• Burada mevsim hep kış...
  • Ve o tavşanların arkasından önce Kızıl sonra sarı, ardından beyaz ve en sonunda mavi bir Baharistan'a daldığımı... Burada tüm terkedilişlerin ve ayrılıkların bittiğini, anneme söyleyemeden...
    Allahaısmarladık.
    Anne ben gidiyorum! Hep hatırla beni, hiç unutma!
  • Kurumuş, kokusuz bir çiçek gördüm,
    Unutulmuş bir kitabın sayfaları arasında;
    Ve bu çiçek tuhaf hayallerle,
    Doldurdu ruhumu ansızın:

    Nerede açtın, ne zaman, hangi baharda?
    Çok mu yaşadın, kim seni koparan?
    Tanıdık mı, yabancı bir el mi?
    Ve neden seni böyle bırakıp gittiler?

    Sevecen bir buluşmanın mı,
    Yoksa ölümcül ayrılıkların anısına mı,
    Ya da ıssız kırlarda, orman gölgelerinde yapılmış,
    Bir yalnız yürüyüşün ardından mı buradasın?

    Yaşar mı şimdi çiçeği solduranlar?
    Acaba şimdi neredeler?
    Yoksa onlar da, şu gizemli çiçek gibi,
    Çoktan cansızlaşıp gittiler mi?

    Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
    Çeviren: Ataol Behramoğlu
  • Plastik kokuyor çiçekler
    Bu kente saksılarda geliyor bahar,
    Yıldızlara çarparak çoğalıyordu yalnızlığı
    Her sokak çıkmaz,
    Her ses yankısızdı.
    Yeni yollar çizdi düşlerine;
    Kent kalabalığında yaralı bir ağacın yalnızlığına sığındı.
    Yaralıydı; sildi dönüş yollarının ayak izlerini,
    -duraksamadı.
    Yeniden düşmek için yollara,
    `uzun ayrılıkların dönüşsüz yollarına`
    Eller sallanıyordu boşlukta,
    Hoşçakal vedaya dönüşüyordu yol ayrımlarında;
    Genç ömrünü yol ayrımlarında bırakarak,
    Anılarını fotoğraflarda saklayarak,
    Her son yeni bir başlangıçtı.
    Eskiyenin izlerini taşısada!
    Her şafak yeni bir uzaklık,
    Ardında bıraktıklarıyla;
    Geceydi, ay ışığında yolcuydu.
    Firari bir yıldızdı, şeytani bir yıldız,
    -avuçlarında tutuyordu.
    Umursanmayan ölümler ortasında duruyordu.
    Vakti belirsiz molalara bıraktı,
    Suskunluğa yeminli yüzünü...
    Düşlerin parsellenerek tüketildiği
    Çok katlı apartmanları bırakarak ardından,
    Sığındı bir dağın yalnızlığına...

    Dağ kapınızı çalar birgün,
    Rüzgar camlarınıza vurur birgün,
    Yağmur yüzünüzü öper birgün,
    Anılar ayaklarınıza dolanır birgün...

    Şarkılarla uyandı dağ,
    Dağ anladı, rüzgar ağladı.
    Rüzgarın ağladığı yerde vurun beni...!

