Başkalarına acı çektirmek tutkusu bir alışkanlıktır. Bu tutkunun gelişme yeteneği vardır ve gelişir, sonunda bir hastalık olur. En mükemmel bir insanın bile alışkanlık sonucu kabalaşabileceğine, rezilleşebileceğine inanıyorum. Kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: Kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. Bir canavar olur. Ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır. Böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır: Öylesine çekicidir güç sahibi olmak. Bu tür olaylara ilgisiz kalan bir topluma hastalık bulaştı demektir. Sözün kısası, bir insanın bir başka insana işkence etmek hakkının olması toplumun bir hastalığıdır; toplumda insana özgü yeteneklerin kaybolduğunun, bir ülkenin yurttaşları olmak bilincinin yok olduğunun, toplumda çürümüşlüğün başladığının göstergesidir.
Bu kendini büyük görme küstahlığı, kendinin cezalandırılamayacağı düşüncesinin yüceltilmesi en uysal bir insanda bile nefret duygusunun uyanmasına neden oluyor, sabrını taşırıyordu.
Beni sevdiğine bile inanıyorum. İşte bundan çok etkileniyordum. Beni çocuk yerine mi koyuyordu, henüz olgunlaşmadığımı mı düşünüyordu, yoksa güçlü bir varlığın güçsüz bir varlığa (beni öyle biri sanıp) içgüdüsel olarak duyduğu o acıma duygusuyla acıyor muydu bana... Bilmiyorum.
Canlı canlı tabuta konmuş ve orada uyanmış biri belki de tabutun kapağını zorlar, onu üzerinden atmaya çalışır, oysa o anda mantığı bu çabasının bir şeye yaramayacağını söylemektedir ona. Ama şimdi mantık zamanı değil, kıvranma, çırpınma zamanıdır.