• 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bana göre bir şairi anlamanın en iyi yolu onun hayatına bakmaktır. Ancak Cahit Zarifoğlu için şair ve şiir birbirinden ayrılmalıdır.


    "Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Neredeyse 'dokunmayın şiire' diyeceğim.(...) Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine bir özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne." Cahit Zarifoğlu

    Bu yüzden ona saygı duyarak hayatını şiirleriyle bağdaştırmayarak okudum bu kitabı. Çünkü o şiirlerinin ayrı bir dünya olmasını, kendisinin ayrı bir dünya olmasını istemiş. Eğer böyle istediyse ben de bu düşüncesine uyarım diyerek başladım kitaba.

    Kitapta onun hayatında bilmediğim yönlerini okumak hoşuma gitti. Yazarın sade dili, sizi onun dünyasına davet ediyor. Bir de hoşlandığım durum kitapta hayatını anlatırken yazarın kaynakçalardan yararlanması oldu. Bu sayede okuduklarınızın yaşandığına şahit olacaksınız. Kaynakçalarını sadece Cahit Zarifoğlu'nun eserlerinden değil arkadaşlarının onun hakkında yazdığı eserleri de içene alarak oluşturması benim hoşuma gitti. Bu sayede bu kitapta onun hakkında kafanızda oluşacak düşünce netleşecektir.

    "Bir ardıç ağacında hayatı gören Cahit Zarifoğlu o ağaç kadar yalnız, o ağaç kadar bereketli bir ömür geçirmiş; bu dünyada cismen hızlı ve fakat baki bir sesi yakalamayı başararak aramızdan ayrılmıştır. Hem nazmında hem de nesrinde kendi üslubunu yakalayabilen ender sanatkarlardandır."

    Bu yalnızlık kimi zaman çocukluğunun acısı olmuş, kimi zaman kendi isteği ile yalnız kalmış, kimi zaman da onu anlamadıkları için yalnız kalmış.

    Yaşamını kuvvetsizliği ile çabasını bir arada tutarak yani acz ile ceht arasında bir ömür yaşamıştır.

    Onun şiirinde önemli olan merkezde şiirin olmasıdır. Diğer tutkuları ise şiirine ve şairliğine katkıda bulunmuştur.

    Okuduğum bir makalede;

    "1960’ların ortasından itibaren ilk şiirleri yayımlanmaya başlayan Cahit Zarifoğlu, 70’lerin sonuna kadar şiir üzerine çok az yazmış ve kendisiyle çok fazla söyleşi yapılmamıştır. Dolayısıyla elimizdeki onun ilk dönem şiir anlayışını yorumlayabilmek için sınırlı sayı- da metin vardır. Buna rağmen bu az sayıdaki metinden yola çıkarak Zarifoğlu’nun İşaret Çocukları’nı (1969) ve Yedi Güzel Adam’ı (1973) yazdığı dönemlerde nasıl bir şiir anlayışına sahip olduğunu saptamak mümkün. 1974 yılında Gelişme dergisinde yayımlanan hayli uzun bir söyleşi, Zarifoğlu’nun ilk dönem poetikasını yorum- lamaya olanak veriyor.
    Bu söyleşi daha başlığıyla belli bir şiir anlayışını ele vermektedir: “Hiç Kimse, Şu ya da Bu Şiiri Anlamak Zorunda Değildir. Şiirimi Bana Şikâyet Ediyorlar. Anlamıyorsa Niye Rahatsız Oluyor Bilmem? Ben de Botanikten Hiç Anlamam.” Her ne kadar bu söy- leşide “edebiyatın teoriğini yapmaktan hoşlanma[dığını]” ısrarla vurgulasa da, Zarifoğlu daha bu sözüyle bile teorik bir duruşa sa- hip çıkmak zorunda kalır. Bu teorik duruşun başka yansımalarını —özellikle şiirin anlamsız bulunması noktasında— aynı söyleşide bulmak mümkündür.
    Söyleşiyi yapan Nazif Gürdoğan, yalnızca Zarifoğlu’nun değil bütün İkinci Yeni şairlerinin ve İkinci Yeni sonrasındaki şiir dilinin özerkliğini savunanların muhatap olduğu şu soruyu şaire sorar: “Şiirinizdeki imaj bolluğu vurgalamak istediğiniz ana temaları bi- raz gölgelemiyor mu?” Cahit Zarifoğlu, biraz kapalı biçimde sorul- muş bu soruyu açıklığa kavuşturarak “imge” ve “anlam” arasındaki o süreğen çatışmayı ortaya koyacak şu cevabı verir:
    İmaj bolluğu mu? O da nereden çıktı. [...] Bu imaj bolluğu sözünü getirip, bana bazı kişilerin söylediği gibi, siz de —kapalı bir şekilde— şiirlerimin anlamsızlığından dem vuracaksınız. Sorunuzun arkasın- daki asıl soru bu... Bunlara karşılık olarak, şunları hemen söylemem mümkün: [...] Hiç kimse, şu ya da bu şiiri anlamak zorunda değildir... Şiirimi bana şikâyet ediyorlar. Anlamıyorsa niye rahatsız oluyor bil- mem? Ben de botanikten hiç anlamam...pardon ekonomi diyecek- tim...Neyse; o ya da bu; daha anlamadığım bir sürü şey var. Bilmek zorunda da değilim.


    “Anlam” ve “imge” arasındaki bildik çatışmada kendi şiirini imge cephesinden savunan Zarifoğlu, bu savununun kaçınılmaz sonucu olarak, okurdan bir entelektüel sermaye talep ettiğini de dile getirir:
    Ama biliyorum ki bu tarzda konuşmaya hakkım yok. Zira belirli yerler- de yazıyorum. O belirli yerlerin çok belirli yönleri ve amaçları vardır. Ve o amaç üzerindeki her şey belirgin olsun istiyorlar. Sloganlara kayalım, didaktik olalım ve söylev dili kullanalım istiyorlar herhalde. Bilirsiniz “ayran kabartmak” denir buna...Gelişmemiş okuyucuda bu vardır. Hedefe dürbünle bakmak gibi bir şey bu. Yürümeye başlarsan, ne uzun yollardan geçmen gerekir.

    (...)


    Cahit Zarifoğlu da, herkesin şiirden anlaması gerekmediğini dile getirirken şiiri botanikle ya da ekonomiyle karşılaştırmayı tercih eder. İddiası açıktır: Nasıl botaniğin ya da ekonominin kendine ait bir bilgisi varsa, şiirin de kendine ait bir bilgisi vardır ve şiir ancak bu bilgiye sahip olanlar tarafından anlaşılabilir. Bu talebin “imge” tartışmasında gündeme gelmesi de rastlantı değildir elbette. Şiiri anlamak isteyenler, önce gündelik dilin “anlam” talep eden anlayı- şından sıyrılmalı ve şiirin “imge” kavramında cisimleşmiş bilgisine sahip olmalıdır. Elbette böyle bir şiir herkese değil, ancak belli bir kitleye açık olacaktır."


