• 88 syf.
    ·10/10
    Kimdir bu, çetrefilli yanılgıların arasında harap olan mağrur şahsiyet? Bir hiçlik ovasında günden güne pörsüyen, hayatı adına aldığı her kararın ardından yalnızlığın kıyametinde bir başına kalan, dik başlı, kibrine mahkûm adam: Aziz Bey…

    Ayfer Tunç’un güçlü kalemiyle yarattığı bu karakter, son dönemin en ilginç ve çözülmesi zor kişiliklerden biri sayılabilir. Geçmişte yaşadığı sarsıcı aşkın kırıntıları henüz üzerinden geçmemiş, gençliğine dair en ufak bir heyecanı kalmamış olan Aziz Bey, tamburuyla Haliç’in vazgeçilmez bir parçası haline gelir. Her ne kadar icra ettiği sanatı, gazino köşelerinde, efkarlı nağmelerden medet uman sarhoşların huzurunda dillendirmek istemese de, nihayetinde soluğu kucağında tamburuyla sahnelerde alır.

    Birçok satırda içten içe “Ne vardı da kulaklarını tıkayıp böyle bir hayat seçtin Aziz Bey?” Diye geçirdim içimden. Ayfer Tunç’un son derece kısa tuttuğu romanın etkisi bir hayli uzun sürüyor ne yazık ki… Aziz Bey’in iç dünyasını karamsar bulanlar, kimi zaman bencilce verdiği kararlardan dolayı sebep olduğu felaketlere kızanlar, bazen de kitabın son satırına kadar onu anlamaya çalışanlar da olur zannımca. Fakat ustaca işlenen hikâyede beni en çok etkileyen karakter: Vuslat olmuştu.

    Aziz Bey’in yalnızlığını gidermek için kurban seçtiği, koca evin içerisinde ömrünün sonuna kadar bir gölge olarak görmek istediği, cansız bir eşyadan farksız tuttuğu karısı… Beni derinden yaralamış, Aziz Bey’in bencilliğine öfkelenmeme sebep olmuştu. Hiçbir zaman anlayamadığı babasının kalıbına bürünmüş, hiç beklemediği bir şekilde tıpatıp ona benzemişti. Annesinin çektiği yalnızlığın hüznünü, birebir karısına yaşatıyordu. Bir an olsun aşkla bakmadığı karısı tıpkı annesi gibi günden güne gözlerinin önünde bir hayalete dönüşüyordu…

    Sizlere yalnızca bir mesaj vermekle sınırlı kalmayacak, ufkunuzu fazlasıyla aydınlatacak bir eser. Ayrıca Ayfer Tunç’un okuyacağınız ilk eseri olarak da bu romanı seçmenizde fayda var. Sebebini okudukça anlayacaksınız, şimdiden iyi okumalar dilerim…
  • 250 syf.
    ·
    “Ben, Beckett ve Şehrazad’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum.”

    Kendini böyle tanımlıyor Toptaş. Kimilerine göre sığ, dar bir yaşamdan bizlere uzanıyor sararmış kimi zaman iç ısıtan kimi zamanda ısısı içine sığmayıp dimağımızı yakan sözleriyle. İçimizden biri. Şimdi odanın kapısını açıpta karşına çıkan annen, baban ya da kardeşin o. Yazmayı sadece bir şeyleri anlatmak sandığı yıllardan yani 1975'lerden bugüne uzanıyor öyküsü. Yaşanmış olaylardan yola çıkarak yaşanması mümkün olana kayıyor haliyle. Çünkü insanın özyaşamı ağırdır. Bir yandan da samimi olmazsan kimsenin yüreğinde bir çukur açamazsın. Açamadığın için de o çukura yerleşemezsin. Kendi yaşamından bir parça koymazsan o sayfalara serdiğin sana yük olur. Çok yetenekliysen sanat olur. Ancak geriye baktığında gördüğün sadece sanattır. Yaşamın iyi ya da kötü senindir. Ondan utanmak, onu yok saymak büyük bir kişilik eksikliğidir. O yüzden günlük konuşma diline bile sirayet etmeli yaşamın. Bugüne kadar ne yaşadıysan onu konuşmalı dilin. İşte o zaman dilinin ucuna gelen kelimelerini çiğneyip yutmazsın.

