• 170 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Bu kitapla Üniversitenin kütüphanesinde vizelere calisirken rafta gorup ismiyle dikkatimi çekmesi itibariyle başladım öyle tanıştık. yaw hakikaten isminin iceriginin hakkini anca bu kadar verir bir kitap. Tadina doyamadim verdigi mesajlar icerigi kimi yerde huzunlendirdi kimi yerde cok düşündürdü arastirmaya sevk etti alıntılar altını çizdiğim not aldığım kısımlar oldukça fazla şimdilik ozeti niteliginde yazmaya çalışacam vs velhasıl çok begendim yazarın kalemini şiddetle tavsiye ederim..en sevdiğim kitaplar arasına girmeyi başardı.
    Neyse basliyorum :)

    Frankl, yazdığı “İnsanın Anlam Arayışı”ında anlattıklarıyla, hem insanoğlunun acılar ve yıkımların yarattığı çaresizlik karşısında düşebileceği hali, hem de bu halden kurtulabilecek gücünün varlığını gözler önüne sermiş daha çok efendim

    Yaşamak acı çekmektir. Yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır.” Cümlesiyle, yaşama anlam katmanın önemi vurgulayan Victor E. Frankl, 25 Mart 1905’de Avusturya’da doğmuş nörolog ve psikiyatrdır.Arastirdigim kadarıyla Auschwitz’de, dört ayrı toplama kampında geçirdiği yıllar boyunca deneyimlerinden yararlanarak geliştirdiği, ‘Logoterapi’  yöntemiyle, Varoluşsal Psikiyatrinin önemli temsilcilerinden biri olmuştur.Zaten bu güzel eserinde de yansıtmış.

    İnsanın Anlam Arayışı kitabının ilk bölümü Toplama Kampı Deneyimlerinden oluşturulmuştur. Victor Frankl bu bölümde Auschwitz toplama kampındaki tutuklu ve gardiyanların psikolojisini bizlere aktarmaktadır. Çok çarpıcı bir ifadeyle kamptan kurtulup geri dönenler için “Bu tutuklar, kendilerini kurtarmak için dürüst olsun olmasın her yola, her türlü acımasız güce, hırsızlığa, dostlarına ihanete başvurmaya hazırlardı. Birçok şanslı olayın ya da mucizenin yardımıyla geri dönmeyi başaran bizler biliyoruz: En iyilerimiz dönmedi.”diyor.

    Ailesini, dostlarını, akrabalarını, bugüne kadar emek verdikleri her şeyi geride bırakıp tüm köklerinden ayrılanlar gaz odaları ve krematoryumlarla dolu her an yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğu kamplarda hayatta kalmaya çalışmışlardır. Frankl, Dostoyevski’nin dediği gibi insanın her şeye alışabildiğini ifade etmiş fakat bunun nasılının sorulmaması gerektiğini vurgulamıştır.

    Tutuklular şimdi çok uzaklarda kalan eski hayatlarından kopuşa ve bir insanın yaşamını sürdürebileceği şartların çok altında olanaklara sahip bu kamplarda karşılaştıkları hem fiziksel hem de ruhsal acılara farklı evrelerde uyum sağlamaktadır. İlk evre şok tepkisini içerir. Bu psikiyatrideki ‘af yanılsamasına’ benzer. İdama mahkûm edilen tutuklu infazdan hemen önce son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    İkinci evre duygu yitimi evresidir. Yani kişi hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltir. Böylece kendisini çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplar.

    Kampta her türlü ihtiyacın karşılanması neredeyse imkânsız olduğu için bireyler anlık ruhsal tatminlerle durumu idare etmeye çalışıyordu. Yemek hayalleriyle anlık ruhsal tatminler fiziksel açıdan zengin uyarıcılar içerdiğinden tehlikeliydi. Cinsel sapma neredeyse hiç gözlenmeyen bir durumdu. Tutukluların çoğu ilkel yaşamın ibaresi olarak kendi postunu kurtarmaya öylesine odaklıydı ki bu amaca hizmet etmeyen her şey bir yana itiliyordu. Fiziksel zararlar bu kadar ağırken kamp sürecini varoluşunun bir parçası olarak gören bireyler için manevi açıdan zarar daha az olmuştur. Dışta gerçekleşen korkunç acıdan kopup iç dünyalarında tinsel bir özgürlükle kendilerini koruyabilmişlerdir. Sevdiklerinin yaşadıklarını bilmeye ihtiyaçları yoktu onlara dair hayallerine hiç kimse dokunamazdı.

