Nur Sûresi 31- 49.Ayetler :
Rahman Rahim Allah'ın Adıyla

31- Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar(31) ve ırzlarını(32) korusunlar;(33) süslerini(34) açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hariç.(35) Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.(36) Süslerini, kendi kocalarından(37) ya da babalarından ya da kocalarının babalarından(38) ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından(39) ya da kendi kardeşlerinden(40) ya da kardeşlerinin oğullarından(41) ya da kız kardeşlerinin oğullarından(42) ya da kendi kadınlarından(43) ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan(44) ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden(45) ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan(46) başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.(47) Hep birlikte Allah'a tevbe edin(48) ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."(49)

AÇIKLAMA

31. Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarını indirme hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz.Peygamber (s.a) hanımlarından Hz.Ümmü Meymune ve Hz.Ümmü Seleme ile otururlarken, âmâ bir sahabi olan Hz.İbn Ümmü Mektum çıkagelir. Hz.Peygamber (s.a) hanımlarına "Yüzünüzü ondan gizleyin" buyurur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasûlü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Hz.Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi) .
Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki, şöyledir: "Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz.Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz.Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum" (Muvatta) .
Ne var ki, bunların karşısında Hz.Aişe'den gelen değişik bir rivayet vardır. Hicret'in 7'inci yılında Medine'ye bir zenci heyet gelir ve Mescid-i Nebevî'de fiziki bir hüner gösterisinde bulunurlar. Hz.Peygamber (s.a) bunu Hz.Aişe'ye gösterir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed) . Bir başka olayda, Fatıma bint-i Kays'ı kocası boşadığı zaman, iddetini nerede geçireceği sorunu baş gösterir. Hz.Peygamber (s.a) ona önce Ümmü Şerik el-Ensari ile kalmasını söyler, fakat sonra âmâ olduğu için daha rahat eder düşüncesiyle İbn Ümmü Mektum'un evinde kalmasını emreder. Ümmü Şerik zengin olup, evi ziyafet verdiği sahabelerle dolup taştığından, onun evinde kalmasını hoşgörmez. (Müslim, Ebu Davud) .
Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması konusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalarıyla ilgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbn Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler.
Şevkânî Neyl'ül-Evtar'da İbn Hacer'den şu görüşü nakleder "Kadınlarla ilgili bu izni, açık havadaki işlerinde de kendilerine böyle bir serbesti tanınmış olması gerçeği desteklemektedir. Camilere gittiklerinde veya sokaklarda dolaşırken, ya da seyahatta kadınlar erkekler kendilerine bakmasın diye peçe takarlarken, erkeklere kadınlar kendilerine bakmasın diye peçe takma emri verilmemiştir. Bu da iki cinsle ilgili hükümlerin farklı olduğunu gösterir." (Cilt: 6, sh. 101) . Bununla birlikte, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki almaları caiz değildir.
32. Yani, gizli yerlerini başkalarının yanında açmaktan ve cinsel arzularını gayri meşru yollarla gidermekten sakınsınlar. Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da, avret yerinin sınırları kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca, kadınların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.
Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerini açması koca dışında, kardeşleri ve babaları için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında kız kardeşi Esma ince bir elbise içinde Hz. Peygamber'e (s.a) gelir. Hemen yüzünü çeviren Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebu Davud) .
Benzer bir hadisi İbn Cerir yine Hz Aişe'den nakleder. Buna göre, bir defasında, Hz.Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah bin Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz.Peygamber (s.a) kızı görünce yüzünü çevirir. Hz.Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü, o benim yeğenimdir" der. Buna Hz.Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl değildir" (Sonra da, elle nereyi kasdettiğini göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun orası kadar bir mesafe kalır.) Bu bağlamda gösterilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken pantolununu sıvayabilir.
Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat, bu kadının kadın karşısında yarı çıplak duracağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükârda kapanması gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için böyle değildir.
33. İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ferçlerini korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Bu da gösteriyor ki, bu alanda erkeklerle kadınlar bir değildir.
