• Gerçek miydi hayal miydi? Kim doğru kim yanlıştı? Geçmiş, gelecek ve şimdi,hepsi bir arada bir anda. Bunların hepsi iç içe geçiyor.
    Yaşananlar ülkemizde çıkan bir iç savaş gibi anlatılsa da, aslında her şey Tuna nın kafasında, iç dünyasında yaşanıyor.
    Karakterlerin ayrı ayrı konuşturulması da güzel bir ayrıntı olmuş.
  • Koru Beni, kitap sitelerinde gözlemlediğim kadarıyla yazarın ülkemizde en az okunan kitabı. Bunu, yazarın tür değişikliğine bağlıyorum. Judith Mcnaught ülkemizde historical yazarı olarak tanındı, sevildi. Polisiye tarzında yazılmış Koru Beni yazarın hayranlarını tatmin etmemiş gibi görünüyor.

    Ben kitabı sevdim. Zaten yazardan okumadığım bir tek bu kitabı kalmıştı. Koru Beni’yi de okuyarak Judith Mcnaught’ın Türkçede yayımlanmış on üç kitabını okumuş bulunmaktayım. Şimdi yazarın diğer kitaplarının çevrilmesini bekleyeceğim. Epsilon son zamanlarda yazara pek yüz vermese de belli olmaz belki yeni kitaplarını basarlar diye umuyorum.

    Kitap polisiye tarzında olsa da içinde aşk bulunmaması şaşırtıcı olurdu. Neyse ki kitapta bir değil iki aşk hikâyesi var. Birbiriyle paralel ilerleyen iki çiftin ilişkilerini okumak keyifliydi. Birçok yazar ilgi çekici bir aşk hikâyesi yazamazken Mcnaught bir kitapta iki başarılı çift yaratmayı başarmış.

    Kitapta bir polis soruşturmasının bütün detaylarını okuyabilirsiniz. O süreç çok güzel, hiçbir ayrıntı atlanmadan anlatılmıştı ama olayların sonunun oldubittiye gelmesini sevmedim. Kitap boyunca biriken olaylar çok çabuk sonuçlandı. Sanki yazar yazmış yazmış da sonunda artık bitsin demiş gibi. Cevabı verilmeyen bazı sorular da vardı. Daha tatmin edici bir son okumak isterdim.

    Son zamanlarda film ve/veya dizi olan o kadar çok kitap var ki Koru Beni’yi okurken de bundan güzel dizi olur diye düşündüm.

    Yazarın her kitabında olduğu gibi Koru Beni de çok akıcıydı. Yazar kendini okutmayı başarıyor. 500 küsur sayfalık kitabı birkaç günde bitirebilirsiniz.
  • "Umutsuzluk" kelimesi, Albert Camus'yu ve eserlerini anlatmaya başlarken, kullanacağımız en yerinde kavram olur sanırım. Eserlerinde "umutsuzluk, intihar, uyumsuzluk, başkaldırı" konularını sıklıkla işliyor ve bu kavramlar üzerinden, diğer "varoluşçulara" pek benzemeyen kendi felsefesini anlatıyor. Burada insanın aklı aracılığıyla hem kendisini hem de dünyayı anlamlandırmaya çalışması söz konusu. Duyguların bu felsefede pek yeri yok.

    Albert Camus'nun felsefesinde umutsuzluk, yaşamın saçma döngüsünden ve ölümden kaynaklanan bir durum. Yaşamın sıradanlığı ve canlılar için çare bulunamayan ölümün kesin gerçekliğinden kaynaklanan bir anlam sorunu ortaya çıkıyor. Bu durum insan için, belirli bir noktadan sonra katlanılamaz hale dönüşüyor. Ve insan umutsuzluğa kapılmış "uyumsuz" biri olarak yaşamını sürdürüyor. Camus'nun felsefesinde uyumsuzluktan kurtulmak için umut etmek yok. İnsan umut etmeden, intihar etmeden, yaşama bir anlam vermek zorunda ve yaşamak zorunda. "Yabancı" eserinde bu uyumsuz ve umutsuz karakter tam bir "kayıtsızlık abidesi" olarak karşımıza çıkıyor. Adamın annesi ölmüş fakat umrunda değil. Bu "kayıtsızlık" durumunu "Yanlışlık" isimli tiyatro eserinde de görebiliriz. Camus, "Sisifos Söyleni" eserinde umutsuzluğun karşısına bir "başkaldırı" durumu çıkarıyor. Yine yazarın "Asturya'da İsyan, Caligula, Adiller, Sıkıyönetim" isimli tiyatro eserleri de "başkaldırı" ve "özgürlük" konularının işlendiği kitaplar. Bu "başkaldırı" meselesini, "Başkaldıran İnsan" eserini okuduktan sonra tam anlamıyla değerlendirebileceğimi düşünüyorum. Bu adam neye, kime başkaldırıyor? Şimdilik bazı düşüncelerim var ama o kitabı henüz okumadım, bu konu o kitaba yazacağım incelemeye kalsın.

