• Yürekli bir insanın ölümüne tanık olmak, bir korkağın, hayatının bağışlanması için dilenişini dinlemekten daha az acı vericidir.
  • 327 syf.
    ·2 günde·9/10
    Kitabı az önce bitirdim. Bence yazarın anlatımı gayet güzeldi. Aşk kitaplarından ve aşka dair şeylerden,özellikle de bir erkeğe muhtaç olan kızlardan nefret ediyorum. Ama kitapta Ezgi'nin kişilik bozukluğuna sahip olması nedeniyle pek de yargılamaya gerek yok diye düşündüm. Kesinlikle mavinin küçük vedası'nı da okuyacağım.
  • "Kurmanci ne pirr di bêkemal in
    Emma di yetîm û bêmecal in.

    Kürtler asla yetkinlikte az değiller
    Ve fakat kimsesiz ve mecalsizdirler."
    Ehmedê Xanî
    Sayfa 42 - Everest 1595
  • 56 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Herhalde çok az yazarın yazılarını okurken Schopenhauer'unkileri okurken duyduğum keyfi duyabiliyorum. Bu da, gerçekten güzeldi.
    Tereddüte yer bırakmayacak kadar da ince, yani 50 küsur sayfalık bir kitap beklediğiniz gibi çıkmasa da çok bir şey kaybetmezsiniz muhtemelen :)
  • es-Saymerî "Menâkıb"ında şöyle bir olay anlatır:

    İmam Ebû Hanîfe(rh.a.) ilmî bir seyahat için Bağdat'a gitmiştir. Kûfe'deki talebeleri, aralarında çetin bir mesele takrir edip üzerinde uzun araştırmalar yapar ve döndüğünde İmam'a bu meseleyi sormayı kararlaştırır. Kûfe dışında karşıladıkları İmam'a, hoş-beşten sonra meseleyi arz ederler. İmam, "Bu meselenin cevabı şudur" der.

    Talebeleri itiraz eder ve aralarındaki konuşma şu minval üzere devam eder:

    - Ya İmam! Bağdat size yaramamış. Biz bu meseleyi günlerdir aramızda konuşup tartışıyoruz. Vardığımız sonuç sizinki gibi değil.

    - Öyleyse getirin delillerinizi.

    Deliller zikredilir ve konuşma devam eder:

    - Şu şu sebeplerden dolayı bu meselede sizin vardığınız sonuç yanlış, benim söylediğim doğrudur.

    Bunun üzerine özür dileyerek "tamam" derler. Ama İmam meselenin peşini bırakmaz:

    - Birisi size benim söylediğim cevabın yanlış, sizin söylediğinizin doğru olduğunu söylese ne dersiniz?

    - Bu mümkün değil. Zira siz az önce meseleyi vuzuha kavuşturdunuz.

    İmam, "Öyleyse dinleyin" der ve kendi cevabının delillerini çürütüp, onların delillerini takviye eder.

    Bunun üzerine,

    - Bize haksızlık etiniz demek ki. Biz bu cevabın doğru olduğunu zaten söylemiştik.

    - Acele etmeyin. Şimdi size, benim cevabımın da, sizin cevabınızın da yanlış olduğunu, bu meselenin doğru cevabının bir üçüncü seçenek olduğunu söylersem ne dersiniz?

    Bunun mümkün olmadığını söylediklerinde, önceki iki cevabın delillerini çürütüp, üçüncü cevabın delillerini takviye eder. Talebeler şaşkındır. "Ey İmam" derler, "doğrusu neyse bize söyleyin." Bunun üzerine İmam Ebû Hanîfe, ilk cevabının doğru olduğunu ve diğer iki cevabın yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koyar.

    Benzeri bir hadise Takiyyüddîn es-Sübkî(rh.a.) hakkında, oğlu tarafından nakledilmiştir.

    Oğlu Tâcuddîn es-Sübkî'nin Tabakâku'ş-Şâfi'iyye'de zikrettiğine göre babası Takiyyuddîn es-Sübkî, ömrünün sonlarına doğru Kur'an tilaveti ve murakebeye yönelmiş, münazarayı terk etmişti. Geceleri uyuma adeti yoktu. Gündüz –resmî işlerinden ve diğer ilmî meşgaleleri ile ibadetlerden arta kalan zamanlarda– uyurdu. Oğluna da özellikle gecenin ikinci yarısını uykuyla geçirmemesini, fuzuli bir işle uğraşarak da olsa seher vaktine uyanık girmesini öğütlemişti.

