Kalp masajı sonunda aniden alınan nefesleri
bilir misiniz? Öyleydim...
Şekerliği anne duasıyla doldurmuştum, alır mısınız biraz
Hem üç poşet çocuk sesi almıştım bakkaldan
Beni tanısaydınız severdiniz mutlu son, biraz daha oturun lütfen
İnanır mısınız dünya terlediğinde sırtına havluyu ben koyuyorum
Belki de aksi oluyordur
Hayatı deli gibi alkışlıyor herkes
Belki de aksi oluyordur

~ Ayşe Sevim ~

15. Hikaye Tamamlama etkinliği üçüncü kısım (Bölüm 7-9)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Danny ve Erhan yazmıştır.

7.

Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
****
Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
“Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
“O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
“İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
“Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
“Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
“Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
“Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
******
Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

8.

Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
„Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
„Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
„Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
„Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
“Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
“Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
“Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
“Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
“Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
“Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
“Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
“Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
“Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
“Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
“Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
“Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
“Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

9.

Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

- Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
- Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
- Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
- Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
- Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
- Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
- Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
- Biliyorum, 3071 geldi
- Özlüyor musun?
- Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
- Earthmann yetmiyor mu peki
- Sana Meryem yetiyor mu?
- Meryem farklı ama
- Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
- Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
- Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
- Biliyorum, ama neden burası?
- Bunu yüzlerce defa konuştuk
- Evet ama alışamadım bir türlü
- Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
- Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
- Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
- Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
- Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
- Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
- Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
- Biliyorum ama ben yapamazdım
- Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
- Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
- Evet, gözlerin dolmuştu.

Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

****

Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

- Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”

ANNE olmak; Hacer'de teslimiyet ,
Meryem'de iffet, Asiye'de emanet,
Hatice'de vefa, Ayşe'de ilkeli duruş. Fatma'da yiğitleri taşıma, Zeynep'te direniş değeri, savaş meydanında Nesibe, şehadetin adı Sümeyye olmaktır...
Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun

Kıssadan Hisse: Fark Etmek
Bir gün susmayı öğrendim.. Öyle bir sustum ki, belki sonsuza kadar… susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi.Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır,öper sonrada hadi odana git derdi.Yemek hazır olunca annem çağırır bu defada masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer,sesimi duyuramayıncada bağırırdım. Babam sinirlenir,” Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme! ” derdi.Annemde ” Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laftamı konuşturmayacaksın babanla? ” diye çıkışır beni odama gönderirdi.

Çaresiz bir şekilde boynumu bükerek odama, yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan ” Bizim bir odamız bile yoktu. Her şeye sahip hala ne istiyor anlamadım ” diye bağırmaya devam ederdi. ” Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık ” derdim içimden, ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim…

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır televizyon izlerdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz!!!

Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ” Bak böyle uslu uslu oyna işte ” diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak artık beni odama göndermiyordu. ” Son günlerde nede akıllandı benim oğlum ” diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ” Odanı topla ” diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor, ama odamı toplamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ” Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım ” dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayıda elimden alırsa ben ne yapacaktım? Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım.

Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zaman ki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. ” Hım ” dedi. ” Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde ” dedi. Ben ” Hayır o adam değil, bu çocuk sensin ” dedim. O ” Hayır bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kızda arkadaşın ” dedi. Ben yine ” Hayır. O büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kızda annem ” dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip; ” Peki neden bizi küçük çizdin? ” dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. ” Ben büyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet Amca ile Ayşe Teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘ Hadi odanıza çekilinde kafa dinleyeyim ‘ diyeceğim. Ve birde bağıracağım ‘ Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odalarıda var daha ne istiyorlar ‘ diye.

Annemle babamın gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı…Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi…

Öyle ya,

Farkında olmalı insan…
Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı..
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen..
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli..
Anne karnına sığarken, dünyaya neden sığmadığını..
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli..
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli..
Henüz bebekken ‘Dünya Benim!’ dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
ölürken de aynı avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!’ dercesine apaçık kaldığını fark etmeli..
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli..
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra..