    Gelelim "Düşüş"e. Bu eserde Camus; umutlu, insanlara yardım eden, idealleri olan bir karakter yaratıyor ilk başlarda. Sonra bu karakteri yukarıda bahsettiğim, dünyayı anlamlandırma karmaşasının içine sokuyor. Tabi bunu bir kurguyla yapıyor. Eseri okuyanlar "gülme" sesini hatırlayacaktır, okumayanlara ayrıntı vermeyeyim, okuyunca göreceklerdir. Daha sonra bu dünyayı anlanlandırma karmaşasının sonucunda "uyumsuz" bir insan çıkarıyor ortaya. Bu umutsuz karakterin hayatını anlamlandırma konusunda, Camus'nun ön plana çıkardığı yöntem ise, diğer eserlerine göre oldukça farklı. Burada "avukat" ve "yargıç" kavramları var. Kelime anlamı olarak avukat, yol gösteren, hak arayan, savunan kişi demek. Yargıç ise adaleti ortaya koyan, suçlayan ya da aklayan kişi. Eserin başında umutlu ve insanlara yardım ettiğini belirttiğimiz karakter Avukat'ken, hayatı anlamlandırmaya çalışması sonucu yaşadığı "düşüş" sebebiyle, eserin sonunda Yargıç'a dönüşüyor. Yani bana göre Camus şöyle diyor; umudunuz varsa insanlara yardım eder, onları savunursunuz, idealleriniz olur. Ama umudunuzu kaybettiyseniz, suçlamaya, yargılamaya başlarsınız. İşte Camus'nun bu eserde umutsuz karakterini hayatta tutmasına yarayan şey bu: Suçlama ve Yargılama...
    Hepimiz suçluyuz, hepimiz yargıcız...
    Burada konuyu toplumsal bir duruma da dönüştürüyor ve insanların ikiyüzlü olarak yaşaması üzerinde duruyor.

    Son olarak eklemek istediğim birkaç alıntı var.

    Bakınız ( #37194739 )
    Bu alıntı Camus'nun kendi felsefesinde üzerinde durduğu umutsuzluk, intihar, başkaldırı, kayıtsızlık kavramlarının neredeyse hepsini içeriyor. Dikkatimi çeken nokta alıntının sonudur. Bu olayla ilgili bir Türk atasözü derki "Benim anam ağlayacağına, onun anası ağlasın"

    Bakınız ( #37211275 )
    Bu alıntıda Albert Camus'nun, yarattığı karakterin inancından ziyade, kendi görüşünü doğrudan yansıttığını düşünüyorum. Bu paragrafı İslam dinindeki ahiret inancı, kul hakkı, irade kavramlarıyla harmanlayarak okuyunca, insanı müthiş bir düşünce bataklığına saplıyor.

    Bu kitaptan sonra Yaşar Kemal'in "Teneke" isimli eserini okuyacağım. Camus'nun eserlerinde üzerinde durduğu umutsuzluk hakkında, Yaşar Kemal'in bir sözü geldi aklıma. Camus'ya itafen son alıntı olarak da onu paylaşıyorum.
    Bakınız ( #30239871 )

    İyi okumalar...
  • “Ya insanlar? Onların yaşamasında her şey ayrıntı. Önemli olan yemek değil, yenecek yemeğin çeşididir; giysi değil, giysinin çeşidi; ayakkabının çeşidi. Günlerin adı bile... Belli günlerde belli yaşamaları vardır.”
  • Kitabı daha çok gerçekçi bir tarih anlatacağını umut ederek aldım. 2 beyin bir ordu kurma süreci çok uzatılmış ve final sahneleri cabuk ve hızlı anlatılmış. Bence kitap daha da uzatilabilirdi savaş bölümleri daha fazla ayrıntı vererek anlatılsa daha da heyecanlı olurdu ki kitabın ortalarında "hadi artık savaş başlasın" diye bekliyorsunuz. Sanki yazar sıkılmış ve sonlarını kısaca yazacak kitabı bitirmiş gibi
  • Ebu Leheb’in Süveybe adlı bir cariyesi vardı. Ebu Leheb onu azat etmişti. Süveybe aynı zamanda Peygamber Efendimizi (asm) emzirmişti. Ebu Leheb ölünce, onun bazı yakınları rüyada kendisini çok kötü bir durumda görmüş ve halini sormuştu. Ebu Leheb:

    “Sizden (ayrıldıktan / öldükten) sonra bir rahat yüzü görmedim. Sadece Suveybe’yi azat ettiğimden dolayı bana su içirildi”diyerek cevap verdi.” (bk. Buhari, Nikah, 20)
  • Hayat, ayrıntı olarak bakmaya şartlandığımız için göz ardı ettiğimiz yerlerde aslında.