    Bir yandan da bir zamanlar birisi olan bütün tutuklular şimdi bir hiç muamelesi görüyor ve bir tür aşağılık kompleksi geliştiriyorlardı. Belli fiziksel koşullara verilecek tepkiler az çok anlaşılsa da kişinin, içsel değerine sımsıkı bağlı kalırsa nasıl bir insan olacağının, tek başına kamp etkilerine değil içsel bir kararın sonucu olarak ortaya çıktığını düşünebiliriz. Kişinin içsel değerine ilişkin bilinci temel şeylere sımsıkı bağlıdır fakat özgür yaşamda bile bu tam olarak sağlanamazken kamp şartları altında nasıl gerçekleşebilirdi ki.

    Frankl’a göre acı da yaşamın bir parçasıdır ve en az yaşamın kendisi kadar anlamlıdır. Kişisel bir trajediyi zafere dönüştürmek ve insana özgü bir potansiyelle göğüslemek önemlidir. Acı bir anlam bulunduğu anda acı olmaktan çıkmaktadır. İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak olmamalı aksine tüm bunları içeren yaşamda bir anlam bulmak olmalıdır. Haz bir yan ürün veya etkidir; öyle de kalması gerekir. Logoterapinin de savunduğu gibi yaşamda acı hissettiğimiz anları geçici bir varoluş olarak değerlendirmek yaşamla bağın kopması demektir. Yaşanan acıdaki tinsel gelişme fırsatını göz ardı etmemeli ve yaşamımızı anlamsız bir şeymiş gibi küçümsememeliyiz. “Yaşam, bir dişçiye gitmeye benzer. Her an daha kötüsünün henüz yaşanmadığına inanırsınız, oysa zaten yaşanmış bitmiştir.”

    Değerlendirmeye gelirsek;

    Tarihin kara lekelerinden biri olarak başı çeken Auschwitz toplama kampında tutuklu olduğu sırada hem kampta yaşadıklarından hem de tanık olduklarından yola çıkarak Viktor E. Frankl Logoterapiyi geliştirmiştir. Tamamen gerçek deneyimlerden yola çıkılarak oluşturulan bu kuram içinde yaşadığımız ve hem fiziksel hem de ruhsal acılarla dolu, tek kontrol edebildiğimizin kendimiz olduğu ve dışarıdan gelenlere karşı zaman zaman korunmasız kaldığımız dünyamızın küçük bir prototipi olan toplama kampından esinlenerek geliştirilmiştir. Yaşamlarımız bu denli hızlı akıp giderken ve başımıza bunca şey gelirken “Bizi insan yapan nedir?” “Yaşamı yaşanılan kılan nedir?” sorularına yanıt vermemizin yarayan bir kitap olduğu aşikardır. Tahayyül bile edemeyeceğimiz şartlar altında bir insanın dışarıdan gelen zararlardan tüm benliğini koruyup hatta yücelterek yaşama sımsıkı bağlanışına, tüm gerçekliğiyle içinde yaşadığı kampı varoluşunun bir parçası olarak algılayışını ve tüm tutsaklıklara yasaklıklara cezalara rağmen tinsel özgürlüğünden ödün vermeyişine tanıklık etmek isteyen herkese gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir kitap İnsanın Anlam Arayışı dostlar okuyun okutun:)

    Faydalandigim kaynak efendim daha detaylı halde burda okumak isteyenler icin;

    https://kitapeki.com/insanin-anlam-arayisi/

    Iyi okumalar..
  • 335 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba :) Kıymeti Kitap, Abdülhamidhan ’in o gizemli adam, güçlü lider, Ulu Hakan yüzünü bizlere gösteren, duygusal ve bir o kadar da etkileyici bir dille yazılmış.Bilhassa diktatör ve kızıl sultan olarak tanimlayanlara karşı bir cevap niteliğinde kitap gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor tekrardan.

