• 184 syf.
    ·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
    SPOILER ICERIR

    Kitap insanı enteresan bir ruh haliyle başbaşa bırakıyor. Kitabı okurken hem çevremdeki insanların davranışları hem de içimdeki kendimin davranışları aklıma geldi ve kendimi, çevredekilerin davranışlarını anlamlandırmakta yardım etti. Özellikle kendime yöneldim. Sanki beynimi, ruhumu, bedenimi onlardan uzaklaştırıyordum.

    Kendim sandığım şey aslında kendim miyim? Davranışlarımın altında yatan sebep ne? Gibi pek çok soru sorduruyor kitap. Kitaba ara verdiğimde en çok yaptığım şey gözlerimi kapatıp içime odaklanmak ve neler olduğunu izlememdi. Içimde bir şeyler yaşamama neden oluyordu anlamlandıramadığım şekilde. Tanımlayamıyordum.

    Biraz da kitaptan bahsetmekte fayda var. Merkeze insanın içindeki şiddet eğilimlerini koyup ona göre çıkarımlar yapan bir bakış açısı var yazarın. Evrime inandığını gösteren cümlelerine katılmasam da insanlığın bir duygusal gelişim içinde olduğunu düşündüğümden yazarın evrim cümlelerini "duygusal gelişim" olarak aldım.
    Her bölümde sorunlu ve birbirine bağlı davranışlardan, bireyleşmemiş, özerkleşememiş kişiliklerin davranışlarından bahsedip bölümün son sayfalarını da ne yapilmasi gerektigine ve sağlıklı davranışlara ayırmış. Bir-kac bölümde sağlıklı olanı farketmem biraz zor oldu.

    Bölümlerdeki paragraf aralıklarının farklılığı konular arası geçiş olarak kullanılmış. Bu çok hoşuma gitti. Yazarın en çok kullandığı cümle "insan vardir" cümlesi:) beni hep tebessüm ettirdi. Çünkü bu duyguların sadece bende degil başkalarında da olması içimdeki huzursuzluğu az da olsa giderdi. Başkalarında da görülmüşse bir çözüm yolu vardır diye düşündüm rahatladım. Yazar aynı zamanda eksik olmanın insan olmak olduğundan bahsettiginde bu benim kendimi kabullenmeme kapı açtı.

    Adem Güneş'ten öğrendiğime göre "insan dünyaya sağlıklı bir ruh olarak gelir ve bu ruha müdahalede bulunmadan onu muhafaza etmek ebeveynin görevidir" düşüncesini daha çok benimsedigimden insandaki sadist ve mazoşist duyguların her taşın altından çıkacağını düşünmüyorum. Tabi ruhun muhafaza edilmediği durumlar, zarara uğramış duygular müstesna.

    Bir de "ceza" konusunun hakça uygulanması gerektiğinden bahsetmiş. Buna katılmıyorum. Ceza bir şiddet ve aşağılama davranışıdır. Duygusal olarak çocuğu zarar uğratan ve kolunu kanadını kıran, kendine yabancılaştıran en önemli etkendir. Çocuk eğitiminde en hakça olacak şey o cezanın uygulanmamasıdır.

    Katılmadığım yerler olmakla birlikte altını çizmediğim sayfa kalmadı herhalde:) Cümlelerin neredeyse hepsi önemli.
    ...

    Kendini yaşamanın etkileşimle olduğunu kabul etmek gerekir. Hayat bir mücadele ve etkileşimden ibarettir. Mücadele, kendimizi var etmek ve kendimizi yaşamak mücadelesi; etkileşim ise çevre ile kendimizle duygularımızla yaşadığımız süreç. Kendini yaşamak, özerk olmayı, bireyleşmeyi, kendini var etmeyi içine alır. Dünyada ne tek başımıza kaldığımızda kendimiz oluruz ne de hep toplumla iç içe olduğumuzda. Kendimiz olmak bu iki şeyin dengesini kurabilmek. Hayatı, sevinci ve hüznü ile kabul ederek yaşamak. Çünkü hissedilen şey hüzün bile olsa insana yaşadığını hatırlatır ve insanın gelişmesi için zorlar. Yaşadığımız zor zamanlar bizi biz yapacak olan gelişim evreleridir. Kozadan kelebeğe geçiş aşaması gibi.