    "Cahit Zarifoğlu’nun ilk şiirlerinde büyük oranda Cemal Süreya’nın etkisinde kaldığı hemen görülür. En başta sentaksı bozmada Cemal Süreya’dan çok şey öğrenmiş gibidir Zarifoğlu. Cemal Süreya bu ilişkiyi şöyle ifade eder: “Zarifoğlu’nun şiiri başlangıçta benimkiyle Sezai Karakoç’unki arasında kendine yer arar. O ara bana daha yakın olduğunu söyleyebilirim. Giderek kendini buldu.”"
    1970'lerdeki şiiri;

    "Başlangıçta şiir sadece kendimden yola çıkarak, şairliğimden yola çıkarak yazıyordum. Zamanla angaje oldum. Aktüalitenin zorlamaları, yönlendirmesi oldu. Hama olayları cereyan ediyor. Onbinlerce temiz müslüman katlediliyor. Çocuklar, kadınlar. Derken içerde acılarımız... derken Afganistan...Kayıtsız kalamıyor ve bir şair olarak, görev duygu- sunun baskın olduğu şiirler yazıyorsunuz. Bu şiirlerin elbette, ayağının anlam olarak yere basması gerekli."

    Cahit Zarifoğlu'nun şiir serüvenini kendi ağzıyla okuyalım:

    “Şiir kitaplarımın isimlerine sırayla bakarak gerçekten özel bir serüvene tanık olmak mümkün. İşaret Çocukları bir bakıma işaret edilen, gös­terilen, seçilen çocuklardır. Bunlarda birtakım manevî yetenekler vardır. Bunlar büyürler ve “Güzel Adamlar” olurlar. “Yedi Güzel Adam” başlıklı kitap ve içinde yer alan şiirler, bu güzel adamları anlatır. Fakat bunlar âdeta dünyevî, maddî bir mücadele içindedirler. Evet bir mücadele içindedirler. Soylu bir davanın kavgası­nı yaparlar. İçlerindeki soyluluk, manevî güç bu kitapta daha çok irilik, adale kuvveti, şecaat şeklinde belirginleşir. Öfkeli adamlardır, bunlar. İri gövdelerine, rüzgârlı başlarına rağmen ipince bir yürekleri vardır. Hassastırlar. Âşık olurlar. Sevgilileri, anlatılan bu atmosfer içerisinde biraz belirsizdir. İyi gören gözler, bu şiirleri okuduğunda sevgilinin zaman zaman bir kadın, zaman zamansa manevi bir özellik olduğunu görür. Davadır sevilen. Uğruna mücadele edilen şey İslâmî bir öz. Ama henüz tam yola koyulmamıştırlar. Bir anlamda kabukta seyrederler. İşte bu “Yedi Güzel Adam” kitabından sonra “Menziller” gelir. Bu güzel adamlar belli bir menzile doğru yola koyulurlar. Allah ve Peygamber sevgisi, dünya ihmal edilmeden ön plâna çıkmaya başlar. Ve tasavvufa algılama daha netleşir. İşte son kitabımız olan “Korku ve Yakarış” menzile doğru yol alan güzel insanların, bu müminlerin vardıkları bir makamdır. Korku ve Yakarış makamı. Tüm İslâmî de­yimiyle “Havf ü Reca” makamı. Bütün müminler bu makamda bulunurlar. Kor­karlar Allah’tan ama aynı zamanda umarlar. Beklerler. Allah’ın af ve merhameti­ni, lütuf ve keremini beklerler."

    Biyografi türünde eserler okumaktan hoşlanıyorsanız bu kitabı seversiniz.
  • 535 syf.
    ·Puan vermedi
    Birden fazla kez yazdım bu değerlendirmeyi, bilemedim çünkü; kırmadan dökmeden, kalemimi hoyratlaştırmadan nasıl izah edebileceğimi bilemedim.
    “Defterler” 535 sayfa, siz bunu peşinen ikiye bölebilirsiniz, zira orijinal metinleri de kapsıyor. Yani, yazanının elinden çıktığı şekli, kitaba dahil edilmiş. Raf fiyatı 43 lira. O kadar çok sorum var ki, maalesef bir kısmını törpülemem ya da yumuşatmam, çeşitli denemelerime rağmen mümkün olmadı, ben de içimden geldiği gibi soruyorum.
    Kimdir mesela Nilgün Marmara? Niçin günlüklerine kadar basılıp kitaplaştırılmış? Ölmeden önce edebiyatımıza hangi eserleri kazandırmış? Birebir tanışıklık ve arkadaşlık içinde olduğu ünlü yazarlarla nerede tanışmış, Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk liste uzayıp gidiyor. Ölüm yaşı 29 olan biri için biriktirilen bunca insanın menşeini merak ediyor, ama esaslı bir kaynak bulamıyoruz.
    Defterler, eşi Kağan’ın iş için gittiği Libya’nın Tobruk kentinde başlıyor. Marmara da eşinin yanında birkaç ay geçirip oradan eşe dosta bolca mektup gönderiyor. Temize çekilmeden önce de defterlere yazılıyor. İlk 200-220 sayfa bu mektuplardan oluşuyor (yine sayfa sayısını ikiye bölün) . Yazılan kişiden kişiye üslup farklılığıyla anlatılan şey hep aynı. Evin içine dolan kum, evdeki fareler, çöl ve onun birebir söylemiyle “şantiyedeki gerzek karılar”. (Diğer birkaç çalışanın eşi) . Mektubun adresi x kişi isimsiz bir arkadaşsa, dil “gerzek kelimesi Gerze’den mi gelir” şeklinde yuvarlanırken, ünlü bir şaire yazılıyorsa şu yazardan şu makaleyi okudun mu diyerek form buluyor. Elbette alıntıyı da ekliyor. :)
    Önce kolej sonra İngiliz Dili ve Edebiyatından mezun, dile yazarlara, yaşı tecrübesi elverdiğince hakim. Yine genç yaşta intihar eden Sylvia Plath üzerine yazıyor bitirme tezini. (Hayranı demeye gerek var mı bilemedim) Kelimelerle oynuyor, bazen bilinçli olarak deforme ediyor, kendince tekrar yoğurup şekillendiriyor, böylece kendine has bir dil yaratma gayreti de var. Libya onun için bi nevi inziva, kendini dinleme yeri. Dönebilir, kalabilir bu bir zorunluluk değil, yine bilinçli tercih. Hep aynı ortamda yapacak bir şey bulamadan, durağan bir hayat yaşananın sıkıntısını anlarım. Bir kişiye üç kişiye neyse artık, olduğu yerdeki rahatsızlıklarını, ortamı anlatmasını anlarım, fakat; defalarca defalarca aynı şeyi ufak tefek farklarla bu kadar çok kaleme almasını anlamakta yetersiz kaldım. Mektuplar bitince yazdığı oyun başlıyor, o da elli altmış sayfa kadar (ikiye bölün lütfen). Oyunun ismi, bir oyun yazıyorum söylemi, neredeyse oyunun kendinden daha uzun. İki kişilik oyunda, oyuncular çırılçıplak olacak, ismi “Sırttaki Mor Yürek, Sırtındaki Yürek, Sırt Kalp, Sırt Yürek, Sırtlan Yüreği” vs vs. Yaşasaydı oyunu sahnelenir miydi? Nasıl bir başarı sağlardı? Yine soru işareti.
    Oyun sonrası çöl döneminde okuduğu kitapları değerlendiriyor, notlar alıyor. Bazılarını ben de okuduğum için, tekrar okusam satır satır söyleyeceğim başka sözler de olacak. Hele okuduğum için net bildiğim Freud’un “Totem ve Tabu” kitabı, madde madde özet çıkarılmış, muhtemelen ezbere katılmak istenen kısımlar listelenmiş. Okuduğu her yazardan, her eserden etkilendiğini özgün kalmakta zorlandığını gördüm, kaldı ki onun kalemini, tesirinde kaldıklarından arındırmak için, bir okuma listesi oluşturup süzmek, karşılaştırmalarla mümkünsüz değil. Gençtir heyecanlıdır, çok okuyanın kendini çevresel faktörlerden ya da okuduklarından izole edip, ari bir dil oluşturması zordur, bu benim bile kitapları değerlendirirken çekindiğim durum. Nerdeyse anı anına okuduğu eserleri paylaşma konuşma, karşılıklı eleştirme arzusu belki onu her okuduğunu, yazdığına yansıtır hale getirmiştir. Ben bunu hep genel olarak, yeni öğrendiği kelimeyi olur olmaz her yerde kullanan çocuk literatürü olarak değerlendiriyorum. Yaşamı boyunca yayımlanmış eseri yok, eşi şiir yazdığından haberim yoktu demiş (kimler neler demiş? Ölümü dahil pek çok spekülatif şey var) Oysa mektup yazdığı şahıs şairse, şu şiirimi de ekliyorum diyerek, onlara şiirlerini göndermiş. Aldığı notlar arasında rüyaları da var, tutulan bir günlük dahi olsa, rüyamda babamla ilişkiye giriyordum diye “ensest” ilişkinin neden kişisel kalsa bile, kayıt altına alındığını yine anlamlandıramadım.
    Çok mu yazdım acep :)
    Neyse sona geliyorum. İntihar mektubunun da yer aldığı kitapta, eşine şiirlerini yayımlatabileceğini söylüyor. Sevdiklerinden, canından geçmiş birinin, ölmeden önce şiirlerini daktilo edip, intihar notuna iliştirmesi yine yeni bir soru işareti.
    Daha da yazmamak için tutuyorum kendimi. Son iki sorumdan ilki, neden kitapların eşinin soyadı ile basılmadığı. Edebiyat camiasında en az bir kitabı olsa ve o kitapla tanınırlık kazansa? İkinci ve son sorum verdiğim 43 lira nereye gidiyor? Marmara kitaplarının geliri nasıl değerlendiriliyor.
    Kitabı tavsiye listeme almadım. Sevenlerini üzmemek için de, birçok düşüncemi içime attım. Ama şunu anladım ki, gerekli çevreye sahipsen, edebi başarın/başarısızlığın ne olursa olsun, öldükten sonra bile ünlendirilebilirsin.
    Saygılarımla..
  • 575 syf.
    ·18 günde·8/10
    Serinin diğer iki kitabına göre okuması çok daha kolay bir kitaptı Guermentes Tarafı. Seri her ne kadar yedi kitaptan oluşuyor olsa da aslında tek bir kitapmış gibi düşünmek çok daha doğru geliyor bana. Ondandır ki her kitabı kendi özelinde inceliyor olsam da temel görüşüm serinin bütününe ilişkin oluyor. Diğer iki kitap için incelemelerime buradan bakabilirsiniz: #47102686 , #47929813