    Efendim eser beş bölümden oluşmakta; Abdülhamidhani anlamak, şahsiyeti, kurtlarla dans, bir proje adamı, babalar ve oğullar…

    Abdülhamidhanı anlamak, onu tüm bilinmeyenleri ile çözmenin gerçekten zor olduğunu bu bölümde anlıyoruz. Kendi ağzından ‘Beni evhamlı sanıyorlardı… Hayır! Ben Sadece gafil değilim, o kadar!’ gerçekten Abdülhamid devrinde anlaşılamamış, çözülememiş ve onun misyon ve vizyonunun idrakine varılamamış bir lider.

    Abdülhamidhan devrinin emperyalizme karşı direnen son kalesidir. Onu bu şekilde tanımlayanlar onu doğru anlayıp idrak edenlerdir. Abdülhamidhanı doğru anlayanlarında yanlış idrak edenlerinde çözüldüğü bir cümle vardır.’Bana Abdülhamid’ini söyle senin kim olduğunu söyleyeyim’ Bu cümlede son padişah için ne söylenmesi gerekiyor ise söyleyen kişinin tüm hayat felsefesi ortaya çıkmakta.
    Abdülhamidhan yakın tarihin son kilididir. Çünkü onu devrinde anlayan çözen pek fazla kimse yoktur. Ustad Necip Fazıl’ın deyişi ile ‘Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır’ devri itibari ile bu böyledir.

    Abdülhamidhan kimdir? Yakın tarihimizin en büyük bilmecelerinden biri. Aynı zamanda gücünü gizin de saklayan, onu çözmeye, anlamaya çalışanları etkileyen tarihin en gizemli lideridir.
    Bir lider düşünün kendisini sarayına kapatıyor ancak tüm imparatorluğu elinde tutuyor, dünyada olup biteni takip ediyor, izlediği politikalar ile parçalanmakta olan bir imparatorluğu 33 yıl ayakta tutuyor.
    Abdülhamid görünmeden var olma prensibi ile Osmanlı coğrafyasında, İslam aleminde ve Batıda kendinden söz ettiren bir lider.

    Abdülhamidhan ulu hakan çatırdayan imparatorluğun çatırtısını kesiyor ve yeniden fetih politikası yürütmeye başlıyor. Yenilikleri çok yakından takip ediyor batıda gerçekleşen bilimsel çalışmalara ayrı bir önem veriyor.
    Abdülhamid’in sadece devlet adamlığı yok aynı zamanda entelektüel bir kişiliği var. Roman ve Victor Hugo hastası, polisiye romanlarına çok düşkün, Sherlock Holmes serisini çok okuyor.
    Kitap okumayı ve kütüphanede vakit geçirmeyi çok seviyor. Bunun yanında çömlekçilik gibi bir hobisi marangozculuk ta mesleğidir.
    Abdülhamidhanin kurtlarla dansı o kadar ustaca o kadar dengelidir ki çatırdayan bir imparatorluğun sanki son hamleleri değil de gücünü ispatlayan bir imparatorluktur. İzlediği Ermeni, Siyonist, İngiliz, Çin, Rus, İngiliz, Japon ve Amerika politikaları onun vizyon ve misyonunu göstermektedir. Onun Japonya ile attığı dostluk adımı günümüzde de tüm sıcaklığı ile devam etmektedir.
    Suikaste uğradığında koruduğu o soğuk kanlılığı onun nasıl bir devlet adamı olduğunu göstermiş ve ona bunu reva görenlerin dudaklarını uçuklatmıştır.
    Abdülhamidhan Yahudilere kesinlikle karşı olmadığını izlediği politika ile göstermiş ancak Avrupa da başlayan Siyonist hareketin ülkesine sıçramasına asla izin vermemiş. Yahudilerin toprak taleplerini reddetmiş verilen rüşveti yüzlerine çarpmıştır. Çünkü o biliyordur Siyonist hareketin dünyanın başına bela olacağını.