    Bir gece ders arkadaşları oğul es-Sübkî'ye, babasının o ünlü münazaralarından birisine tanık olmak istediklerini söylediler. Babasına bu talebi iletince kabul etti ve kendi aralarında, kaç kişi iseler o kadar vechi bulunan bir mesele tayin edip, her birinin, seçtiği vechin delilleri üzerinde çalışmasını, hazır olduklarında kendisine haber vermelerini istedi.

    Hazır olduklarında takrir ettikleri meseleyi kendisine arz ettiler. Her biri ile konunun bir vechi üzerinde münazara etti ve hepsini susturdu. Sonunda "Hepimizin delillerini çürütünüz; peki bu meselede hak olan görüş hangisidir?" dediler. Bununu üzerine "Bana göre hak olan şu arkadaşınızın savunduğu görüştür" diye başlayarak oradakilerin savunduğu görüşlerin her birini ayrı ayrı takviye etti. Bu defa da öğrenciler, "Şimdi de bütün görüşlerin hak olduğunu söylediniz; batıl olan nedir?" diye sordular. "Hak olan şu görüştür; diğerlerine gelince, şu görüş şu sebeple, bu görüş bu sebeple reddedilir" diyerek az önce haklı çıkardığı görüşleri bu defa da mahkûm etti. Oğul es-Sübkî diyor ki: "Oysa orada bulunanların hepsi iyi biliyordu ki, Şeyh bu mesele üzerinde durmayalı yıllar olmuştu."

    Oğul es-Sübkî'nin zikrettiğine göre bir kere duyduğu/dinlediği birşeyi bir daha unutmayan ve Hadis, Fıkıh, Tefsir, Kıraat, Usul... ilimlerinde döneminin ilim adamlarınca "imam" olarak nitelendirilen baba es-Sübkî hakkında büyük Hadis hafızı allame Salâhuddîn Halîl b. Keykeldî el-Alâî şöyle der: "İnsanlar, "el-Gazzâlî'den sonra Takiyyuddîn es-Sübkî gibi birisi gelmiş değildir" diyor. Oysa bana göre onun hakkında böyle söyleyenler ona haksızlık ediyor. Zira benim nazarımda o, Süfyân es-Sevrî gibidir."

    Pek çok İslam aliminin ezber ve hafıza gücü konusunda nakledilen dehşetengiz anekdotlar onun hakkında da varittir. Başta Kütüb-i Sitte olmak üzere meşhur Hadis musannefatını, yine başta İmam eş-Şâfi'î'nin el-Ümm'ü ve el-Müzenî'nin el-Muhtasar'ı olmak üzere pek çok Fıkıh kitabını, fukaha akvalini, Arap dili alimlerinin görüşlerini, şiirleri... ezberinde bulunduran birisi olarak birçok eserini sadece hafızasından yardım alarak yazmış olması şaşırtıcı değildir...

    Döneminin ez-Zehebî, el-Mizzî, el-Birzâlî gibi büyük Hadis hafızları ona talebelik etmiş, kendisinden hadis dinlemiştir. Kendisine reddiye yazdığı İbn Teymiyye bile onun ilmini ve dirayetini itiraf edenlerdendir.

    Aralarında muhasama meydana gelmiş olan kişilerin bile vefat ettiğini haber aldığında üzülür, Kur'an okuyarak ruhlarına hediye ederdi.
    Haya timsali idi; yanında kimsenin mahcup duruma düşmesinden hoşlanmazdı. Talebelerinden en küçük bir mesele konusunda bir tesbitte bulunanlara, sanki o meseleyi hiç duymamış gibi tepki verir, onları cesaretlendirir, teşvik ederdi. Oğul es-Sübkî'nin anattığına göre birgün talebelerinden birisi, muahhar bir alimden bir mesele nakleder. Oğul es-Sübkî bu meselenin daha önceki bir alimin eserinde de geçtiğini, muahhar kaynağın zikredilmesinin uygun olmadığını söyler. Bunun üzerine baba es-Sübkî oğluna, "Bunu nereden biliyorsun, kaynağını getir" der. Oğul es-Sübkî, bahsettiği kaynak eseri getirmek için oradan ayrılır. Döndüğünde o talebe gitmiştir. Konuşmaya başlamadan baba es-Sübkî şöyle der: "Senin zikrettiğin mesele, o kitabın şu bölümünde geçiyor. Bunu biliyorum. Ancak bir ilim talebesi hocasına enteresan bir mesele keşfettiğini göstermek isterken sen onu mahcup duruma düşürecek bir tavır takındın. Bu uygun bir davranış değildir."