    Önceki incelemelerimde bu seriye ait okuduğum kitapları krema bolluğundan yenilemeyen pastaya benzetmiştim. Guermentes Tarafı kitabında, bu his bende biraz azaldı ama yerine geçen duygu ise şu oldu: "Üzerine yapay frambuaz sosu dökülmüş cheesecake tadı". Bu tabirle esasında şunu anlatmak istiyorum. Hani yapay soslu "cheesecake"i yediğinizde önce hem görünüşü sizi çeker hem de yeyip bitirdikten hayatınızda yediğiniz en güzel tatlı hissiyatı verir. Fakat bu hissiyat aldatıcıdır ve ağzınızda sonradan oluşan acımsı tadı duyumsadığınızda yediğinizin doğallıktan uzak olduğunun farkına varırsınız.

    Evet diğer iki kitaba göre çok daha rahat okunan, akışkanlığın daha iyi olduğu bir roman olmasına rağmen "fazlalık" hissiyatı seri için bende devam etmekte. Serinin kalan kısmında olduğu gibi bu romanın da edebi dili harikulade ve Roza Hakmen'in çevirisi mükemmel ama ne anlatım ne de içerik açısından ne yazık ki yine beni tatmin edemedi.

    Peki bu kitabımızda neler vardı? Marcel'in bir Guermentes olan asker arkadaşı Saint-Loup'la vıcık vıcık ilişkileri, büyükannenin ve büyük yazar Bergotte'un ölümleri, eski sevgilisi Albertine'in yeniden romana girişi, Mme de Villaparisis'in salonu, M. de Norpois'in türlü türlü garip davranışları ve saçmalıkları ve Mme de Guermantes'in salonuyla birlikte bitmez bilmeyen sosyete, aristokrasi anlatımlı sayfalar, sayfalar...

    En başından beri gıcık olduğum konulardan biri de ultra kibar, sanat anlayışı zirvelerde ergen kardeşimiz Marcel'in kadınlara bakışı. Tamam anlıyorum, ergenlikte hormonlara tavan yapar, uçana kaçana karşı bir ilgi oluşur ama bu ultra kibar arkadaşta duygunun "d" harfi bile bulunmamakta. Tüm kadınları kendi kafasında yarattığı "aşk" hayalinin tekdüze bir vücuda gelmiş hali olarak görüp sanki üzerlerinde çalıştığı bir sanat eseriymişçesine yaklaşmasına ayrı bir gıcığım. Arkadaşına, büyük annesine, tiyatrodaki izlediği sanatçılara bile bünyesinde ultra, delux, süper, hiper, mega hisler barındıran canımız ciğerparemiz "Allah tepesinden bakasıca" Marcel'imiz, ne hikmetse kadınlara karşı bu hisleri bir türlü gösterememekte.

    Fakat şunu da söylemeden geçemeyeceğim, sağolsun Proust Amcamız bu sefer dört başı mamur bir arıza karakter olan M. de Norpois'ya kitapta daha fazla yer vermiş de baştan sona rengi gri olan eserimize biraz can, kan ve kırmızı renk gelmiş. Gerçi Norpois'nun dengesizliklerinden dolayı canım ciğerparem Marcel'ime üzülmedim de değil ama en azından o sayfalarda kısmen olsa bile bir hareketlilik mevcuttu.

    Serinin diğer iki kitabına göre temposu az biraz daha yüksek olsa da romanımız, başrol oyuncusunun yüzüne kamera sabitlendikten sonra, sahnenin dakikalarca devam edip akışta çok az şeyin değiştiği bir sanat filmi kıvamında sürüp gitmekten ne yazık ki bir türlü kurtulamadı. (Bunları Nuri Bilge Ceylan sinemasına hayran birisi olarak yazıyorum. Sinemada bu sahnelere hayranlıkla bakan bir izleyici olmama rağmen inanın sevgili okurlar bu durum kitabı çekilmez kılıyor)

    Hatta benzetmeye benzetme katarak kitabı ve seriyi en doğru şöyle tanımlayabilirim: arkadaşlarına hiç pas atmayıp, çalım üstüne çalım atan, hatta işi abartıp kendi kendine de çalım atmaya kalkan, ne gol ne de asist yapmayı becerebilen Brezilyalı çelimsiz on numara futbolcu.

