Vakit öğleyi geçti çoktan.

    Bir tanker geçiyor şimdi de tam akıntının ortasından
    Baştanbaşa gül rengi
    Kimseler görünmüyor içinde
    Neden görünmüyor, bilmiyorum
    Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına, fabrikalara petrol taşıyor
    Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de
    Yılların, yüzyılların
    Bitmeyen vahşetini ateşlemek için
    Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından
    Utancı bilerek yaşamak korkunç
    Daha korkuncu da var:utancı bilerekten yaşatmak
    Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz.

    Pembeye dönük bir aydınlık, yağıyor usul usul
    Bir poyraz çıktı hafiften, kuzeye çevrildi teknelerin burnu
    Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru, birazdan kan kırmızı bir gök
    buğulanacak
    Birazdan kan kırmızı bir akşam yağmuru da dökülebilir
    Neler olabilir birazdan
    Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak
    İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum
    Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de
    Çabuk geçiyor
    Nerede okumustum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa
    Mahpusunu kıskanan bir gardiyani
    Ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün
    Ne kadar acı bunlar
    Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar
    Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak
    Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir
    Birazdan akşam olacak sevgilim
    Bütün heybetiyle akşam olacak
    Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda
    Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi
    Bildiğim bir şey varsa
    O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi
    Unutup birden zamanı ve yeri
    Onunla bir günü kutluyorum coşarak
    Onunla bir günü kutluyoruz sanki.
  • Rûz-i hicrândır sevin ey murg-ı rûhum kim bugün
    Bu kafesden ben seni elbette âzâd eylerim


    Ey kuşa benzeyen ruhum sevin bugün ayrılık günü
    Ben seni bu ten kafesinden azad ederim
  • "Ayrılık gününe gıpta eden bir vuslat günü!.."
    İskender Pala
    Kapı Yayınları
  • "Ani iniş çıkışları olmayan insanlara her zaman hayret etmişimdir. Sanki yağmur etkilemez onları hatta bir ayrılık ya da savaş görüntüsünde ölü çocuklar ; kaldıkları yerden devam ederler yaşamlarına benzer duygularla. Garip."
    Samet Doğan
    Sayfa 41 - Profil Kitap
  • Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura doğru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir ”merhaba” ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; “Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?” sorusuna, kızın “Olur” cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer:

    - Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, “Neden ayrıldık biz” sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum.

    Genç kız; adama bakarak, “Evet seni dinliyorum, devam et” dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder:

    - Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım.

    Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, “Ne? Nasıl yani?” der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra:

    - Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma, her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları döküyorum kül tablasına. “Sen zehiri” hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın oldugu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla “Nolur yapma!!” diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. “Ve işte bitirdim seni” diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, “Seni böyle bitiremem” diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni ateşleyecek bir “Ben” bekliyorsun sabırla. O “Ben”, çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyrsun. Aniıar,acılar yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun.

    Genç kız anlatılanları dinlerken tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, “Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız.” diye bir mesaj atarken; kıza, “İlgisiz bir sevgili olmaya başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım.” demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, “Bitti, bu kadardı!” dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı:

    - Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Şunu söyleyebilirim ama yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her şey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit.

    - Bu kadar mı yani?

    - Evet...

    Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmıştı iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. İskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak “Hoşçakal” dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar.

    Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve şöyle yazıyordu:

    “Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizecegime...”

    Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi:

    “... kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklğına uğrattı ve ben kararımı verdim:”


    “Sigarayı bıraktım...”