    Takiyyuddîn es-Sübkî(rh.a.), zikretmeye çalıştığım meziyetlerde elbette "tek" değil. Tabakat ve Menakıp kitaplarında pek çok alim hakkında buna benzer anekdotlar bulunduğu ehlinin malumudur. Bu yazıyla sadece bizi günlük hayatın hay-huyundan biraz olsun çekip alacak bir pencere aralamak istedim...

    Ebubekir Sifil Hoca
  • Unutmanın en kısa yolunun anlatmak olduğunu sanıyordu, yanılıyordu.
    Hakan Günday
    Sayfa 202
  • "Yüreğimizi neden dinlemeliyiz?" diye sordu mola verdikleri akşam.
    "Çünkü yüreğin neredeyse hazinen de oradadır.
    "Yüreğim saıkıntılı, çalkantılı," dedi delikanlı. "Düşler görüyor, heyecanlanıyor ve bir çöl kızına âşık. Bana bir yığın şey soruyor, çöl kızını düşündüğüm zaman, geceler ve gündüzler boyu beni uykusuz bırakıyor."
    "Ne âlâ! Demek ki yüreğin canlı. Onun söylediklerini dinlemeye devam et.
    Bunu izleyen üç gün boyunca birçok savaşçıyla karşılaştılar, ufukta da başka savaşçılar gördüler. Delikanlının yüreği korkudan söz etmeye başladı. Evren'in Ruhu'ndan duyduğu öyküleri anlatıyordu delikanlıya. Hazinelerini aramaya çıkan, ama onları hiçbir zaman bulamayan insanların öyküleriydi bunlar. Kimi zaman da, hazinesine hiçbir zaman ulaşamayacağı ya da çölde ölebileceği düşüncesiyle korkutuyordu delikanlıyı. Ya da bazen, gönlünün sultanına rastladığı ve bir yığın altın lira kazanmış olduğu için, şimdi hoşnut olduğunu söylüyordu delikanlıya.
    "Yüreğim bir hain," dedi delikanlı Simyacı'ya, atlarını biraz dinlendirmek için durduklarında. "Devam etmemi istemiyor."
    "Ne âlâ," diye yanıtladı Simyacı. "Bu da yüreğinin diri olduğunu gösteriyor. Şimdiye kadar elde etmeyi başardığın şeyleri bir düşle değiştokuş etmekten korkması kadar doğal ne var."
    "Öyleyse neden yüreğimi dinlemek zorundayım?"
    "Çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın. Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da o gene oradadır, göğsündedir; hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir."
    "Bir hain olsa da mı?"
    "İhanet, senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece, kendisinden beklemediğin bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana."
    Delikanlı, çölde yol alırlarken yüreğini dinlemeyi sürdürdü. Onun kurnazlıklarını, onun hilelerini öğrendi ve sonunda onu olduğu gibi kabul etti. Bunun üzerine korkmayı bıraktı, çünkü bir akşam, yüreği, ona mutlu olduğunu söylemişti. "Biraz şikâyet edecek olursam," diyordu yüreği, "bu yalnızca benim insan yüreği olmamdandır ve insanların yürekleri böyle olur. Ulaşmaya layık olmadıklarını ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar. Dirilmemek üzere sona ermiş aşklar, olağanüstü olabilecek, ama olamayan anlar, keşfedilmesi gereken, ama sonsuza dek kumların altında kalan hazineler,, daha aklımıza gelir gelmez bizler, yürekler hemen ölürüz. Çünkü böyle bir durumla karşılaşınca ölümcül acılar çekeriz."
    "Yüreğim acı çekmekten korkuyor," dedi bir gece Simyacı'ya, aysız gökyüzüne bakarlarken.
    "Yüreğine, acı korkusunun, acının kendisinden de kötü bir şey olduğunu söyle. Düşlerinin peşinde olduğu sürece hiçbir yürek kesinlikle acı çekmez. Çünkü araştırmanın her ânı, Tanrı ve Sonsuzluk ile karşılaşma ânıdır."