    Abdülhamidhan i karalayanlar onun batıya dönük yüzünü görmezden gelerek ona yargısız infazda bulunmuş ve devrinde onu batıdan vurmuşlardır.

    Abdülhamidhan devrinde birçok düşünür, devlet adamı, yazar, çizer tarafından anlaşılamamıştır. Bu yanlış anlaşılmalar o tahttan indikten; döneklerin, iki yüzlülerin, Siyonist desteği ve Ermeni oyunu ile yönetime geçenlerin kan kusturması, devleti ve milleti satmaları ile gün yüzüne çıkmıştır.
    O tahttan indirildikten sonra doğrular söylenmeye onun hakkı teslim edilmeye başlanmıştır ama iş işten geçmiştir. Kitap ta Atatürk’ün ve birçok düşünürün Abdülhamid hassasiyetini de göreceksiniz.
    Kitapta Abdülhamid’i tüm politikaları iyilikleri, kötülükleri, ihtirasları, gizemi ve gücü tüm yönleri ile anlatılmaktadır.

    “Onu yakından görmüş ve sözde dostluğunu kazanmış olan Yahudi asıllı casus-Türkolog Arminius Vambery, Sultan hakkında şunları anlatıyor:
    “Sultan Doğuda rastlanan en kibar, en şefkatli, nazik ve değerbilir prenslerden biridir. Aşırı derecede mütevazı ve gösterişsiz davranışı, yumuşak sesi, uysal ve hatta yumuşak bakışı bir elçiye güçlü bir padişah, 30 milyon insanın hâkiminden çok, zavallı bir ikinci sınıf efendi intibaını verir.” (sf/65)

    Benim kitaptan çıkarımda bulunduğum, çözümleme toplam 5 sayfadan oluşmakta fakat buraya bir sayfa yazıyorum, çünkü onu anlamak ve anlatmak gerçekten çok zor belki onun hakkında en az 10 kitap okuduktan sonra bende bir şeyler yazabilirim incelemem yetersiz.

    Kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Kitap içerisindeki bazı konular aslında başlı başına bir kitap konusu. İçeriği çok geniş ve etkileyici bölümleri var. Bu konulardan birkaç tanesi kesinlikle sinemaya aktarılmalı

    "Yatağından taşan bir nehre benziyoruz... Biz hiç de can çekişen bir millet değiliz. Canlı, kuvvetli bir milletiz. Bizi zinde tutabilecek yegane kuvvet, İslamiyettir."(sf/322)

    Ismail ünlü hocanin yazısından faydalandım.
    Okumanızı tavsiye ederim.
    https://akademyadergisi.com/...din-kurtlarla-dansi/

    Iyi okumalar:)
  • Düşleri yamalı ruhu n'az'arlı biriyım
  • Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
    zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

    Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
    eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

    Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim
    kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

    Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
    çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

    Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,
    o inat neyse sen osun.

    Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa
    nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak,
    aklında bulunsun.

    Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor,
    ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun
  • “Hiçbir makam, mevki, soy sop farkı yoktur ki, kafalarını sadece bellerinin hizmetinde kullanan, bir başka ifadeyle, onu iradelerinin emellerinin bir hizmetkarı olarak gören milyonlarca insan ile “Hayır! Kafa bunun için kullanılmayacak kadar değerlidir, o sadece kendi kendisinin hizmetinde kullanılmalıdır, bu dünyanın harikulade ve çok çeşitli manzaralarını hoşnutluk içinde izleme ve düşünmeye ve sonra da onu bir birey olarak kişiliğime yanıt olabilecek şekilde, ister sanat ister edebiyat olarak bir biçim içerisinde yeniden üretmeye çalışmalıdır.” diyecek cesarete sahip çok az ve ender bulunur kimseleri, birbirinden ayıran derin uçurum kadar büyük olsun. Bunlar dünyanın gerçek soyluları, hakiki asilzadedeleridir. Diğerleri köleler ve ırgatlarıdır.”
  • Siz kendi hayallerinizi ve hedeflerinizi gerçekleştirmeye başladığınızda,başka insanların yaptıkları şeylerle daha az ilgilenirsiniz.