    Kitapla ilgili yukarılarda birçok negatif cümle kurmuş olsam bile yine de belirtmem gerekir ki, özellikle Fransız Edebiyatı seven, klasik edebiyattan doyasıya haz alan ve de Proust'un yüksek edebiyatıyla, büyülü diliyle karşılaşmak isteyenler için Kayıp Zamanların İzinde serisi bulunmaz bir nimettir. Ne demek istediğime kitaptan şöyle birkaç örnek vereyim:

    "Sessizliğin bir güç olduğu söylenir; bambaşka bir anlamda, sevilen kişinim emrinde, korkunç bir güçtür. Bekleyenin sıkıntısını artırır. Bir kişiye yaklaşmaya insanı en fazla davet eden şey, kendisini ondan ayıran şeydir; sessizlikse, aşılması en imkansız engeldir!"

    "Ben Taquin ile Superbe'ı çok beğendim doğrusu, diyerek, "espri" ertesi gün öğle yemeğinde, soğuk olarak, sırf bunun için davet edilen arkadaşlarla birlikte yenir, hafta boyunca da, değişik soslarla sunulmaya devam edilirdi."

    İncelemeyi burada noktalarken ya da noktalamıyor da olabilirim, olmayabilirim de, dün dündür bugün hiçbir gün değildir; buradan sonrasını okursanız, okuduklarınız aslında ne bir gerçektir ne de hayal.

    Mme de Guermentes'in evindeyiz. Ortam rengarenk gökkuşağı gibi. Prensler, prensesler, markiler, markizler, dükler, düşesler, kontlar, kontesler havada uçuşuyor. Ortam buram buram sosyete kokuyor en nefisinden. Yemeklerin en güzelleri, şarapların en nadideleri ortamı kaplıyor; keman melodileri piyanonunkilere karışıyor ve valsler valsleri kovalıyor. İşte tam bu sırada Marcelo Joao de Joyce Proustinho salona giriyor ve birdenbire her şey bambaşka bir renge bürünüyor.

    Oğlum biz Montpellier çocuğuyuz, taramalı tüfeğe kelime takar püskürtürüz harfleri sosyetiklerin üzerine. Sosyete bulamacıyla soslarım seni tatsız tuzsuz kafasında tuzluklu aristokrat beyzadem. Burjuvaya burjuvazi katar burjelarabın en üst katından atarım seni de kemiklerinden mis gibi en kalitelisinden organik un olur, sonra değmesin sıcak sıcak fırından yeni çıkmış ekmeğimize. Ne diyorduk markilerlemarkizlerden halay takımı kurduk, ver orangutandan bir "Aristokratım Ezelden" türküsü. Alayına, balayına, halayına gider şappi şappi der bizim düttürüdükümüzledüşesler. Kontlakontesler çiğ küfte partisi yapar sarayın en mahrem bölgesinde, halaybaşı kıvamında çiğ küfteler atar avizelerin kristallerine.

    Dakikadoksanbeşuzatmalarınsonanlarındayızsayınseyircilerveseyretmeyenler evetşutveyinegoldeğil yine vurdu dağlara taşlara proustinho. Hakemdüdüğüöttürdüvemaçbitti taraftarlar bağırıyor hep birden "Ölürsem kabrime gelme istemem"

    https://www.youtube.com/watch?v=5DUY40gLMPs

    Bu da bonus

    https://www.youtube.com/watch?v=2k-B90vYKTk

    Finalimizefinkattıkveson
  • 76 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    "... Sadece onu soğuk sağanaktan, intihar demek olan ümitsizlik içindeki bu anlamsız oturma halinden uzaklaştırmaktı niyetim."


    Güzel bir günde doğmuş birisi Stefan Zweig... Yani, yıl bakımından Türk Yakın Tarihi açısından önemli bir şahsın, Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu yılda (ki bu konu, okuduğum bazı kitaplarda hala tartışılır.) doğarak, belki de hiçbir zaman istemeyeceği bir dünyaya gözlerini açtı. Mustafa Kemal paşa, savaşı askeri zekası ile durdurdu, ama Zweig bunu eserleriyle yapamadı, savaş onun sonunu getirdi. Zweig yaşamı boyunca 2 büyük savaşı da görmüş birisi. Varlıklı bir ailede doğmanız, ailenizin zengin olması maalesef dünya savaşın eşiğine gelmişken, hem de bunu 2 defa görmüşseniz, çıplak gözle ölümleri, işkenceleri görüyor ve buna maruz kalıyorsanız üstün bir ruhaniyete sahip olmanız bile sizi bu acıdan kurtaramaz. Bu acıdan sizi kurtarabilecek tek şey sanırım "intihar". Ve Zweig da bunu yapıyor, 1942 yılında eşiyle birlikte intihar ederek kurtuluyor bu acıdan. Savaş bir şahsı yükseltirken, diğerini ise yaşamın ucundan alıyor. Bu da insanlığın ayıbı olsun, Zweig gibi bir şahsı kaybetmek bizim ayıbımız olarak kalacak.

    Bundan bahsetmemin sebebi ise Zweig'i özel bir konumda görüyor olmam. Küçükken kitaplar okurdum, ama aralıklarla. Bu aralıklar maalesef lise çağında yok oldu ve ben 10. sınıfta Hayvan Çiftliği kitabı ile tanıştım. Hayvan Çiftliği ile tekrardan okumaya geri döndüm ve bu dönüşü Stefan Zweig diye, tanımadığım, ismini komik bulduğum biri ile devam ettirdim. Kitaplarındaki konular çok ilgimi çekiyordu, okudum. Olağanüstü bir gece vakti korkuyu tattım, sabah tattığım korkunun etkisinden azıcık kurtulayım diye satranç oynadım, ama kurtulmak ne kelime, daha çok vuruldum. Zweig, dönemi sırasında çekmiş olduğu tüm acıları geleceğe aktarmayı başardı, ne kadar Naziler bu kitapları yakmak, yok etmeye kalksa bile. Zweig belki bedenen ve ruhen ölü ama, yazıları hala bizimle birlikte kalmaya devam edecek. Ben de bu yazılardan birisi olan, "Bir Kadının Yaşamından 24 Saat" kitabını aldım, okudum. Çok da kısa sürdü okuması, ama sanırım etkisi çok uzun sürecek. Birazcık genel anlamda yorum yapayım, sonra da heyecan, tat kaçıran incelememe geçeceğim, fakat bunu yaparken uyaracağım, merak etmeyin.