    "Her arama ânı, bir karşılaşma ânıdır," dedi delikanlı yüreğine. "Hazinemi aradığım sırada her gün pırıl pırıldı, çünkü her saatin, onu bulma düşünün bir parçası olduğunu biliyordum. Hazinemi ararken yolumun üzerinde öylesine şeyler keşfettim ki, bir çoban için olanaksız şeylerle girişmeye cesaretim olmasaydı bunlara rastlamayı kesinlikle hayal bile edemezdim."
    Bunun üzerine yüreği bütün bir öğle sonu yatıştı. Ve geceleyin derin bir uykuya daldı. Delikanlı uyanınca yüreği ona Evren'in Ruhu'nun işleyişini anlatmaya başladı. Her mutlu insanın, içinde Tanrı'yı taşıyan insan olduğunu söyledi. Ve tıpkı daha önce Simyacı'nın ds söylediği gibi muutluluğun, çölün küçük bir kum tanesinde bulunabileceğini söyledi. Çünkü bir kum tanesi Yaratılış'ın bir ânıdır ve Evren, onu yaratmak için milyonlarca yıl uğraşmıştır. "Yeryüzündeki her insanın kendisini bekleyen bir hazinesi vardır," dedi yüreği delikanlıya. "Biz yürekler, insanlar artık bu hazineleri bulmak istemedikleri için bunlardan pek ender söz ederiz. Onları küçül çocuklara anlatırız. Sonra herkesi, kendi yazgısının yoluna göndermek işini hayata bırakırız. Ne yazık ki, kendisine çizilmiş olan yolu, pek az insan izliyor; oysa bu yol,Kişisel Menkıbe'nin ve mutluluğun yoludur. İnsanların çoğu dünyayı korkutucu bir şey olarak görüyorlar ve yalnızca bu nedenden dolayı da dünya gerçekten korkutucu bir şey oluuyor. O zaman biz yürekler, giderek daha alçak sesle konuşmaya başlıyoruz ama asla susmuyoruz. Ve sözlerimizin duyulmaması için dilekte buluunuyoruz: Kendilerine çizmiş olduğumuz yolu izlemedikleri için insanların acı çekmelerini istemiyoruz."
    "Peki yürekler, insanlara düşlerinin peşinden gitmek zorunda olduklarını neden söylemiyorlar?" diye sordu delikanlı, Simyacı'ya.
    "Çünkü bu durumda en çok, yürek acı çeker. Ve yürekler acı çekmekten hoşlanmazlar."
    Delikanlı o gün yüreğini dinledi. Ondan, kendisini asla terk etmemesini istedi. Ondan, düşlerinden uzaklaşacak olursa göğsünde sıkışmasını ve kendisini uyarmasını, uyarı işareti vermesini istedi. Ve bu işareti ne zaman duyarsa ona dikkat edeceğine yemin etti.
    Delikanlı o gece bu konuların hepsini Simyacı'yla konuştu. Ve Simyacı, delikanlının yüreğinin Evren'in Ruhu'na geri dönnmüş olduğunu anladı.
    "Şimdi ne yapmalıyım?" diye sordu delikanlı.
    "Piramitler yönünde yürümeye devam et," dedi Simyacı. "Ve işaretlere dikkat et. Yüreğin artık sana hazineyi gösterebilecek durumda.
    "Yoksa benim henüz bilmediğim bu mu?"
    "Hayır. Senin henüz bilmediğin şudur," dedii Simyacı: "Evren'in Ruhu, bir düşü gerçekleştirmeden önce yol boyunca öğrenilen her şeye değer biçer. Bize karşı kötü duygular beslediği için böyle davranmaz. Düşümüzü gerçekleştirmemizin yanı sıra, ona doğru ilerlerken aldığımız dersleri de iyice öğrenmemizi ister. Ama insanların çoğunluğu, işte bu anda vazgeçerler. Çölün dillinde biz bu durumu şöyle tanımlarız: vahanın palmiyeleri ufukta görünmüşken susuzluktan ölmek.
    Araştırma her zaman acemi talihiyle başlar. Ve her zaman 'fatihin sınavı'yla sona erer."
    Delikanlı ülkesinde söylenen eski bir atasözünü anımsadı: En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.