Azrail'in her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan..
Ve ölmeden evvel ölebilmeli..
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte,
ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli..
Eşref-İ Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) olduğunu fark etmeli..
Ve ona göre yaşamalı..
Gülün hemen dibindeki dikeni,
dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli..
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde,
çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli..
Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli..

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini,
ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli..
Zenginliğin ve bereketin,
sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli..
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını,
60-70 yıl sonra sigara yüzünden Azrail’e soba borusu gibi teslim etmenin emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli...
63 yıllık ömründe hiç karnı doymayan bir Peygamber’in ümmeti olarak,
aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli.

Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
O Da Bugündür.

Hatice, bir alıntı ekledi.
11 May 10:40

"Kuran okumak dara düşünce aklına geldiğine göre, Allah'ı büsbütün kızdırmayasın, anne," dedi.

Sevdalinka, Ayşe Kulin (Sayfa 298 - Everest)Sevdalinka, Ayşe Kulin (Sayfa 298 - Everest)
Fatih Karakuş, bir alıntı ekledi.
10 May 21:58 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Bu daire yapılırken, babam Hünkâr Dairesi'nden işçilerin çalışmalarını, Yeni Köşk'ün nasıl yapıldığını seyredermiş. Bir gün çimento taşıyan sekiz-dokuz yaşlarında iki küçük işçi çocuk, babanım pencereleri önündeki fıskiyeli havuzdan başlarını yıkamaya başlamışlar. Çocukların bu halleri babamın hoşuna gitmiş, pencereyi vurup çocuklara seslenmiş, çağırmış.
Gelen çocukların büyüğüne sormuş. "Oğlum, adın ne?" Çocuk cevap vermiş:
"Mecid". Küçüğüne sormuş, "Ya seninki?" Çocuk, "Hamid" diye cevap verince babamın daha çok hoşuna gitmiş. Çocukların büyüğüne, "Orada bulunan Müdür Ahmed Bey'i buraya getir," demiş. Çocuk gidip, "Sizi şurada bir efendi istiyor,"
deyince Ahmed Bey derhal anlayıp gelmiş. Babam, "Bu çocukları şimdi doğruca Tüfekçibaşı Tahir Paşa'ya götürünüz. Bunları Maiyet Tüfekçi Bölüğü'ne kaydettirin.
Maaş alsınlar. Mektebe gitsinler," emrini vermiş. Ayrıca bir kese altın ihsan etmiş. Çocukların anne ve babalarına yardım edilmesini, elbise falan ne lazımsa alınmasını da emretmiş.
Yıllardan sonra, günün birinde bu çocukların büyüğü olan Mecid Bey, annemin, Serencebey Yokuşu'ndaki evine gelmiş, ağlamış, dualar edip gitmiştir.

Babam Sultan Abdülhamid, Ayşe Osmanoğlu (Sayfa 117 - Sultan Abdülhamid Han)Babam Sultan Abdülhamid, Ayşe Osmanoğlu (Sayfa 117 - Sultan Abdülhamid Han)

Yapısöküm: J.Derrida'ya selam olsun.
Sağ olsun yazarı izin verdi ve #29450282 öyküsünü anlatımı etkin kılma açısından yapısöküme uğrattım.(Bir eleştirel yaklaşım olarak yapısöküm, her açıdan mümkündür.)

Bu medeni cesaretinden dolayı kendisine çok teşekkür ediyorum. Ben kendisini öğrenci olduğu için özellikle seçtim.

Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Birkaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken şuan kalbinde kelebekler uçuşuyordu. (Şu an yakışmamış, o an daha uyardı. Çünkü, şu an kelebekler uçuşuyor, ama o an kelebekler uçuşuyordu.)

İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler.

<<<<< Kendinin evi, yani kızın, ama kulak tırmalayabilir, tamamen çıkarmak lazım. (Çıkarmak mı, çıkartmak mı? Bunu kaçırmamak lazım. Burada siz yapacağınız için, çıkarmak.) Devamında anlıyoruz kızın evi olduğunu zaten.>>>>>

Almadığı birkaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti.