    Kendimize karşı sorumsuzluğun bizi şikayetlere ittiğini de farkettim. Çoğu insan önce toplumun değişmesi gerektiğini savunur. Böylece kendi yaşam sorumluluklarını görmezden gelerek bir şeyler yapılmasını hep başkasından bekler. Sanki sorunları farketmek çözüm için yeterliymiş gibi. Aslında zarara ugramis veya uğramamış her birey kendini ve kendindeki zarara uğramışlıkları onarmak için kendine yönelse toplumun sağlık seviyesi de yükselir. Huzurlu, sakin, bilinçli bir toplum oluruz.

    Son olarak:
    Kitapta insanın içinde olan iki karşıt güçten bahsetmiş. Bu çıkarıma sonuna kadar katılıyorum. Bu iki güç insanın oluşumunda olmazsa olmazlarından olan ruh ve nefis güçleri.İstemeden yaptığımız davranışlar bunu kapsar. Ikisi de içimizde birbirine egemen olmak için savaşır. Biz hangisini daha çok desteklersek o diğerine egemen olur. Uzakdoğuda bir hikaye anlatilir: siyah ve beyaz yavru köpekleri olan çocuk babasina: bu köpekler büyüyünce hangisi diğerinden güçlü olur, hangisi diğerini yener gibi bir soru sorar ve babasi: sen hangisini beslersen o diğerinden güçlü olur diye cevaplar. Bizdeki nefis ve ruh karşıt güçler de aynen siyah ve beyaz köpek yavrusu gibidir. Biz hangisini daha çok destekleyip beslersek o daha güçlü olur. Ruh iyiliği, guzelligi, faydayı, doğruyu temsil eder. Nefis ise kötülüğü, çirkinliği, zararı,yanlışı temsil eder.
    Insanlar sürekli secim yaparlar. Ama çoğu bunu kabul etmek istemez. Denize girmek için kıyıya gelen üç kişiden biri derhal suya dalabilir, diğeri sonunda nasıl olsa gireceğini bildiği halde bir süre suyun soğukluğunu deneyerek vakit geçirdikten sonra girebilir, sonuncusu ise girmekten vazgeçebilir ve girenleri seyreder. Bu bir seçimdir. İnsan nasıl isterse öyle "olur." Ama seçimlerinin de sonuçlarını kabullenmesi koşuluyla... İnsanın kişisel bilinçdışının içeriği, daha önce bilinçte var olmuş yaşantılardan oluşur. Tercihimiz de buna göre şekillenir. Kendimizi neyle doldurursak önümüze çıkan tercih meselelerinde doldugumuz şeye göre karar veririz. Her karşıt şeyde geçerliliği vardır: iyilikte, kötülükte, zararda, faydada, imanda, küfürde, ahlakta, ahlaksızlıkta...
  • 80 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Stefan ZWEİG – Korku
    (SPOİLER İÇERİR)
    Korku, bir belirsizlik karşısında tehdit algısı ile tetiklenen, rahatsız edici ve olumsuz bir duygudur. Korkunun her insanda bir yeri vardır. Korktukları şey, sonucu insandan insana değişir belki ama her insan tadar bu duyguyu. Kiminde pişmanlıkla, kiminde öfkeyle, kiminde ise bir rahatlamayla, huzurla sonuçlanır korku. İşte başkarakterimiz Irene Wagner de bu korku denilen duygunun içinde sıkışıp kalmış durumda.
    Irene Wagner sekiz senedir çok başarılı bir avukat olan Fritz evlidir ve iki çocuk annesidir. Rahat, lüks, burjuva hayatı yaşayan Irene, bu tekdüze hayatından sıkılmış ve monoton burjuva hayatını genç bir piyanist olan Eduard ile renklendirmek istemiştir. Bu renkli macera Irene için Eduard’ın eski kız arkadaşı olduğunu öğrendiği kadının onu tehdit etmesine kadar devam eder.