34. "Zinet" çekici elbiseler, süslemeler ve kadınların genellikle kullandığı diğer baş, yüz, el, ayak vs. süslerini içine alır ve modern manada "makyaj" (süslenme) sözcüğüyle ifade edilebilir. Bu zinetin başkalarının yanında açılmaması emri aşağıdaki açıklama notlarında ayrıntılarıyla açıklanacaktır.
35. Çeşitli müfessirlerce bu ayete verilen anlamlar ayetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa, açıkça söylenmek istenen, "kadınların zinet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar, fakat, niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda zinetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz.Abdullah İbn Mes'ud, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler ayeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dahil etmişlerdir.
Bu, Hz.Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefi fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389) . Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.
Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. Bir şeyi göstermekle o şeyin kendiliğinden görünmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum. Hz.Peygamber (s.a) devrinde örtü ayetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivayetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dahil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.
36. İslâm öncesi cahiliye günlerinde kadınlar, başın arkasında bağlanan bir tür başlık kullanırlardı. Gömleğin yakası da, boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde açılırdı. Göğüsleri örtecek gömlekten başka bir şey yoktu ve saçlar bir veya iki çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. (El-Keşşaf, cilt: 2, sh. 9', İbn Kesir, c: 3, sh: 283-284) . Bu ayet inince müslüman kadınlar başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Müslüman kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını Hz.Aişe (r.a) canlı bir biçimde anlatır. "Nur Suresi inip, halk muhtevasını Hz.Peygamber'den (s.a) öğrenince doğru evlerine koştular ve ayetleri karıları, kızları ve kız kardeşlerine okudular" der ve ilave eder: "Ayetlere anında cevap geldi. Ensar kadınları hemen kalkıp, ellerine geçen bez parçalarından başörtüleri yaptılar. Ertesi sabah namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar baş örtülüydüler." Bir başka rivayette, Hz.Aişe ince bezlerin bırakılıp, bu amaçla kadınların kalın bez seçtiklerini anlatır. (İbn Kesir, cilt: 3, sh: 284, Ebu Davud) .
Hükmün amacı ve gerçek niteliği, baş örtüsünün güzel ve ince bezden yapılmamasını gerektirmektedir. Ensar kadınları gerçek hedefi anlamışlardı ve ne tür bir bezin kullanılması gerektiğini biliyorlardı. Kanun Koyucu bizzat bu noktayı açıklamış ve halkın yorumuna bırakmamıştır. Dihyetü'l-Kelbî anlatıyor: "Bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a) belli uzunlukta güzel bir Mısır muslini getirildi. Ondan bir parça bana vererek, "Bir kısmını gömleğin için kullan, kalanını da başörtüsü yapması için karına ver, fakat ona şöyle de, bunun iç yüzüne bir başka bez parçası diksin ve içinden beden görünmesin" dedi." (Ebu Davud) .
37. Bu ayet, bir kadının tüm makyaj ve süsüyle serbestçe hareket edebileceği çevreyi açıklamaktadır. Bu çevrenin dışında, akraba olsun yabancı olsun, başkalarının karşısına makyajıyla çıkmasına izin yoktur. Hüküm, bu sınırlı çevrenin dışında kasden veya dikkatsizce süslerini göstermemesi gerektiğini ifade eder. Bununla birlikte, dikkat ve titizliğe rağmen, elde olmadan meydana gelen açılmaları da Allah affeder.
38. "Babalar" hem anne, hem de baba yanından dedeleri ve büyük dedeleri de içine alır. Dolayısıyla, bir kadın kendi babası ve dedesine görünebildiği gibi, kocasının babası ve babasının babasına da görünebilir.
39. "Oğullar" kadın ve erkek tarafından torunları ve küçük torunları da içine alır. Öz oğullarla üvey oğullar arasında herhangi bir ayırım yapılmamıştır.
40. "Erkek kardeşler" öz ve üvey kardeşleri içine alır.