<<<<<Neden “2. Kat”ı vurgulamak istediniz? Bir sebep olmadığını öykü bitince anlıyoruz. Kaldırılsa belki de daha iyi olurdu. Komşu demek daha sıcak, zira, “2. Kat” demek bir Çehov tüfeği beklentisi yaratıyor. Öyle bir şey yok ama. Eğer 2. Kat’ı kullanırsanız, Çehov tüfengini patlatmanız gerekirdi. Mesela, Annem sağken hep o ikinci kat balkonunda oturur çay içerlerdi, gibi. Öykünün ismi Çatı Katı, olmasaydı elbette bu detayın üstünde durmazdım.>>>>>

Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.

<<<<<İki cümle var burada. “Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü. Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.” Tek cümle olacaksa, “Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüş, Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu,” gibi birleşik bir cümle daha güzel olabilirdi. Gerçi, belki de noktayı unuttunuz. Tüm bu lakırdılarım boşuna. İşgüzarlık yaptığım belki de )))>>>>>

Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. (Birlikte fazladan bir kelime. Bu kelime kalkınca ifadenizi yeni bir biçime sokmanız gerekebilir ama. Ya da dokunmadan da kalabilir.) Burada Gülce’nin ailesinden kalma birkaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a.

<<<<< Duvarda asılı fotoğraflar, aksi belirtilmedikçe, bir çerçeve içinde olarak anlaşılır. Çerçeveyi belirtmenize gerek yoktu. Ama, illa da önemliyse o çerçeve, işte onu belirtebilirsiniz. (Aşağıda işledim.)

Hakan’a neden duvardaki fotoğrafı gösterdi? Burada bir Çehov tüfeği oluşturdunuz. Devamında anlıyoruz bunu. Muhtemeldir ki, o fotoğrafta kaybettiği anne ve babası vardı. Ama okurun bunu kaçırma olasılığı yüksek. Belki tek bir kelimeyle değinebilirdiniz buna. Üstelik bunu yaparken çerçeveyi de kurtarabiliriz. Mesela, “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki aile fotoğrafını gösterdi Hakan’a,” gibi. Çerçeve yine sırıttı. Madem çerçeveyi kullanacaksınız, şimdi çerçeveye de bir şey yükleyebiliriz. Bir niteleme sıfatıyla öykünüzün hüznünü daha da artırabiliriz. Çünkü öykü hüzünlü. Bunun dozunu arttırmak öyküyü daha da sıcak yapar. Mesela “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran solmuş çerçevedeki sepya fotoğrafı gösterdi Hakan’a.” gibi. Ya da ne bileyim, “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran eskimiş çerçevedeki solgun fotoğrafı gösterdi Hakan’a.” gibi>>>>>

Sonra gözü semavere ilişti.
-Hafta sonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti, henüz 13 yaşındayken. (Evet, şimdi anladık o fotoğrafın ne olduğunu) Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.

Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz amca vardı. Mümtaz amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş, Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.

Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”

Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur, diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti, ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine.

<<<<<Burada da bir müdahalede bulunacağım. Konuşmaları, karışmasın diye, tırnak içine aldınız. Bir de iç ses var. İçinden konuştuğu bir şey. Bir iç monolog. Ama bunun diğer diyaloglarla karışma ihtimali var değil mi? Bir iç ses ya bu, bunu da belirtmeniz lazım. Ne yaptınız? “Diye düşündü kendi kendine.” Diye belirttiniz. Oysa bu ifade çok eskide kaldı. Bunu nasıl aştı modern dönem yazarları? Bilinç akışı ya da iç monologla. Siz neden kullanmayasınız ki? Şöyle olabilirdi mesela.

(Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer. Keşke yanımda olsalardı şimdi. Bizle olsaydınız keşke. Canlarım benim. Sizi o kadar çok özlüyorum ki. Hakan bu anne. Benim sevgilim o.)

