• Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

    1. Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    2. O, kitap ehlinden inkâr edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah'ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü'minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın.(1)

    (1) Hz. Peygamber Medine'ye hicret edince, Yahudiler'den Nadîroğulları ile tarafsız kalmaları konusunda bir antlaşma yapmıştı. Bunlar, Bedir zaferinden sonra, Hz.Peygamber'i kastederek "Bu zat, Tevrat'ta geleceği haber verilen peygamberdir" demelerine rağmen Uhud savaşından sonra, yaptıkları antlaşmayı bozdular. Liderleri Ka'b b.Eşref kırk atlı ile birlikte Mekke'ye giderek müslümanlara karşı Ebu Süfyan ile ittifak yaptı. Durumu öğrenen Hz.Peygamber, Muhammed b.Mesleme'yi görevlendirerek Ka'b'ı öldürttü. Bununla da kalmayıp Nadîroğullarının bulunduğu bölgeyi kuşattı. Çıkıp başka yere gitmelerini istedi. Nadîroğullarının münafıklardan bekledikleri yardım bir türlü gelmedi. Sonunda yaşadıkları yerden ayrılıp gitmeye razı oldular. Bunun üzerine kuşatma kaldırıldı. Ayrılırken geride bıraktıkları eşyaları imha ettiler, evlerini de yıktılar. Âyette bu olaya değinilmektedir.

    3. Eğer Allah, onlar hakkında sürülmeye hükmetmemiş olsaydı, muhakkak kendilerine dünyada azap edecekti. Ahirette ise, onlar için cehennem azabı vardır.

    4. Bu, onların Allah'a ve Resûlüne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.

    5. (Savaş gereği,) hurma ağaçlarından her neyi kestiniz, yahut (kesmeyip) kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa hep Allah'ın izniyledir. Bu da fasıkları rezil etmesi içindir.(2)

    (2) Nadîroğulları kuşatma altına alınınca, bazı müslümanlar kuşatma gereği onlara ait hurma ağaçlarını kesmişlerdi. Ağaçları kesilen Yahudiler Hz. Peygamber'e "Ey Muhammed! Hani sen yeryüzünde fesat çıkarmamayı emrediyordun. Şimdi bu fesat ne?" diye sormuşlardı. Âyet yapılan işlerin, aslında Allah'ın izniyle gerçekleştiğini vurgulamaktadır. Bilindiği gibi bu tür askerî gereklilikler dışında düşmana ait ağaçların ve ürünlerin tahrip edilmesi, Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır.

    6. Onların mallarından Allah'ın, savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Allah'ın her şeye hakkıyla gücü yeter.(3)

    (3) Savaşmaksızın elde edilen ganimetler müslümanlar arasında paylaştırılmayıp "fey'" adı altında "Beytülmal"e kalır. İşte âyet, Nadîroğulları'nın sürülmesi sırasında müslümanlar fiilen savaşmadıkları için onların ganimetten paylarının olmadığına işaret etmektedir. Nitekim bir sonraki âyette de bu tür ganimetlerin Allah ve Resûlüne yani "Beytülmal"e ait olduğu ifade edilerek bu hüküm açıkça ortaya konmaktadır.

    7. Allah'ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah'a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah'ın azabı çetindir.

    8. Bu mallar özellikle, Allah'tan bir lütuf ve hoşnudluk ararken ve Allah'ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.

    9. Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

    10. Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin."(4)

    (4) Muhacirlerin ve ensarın arkasından gelenler, kıyamete kadar gelip geçmekte olan mü'minlerdir. Âyette, Ashab-ı kiramı hayırla yâd etmenin, onlara dil uzatmamanın ve kin beslememenin gerektiğine işaret edilmektedir.

    11. Kitap ehlinden o inkâr eden kardeşlerine, "Yemin ederiz ki, siz (Medine'den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz" diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

    12. Andolsun, eğer (kardeşleri Medine'den) çıkarılırsa, onlarla beraber çıkmazlar. Kendilerine karşı savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Yardım edecek olsalar bile andolsun mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

    13. Onların kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah'a karşı duydukları korkudan daha baskındır. Bu, onların anlamaz bir toplum olmaları sebebiyledir.

    14. Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.

    15. Onların durumu, kendilerinden az öncekilerin (Mekkeli müşriklerin) durumu gibidir. Onlar (Bedir'de) yaptıklarının cezasını tatmışlardır. Onlara (Ahirette de) elem dolu bir azap vardır.