    Bir pansiyonda burjuva sınıfı içinde bulunan kişiler güllük gülistanlık oturmakta, seviyeli sohbetler yapmaktadırlar. Sonra birden bire, diğer otelden (Aynı alanı kullandıklarından dolayı, öğle vakitlerinde diğer otelin insanları ile karşılaşıyorlar.) Fransız, yakışıklı, etkileyici, bizim şuan görsek "yalaka" diyeceğimiz, benim liseden bir arkadaşımı aklıma getiren, ama ondan daha yakışıklı, tahminen daha uzun bir arkadaşımız, bir genç çıkıp geliyor ve bizim şişko bir politikacımızın değerli eşini etkiliyor. Bunun üzerine kardeşlerim, okurken de tahmin edebileceğiniz üzere bu arkadaşlar birlikte kaçıyorlar. Burada ne düşünür normal bir insan (normal bir insandan kastım, sabit düşünce), tabii ki yapılan şeyin haksızlık olduğunu, bizim politikacı şişko dayımızı iki çocukla bırakmaması gerektiğini, sorumluluk sahibi olarak -ne olursa olsun- çocuklara, evine bakması gerektiğini savunur. Evet, normal olan budur. Ama delinin teki - sözde delinin teki- bu görüşleri savunan kişilere karşılık, Bayan Henriette'ye demediğini bırakmayan, her türlü hakaretin -kitapta beklediğiniz kadar hakaret olmayacak büyük ihtimal, ben birazcık günümüze uyarladım- yanlış olduğunu, yapılmaması gerektiğini, Henriette'nin yaptığının doğru olmadığını ama yaptığı şeyden dolayı da, ona yapılan ithamların, ona küpe gibi takılan kelimelerin hiçbirini hak etmediğini söylüyor. Bunun üzerine orada bulunan aristokrat Mrs.C (Bayan C) - isminin olmaması bence manalı, buna tat kaçıran kısımda değineceğim- oradaki tartışmaya son veriyor ve gencimizle bir diyalog haline giriyor. Bundan sonrasını açıklamaya gerek yok, çünkü Mrs.C'nin size söylemek istediği bazı şeyler var: Bu bazı şeyler 71 sayfaya sığdırılmış 24 saatlik bir kadının yaşamı. Stefan Zweig'ın hiçbir zaman bir kadının yaşamını nasıl 71 sayfa içinde bu kadar dengeli anlatabildiğini tam olarak kavramam mümkün olmayacak, ya da Korku kitabındaki karakterimizin, kadın karakterin çektiği vicdan azabını erkek bir okuyucuya nasıl bu kadar net geçirdiğini asla çözemeyeceğim. Rahel'in tanrıyla hesaplaştığı gibi, bende kendimle hesaplaşmam gerekiyor sanırım, bunları anlayabilmem için.

    Ey bu kitabı okumayan mahluk, sana sesleniyorum değerli kardeşim, bundan sonra TAT KAÇIRAN İNCELEME VAR, başka bir deyişle SPOILER. Hala yazdıklarımdan tatmin olmadıysan eğer, sana şu alıntıyı takdim edeyim:

    "... ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum..." AŞAĞIYA İNME GÜZEL KARDEŞİM, BAŞLIYORUM.

    ------------------------------------------------------------------

    Geldim sonunda beni asıl heyecanlandıran kısma. Çok fazla inceleme yazmam, çünkü okuduğum kitap sayısı bellidir. Burada çok üstün tavırlarla, haddimi aşan şeyler yazmak benim hoşuma gitmiyor, ama bu kitap hakkında içimde biriken şeyleri yazmak da istiyorum.

    "Savaştan on yıl kadar önce Riviera kıyısında..." şimdi fark ettiniz mi bilmiyorum ama, gene bir "savaş" kelimesi söz konusu. Kitabın geçtiği yılların bu durumda 1920 öncesi olduğunu varsayabiliriz. Burjuva tanımının ön plana çıkmış olduğu, milliyetçilik akımının üst düzeye ulaştığı, dünyanın birbirine girmesine 10 yıl kalmış bir günde, pansiyonumuzun derdi ise öğle sohbetleri olmuş. Riviera kıyısı Fransa da olabilir, ama bizim dünyamızda Riviera pembe bir dizi oldu, zeytinyağı oldu, duymadığım bir eser kalmıştı onda da hiç beklemediğim bir yazardan geldi.

    Şimdi zaten pansiyonda dönen olaydan yukarıda bahsettik, burada üzerinde durmak istediğim ilk şey Stefan Zweig'ın kullanmış olduğu dil. Stefan Zweig sade ama bir o kadar da edebi anlamı olan cümleler kurmuş çokça. Yani, siz sanıyor musunuz ki aslında psikolojik tahliller 24 saatlik dilime girince başlıyor, hayır. Aslında direkt karakterimizin gece kitap yazdığı vakitte, gece on bir sularında başlıyoruz. Direkt olayın patladığı anda. İlk önce eşinin kaçtığını bir mektupla öğrenen şişko politikacı dayımızın düşüncelerini sağlam bir şekilde alıyoruz, daha burada başlıyor Zweig, tahlil bombalarına:

    "Genellikle rahatına düşkün ağırkanlı adam, tıpkı bir boğa gibi tekrar tekrar sahile koştu, sinirden gerilen sesiyle "Henriette! Henriette!" diye gecenin karanlığını delercesine avaz avaz bağırırken, sesi ölümcül yara almış dev bir hayvanın korku uyandıran ve dünyanın kurulduğu zamanları anımsatan sesine benziyordu."

    Burada yoğun bir gelişmişlik söz konusu. Kalem açısından, bu değerlendirme sanki kitaptan çok Zweig'ı değerlendiriyormuşuz gibi gelebilir şuanda sana bunu okurken, ama bu benim ne haddime! Aksine, siz her Zweig okuyuşunuzda, farklı bir kalem okuyor gibi olup aynı zamanda aynı kalemi okuduğunuzu idrak edebiliyorsunuz, çünkü sürekli tekrarlanan psikolojik tahlilleri -yukarıdaki gibi- farklı koşullarda, farklı ortamlarda, farklı şehirlerde, farklı karakterler ile, kısacı "farklı, farklı, farklı, farklı..." sonsuza kadar devam edebilecek farklı bir "küme" topluluğu ile eserine döküyor Zweig. Anlatmak istediğim bu, Zweig kimine göre edebiyatın bel kemiği olmaya bilir, ama bence dikkatli bakmadığınızdan kaynaklı bu. Evet, Tolstoy, Dostoyevski gibi bir edebi kalemi de olmayabilir, ama bu Zweig'ın onların izinden gelmediği anlamına gelmez. Suç ve Ceza'da da Dostoyevski'inin neredeyse Raskolnikov'un yaptığı işten, kitabın sonuna kadar bir "tahlil" içinde yok olursunuz. Parçalarınıza ayırır bu sizi, sonunda Raskolnikov kadar mutlu olursunuz belki ama suçunuzun cezasını da çekersiniz. Bunu söylememin sebebi iki ismi kıyasa sokmak değil, bu da benim gibi 61 kitap okuyan birinin haddine değil!. Ama Zweig'ın örnek aldığı ustaların yolundan gittiğini çok net bir şekilde görmeniz gerekiyor.