    Irene bir gün yine Eduard’ın evinden çıkmaya hazırlanıyordu.Tabi her Edruard’ın evinden çıktığı zaman, o içini kemiren korku tekrar tüm vücudunu ve beynini ele geçirmişti. Bu zamana kadar başına hiçbir şey gelmese de elinde olmadan korkuya kapılıyordu. Yine kimsenin onu tanıması için yüzünde taktığı siyah kalın tülü vardı. Tam binadan çıkıp sokağa adım atacakken Eduard’ın eski kız arkadaşı, Irene’yi yakalar ve onu tehdit etmeye başlar. Irene bu kadının para istediğini anlar, çantasındaki tüm parayı kadına verir ve hemen oradan uzaklaşır. Kadının onu takip etmediğini bildiğini ve yüzündeki kalın tülden dolayı tanıyamadığını düşünüp içini bir nebze de olsa rahatlamaya çalışsa da korku içini kemirir durur. Günlerce evinden çıkmayan Irene çok gergin ve huzursuz olur. Tabi Irene’nin bu durumunu evdeki mürebbiyeler, yardımcılar, eşi Fritz ve hatta çocukları bile fark eder. Irene artık Eduard’la görüşememe kararı alır ve ona bir mektup yazar ardından onla pastane de buluşur. Eduard’a şantajcı kadından bahsetmeyip onunla görüşmeyeceğini söyler ve oradan ayrılır. Evine doğru yol alırken tekrar şantajcı kadını görür. Şantajcı, Irene’ye onu pastanede Eduard’la gördüğünü söyler ve tekrar tehditler savurur. Irene bu seferlikte para vererek kadından kurtulmayı başarır. Tekrar eve kapanır bu günden sonra. Tabi yine üstünde evdeki herkesin gözünü üstünden hisseder. Eşi Fritz bu durumdan şüphelenir ve Irene’ye eğer bir derdi ya da bir sakladığı varsa kendisine söylemesini söyler, ısrar eder. Ancak Irene’den hiçbir cevap alamaz. Bu olaylardan farklı bir şekilde Irene bir olayın farkına varmıştı. Bu zamana kadar gezi, alışveriş, konser, tiyatro, dernek, Eduard derken çocuklarıyla ve eviyle hiç ilgilenmemişti. Çocuklarıyla ilgilenmek istediğinde çocuklar ondan uzaklaşıyor ve sıkılıyordu. Eviyle ilgilenmek istediğinde ise yardımcılar bu bizim işimiz deyip Irene’yi uzaklaştırıyordu. Şantajcı kadın Irene’nin evine bir postacı gönderip ondan para istemeye başlar. Bu para gün geçtikçe artmaya başlarken, Irene’nin korkusu artmaya başlar çünkü bu şantajcı kadın hem evini, hem adını öğrenmiş, üstelik istediği parayı arttırmaya başlamıştı. Ya bir gün bu parayı ödeyemezsem diye endişeleniyordu.
    Bir gün Irene odasındayken aşağıdan sesler duyuyordu. Aşağı indiğinde küçük kızının ağladığını, oğlunu ise babasının kucağında gördü. Bu durum Irene’yi kıskandırmıştı. Neden çocuklar sorunlarını benimle değil de babalarıyla çözüyor diye söyleniyordu. Irene bu olaylardan önceden uzak durduğu için hoşnut olsa da şimdi hiç de öyle hissetmiyordu. Küçük kızı, halasının abisine hediye ettiği küçük tahta atı kıskanmış ve kırıp şömineye atmıştır. Bu tahta at ise önceki gün evde her yerde aranıyordu. Küçük kız ise bu durumda kırdığı atın ortaya çıkmasından korkup duruyordu ancak bugün her şey ortaya çıkmıştı. Babası Fritz kızına bu olay için eğlenceye gitmeme cezası vermişti. Irene, bu cezanın gereksiz olduğunu, kızını biraz anlamasını ve acımasını Fritz’e söyleyince Fritz, küçük kızına acımadığını, asıl onun şimdi mutlu ve rahat olduğunu çünkü dünden bugüne kadar her dakika atın bulunacağı korkusuyla yaşıyor ve huzursuzlanıyordu cevabını verdi.