    Mehmet Özer
  • Eşref, Mahmud Şevket Paşa suikastının ardından, başkentin yeni askerî idarecisi olan [İstanbul Muhafızı] Cemal Paşa’nın kendisine suikastçıları yakalama görevi verdiği İstanbul’a döndü. Şüpheliler listesi kayda değer bir uzunluktaydı. Bu, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndeki bazı kişilerin, söz konusu kumpası rakiplerini tasfiye etmek adına bir fırsat olarak kullanmak istedikleri gerçeğini yansıtıyordu. Cemal Paşa, Eşref ’e bir liste verip, Jön Türkler arasındaki önde gelen kişilerden biri olan Prens Sabahattin’in de listede olduğunu, bunun ise eğer yakalanırsa
    Prens Sabahattin’in de idam edileceği anlamına geldiğini işitilmeyecek bir şekilde söyledi. Yine Cemal, Eşref ’e Prens’in olaya gerçekten müdahil olmadığını bildiğini ve onu sadece korkutarak bir süre İstanbul’dan uzaklaştırması gerektiğini belirtti. Lakin, Eşref ’in şansına, suikasta karışanlardan biri İzmir yakınlarındaki bir Çerkes köyünde saklanmakta olan bir akrabası çıktı. Bu, Çerkesler arasındaki ayrılıkların sonraki yıllarda Eşref ’in hayatını nasıl çetrefilleştirip akamete uğratacağının erken bir işaretiydi. 13 Haziran günü Eşref ’e Beyoğlu’ndaki bir eve gitmesi emredildi. Zabitler üst katta çıkan bir yangının ardından yakayı ele veren bir grup komplocuyu tutuklamaya çalışıyorlardı. Cemal Bey olay yerine Eşref ’i göndermişti. O ve içlerinde Mümtaz ile Eşref ’in kardeşi Hacı Sami’nin de bulunduğu ekip, çatıda açmayı başardıkları bir delikten içeri daldılar. Aralarında Halâskâr
    Zâbitân mensubu eski bir meslektaşları olan Yüzbaşı Kâzım isimli bir Çerkes’in de bulunduğu kaçakları yakaladılar. Kumpasçılardan birçoğu kısa zaman sonra asıldı. Bu hadise, Eşref ’in o günlerdeki karmaşık, aksiyonla iç içe ve hiç de sıkıcı olmayan hayatından tipik bir örnekti. Eşref kısa zaman sonra, düşman hatlarının gerisine akınlar
    düzenlemeye başlamış olan ve personelini bizzat seçtiği birimine komuta etmek üzere cepheye döndü. Emrindeki kuvvet Lüleburgaz’da bir Bulgar taburunu ele geçirip esir aldı. Bu gelişme, Enver Bey’i daha da cesur davranmaya teşvik etti. Kısa zaman sonra 4.000 kişilik bir gönüllü kuvvetinin kurulması için emir verdi. İlginçtir ki bu birime verilecek finansal desteğin en azından bir bölümü doğrudan İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından sağlanacaktı ki bu da bu kriz döneminde başvurulan sıra dışı düzenlemelerin bir başka örneğiydi. 13 Temmuz 1913’te
    Eşref ’in kuvvetleri biri Ereğli’ye ve öteki Tekirdağ’a olmak üzere Marmara Denizi’nin Trakya kıyısındaki iki noktaya çıkarma yaptı. Eşref merkezde, kardeşi Selim Sami sağında ve İbrahim Cihangiroğlu solunda olacak şekilde üç kollu bir muharebe düzeninde bölgeye dağıldılar. Bu, Birinci Balkan Savaşı’nın ilerleyen günlerinde de uyguladıkları bir düzendi. Hedefleri Edirne’ydi. İç kısımlardan ilerleyerek, sadece hafif zayiat vermek suretiyle aynı gün içerisinde Muratlı’ya vardılar. Eşref bunun üzerine Sami’ye yazıp, Tekirdağ ve Muratlı’nın
    kurtarılması esnasında sıra dışı bir fedakârlık ve cesaret sergilemiş olan gönüllülerin ödüllendirilmesi için yaptığı düzenlemelerden bahsetti. Yakında Edirne valiliğine atanacak olan İttihatçı yetkili Hacı Âdil tarafından sağlanan 3.000 liralık bir meblağı 300 kişilik birliğine dağıtacaktı. Üç gün sonra, yani 16 Temmuz’da, Mayıs ayının sonunda imzalanmış olan Londra Antlaşması’nın öngördüğü Osmanlı-Bulgar sınır çizgisine, yani Midye-Enez Hattı’na ulaştılar. Liderleri zor bir karar karşısında kafa yormakta olan Osmanlı kuvvetleri bu noktada durdu. Arka
    planda ivme, taarruza geçilmesi yönünde kuvvetlenmekteydi. İstanbul’daki İttihatçı gazeteler taarruza geçilmesi için kampanyaya başladılar. Bu kampanya, Talat Bey tarafından teşvik edilen ve Müslümanlardan, Rum Ortodokslardan, Ermenilerden ve Yahudilerden müteşekkil “Edirne Komisyonu”nun Edirne ve Trakya’nın Bulgar idaresinden kurtarılması misyonuyla Batı Avrupa’nın başkentlerini dolaştıkları uluslararası bir inisiyatifle
    koordineli gözükmektedir. Daha sonra Bulgar milliyetçileri Osmanlıların “şoven” bir kampanya yürüttüklerini iddia edecekken, Türk milliyetçileri ise müdahale çağrılarını meşrulaştırmak üzere Müslüman nüfusa uygulanan ve Bulgarca konuşan Müslüman Pomakların zorla Hıristiyanlaştırılmasını da kapsayan şiddete
    işaret etmiştir.
    Osmanlı liderliği Midye-Enez hattını geçip geçmemek hususunda mühim bir kararla karşı karşıya kalmıştı. Londra’da imzalanan antlaşma ihtiyatlı davranma lehineydi. Antlaşmayı bozmak, Birinci Balkan Savaşı’nın oldukça yıkıcı bir şekilde altını çizmiş olduğu üzere, imparatorluğun varlığını sürdürebilmesi için destekleri ya da en azından tarafsızlıkları hayati addedilen Avrupalı güçlerin gazabını göze almak anlamına gelecekti. İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, Osmanlıların Edirne’yi almaları durumunda İstanbul’u kaybedecekleri tehdidini savurmuştu. Olası bir Osmanlı ilerleyişi, oldukça öngörülmez sonuçları tetikleme riskini taşıyordu. Bu sebeplerden ötürü, bazı yüksek rütbeli Osmanlı yetkilileri ve hatta Erkân-ı Harp Reisi, ihtiyattan yana görüş belirtti. İlerlemekten yana ağır basan hususlar ise şunlardı: Edirne davetkâr ölçüde yakındı. Ayrıca, Bulgar kuvvetlerinin çoğunun Yunan ve Sırplarla karşılaşmak üzere batıya kaydırılmasından dolayı şehrin savunması zayıflamıştı.