    Kimi zaman kahırlı bir ses yükseliyor sayfalardan kimi zaman ise umudun tükenmiş olmasına rağmen bir sıfattan öte kalıplaşmış bir kavram olarak yerleştiği.

    Ankara - Denizli arasında sıkışmış kalmış bir yaşam. Özyaşam öyküsü mü bilinmez. Genel hatlarıyla bu romanın içinde HAT var. Maddeler halinde sıralarsak:

    -Anlatılan bir yazar.
    -Denizli'li ve Ankara'da yaşıyor.
    -Muavinlik yapmış. (yolculardan para isteyemeyen, uyuyan yolcuları uyandıramayan)
    -Ve hastanede karşısına çıkan birinin kitabınızın birinde ''Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.” diyen yazar siz misiniz demesi.

    Evet bir parça değil, baya baya siz varsınız karşımızda sayın Toptaş.

    *İnceleme spoiler barındırıyor olabilir, ona göre okuyunuz.

    YAŞLILIK - Aziz Bey Hadisesi

    ''Büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar'' diyor kitaptaki karakterlerden biri olan Zübeyir başına gelmeyeni yorumlamanın o tatlı ferahlığıyla. Schopenhauer'a göre ''Gençliğin gözüyle bakıldığında, yaşam sonsuz uzunluktaki bir gelecektir; yaşlılık gözüyle ise oldukça kısa bir geçmiştir.'' Diğer yandan yine Schopenhauer ''İnsan yaşlandıkça çocuklaşır'' demektedir. Yani kitapta bahsi geçen Aziz beyin inatçı bir çocuk olduğunu, gururunun bir çocukla eşdeğer olduğunu görüyoruz. Varoluş acısı çoğu insanda yaş ilerledikçe ortaya çıkar. Cahit Sıtkı'nın 35 sınırından biraz yukarıda hem de. Gitgide kayıtsızlığın arttığı dünyamızda bazen bu yaş sınırı 60'ları bile bulmaktadır. Dünya yaşlandıkça daha mı anlamlı hale gelir? Yani demek istediğim hayatın bize öğrettikleriyle biz hayatı daha bir yaşanabilir kılabilir miyiz? Kişiden kişiye değişen olgular yüzünden belki de kimse kimseyi tam manasıyla anlayamıyor. Birinin yaşamı diğerine rehber olamıyor. Kişisel gelişim kitapları işte bu yüzden anlamsız. Coğrafyanızın aynı olduğu yazarları okumakta fayda var. Ve son olarak yaşlılıkla ilgili olarak Afrikalı Leo'da geçen alıntı takılıyor zihnime: ''Yaşlılık ölüme, çocukluktan daha yakın değildir.''