    "Korku cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmışa kıyasla ceza, daha az ürkütür. Cezasının ne olduğunu anlayınca kız rahatladı. Ağlaması seni şaşırtmasın: Gözyaşları şimdi dışarıya akıyor, daha önce içeride birikip kalmıştır. İçerdeki gözyaşları dışarı akandan daha fenadır."(syf 45)
    Kocası Fritz kızının durumunu araya koyup, hatta ne de olsa kızının korkusunu yendiğini, ders çıkardığını söyleyip cezasını kaldırıp Irene’ye bir takım imalarda bulunup Irene’yle konuşmak istese de Irene buna yanaşmadı.
    “Belki de... Utançların en büyüğü... İnsanın kendine en yakın bildiği kimselere karşı duyduğu utançtır.”(syf 47)
    Bir gün şantajcı kadın bu Irene’nin evine gelip kira parasını ister ancak Irene de o kadar para yoktur. Korktuğu başına gelmiştir. Buna karşılık yüzüğünü rehin verir. Aradan iki gğn geçer ve artık Fritz durumu anlamadan o yüzüğü almalıdır. Şantajcı kadını nerde aradıysa bulamaz. Ve korku tüm bedeni tekrar hapseder. En sonunda Euard’ın evine gidip o kadının adresini almaya gider. Her şeyi Eduard’a anlatıp kadının adresini isteyince, Eduard hiçbir zaman öyle bir kadın olmadığını kendisini kandırdığını söyler. Irene dolandırıldığını düşünür, yüzüğü alamayacağını ve her şeyin bittiğini söyleyip bir eczaneye gider. Aklında ilaç alıp intihar etmek vardır. Tam ilaçları alıcakken eşi Fritz bir anda çıkıp Irene’yi oradan çıkartıp eve götürür. Birlikte odalarına çıktıktan sonra Fritz Irene’ye “birbirimize daha ne kadar işkence edeceği der.” Irene bunun üstüne yaşadığı tüm korku, pişmanlık, gerginlik üzerine dayanamaz aniden boşalır, çığlıklar atarak ağlamaya başlar.
    “İçerdeki gözyaşları dışarı akandan daha fenadır."(syf 45)
    Fritz, Irene’ye her şeyin kendisinin planladığının, şantajcı kadının kendisinin tuttuğunun, her şeyi kendisine ve çocuklarına bağlanması için yaptığını söyler. Onu sakinleştirir.
    Irene ertesi sabah daha huzurlu, rahat uyanmıştı. Şimdi her şey daha netti, her şeyi çözüp anlamıştı. Yan odadan gülüşme sesleri duyuyordu. Ve o an oğlunun sesinin nasıl da babasının sesine benzediğini fark etti.