    Gelelim Mrs.C'ye. Neden C. Neden Bayan Alunakova değil. Çünkü Fransa'dalar. Diyebilirsiniz, tamam ama hani başka bir ülkenin vatandaşı Fransa'ya gelemiyor mu? O an, etkilendiği birine inancı gereği itirafını anlatabileceği bir Fransa yok mu? Neden C? Neden C diyince aklınıza Franz Kafka'nın "Dava" kitabında ki "K" gelebilir. Siz diyorsunuz ki şuan, neden başka bir harf değil, onu sorguluyor herhalde. Hayır ya, dümdüz neden bizim gibi bir ismi yok? Bunu arıyorum ve düşündükçe bana en mantıklı geleni buraya yazıyorum: C'yi matematik dersindeki, sürekli kullandığımız "x" gibi düşünebiliriz, bir değişken, sabit olmayan bir değişken gibi. Yazılım ile az çok iç içe iseniz, döngülerdeki "i" ile, toplama işleminde, toplama işlemini yapacak olan değişkene "t" vermek gibi düşünebiliriz. Aslında "C" dediğimiz "A" da olabilirdi, ama burada "değişken" dediğimiz kişi Mrs."C" Bu, kendisine verilmiş olan, insanın barındırmış olduğu arzu, şehvet, tutku gibi bazı duyguların arkasında kalan ve anlamını yaşamadan kimsenin çözemeyeceği duygular karmaşasını barındırıyor. "C"'nin barındırdığı bu duyguların hepsini sen de -sana diyorum, iki matematikten bahsettik diye uçmadın demi bir yere- , ben de, onlar da sahip. Dolayısıyla bu değişkenimize "C" ismini vermiş Zweig. "Z" de olabilirdi, sorun değil. Burada bir farklı bakış açısı da yöneltebiliriz, eserin üzerinde durduğu konu ile bağlantılı bir şekilde: O da C'nin hikayesini bir insanın, ahlaki değerleri yüksek, dine körü körüne bağlı, ideolojik değerlerden başka bir şey düşünmeyen, ya da az önce bahsettiğim duygulara hayatında çok az erişebilen insanların, yazmış olduğu bu kadın karakteri linç etmemelerini istemesinden dolayı bir harf ile nitelediği denebilir. Ama, bunu biraz düşününce mantıksız geliyor çünkü aynı kaderi -kısmen- yaşamak isteyen Henriette karakterinin -gördüğünüz gibi- bir ismi söz konusu, yani ismi var. Ee hikayeleri aynı değil ki la, bunu nereden çıkardın? Bunu neredeyse son 5 sayfaya kadar bende düşünüyordum, nasıl bağlandı diye, ama sonra oturdu iyice, ayrıca daha çok oturması ya da bunu tam olarak düşünmeyecekler için Zweig zaten 70. sayfada okuyucusuna açıklıyor. TEŞEKKÜRLER ZWEIG.

    Biz bu iki ortak hikayenin acı noktasına geçelim artık, Mrs.C bir İngiliz, aristokrat, varlıklı bir aileden yetişiyor, aynı şekilde kendisi gibi soylu biri ile evleniyor ve iki çocuğu oluyor. Ama hayat bu, soylu fakir demiyor, hayatını neredeyse tamamen etkileyecek 24 saatlik olayın belkide başlamasına sebebiyet veren, kimsenin istemediği ancak hepimizi, yakınımızı, ailemizi acıyla kavuran ölümü ayağına getiriyor. Kocası, 40 yaşında iken ölüyor. Artık evlilik hayatına alışan Mrs.C -artık sadece C diyeceğim-, çocukları büyüdükten sonra bu acıyı yok etmek için dünyayı dolaşmaya karar veriyor. En sonunda kumar şehri Monte Carlo'ya geliyor.

    Monte Carlo, Monaco'da bulunan, kumarhaneleri ile bilinen ve Riviera kıyılarınca uzanan zengin bir semt. Şuanda Monto Carlo Kumarhanesi'nin hisselerinin bir kısmı Monaco Prensliği hükümetine ait. Biraz tarihine bakmak gerekirse;
    1854 yılında Monaco Prensi 1. Florestano tarafından kumar oyununun meşru kabul edilmesinden sonra, 1856 yılında limana yakın bir köyde kurulan ilk kumarhane kapılarını açtı. Prens III. Carlo’nun emri doğrultusunda Monte Carlo adı verilen yeni bir semt inşa edilir ve daha sonra 1858 yılında şu anda mevcut bulunan kumarhanenin inşasına başlanır ve 1863’te kapılarını açar. Bu kumarhane üzerinden filmler çekilmiştir. Ayrıca gece smokinsiz içeri girilmiyor. Tabii bu kural günümüzde geçerli, ama eserin döndüğü zamanda dönersek, paraları kaldırdığını görebiliriz. Ayrıca kitabın bu kısmında bir "el, yüz" betimlemeleri var ki beni benden aldı, bu kadar net yapılabilirdi "elin" bir insanı ele verdiği. Parmak izi diye bir şey var yani değil mi :d.

    Her neyse, C hanım giriyor kumarhaneye, ama neden giriyor. Acısından kurtulabilmek için giriyor. Her yere bu yüzden giriyor, gittiği her yere bu yüzden giriyor. Ama onun peşindeki acı hala devam ediyor, çünkü kocasının ona söylemiş olduğu "ellere dikkat benim güzel isimli aşkım." sözcüklerini hatırlıyor ve kumarhanedeki erkeklerin ellerini izliyor. Tarantino'nun soyundan olduğunu betimlemeleri ile iyice düşünmeye başladığım "C" hanımı o an ismini hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir "el"'e denk geliyor. Ki ne ell var ya. Kanım kurudu okurken, bu nedir arkadaşım. Kumar masasındaki adamları öldürmek istiyorsan öldür kardeşim, kendi kendini zaten yok ederek kaybediyorsun masa başında, ne gerek var Raskolnikov triplerine girmeye, al altını fırlat kafasına bitsin hikaye, hem bizi hem "C" hanımı yakmaya değer mi? Her neyse, "C" hanım resmen taciz etmesine rağmen, boş boş birilerini izlemesine rağmen bu kumarhaneden bir şekilde atılmadan arkadaşımızı izlemeye devam ediyor ama para bitti, para bitince ne olur? Ne olabilir bir düşünün? Son kaynağınızı masada kaybediyorsunuz, öldün kardeşim. Okumayı bırak, resmen öldün. Yarın, başka bir gün, öldün ya, kurtuluşun yok. İşte bizim katolik kumarbaz da böyle düşünüyor ve kendini bir bankın üstüne bırakıyor, orada yağmur eşliğinde (yağmur da denmez ki arkadaş, Zweig orada yağmurdan çok başka bir şey anlatmış ama yağmur olmayı sürdürmüş bir su birikintisi bence o, çığın yağmuru diyelim :d??!) bekliyor, bekliyor, bekliyor ve son. Öldü. Şaka şaka, bizim C kardeşimiz bunu kurtarıyor, yardımcı oluyor, tutku sonucu hiç beklemediği bir şekilde sabah aynı odada kendisini bunla buluyor, taciz bu arada başarılı bir şekilde hedefine yerleşiyor ama neyse. Sonra işte olaylar gelişiyor, dolaşıyorlar ve bum. İşte bombanın patladığı yer burası. Kardeşim, kumarbaza bu kadar yaklaşırsan seni bile parlar, seni bile kandırır kusura bakma. Çünkü sen aristokrat, burjuvasın. Bir amatörsün, masa hakkında bildiğin tek şey el izlemek. Kadınımız C'yi kandırıyor, kandırmak derken, para verme bana da diyor ama C buna tutuluyor. Arzuyu elde etme tutkusu, o dakikadan sonra C'nin hayatını tamamen mahvediyor. Buradan sonrası resmen "Vertigo" (Usta Hitchcock'a da selamımızı çakmış olalım böylece. Çünkü bu kısımları izlerken aklıma direkt o film geldi, izlemeyene de şiddetle -arzulu bir şiddetle- öneririm).