    16. Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, "İnkâr et" der; insan inkâr edince de, "Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" der.

    17. Nihayet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.

    18. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    19. Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.

    20. Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

    21. Eğer biz, bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

    22. O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'tır. Gaybı(5) da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.(6)

    (5) "Gayb"ın anlamı için Bakara sûresi, âyet: 3 ve ilgili dipnota bakınız.

    (6) "Rahmân" ve "Rahîm" sıfatlarının anlamı için Fâtiha sûresi, âyet: 2 ve ilgili dipnota bakınız.

    23. O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

    24. O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
  • 192 syf.
    Sayın sevgili okurlar Farabi ile başbasa kalmış bulunmaktayiz. Farabinin diğer İslam filozoflari arasındaki yeri ayrıdır bende. Kendisi rasyonalist bir gelenek canlandirmistir doğu topraklarında. Elbette ki bunu yaparken Aristo ve Platon gibi filozoflardan büyük feyz almıştır. Epistemolojik acidan ele alındığında İslam kültüründe daha doğrusu doğu kültüründe mantığın ilerlemesi adına gerçekten çok büyük ön ayak olmuştur. Bununla kalmayıp İbni Rust ve İbni Haldun gibi muhteşem beyinleri çok etkilemiştir. Doğu toplumu için gerekli olan mantık ve rasyonalist düşüncenin yesermesi adına uğraş vermiş ve bu uğurda oldukça fazla eser aktarmıştir. Gazali ve ekolünden gelen kişilerin okunmasındansa Farabi ve ekolünden gelenlerin değil okunmasını hatmedilmesini kalben dilerim. Adam bilimsel konuşuyor bilimsel çıkarımlar yapmaya çalışıyor. İşlevsellik adına örnekler sunuyor ve toplumun kalkınması ugruna çaba gösteriyor. Ha bunu yaparken tavazu da gösteriyor. Öyle etek öptüren kişilerden değil.

    İdeal devlet eseri her ne kadar yönetim ve topluma atfedilse de eserde bu uğurda pek bisey ele alınmadığı ortadadır. Eserin tamamiyle politik olması ya da sosyolojik olmasını dilerdim. Okumaya başlamadan bunu umuyorum. Lakin eser sosyoloji ve yönetim anlayışı dışında bir çok şeyi ele almış bulunmakta. Tanrı anlayışı kavrayışi mantık gezegenler insan organları vs vs.. Bunlar eserde karşılaşacağınız konular. Dikkate değer bir şey de bunlar anlatılırken kademe kademe ele alınması. Daha büyük daha Erdemli daha kıdemli vs vs kademelere ayırarak ele almış Farabi. Ve bu kademeler önem derecelerini arzetmektedir. Sayısal değerlerle konular bağlantılandirilmis gibi. Bu özellik protagorasin sayı mistisizmini akla getirdi lakin karşılar mi sayı mistisizmini bilemem. Aristo ve Platon dan etkilendiği aşikar bu eserde..

    Eserin bir bölümünde toplum yapısına daha doğrusu olmasını istediği toplum yapısına deginmistir. Bunu yaparken zitliklara başvurup karşılaştırma yapmıştır. Kötü toplumlar cahil toplumlar Erdemli toplumlar demokratik toplumlar. Onun istediği toplum olabildiği kadar erdemli olup demokratik olmalidir. Bu şekilde ilerleme sağlanabilir ancak. Bu toplumlarda bilim gelistirilmeli, hırsızlik yapılmamali ve boş işlerle uğrașılmamalıdır. İstendik yönde bir toplum düşüncesi olduğundan ötürü eser az biraz ütopik değerler taşımaktadır. Ve böyle bir düzenin oluşturulabilmesi için elbette ki yöneticilerinin de çok iyi olması lazım. Ya da çok iyi yöneticilerin seçilmesi lazım. Filozoflarin yönetici olması gerektiği düşüncesi Farabide karşımıza çıkmaktadır. Farabi'ye göre, başkanlık edecek kişide su erdemler bulunmalıdır: Organları tam olmalıdır, anlayışlı olmalıdır, belleği güçlü olmalıdır, akıllı ve ince görüşlü olmalıdır, güzel konuşmalıdır, öğrenmeye gönüllü olmalıdır; yiyeceğe-içeceğe ve eğlenceye tutkun olmamalıdır, doğruluğu sevmeli, yalancılıktan kaçınmalıdır. Nefsini yüksek tutmalı ve kendisinden kuşkulandıracak şeylerden çekinmelidir, dindar olmalı ve dünyevi kaygılarda gözü bulunmamalıdır, adaletli olmalı ve kötülük yapmaktan çekinmelidir, işinde arzulu olmalıdır.