    ECEL ATI - Ankara'dan Denizli'ye koşan kader

    Ölüm, bütün fonksiyonların sona erdiği, dönüşü olmayan o yol. Garip mi garip. Hayattaki en kaçınılmaz kesinlik ve intihar dışında perdenin arkasında duran o koca belirsizlik. Bir arabanın peşinde koşuyor ecel atı. Bir kefen kadar beyaz. Acele giden faniler kadar hızlı. Bir hayal kadar güzel. Ve bir ölüm kadar inatçı. Bu atın hep aynı yerde belirip aynı yerde kaybolmasıyla başlıyor aslında hikayemiz. Çevremizde nefes alıp verenlerin kum saati gibi. O at gözüktüğü an birinin kum saati ters dönüyor ve zaman işliyor. Sonra bir telefon uzaklığında soğuk bir merhaba ile karşılıyor seni ses. Ölüm diyor, ölüm yine kabına sığamayıp da sıçradı kasabamıza. Diyemedim diyor, ölümü haber vermek bazen ölümden bile zor çünkü. Ölüm, geldiği gibi de gitmiyor. Her gelişinde başka birine göz kırpıyor. Aslında ölüm bize geleceğini farklı emarelerle açıklıyor. Biz anlamıyoruz. Umut var ya o umut. Pençesinden çıkamayıp da ısrarla tükettiğimiz nefes. İnadına soluyoruz ciğerlerimize o umudu. Umduğumuzu bulduğumuzdan değil. Yaşama olan bağlılığımızdan. Sırası gelenin o çaresiz teslimiyeti. Bir kasaba gidenin arkasından ağlıyor. İkinci gün göz pınarları kuruyor, üçüncü gün sofradan eksilenin, baş köşede oturanın yokluğuyla mücadele başlıyor. Sonra 1 hafta geçiyor, 2 hafta geçiyor dönüp de o baş köşeye bakılmıyor artık. Sofraya yanlışlıkla bir tabak daha getirmiyor getiren. İşte orada tamamlanıyor döngü. Ölenin bir kez daha öldüğü tablodur bu. Hatıralardan ölene kadar soluk almaya devam ediyor ölen. İşte ecel atı, yine koşuyor arkadan. Aceleci, gaza bastıkça daha da hızlanan ancak geriye asla düşmeyen. Ölüm yazgının gerisine asla düşmüyor. Keskin bir kesinlik, belli olan bir belirsizlik.

    KUŞLAR YASINA GİDER

    Baba, başına buyruk. Minibüs avcısı, kafası estiğinde kaybolan, çaresiz bir kadın, baba yolu gözleyen çocuklar. Bir isyan dahi yükselmiyor babaya. 40 sene geçiyor o günlerden elden ayaktan düşüyor. Ancak yine de babanın önünde bir isyan sesinin eksikliği var. Etme diyen yok, yapma diyen yok. Çaresizce kabule eğilen boyunlar. Bir dağa bakan pencerenin karşısında dirsek çürüten ancak asla pişman olmayan Aziz bey. Tüm karakterler iyi niyetli. Herkes iyileşsin diye elinden geleni yapıyor. Ancak bu inatçı adamın inadını kıramıyorlar. Kıramadıkları her inattan sonra vücudundan ayrı bir parça kırılıyor. Günden güne eriyip gidiyor koskoca adam. Benjamin Button gibi.

    Kitap hakkında

    Başta da söylediğim gibi, kitabın içinde HAT bir var bir yok. Yaşanması mümkün olmayanlar da var. Ancak bunları okurken gözümüze çarpmıyor elbette. Rahatlatıcı bir dil. Diyaloglar ile betimlemeler iç içe. Okunası bir kitap. Ankara'da yaşayan biri için bulunmaz bir başlangıç. Semtler, caddeler, meydanlar gözünüzü okşuyor. Sonra Ankara - Denizli yolunu da hesaba katarsak birçoğunuzun içini okşayacak cinsten.