    Zweig, eserinin başından sonuna kadar, okuyucuya tutku, arzu gibi kavramları sorgulayan, iki yüzlü ahlak derecelerini yok eden, Avrupa'nın savaşla kavrulmuş dünyada "kibar"'lığını resmen hiçe sayarak ahlaki değerleri sorgulayan, bunun için de çoğu kez cezalandırılan, kitapları yakılma noktasına gelen birisi. Peki, Zweig acaba intihar etmeden önce tutkusunu gerçekleştirmiş miydi? Arzusuna ulaşmış mıydı? Bence ulaştı, çünkü Zweig acılar eşliğinde yaşadı, bunu eserlerine yansıttı, ilk arzusuna ulaştı, fakat insan doyumsuz bir yaratıktır. Zweig, acılarını eserlerde göstermenin bir işe yaramadığını anlayarak intihara başvurdu, yanında eşini de götürerek. Bence, naziler olmasaydı da eninde sonunda bir savaş çıkacaktı ve Zweig gene intihar edecekti, ya da öldürülecekti. Aydın kişinin sonu, nedense hep aynı oluyor. Rahat bir ölüm yok onlara, onlar öldürülüyor, intiharı, ölümü çözüm görüyor ama şaka gibi, hayatı sorgulamamızı ve içinde tutkularımızla, arzularımızla yaşamamız gerektiğini de farklı tarzlarda ele alıyorlar. Hayatın bir ironi olduğunu herkes söyler. Bir kere de, bu kitabın belli noktalarında intiharı eleştiren Zweig'ın, intihar ile acılarından kurtulduğunu bilerek okuyun, bunun bilincini kavrayarak okumayı deneyin bu kitabı...

    "Nasıl olup da benim birden başımdan geçen bu olayla ilgili bir konuşma yapma cesaretini topladığımı şimdi siz de anlıyorsunuzdur. Siz Madam Henriette'i savunup, yirmi dört saatin bir kadının yaşamını kökten değiştirebileceğini çekinmeden söylediğinizde, bana sanki benden söz ediyormuşsunuz gibi geldi: İlk kez kendimi, deyim yerindeyse onaylanmış hissettiğim için size minnettardım..."

    "... genç bir Polonyalı ile karşılaştım, kendisine o gencin ailesini sorduğumda, o ailenin bir oğlunun, aynı zamanda kuzeni oluyormuş, on yıl önce Monte Carlo'da kendisini vurduğumu anlattı; hiç etkilenmedim. Hiç acı vermedi..."

    Stefan Zweig'ı saygı ile anıyor, aydınlara ve insanlığa ise şunu söylemek istiyorum:
    Lütfen, acılarınızı bahane ederek intihar etmeyin. Çünkü sizler, çektiğiniz şeylerin acı olduğunu düşünüyorsunuz ama onlar acı falan değil. Biber acısı onlar, biber, üstüne iki parça ekmek, yarım bardak su içtikten sonra yok olan acı... Hayatınızın değerini bilin, tutkulu yaşayın, sizi motive edecek bir arzunuz olsun, yaşayın ki öldükten sonra da yaşamaya devam edesiniz...

    İyi günler dilerim, kitaplarla kalın...
  • 400 syf.
    ·Puan vermedi
    ‘’Gülün letafeti, otopsi parmakları altında solar.’’