    Velhasıl kelam sevgili okurlar.. Bu eser okunmali. Gazali ve ekolundense bunlar okunmali. Eser çok karışık. Anlamakta cidden zorlanacak yerler olmakla birlikte anlama uğruna yani başınızda olan nesnelere başvurabilirsiniz benim gibi. Kademe anlayışı olduğu için değerlerini akılda tutmak adına kalemi en başa bardağı bir altına silgiyi en alta koymak durumunda kalabilirsiniz siz de. :) :) olabildiği kadar not tutmanız iyi olacaktır düşüncesindeyim. Ve sindire sindire okumanızı dilerim.

    İyi okumalar
  • Bu ülkede herkesin sonu az çok Sabahattin Ali'ye benzer. Kimi kahrından, kimi de işte böyle..
  • Ha az daha unutuyordum; tam kayanın başından ayrılacakları sıra, o kartal gelmiyor mu? İyi dadanmış namussuz!
    'Ne arıyorsun ulan?' diyor oğlan.
    'O adamın ciğerini isterim!'
    Oğlan elini şöyle bir şey edip, 'Nah sana ciğer!' diyor. 'Ciğer yerine bunu ye, dürzü!' diyor.
    Kartal da öylece defoluyor!... Bitti, son...
  • Bir emîrin, ağzına yılan kaçan birisini incitmesi

    • Akıllı birisi atına binmiş gidiyordu. Uyumuş bir adamın da ağzına yılan giriyordu.
    • Atlı onu gördü. Yılanı ürkütüp kaçırmak için atını sürdü ise de başaramadı.

    1880
    • Atlının aklı fazla idi. Yani çok şeye aklı erdiği için, uyuyan adama var gücü ile bir kaç topuz vurdu.
    • Adam topuzun acısından sıçradı, bir ağacın altına kaçtı.
    • Ağacın altına bir çok çürük elma dökülmüştü. Atlı; "Ey dertli kişi bu elmalardan ye!" dedi.
    • Adama o kadar elma yedirdi ki artık yedikleri ağzından geri gelmeye başladı.
    • Elma yiyen garip; "Ey Emîr!" diye bağırdı. "Ben sana ne yaptım ki bana böyle zulm ediyorsun? Bunun sebebi nedir?

    1885
    • Gerçekten de canıma bir kastın varsa bir kılıç vur. Birden kanımı dök, iş bitsin." dedi.
    • "Sana göründüğüm saat ne uğursuz saatmiş, senin yüzünü görmeyen kişi ne mutlu kişidir.
    • Bir cinayet işlemeden, az çok bir suç yapmadan bu sitemi, bu zulmü dinsizler bile caiz görmez.
    • Söz söylerken bile ağzımdan kan fışkırmada. Allah'ım bu adamın cezasını ver."
    • Her an ona kötü sözler söylemekte, lanet etmekte idi. Atlı ise "Bu ovada koş bakalım." diye durmadan ona vuruyordu.

    1890
    • Adam atlının korkusundan, topuz acısından rüzgâr gibi koşmaya başladı. Koşuyordu ama, yüz üstü yerlere kapaklanıyordu.
    • Karnı tıkabasa dolu idi. Gözünden uyku akıyordu. Yorgundu. Ayakları, yüzü yara bere içinde kaldı. Bedeninde de yüzlerce yara açıldı.
    • Atlı akşama kadar o adamı koşturdu durdu. Sonunda adamın safrası kabardı. Kusmaya başladı.
    • Onun yediği her şey ağzından çıktı. O yemeklerle beraber yılan da dışarı fırladı.
    • Ağzından o yılanın çıktığını görünce, o iyi kalpli kişinin, o atlının önünde yerlere kapandı.

    1895
    • O kara, çirkin, iri yılanı görünce bütün dertlerini unuttu.
    • Atlıya dedi ki: "Sen rahmet cebrailisin, yahut da nimetler veren bir lutuf sahibisin.
    • Seni gördüğüm saat ne kutlu bir saatmiş; ben ölmüş gitmiştim; bana yeniden can bağışladın.
    • Senin yüzünü görene, yahut ansızın mahallene gelene ne mutlu...
    • Ey tertemiz ve övülmeye layık olan rûh! Sana ne kadar kötü, ne kadar boş sözler söyledim.
    • Ey benim efendim! Ey padişahlar padişahı! Kusura bakma, o sözleri ben söylemedim. Benim bilgisizliğim söyledi.
    • Eğer bu hali azıcık bilmiş olsaydım, münasebetsiz sözler söylemezdim.