    Kitapta adı geçen şarkılar:
    https://www.youtube.com/watch?v=xUy5SqojhLk
  • İlknurd_
    İlknurd_ Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'yi inceledi.
    492 syf.
    ·22 günde·Puan vermedi
    Ayfer Tunç ile yıllar önce Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek kitabı ile tanışmıştım. O yılları bilmeyenler için neler ifade eder o kitap bilemiyorum ama, yetmişlerin, seksenlerin tam ortasında yetişmiş biri için, anlamını iki cümleyle anlatmak çok kolay değil. Dönem dönem okuduğum bir kaç kitabından sonra, geçtiğimiz yıl, Aziz Bey Hadisesi' ni okudum ve yazarın, 88 sayfalık bir kitaba sığdırdığı onlarca karakteri görünce Ayfer Tunç' a bir kez daha hayran oldum.
    Bu ay Nephren Ka ile Cem Єren ın birlikte başlattığı Ayfer Tunç Okuma Etkinliğine katılmamam mümkün değildi. Çünkü Nephren Ka cığım söz konusu olan :)
    Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi için,kırk beş tane birbirinden değerli inceleme yapılmış. O nedenle daha fazla delirmeden kitapla ilişkimi sonlandırmak en iyisi. 530 sayfalık, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi romanının son on üç sayfası - kim, kimdir – diye açıklanan Karışık Dizin bölümüne ayrılmış. O dizin, kitapta hemen hemen kaç tane deli ile karşılaşacağınızın ipuçlarını veriyor size. Kitabın şanına yakışan bir okur olmak umuduyla saymak istedim kaç karakter var diye. Dördüncü sayfada sıkıldım. Sonra internette buldum. Tam 360 karakter. Mesela 3. sayfada tanıştığınız bir karakterle belki elli sayfa sonra tekrar karşılaşınca, ‘’Pardon çıkaramadım.’’ diye düşünmeniz yüksek olasılık. Ama bu romanı okumanızı zorlaştırmıyor. Karakteri nereden tanıdığınız bir şekilde çağrışım yapıyor zaten.
    Evet şaka değil, 360 tane karakter yaratmış ve hepsini ete kemiğe büründürmüş Ayfer Tunç. İyi bir yazar elbette ilginç kurgular üstüne oturtmalı romanını, elbette sağlam karakterler yaratmalı, elbette günceli yakalamalı vs. ama gerçekten zeki olmalı. Hele bunca karakterle hemhal olacaksa. İşte o nedenle, kurgusuna, diline hayran olsam da galiba en çok zekasına hayran oldum ben Ayfer Tunç' un bir kez daha. Beş yüz sayfa ve üç yüz altmış karakterle birlikte ülkenin yüz yıllık tarihini, riske girmiş diyebileceğimiz bir olay örgüsüyle yazması da yazarın kendi zekasına güvenini göstermekte.
    Okurun karşısına biri oturmuş, günlerce hiç durmadan konuşmuş, laf lafı açmış bir muhabbet tadında roman. O, karşınıza oturan birisi konuştukça, bazen sizin, bazen ülkenin başına gelenler, bir film şeridi gibi geçiyor gözünüzün önünden.
    Fakat, Ayfer Tunç' u ilk defa okuyacaklar için çok yanlış bir seçim olur bu kitap. Önce yazarı tanımak, Ayfer Tunç' un, aslında öykü ve romanlarındaki karakterlerini okuyucunun nasıl içselleştirebildiğini ve yazarın anlattığı dönemi nasıl etkileyici bir şekilde detaylandırdığını bilmek gerek.
    Aziz Bey hadisesi ile ilgili incelememi de buraya bırakayım. Belki okumak istersiniz. (#33265593)
  • 88 syf.
    ‘’Kırmakla acımak arasında kalınmışlık…’’