    "İçinde hala acıyan bir yer vardı, ama iyi şeyler vaat eden bir acıydı bu, tamamen kapanmadan önce kabuk tutarken yanan yaralar gibi sıcak, ama yumuşak bir acı."(syf70)
  • 172 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Kitabın baş kahramanı Alex 15 yaşlarında arkadaşlarıyla birlikte şiddet, tecavüz, soygun gibi suçlar işlemektedir. En son bir eve zorla girince yakalanır ve ev sahibi kedi bakıcısı kadın yaptıkları tartışmadan sonra ve Alex'in vurduğu darbeden dolayı ölür. Alex hapishaneye girer. İncil okur, kodes papaziyla iyi geçinir. Bir gün papaza bir tedavi yonteminden bahseder ama adını bilmediğini söyler. Papaz ludovico tekniğinden bahsettiğini anlar. Kim bu tedaviden geçerse serbest birakilacakmis. Kitabın büyük bir bölümünü ludovico tekniğiyle tedaviden bahsedilmektedir. Bu tedavi tekniği için Alex seçilmiştir. Alex hiç düşünmeden kabul etmiştir ne de olsa özgürlüğüne kavuşacaktır. Alex tedaviye alınır subkütan yolla ilaç verilir, yatağa bağlanır, gözlerini kapatmamasi sağlanır sonra film gösterimi başlar. En korkunç filmler acıklı müzik eşliğinde seyrettirilir zaman zaman Alex'in en sevdiği müziklerden mozart'ın dokuzuncu senfonisi gibi müziklerde dinlettirilir. Alex'in artık en sevdiği şarkılardan değildir. Artık ne zaman böyle bir müzik dinlese ne zaman şiddet içerikli bir durumla karşılaşsa kötü olur, midesi bulanır. Bu teknik pavlov'un köpeklere uyguladığı klasik kosullanma deneyini andırır. Bu deneyle şiddete karşı refleks geliştirerek suçluların iyileştirilmesi amaçlanmıştır. Alex daha sonra hapishaneden çıkar. Daha önceden suç işlediği kişilerle yolları kesişir. Alex gazetelere çıkar. Luduvico tekniği hayatını öyle derinden etkiler ki kendini otomatik portakal gibi hisseder bir binadan atlayarak intihar etmeye çalışır ama kurtulur. İç işleri Bakanı ziyaretine gelir ona dolgun bir iş verir bundan sonraki hayatı için.
    Papazın "Bu teknik gerçekten iyi bir adam yaratıyor mu? İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse insanliktan çıkar." sözü bu tekniği eleştirel niteliktedir.
    Kitabın çevirisine değinmek gerekirse ciyaklamak, dikizlemek, marizlemek çokça yer alıyordu. Her üç cümleden birinde ciyaklamak, dikizlemek geçiyordu. çıtır , lavuk, aynasizlar, kankalarim, kardeşlerim yerine başka kelimeler bulunabilirdi ya da daha az kullanılabilirdi.
    Genel olarak akıcı ve ilginç bir kitapti. Okumaya değer buldum.
  • 600 syf.
    ·1 günde·6/10
    SPOILER İÇERİR
    Kitap çıkmadan önce, henüz Wattpad'de yayınlanıyorken, okumaya başlamıştım. Kitabı çıktığında hemen koşup aldım ve bir solukta okudum. Geçenlerde Facebook hesabımın derinliklerinde gezerken Ediz Çağıran'ı öven kadeh, yılan, kaslı kol emojilerinden oluşan bir gönderiye rastlayınca bir daha okuyayım dedim. Henüz 13-14 yaşlarındayken beni bu kadar etkileyen bir kitapta neler olduğunu hatırlamak istedim. Sonuç, hayal kırıklığı.
    İkinci okuyuşumda o eski zevki almadım ve yanlışlar o kadar gözüme battı ki konusunun sürükleyiciliği hatırına kitabın sonunu zor getirdim. Yazarın yaşını hesaba kattığımızda bunların olması biraz da doğal ancak editörler, bu kitabı okuyup onay veren kişiler nasıl bir düşünceyle bunları düzelttirmediler bilemiyorum.
    Öncelikle her bölümün başındaki neredeyse 1 sayfalık kendini tekrar eden "edebi cümleler" beni gerçekten rahatsız etmeye başlamıştı. Bu yüzden oraları okumadan atladım bile diyebiliriz. Tamam anlıyoruz baban seni sevmedi, kötü davrandı, soğuk ve güçlü bir kızsın, kitap okursun, yalnızsın, duvarların var... Neredeyse her bölümde bunlarla ilgili karmaşık ve imgelere boğulmuş cümleler vardı.
    Bir diğer konu ise Ediz'in sürekli "Senin için değil, kendim için." ve "Kocan olacak adama acıyorum." deyip durması sonlara doğru beni irite etti. Ya sizin peşinizde onca polis var, kaçıyorsunuz, koşuyorsunuz ama bunları söyleyecek vakti de buluyorsunuz, peki.