    1905
    • Bunu bana birazcık açsaydın ey güzel huylu! Ben seni överdim, hem de çok överdim.
    • Fakat susuyor, coşup köpürüyor, bir şey söylemeden başıma vuruyordun.
    • Başım sersemledi, aklım başımdan gitti. Zaten beyni küçücük olan bu başta akıl mı kalır?
    • Ey güzel yüzlü, ey güzel işli! Beni bağışla, söylediklerimi deliliğime ver."
    • Atlı adam dedi ki: "O hali birazcık anlatsaydım ödün patlardı. Ciğerin de o anda erir, su kesilirdi.

    1910
    • Yılanı sana anlatsaydım, onun nasıl olduğunu söyleseydim, korkudan canın çıkıverirdi.
    • Hz. Mustafa (s.a.v.) efendimiz de buyurmuştur ki: 'Sizin kendi içinizde, canınızda olan düşmanı, yani nefsinizi size açıkça anlatacak olsam,
    • Cesur kişilerin bile ödleri patlardı. Ne yola gidebilir, ne de bir işin çaresine bakarlardı.
    • Eğer Peygamber efendimizin bildiklerini bir kişi bilmiş olsaydı, ne niyaz etmeye, yalvarmaya gönlünde bir güç bulabilirdi, ne bedeninde oruç tutmaya, namaz kılmaya bir kuvvet kalırdı.
    • Kedinin önündeki fâre gibi, yok olur giderdi. Kurdun önündeki kuzu gibi ölürdü.

    1915
    • Ne hilesi kalırdı, ne de yolu yordamı. Onun için, ben, içinizdeki korkunç düşmanı size söylemeden sizi terbiye etmede, yetiştirmedeyim.
    • Atlı içine yılan giren adama dedi ki: "Eğer sen içindeki yılanı bilseydin, ne elma yemeye kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusmaya...
    • Senden uygunsuz sözler işitmekle beraber, atımı sürüyor, seni
    koşturuyordum. içimden de: 'Ya Rabbi, yılanın çıkmasını kolaylaştır.' diye dua ediyordum.

    1925
    • Seni koşturduğumun sebebini söylemiyordum. Fakat seni kendi haline bırakmak da elimden gelmiyordu."
    • Yılandan kurtulan adam secdeler ediyor; "Ey bana kutluluk, ey benim devletim, definem, hazinem!
    • Ey yüce kişi, bu hayırlı işin karşılığını Allah'tan bul. Bu zayıfın sana şükr etmeye gücü, kuvveti yok.
    • Ey kendisine uyulan er! İyiliğinin karşılığını sana Allah versin. Bende sana şükredecek dudak da yok, çene de yok, ses de yok."

    1930
    • İşte akıllıların düşmanlığı böyle olur. Onların verdikleri zehir bile cana safadır, rûha gıdadır.
  • Resulullah (sav) az yemedi. İhtiyacı kadar yedi. Alimler baktı biz çok yiyoruz, az ye demeye başladı.. Az, bizim çoğumuza göre ölçü olarak biçildi. Resulu Ekrem'de (sav) az çok yoktur. Kararı ne ise o vardır.
  • 114 syf.
    İsmi Uzun Hikâye olsa da, ve hakikaten uzun bir hikâye de olsa, yine de 114 sayfalık bir kısa kitaptı. Kitap iki bölümden oluşuyor, birinci bölüm daha çok anlatıcının çocukluk anılarını ve babası ile annesinin anılarını içeriyor. İkinci kısımda ise yine babasının yaşamını görebilsek de, bu kez anlatıcının yaşadıkları daha ön plana çıkıyor. Ben en çok birinci bölümü sevdiğimi söyleyebilirim. Zira daha kısa olmasına rağmen başlarda çokça tebessümlerle okurken, bölüm sonlarına doğru epey ağlamaklı oldum. Fakat yazar okurunun belli ki duygularını sömürmek istememiş, sanki bana acımanızı veya merhamet duymanızı istemiyorum, yalnızca beni dinleyin, der gibi bir hâli vardı. Bir iç döküştü. İki insanın yaşamını da küçücük kitaba olağanca özet cümlelerle sığdırmaktı. Tüm yaşamını bir an önce döküp ortaya, bir anlığına da olsa, hafifleyebilmek, yükünü indirebikmekti yere.
    Bu nedenle ikinci bölüme geçtiğimde üzerimdeki hüznü geride bırakabilmem pek zor olmadı. Fakat zaman zaman hüzün sahneleri sarıp da etrafımı, geçmişin acısını hissettirmiyor da değildi. Tüm bunlarla beraber, yeni yaşama artık, yeni insanların, yeni acıları da ekleniyordu.