    Kendisi olmayan insan, ve benim Ali Şeriati ile ilk kez tanışmam. Aslında önyargılarımı toplayıp başlamıştım kitaba, ve belki vitrinlerde görüp de sırt çevirmem tam da bu nedenle idi. Önyargılarım, çünkü doğulu bir adamın kitabını okumak her ne kadar o işinin erbabı olsa da bana gerçekten boş veyahut batılı düşünürleri bitirdikten sonra yapılacak bir iş gibi görünüyordu. Aslında kitabı alıp bir kez karıştırmaya zahmet etseydim; Şeriati’nin derdinin tam da bu olduğunu anlardım sanırım. Kendine yabancılaşan, kendisinden, kültüründen, tarihinden, içinde yetiştiği dinden uzaklaşan insan, daha doğrusu uzaklaştırılan insan. Kendisi olmayan, olamayan aslında yarı yarıya meçhul bir kişi, içi boş dışı başkalarının dertleriyle dolu, içi makinenin dertleriyle dolu, mutlu olmayı başarmak sanan, olgunluğu küçümseyen bir meçhul; insan.
    Kitabın temel konusu aslında nedir bu insan sorusunun cevabı üzerine tartışmalar ekseninde dönüyor. Kolay değil insanı tanımlamak; bir cümleye sığdırmak, kavramların altında boğulan genel geçer bir insan tanımı yapmak. Nazım’ın yeryüzünün en garip mahlukatı dediği canlıdan bahsediyoruz; kendimizden.
    Kitapta ilk olarak insan ve beşeri ayırarak başlıyor anlatmaya. Beşer dediğimizin yeryüzünde yürüyen iki ayaklı; kedine yabancı bir şey olduğunu; insanın ise bunun çok daha ötesinde varılacak bir mertebe olduğundan bahsediyor. Bu bana okurken Heidegger’in Dasein ile Das Man’ını anımsatmıştı. Tam olarak aynı olduğunu söylemek pek doğru olmaz ama genel olarak varmak istedikleri nokta bence aynı. ‘’ Kendinin farkına varabilmek, varlığını anlamlandırabilmek, benim varlığımın anlamı ne?’’ sorusunu sorabilmek.
    Nitekim İnsan bilgiye ihtiyaç duyar, sistemin dışına ve günlük hayatta bize dayatılan bilgilerin dışına çıkarsak edindiğimiz bilgilerin tümü aslında kendimize dair gizli kaldığını hissettiğimiz duygularımızın, davranışlarımızın nedenlerini çözümlemek üzerine kurulu. Yani Şeriati bilgi insanın kendisini bilmesi için ilk şarttır diyor. Kişi kim olduğunun var olduğunun farkında olmazsa olmuş ya da olmamış; yürümüş ya da yürümemiş, sevmiş ya da sevmemiş, ölmüş ya da ölmemiş bir fark yaratır mı ki? İnsan olarak kendini özel sandığı ve tabiattaki diğer tüm varlıklardan ayırdığı bilinç ‘’sözde bir bilinç’’olmaz mı?
    İşte burada insanın dört zindanı varlık sahasına çıkıyor aslında; tarihselcilik, sosyalizm, biyolojizm ve insanın kendi zindanı. Tarihselciliği kısaca; içinde yaşadığımız kültürün, dinin, binlerce yıllık birikmişliğin mahiyetimizi ince bir nakış işler gibi ilmek ilmek dokuması olarak tanımlıyor. Bir insanın ömrü otuz yıl ise bu otuz yılın ardında onun ait olduğu coğrafyanın binlerce yılını eklemek de gerekir diyor. Kitapta bir benzetme vardı çok hoşuma gitmişti; şöyle diyordu; insanı hayli hacimli bir kitaba benzetecek olursak, kitabın cismi varlığı insana, içinde yazanlar ise tarihinin, kültürünün cümleleri olmalıdır. Sonuç olarak her birey yetiştiği kültürün farkına varmalı ve kendini bilme aşamasında, kültürünün ona getirdiklerinin ve ondan götürdüklerinin bilincine varabilecek edimi sağlamalıdır. Peki bunu nasıl yapar insan? Şeriatiye göre; tarih felsefesi öğrenerek.
    Diğer bir zindan; sosyal çevre, insanın sosyal bir varlık olup çevresine göre şekillenmesi. Aslında buna diğerlerine nazaran her birimizin daha fazla aşina olduğunu düşünüyorum çünkü; Aristo dan beri süregelen ‘’insan sosyal bir hayvandır.’’ Sözünü hepimiz en az bir kez duymuşuzdur. Buradan çıkarılabilecek anlamlar kişinin kendisini çevresine göre şekillendirmesi, yani davranışlarından aldığı dönütlerle bir benlik inşa etmesi. Lakin Şeriati burada güzel bir ayrıntı vermişti. Burada ki sosyal tarih boyunca eksik anlaşılmış diyor kitapta, eğer sosyalliğe bakacak olursak gerek arıların, gerekse karıncaların bizden daha sosyal olduklarını söylüyor. Burada dikkat çekilmesi gereken yönün insan; politik bir canlıdır; ayrıntısını vurgulamak gerektiğinden dem vuruyor. Peki ne demek istiyor politik derken; işte burada insan tanımında kullanacağı ikinci kavrama geliyoruz. İnsan ‘’seçebilen’’ bir canlıdır. Yani verili bilgileri direkt alıp kodlayan bir makine değildir insan, bir düşünce ideoloji bir bilgi duyduğunda onu kendisine katıp katmaması gerektiğine kendisi karar verebilmelidir. İşte burada Şeriati insanın ikinci zindanı olan sosyal çevreden; sosyal bilimler aracılığıyla kurtulabileceğimizi söylüyor. Bilmek yine temel nokta; önce kendini sonra çevreyi bilmek ve bu bilgilerin ekseninde kendi bilmek istediklerini seçebilmek.
    Gelelim üçüncü zindana biyolojizm; yukarıda da bahsetmiştim alıntıdan. ‘’ Gülün letafeti otopsi parmakları altınsa solar.’’ Diyordu Şeriati. Öncelikle cümlenin naifliğine dikkat çekmek isterim. Bu sitede bir yorumda görmüştüm. Koyu bilimi (şuan ki bilimden bahsediyorum.) savunan bir arkadaşın yorumuna başka bir arkadaş şöyle yazmıştı. ‘’İnsanın seçtiği yolda huzur olmalı ve ben sizin yolunuzda hiç huzur göremiyorum.’’ O zaman okuyup geçmiştim aslında lakin bu alıntıyı okuduğum an aklıma bu küçük yorum gelmişti. Şeriati’nin bilim karşıtı olduğuna dair saçma ve asılsız bir önyargıya sahiptim aslında. Bunu buraya rahatça yazabiliyorum çünkü şahsı hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan böyle bir düşüncem vardı; aslında hepimizin kafasında bence biraz bu var. Yalnızca onun şahsına söylediğim bir şey değil bu. Genel bir bahis. Doğu düşünce dünyasına içimizde anlam veremediğimiz bir eksikliğe bir yetersizliğe sahibiz. Batının karşısında bir hiçiz; yetersizliğine.
    Lakin kitabı okurken; kimi yerlerde gözlerim doldu, aslında duygusal cümleler ya da bir karakterin dramı değildi okuduklarım; okurken kendimi ne kadar tanımadığımı fark ettiğimden olacak, bazen burukça gülümsedim. Bazen soyut tanımlara hayatımdan çokça örnekler bulabildim. Çünkü kitapta yazan o insanlar aslında biziz. Kitabın karakterleri tam olarak biziz. Bizim içimiz, bizim hissiyatlarımız, bizim yabancılığımız, bizim anlamsızlığımız.
    Bilim ilerledi diyor Şeriati, peki insana ne oldu? Hemen şu anda onlarca örnek verebilirim insana ne olduğuna bugün sabah yerde oturan iki çocuklu bir kadının önünden geçip yalnızca gözlerinin içine baktım, okulda birbirine sorumluluk yıkmaya çalışan grup arkadaşlarımı hayretle izledim. Muhterem Profesör bir hocamızın ‘’kankalarınıza kazık atın, çan eğrisi yapacağım, gerçek hayata alışın biraz, birbirinizi kazıklamayı öğrenin.’’ Gibi bilgece ithamlarını çığlık çığlığa yutkunarak dinledim, yemek yemeye gittiğimde peçete satan engelli birine hayır teşekkür ederim dedim. Metroda küçücük çocukların müzik yapmak bahanesiyle, yüzlerce insanın arasında ilk duraktan son durağa kadar gidip gelmelerini sadece izledim; evet sadece izledim. Ve nihayet eve geldiğimde üzerime sinen egzoz kokusuyla kendimi uykuya attım. Uyandım ve bu yazıyı yazıyorum; yarın yine okul var; okula gidip aktaranlı gayet havalı makaleler yazacağız; birbirimizle yalnızca çıkar için konuşacağız, rahat amfilerimizde göğsü açık; sınavlardan yüksek puanlar almış temiz ve aydın kafalar olarak geleceğimize katkı sağlayacağız. ‘’Başaracağız.’’ Lakin o kadın iki çocuğuyla hep orada olacak, o engelli birey peçete satmaya devam edecek, çocuklar tatlılıkları geçene kadar metrolarda müzik yapabilir miyiz sorusunu soracak, dünyanın bilmem neresinde birileri savaştan birileri açlıktan ölecek. Ve biz başaracağız, ve biz bilim yapacağız.
    Şeriati temel sorunu güzel bir benzetme ile açıklıyor. İnsanlık tarihi boyunca yapılmak istenen şey en güçlü en sağlam binayı inşa etmekti. Ama içinde yaşayacak olan insana kimse nasıl bir ev istediğini sormadı. Hissetmeyi unuttuk. Charlie Chaplinin Büyük Diktatör filminin final konuşmasında dediği gibi ‘’çok düşünüyor lakin çok az hissediyoruz.’’ İnsanın ihtiyacı olan hissetmek değil de nedir?
    Yazdıklarım gericilikle itham edilmeye çok açık farkındayım, lakin bir bilimdir ki paranın tekeline düşmüş olsun, nasıl insana mutluluk getirebilir? Karşı olduğum bilim değil. Duygusuzca tapılan makaleler. Makineleşme. Bizim insanı anlayan insan için uğraşan, insanın tapmadığı bir bilime ihtiyacımız var. Makineleşmeye değil.
    Ben kendime yabancılaşmak istemiyorum, hissetmek istiyorum. Yazmak istediğim çok fazla şey var. Ama burada noktalayacağım ki kitabı okuyacaklara da güzel şeyler kalabilsin. Güzel bir alıntıyla bitireyim;
    Paul Simon şöyle demiş; ‘’Bu aşamaları kat eden insan, yeni medeniyette bu hususiyetlere sahiptir; çeşitli aşamalara erişti ve sonra, sonra, sonra , sonra öyle bir yere ulaştı ki artık bugün hiçbir şeyin beklentisi içinde değil; hiçbir olayı, hiçbir ideali arzulamıyor, otobüsün gelmesinden başka bir şeyin yolunu gözlemiyor.’’
    .