    Mantık hataları da gözüme çok çarptı. Özellikle de emniyet müdürünün kızını kaçırıp ellerini sallayarak dolaşmaları, alışveriş merkezlerinde gezmeleri, hastaneye gitmeleri... Hadi diyelim ki tehdit ettin ve medyaya vermediler. Ee hiç mi kamera yok, mobese yok. Kaçabileceğin yerler az da olsa belli değil mi zaten, Hatay'da akrabaları var, tanıdıkları var. Alakasız bir şehir değil, oranın polisi hiç mi kontrol yapmıyor? Peki Ediz'in kıyafet değiştirir gibi araba değiştirmesine ne demeli. Bir araba almak kolay bir şey mi? Banka hesaplarından tut evrak işlerine kadar birçok şey var. Hele ki bir kısımda Ediz resmen kıza para ve telefonunu verip yalnız bırakıyor. Bunun üzerine kız kendinde gelen çağrıları açmama lüksünü buluyor hatta arkadaşını arayıp yerini açığa veriyor. Daha garibi Ediz bunlara hiçbir şey demiyor. Polisler ise konumu bulmuyor, onları aramıyor.
    Küçük yaşta hayran olduğum Ediz'in kadınları tek kullanımlık gören, kavgacı, sinir hastası ve abartıldığı kadar mükemmel olmadığını gördüm. "Sana sadece ben zarar verebilirim." demesi yeterince kötüyken "Sana sadece ben tecavüz edebilirim." benim için bardağı taşıran son cümle oldu. Doğa'nın ise sürekli kendisine güçlüyüm demesi ama en ufak şeyde, 'yeşil gözlü güzel katili'ne koşması, ona yapılan her türlü şeye bir şey yapmaması, sürekli hasta olup durması ve "ben değerli değilim", "bana niye değer vermiyorsunuz" triplerine girip kendini oradan oraya atmasına ne desem bilemiyorum. Küçük okuyucuların bu tarz kitaplardan etkilendikleri aşikar. Bu durumda erkek egemenliğini bu kadar çok yüceltip kadının yerildiği kitapların bu kadar kolay bir şekilde ulaşılabilmesi beni düşündürüyor.
    Beni en çok sinir eden şey ise 600 sayfa okuduktan sonra hala elle tutulur bir sonuca varılamamış olması. Tamam bu bir seri anlıyorum ama intikamın i'si bile yoktu ortada. En azından Ediz'in bunca çabası biraz sonuç bulsaydı. Düşünüyorum da bunların tamamı 300-400 sayfada anlatılamaz mıydı? Puntosu çok küçük 600 sayfalık bir kitaba saatlerinizi verdikten sonra her şeyin havada kalması biraz sinir bozucu aslında. Sürükleyici miydi? Evet çoğu zaman bir bölümcük, diye başlayıp sayfalarca okudum. Böylece kitabı hızlı bitirdim çünkü ne olacağını nereye varacağını merak ediyordum. Bu yüzden ikinci kitabı da almaya karar verdim. Umarım diğer kitap beni tatmin eder, ben de paramı ve zamanımı çöpe atmış olmam.
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Spoiler içerir.