    Bu durumsa aklıma Tolstoy'un o meşhur sözünü getiriyor:

    "Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

    Kitap uzun bir hikâye olmasına rağmen ne kadar az sayfada anlatılmış olsa da, içerisinde pek çok olayı ve kişiyi barındırıyordu.
    Kitaptaki hemen her karakterin yaşam öyküsüne değiniliyor ve kıyıda köşede kalmış insanların acısına şöyle bir göz ucuyla bakıp geçmeye gönül razı gelmiyordu sanki.
    Kitapta elbette ki, kötü karakterler de vardı, fakat yazar bu insanların yaşamına çevirmemişti odağını, merak etmemişti yaşamlarını. Merhamet duymayana, merhamet göstermemeli düşüncesindeydi belki de...
    Merhametsiz insanlar nasıl iyi insanları sadece bir anlığına bile düşünmüyorsa, iyi insanlar da kıymetli vaktini onlar uğruna harcamamalıydı.

    Ah, o kadar sevimli, şirin bir kitaptı ki... Edebiyatla uğraşan, yanından daktilosunu hiç ayırmayan bir baba. Eşine aşık, ve her daim destek olan, çocuğuna karşı sevgi dolu, ve onu her zaman bir akranıymışçasına ciddiye alan.
    Ben bu babaya aşık oldum.

    Bir baba ve oğulun hikâyesi bu. Annesiz bir oğul ile, yarım kalmış bir eşin hikâyesi.

    Kitapta herkesin adına yer verilirken, anlatıcının adını tek bir yerde bile göremedim ve okurken bunu çok merak ettim. Acaba bu kitap, yarı otobiyografik bir özelliğe mi sahip yoksa diye sormadan da edemedim.

    Yazarın hayatına baktığımdaysa, dört kız kardeşe sahip olması yönüyle kitaptaki karakterden ayrılıyor. Fakat ortak noktalar da yok değil: Babası eğitimli bir insan, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde nahiye müdürlüğü yapar. Görevi nedeniyle sık sık farklı bölgelere yerleşmek durumunda kalırlar.
    Fakat babasıyla bu kitaptaki gibi sıcak ve samimi bir ilişkisi olmamış, belki de özlemini duyduğu bir babayı resmetmek istemişti yalnızca. Ya da bir gün, ben eğer baba olursam'ı düşlemek istemişti. (Gerçi yazarın hikâyeyi ne zaman kaleme aldığını bilmiyorum). Kitabın aksine yazar on iki yaşındayken babasını kaybeder ve annesiyle yaşamına devam eder. Ama kitaptaki gibi, babasıyla aynı kaderi paylaşan biri olur. Zira babası da on iki yaşındayken babasız kalır.
    Sanırım anne ve babadan kader mirası da geçiyor çocuklar üzerine (?).

    Kitabın tabiki de en güzel tasvirleri vagon eve ilişkindi. Bir ortak nokta daha: Ev bulamadıkları için, yeni bir nakil sonucu; istasyon yakınlarındaki bir binada kalırlar bir süre.

    Kitabın diline gelirsek, neredeyse yok denecek kadar azdı devrik cümle. Sanki her biri nakış nakış işlenmiş gibi. Noktanın ardından birbiriyle kopukluk hissetmeksizin sizi diğer cümleye aktarıyor. Duraklamak çok zor. Dil çok akıcı. Eski Türkçe'ye dair kelimeler de mevcut ama pek az sayıda. Ya da Peyami Safa'nın diline alışmış olan bana, çok akıcı ve duru geldi. Yalın bir anlatımı var.

    Bol nakilli, trenli, kamyonetli, kasabalı, edebiyat-kitap ve yazma'lı, yeni başlangıç'lı tasvirlerin bulunduğu bir kitap...
    Yeni acıların ve zorlukların merhaba derken, duyulan ruhi bunaltılara rağmen, elindekiyle yetinmesini bilen ve adım atmaktan, yürümekten vazgeçmeyen insanların hikâyesi...

    Okuduğum, belki de, en sevimli, en minnoş yazardı.