    Aziz Bey, kibrinin inadının kölesi olmuş. Kendine bile itiraf etmeye korktuğu diğer tüm duygulardan kaçar korkak olmuş.
    Bir öykü değil bir hayat hikâyesi, kendi içinde kendini yitirmişliğin hikâyesi. Bir hadise…
    Aziz Bey hadisesi…
    Kimine göre beyde değildir kim bilir, kimine göreyse başlı başına, duygusuyla fikriyle her şeyiyle tam bir bey!
    Kitaba sığmamış taşmıştı onun kibri, hayata karşı tutunduğu yaklaşımlar.
    O hiç kimseye ne mecbur ne muhtaç. Öyle ki her şeyler etrafındaki herkesler ona muhtaç olmalıydı, muhtaçlıktan kastım herkes onun istediği gibi, istediği zaman onları ‘kişileri’ öz hayatının çerçevesine istediği kalıplarda sığdırır, istediği zaman onları çerçevesinden çıkarırdı. Çünkü o Aziz beydi.
    Karısını sevmek istediği zamanı bile kendi seçmişti…
    Bknz; ‘’ karısını sevmek istediği zamanı da kendi seçmişti ama karısı yatmıştı işte.’’ S69
    İşte Aziz Bey, işte Tamburisi, yoğurulmuş iç sıkıntıları.
    ‘’Öyle bir aşk bekliyordu ki hayattan, yüzünde birden bire patlayan bir tokat gibi onu serseme çevirsin. Eli ayağı tutulsun, kesilsin. Böyle çarpan aşka aşk derdi Aziz Bey.’’
    Öyle de oldu…
    Maryamı peşinden koşup ardından yuvarlandığı, dağıldığı Maryama âşık oldu.
    Sonrası karanlık, yolları, yılları karardı Aziz Beyin. Kendiyle birlikte kendinin olan/olmayan her şeye bulaştı karanlığı.
    Annesine babasına… Vuslat’a, Zeki’ye... Ardına arkasına, yarınına.
    Sayın Tunç okuyucuları, sizleri de Aziz beyin hayatına davet ediyor, bu güvensiz, umutsuz, romantik öykünün içinde salınmaya çağırıyorum.
    Nitekim öykünün içinde kayboluşumu bir ben biliyorum. Birde beni çeken Bey, Okurken başucumdan ayrılmayan nöbet tutan bir beydi Aziz Bey.
    --
    Ayfer Tunç’un okudğum 2. Kitabı oldu Aziz Bey, her yönüyle konuşulmaya müsait bir öyküydü.
    İnsani duyguların yoğunluğuyla en çokta keşkeler, kibirlerle yoğurulmuş bir öykü kitabıydı.
    En sevdiğim tarafı bir kadın yazarın bir erkeğin dünyasını bu kadar iyi yorumlayabilmesi oldu.
    Bunun dışında anlatım biçimine diline zaten diyecek yok.
    Sonrasında, uzun zamandır inceleme yazmıyordum, yazmakta istemiyordum.
    Fakat azda olsa bir yorum yapmam gerektiğini düşündüm.
    Okuyan herkese teşekkür ederim, ve siteyi bu güzel etkinlikle güzelleştiren; sevgili Nephren Ka ve Cem Єren ‘e teşekkürlerimi sunuyorum.

    Okuyan herkese teşekkürler, birdahaki incelemede görüşmek üzere.
  • 172 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    “Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”

    (Hasan Ali Toptaş)

    “Sürekli erkekliği ile sınanan bir erkeklik dünyası var Türkiye’de.”

    (Ayfer Tunç)

    Hamile bir kadının erik aşermesi gibi canımın Ayfer Tunç anlatısı çekmesiyle bir gece oturduğum koltuktan aniden kalkıp kitaplıktan seçerek başladığım Ayfer Tunç’un kitabı Aziz Bey Hadisesi’ni üç günde bitirdim. Başladığım gece dahi bitirebileceğim bu güzelim kitabı uzata uzata üç güne yaydım ve sanırım Freud’un dediği gibi hazzın süresini biraz daha uzatarak daha mutlu oldum.

    Aziz Bey Hadisesi, bir büyümeyi ve her erkeğin başından geçtiği gibi yıllar geçtiğinde istesek de istemesek de babamıza dönüşmemizi anlatıyor aslında. Roman her ne kadar karşılıksız bir aşkın peşinde kendini heder eden Aziz Bey’in kırık öyküsünü işlese de bana göre romanın temel çatışması karakterimizin yavaş yavaş, ustalıkla babasına dönüştürülmesi. Sanırım Orhan Pamuk’un bir romanında dediği gibi “Babamız öldüğü gün doğuyor, büyüyor ve gittikçe ona dönüşüyoruz.” Bu, her ne olursa olsun gerçekleşiyor.