    Okudum bitti. İlk okumaya başladığım da hayatta bitmez bu kitap dedim ilk 30 sayfa benim içim sıkıcı geldi ama 33 sayfadan sonra artık bırakmak istemedim. Kitap Kartal'ın ağzından anlatılmış. Şuan Kartal derken bile kendimi zor tutuyorum ağlamamak için. Kartal ne zorlukla okula gitti. Düşünün köyden kasabaya bir buçuk saat yol yaptı ilk ders elleri soğuktan üşüdüğü için yazamadı. Bir kere isyan etmedi. Onun yerinde başkası olsaydı neler neler derdi. Günler günleri kovaladı bir gün eve gittiğinde bir adam gördü herkes soğuk davranıyor merakta ediyor adamın kim olduğunu. Annesine sordu cevap alamadı. Sabah sofrada sen kimsin dedi. Öz abisine anlatmamışlardı bilmiyordu Kartal bir abisi olduğunu. Akşam abisine sarıldı benimde bir abim varmış dedi. Sonra Şahin gitti tabi ama ara ara kardeşiyle mektuplaştı. Merak ediyordu Kartal neden abisini istemediler diye bir gün merak etti bir tanıdığına sordu. O da cevap vermedi. Lise çağına geldi artık Kartal yazları ne iş olsa çalıştı. Bir gün sorduğu amca Kartal'a gerçeği anlattı. İşte o an ben babaya nasıl kızıyorum. Kartal bir ablası olduğunu da öğrendi. Daha çok şeyler ama sustu zamanı var dedi konuşmadı babasıyla. Tabi olaylar biter mi bitmez o dönemin siyasi olayları falan. Kartal suçsuz yere hapis yattı neler çekti. Nasıl dövdüler. İçim gitti orada. Sonra masum olduğu serbest kaldı. Okula devam etmeye başladı. Bir gün babasına her şeyi anlattı bildiklerini işte o zaman Kartal abisinden önce babasıyla konuştuğuna sevindi. Arkadaşının abisinin düğünde bir kız gördu Ve görür görmez sevdalandı Eylül'e, gelinciğine. Tabi Gelincikte sevdalandı Kartala, yani Gelincik kızılına birbirlerine öyle hitap ederlerdi. Bizim akıllı Kartal üniversite kazandı ama yoksulluk işte gidemedi okula. Ah ah okurken kime üzüleceğimi şaşırdım. Kartal'ın yakın arkadaşı Nazif ' in başına gelenler de az değildi. Ne ağladım size. Neyse Eylül' u istemeye başka aileler geleceğini duyunca Kartal hemen istemeye gittiler. Ama vermediler. Sonra şans ya yüzü güldü Kartal'ın gelinciğine kavuştu. Mutluluk kısa sürdü onlar için. Askere gitme vakti geldi çattı. Askerde öyle bir şey oldu ki şok oldum yani bir daha bir daha okudum ama yanlış mı anladım diye. Yanlış değildi. Şahin öyle bir şey mektup yazdı ki. İnanamadım. Abisine babasından öğrendiklerini anlatsaymıydım diye düşündü. Sonra da Kartal Şehit oldu. Gencecikti daha mutluluğu yarım kaldı. Baba olacağını askerde öğrendi ama evladınını bir kere göremedi. Çok sevdi Gelinciği. Baştan sonra acılar içinde büyüdü tam dedim bu sefer şans döndü ama kader ya olmadı. Bu hikaye beni çok etkiledi.
    Gerçek bir hikaye okudum. Bir daha okumaya yüreğim dayanmaz asla. Tavsiye ederim ama yanında mendiliniz bulunsun.
  • 672 syf.
    ·23 günde
    Daha önceki yorumlarda da belirtildiği üzere fazla varış noktasına yolu biraz uzatarak ulaşan bir kitap. Yer yer kitabın hiç bitmeyeceği kanısına varılabiliyor.
    Bu kısımdan sonrası spoiler içerir.
    Ana ve yan karakterler(Yusuf Aksu ve Bayram) belirli konularda ciddi birikim ve tecrübeye sahipken hayata, ilişkilere ve kadına dair bu kadar bihaber olmaları tabiri caizse çocukça bakış açıları çok güzel gözlemlenmiş. Karakterlerin iç düşünceleri, kaygıları, umutları okuyucuya net bir şekilde hissettiriliyor. Daha önce ifade edildi mi hatırlamıyorum ama ana karakterin hayata bu denli yabancı kalışı bana ''Taxi driver'' filmindeki Travis karakterini hatırlattı. Ender de olsa bu tip insanlara rastlanabiliyor günlük hayatta. Böyle az rastlanır bir karakterin bu şekilde derinlemesine resmedilmesi takdire şayan.
    İyi okumalar dilerim.