Hiçbir konuşma tırnağına ihtiyaç kalmadı. Okuru kahramanın hislerine ortak ettiniz. Üstelik, Anadolu geleneğindeki anneyle paylaşma, babaya daha resmi olma halini de vurgulamış oldunuz. >>>>>

Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık,” dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini.

<<<<< Buraya da bir bilinç akışı neden olmasın. Sizin seçiminiz tamamen.

(Artık ben değil biz varız. Senelerce yalnızdım. yapayalnız geçirdim hayatımı. Hiçbir önemli anımda yoktunuz. Olamadınız. Ailem, anam babam. Yoktunuz. Olamadınız. Yemin törenine gitmek istememiştim. mezuniyet törenine de. bu yüzdendi işte. Sizsiz. Kaçmak istemiştim. Herkesin ailesi vardı. Ben yalnızdım. buruk bir mutluluktu yaşadığım. Derin bir nefes aldı. Artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor. Umutla, sevgiyle Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.)

Üstelik küçük, büyük harf yazma ihtiyacı da kalktı. Cesaret ederseniz noktalama işaretlerini bile kaldırabilirsiniz o bölümlerden.>>>>>

Değerli Sinem, medeni cesaretinden dolayı tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Var ol. Sağ ol.

Öykü yazarlarına bir sorum var. Bu öyküde tanrısal anlatıcı var. İç konuşmaları tırnağı kaldırıp bilinç akışıyla verdik. O kısımları bize aktaran kim? 1.TŞ anlatıcı mı, 3. TŞ anlatıcı mı?

Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
07 May 01:12 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

"Anne ve babamın kuşağı, çift kimlikli veya parçalanmış kimliklerle dolaşıyorlar; işte annem bir tarafta geleneğe bağlı, bir tarafta Batıyı idealize ediyor; ama arkadan gelen bana, geleneğe ait hiçbir şey verilmiyor. Dolayısıyla Ayşe Şasa ve onun gibiler serada yetişmiş bir bitki gibi Batı mahsulü özel aşılarla, özel ilaçlarla yetiştiriliyor."

Bir Ruh Macerası, Ayşe Şasa (Timaş Yayınları(epub))Bir Ruh Macerası, Ayşe Şasa (Timaş Yayınları(epub))

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 23
Yazar: Sinem Demir
Hikaye Adı : Çatı Katı
Link: #29450282

Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Bir kaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken, şu an kalbinde kelebekler uçuşuyordu.

İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler. Almadığı bir kaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti. Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.
Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. Burada Gülce’nin ailesinden kalma bir kaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a. Sonra gözü semavere ilişti.
-Haftasonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti henüz 13 yaşındayken. Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.
Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz Amca vardı. Mümtaz Amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş,Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.
Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”
Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine. Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık.” Dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini. Artık ben değil biz vardı. Senelerce yapayalnız geçirmişti hayatını, önemli anlarının hiç birinde ailesi yanında olamamıştı. Yemin törenlerine, mezuniyet törenlerine gitmeyi pek istemezdi bu yüzden. Herkesin ailesiyle olan birlikteliğini görüp buruk bir mutluluk yaşardı. Fakat artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. “Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor” dedi kendi kendine. Umutla Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.

ÇATI KATI
Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Birkaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken şuan kalbinde kelebekler uçuşuyordu.

İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler. Almadığı bir kaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti. Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.
Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. Burada Gülce’nin ailesinden kalma bir kaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a. Sonra gözü semavere ilişti.
-Haftasonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti henüz 13 yaşındayken. Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.
Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz Amca vardı. Mümtaz Amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş,Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.
Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”
Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine. Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık.” Dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini. Artık ben değil biz vardı. Senelerce yapayalnız geçirmişti hayatını, önemli anlarının hiç birinde ailesi yanında olamamıştı. Yemin törenlerine, mezuniyet törenlerine gitmeyi pek istemezdi bu yüzden. Herkesin ailesiyle olan birlikteliğini görüp buruk bir mutluluk yaşardı. Fakat artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. “Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor” dedi kendi kendine. Umutla Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.