    Metnimin başına eklediğim gibi “sürekli erkekliği ile sınanan bir erkek dünyası var Türkiye’de.” Buna bağlı olarak da erkeğin(!), güçlü, her daim ayakta ve işinde gücünde bir adam olması isteniyor Aziz Bey’den. Oysa Aziz Bey zarif, sanatla ilgilenen incecik bir erkek. Bunun da romanın ikinci doğası, ikinci çatışması olduğuna inanıyorum.

    Seksen sekiz sayfalık romanın karakterlerinin incelemesine gelirsem Aziz Bey dışındaki kişiler keskin hatlarıyla verilmiş ve biraz karikatürize halde. Ki bu kısa romanın çoğu Aziz Bey ve onun zaaflarına ayrılmış, öteki kişiler ise onun zaaflarının esere yedirilmesi için kurgulanmış figüranlar. Kısa öyküden hallice bu eserde ben Vuslat’ı ve zarif halini sevdim. Benim bildiğim Ayfer Tunç öteki eserlerinde yaptığı gibi Vuslat gibi bir tipi de alıp farklı bir öyküsünde veya romanında karaktere dönüştürebilir. İşte metin içinde metin!

    Nedenini tamamen kestiremesem bile Ayfer Tunç’un anlatım biçimine, diline, tek tek her cümlesine bayılıyorum. Son aylarda tanıştığım Ayfer Tunç’u bundan dolayı sık sık okumak istiyorum. Burada asıl payın Ayfer Tunç’un biraz da kahvehane raconumcu dili etkin kullanmasının payı olduğunu sanıyorum. Birçok anlatı okudum ama erkeklerin dünyasını erkeklerden daha iyi -bir kahvehane sahnesini dahi - Ayfer Tunç’tan daha iyi yazabilen birini görmedim.

    Gelelim sona: Uzun zamandır inceleme yazmıyordum. Yazmak da içimden gelmiyordu. Bence bir eser kendini söyletir, kendini yazdırır. Bu nadiren oluyor bende. Olduğunda da Sylvia Plath’ın da dediği gibi “İçimde susturamadığım bir ses olduğu için yazıyorum.”

    Bu kez, Ayfer Tunç içime bir ses oldu. Hadi benim hakkımda yaz, dedi. Yazdım. Aziz Bey ile maceramız asıl böyle başladı.
  • 172 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Ve ben 2. Ayfer Tunç kitabımla birlikte yeni bir yazarı da okunacaklar ve ihmal edilmeyecekler haneme eklemiş oldum.

    Hikayemiz Aziz bey in ölümü ile başlıyor ve, ölümüne götüren sebepleri de kapsayan hayat hikayesi ile devam ediyor.

    Hayatı boyunca belki de babasında kınadığı her şeyi kendisi de yaptı, hayat ona çok ders vermek istedi ama o mağrur ve dik başlı adam, ölene kadar hayatla inatlaşmaya devam etti.
    Dik başlı bu Aziz Bey’in karakterini pek fazla sevmesem de zaman zaman çok üzüldüm yaptıklarına ve yapılanlara.

    Türk melodramı diyeceğimiz bu kitap, okutmuyor olayları size de yaşatıyor gibi. Sanki benimle aynı mahallede olan eski İstanbullu bir Bey’in başından geçenleri okumadım da, ara ara tanık olup, ara ara da oradan buradan anlatılanlar ile yaşamış oldum.

    Ben genelde özet değil de inceleme gibi üstünkörü anlatmayı seviyorum o nedenle fazla anlatacak bir şey bulamadım. Ama ama, bu kitabı çok beğendim. Ayfer Tunç kalemi çok güçlü bir yazar bence, okunmalı ve okutulmalı diye düşünüyorum. Adeta kelimelere hayat veriyor, psikolojik değerlendirmeleri çok başarılı, okurken haz alıyorsunuz.

    Ayfer Tunç, Oya Baydar, Şebnem İşigüzel, Seray Şahiner, Nermin Yıldırım ve Şule Gürbüz… Bu yazarları bence okuyun, mutlaka tanışın derim.