41. "Erkek ve kız kardeşlerin oğulları", öz ve üvey erkek ve kız kardeşlerin oğulları, torunları ve küçük torunları içine alır.
42. Yakınlardan sonra, diğer insanlara geçilmektedir. Bunları anlatmaya geçmeden önce karıştırma olmaması için üç noktanın anlaşılması yararladır:
1) Bazı fakihler, bir kadının hareket ve süslerini gösterme serbestisinin bu ayette anılan akraba çevresiyle sınırlı olduğu görüşündedirler. Bu çevrenin dışında kalan herkes, amca ve dayıya varıncaya kadar bu listenin dışında kalır ve Kur'an'da anılmadıkları için kadın onların yanında da örtünmek zorundadır. Fakat, bu fakihlerin bu görüşü doğru değildir. Bırakın gerçek amcaları, Hz.Peygamber (s.a) Hz.Aişe'nin süt amcası karşısında bile tam anlamıyla örtünmesine gerek duymamıştır. Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında Ebu'l-Kays'ın kardeşi Eflah Hz.Aişe'yi görmeye gelir ve eve girmek için izin ister. Fakat,örtünme emri inmiş olduğu için, Hz.Aişe izin vermez. Bunun üzerine Eflah, "Sen benim yeğenimsin, seni kardeşim Ebu'l-Kays'ın karısı emzirdi" der. Buna rağmen, Hz.Aişe böyle bir yakınının yanında peçesiz bulunmaya izin olup olmadığında tereddüt eder. O esnada Hz.Peygamber (s.a) gelir ve Hz.Aişe'ye Eflah'ı görebileceğine hükmeder. Bu da gösteriyor ki, bizzat Hz.Peygamber (s.a) ayeti bu fakihlerin yorumladığı gibi yorumlamamış yani yalnızca ayette anılan yakınlara peçesiz görünmenin helâl olduğuna hükmetmemiş amca, dayı,damat ve süt akrabalar gibi kendileriyle evlenmesi haram olan yakınlar karşısında örtüye gerek olmadığına karar vermiştir. Tabiun'dan Hasan-ı Basri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş Ahkamü'l-Kur'an'da (cilt: 3 sh: 390). Alleme Ebu Bekr el-Cessas tarafından desteklenmiştir.
2) Kendileriyle evlenmenin ebedi haram olmadığı yakınlar sorunu vardır ortada, bu yakınlar, ne kendilerine kadının süsleriyle görünebileceği mahrem yakınlar kategorisine, ne de başkaları karşısında olduğu gibi, kendileri karşısında da bütünüyle örtünmesi gereken tümden yabancılar kategorisine girmektedir. Herhalde kesin çizgilerle tesbit edilemeyeceğinden olsa gerek. İslâm bu konuda iki uç arasında benimsenmesi gereken yolu tayin etmemiştir. Böyle durumlarda örtüye uyup uyulmayacağı, karşılıklı ilişkilere, kadın ve erkeğin yaşına, ailevi ilişki ve bağlara ve (aynı veya ayrı evlerde oturmak gibi) daha bazı şartlara bağlı olacaktır. Bu konuda bizzat Hz.Peygamber'in (s.a) sergilediği örnek bize aynı yolu göstermektedir.
Çok sayıda rivayet, Ebu Bekr'in kızı, Hz.Peygamber'in (s.a) baldızı Esma'nın Hz.Peygamber'in (s.a) karşısında peçesiz çıktığını ve en azından yüz ve ellerini örtmediğini aktarmaktadır. Bu durum, Hz.Peygamber'in vefatından bir kaç ay önce yapılan Veda Haccı'na kadar devam etmiştir. (Ebu Davud) .
Aynı şekilde Ebu Talib'in kızı ve Hz.Peygamber'in yeğeni Ümmü Hani de yüzünü ve ellerini örtmeden Hz.Peygamber'in karşısına çıkardı. Bizzat kendisi, bunu doğrulayan bir olayı Mekke'nin fethiyle ilgili olarak nakleder. (Ebu Davud). Buna karşılık Hz.Abbas'ın oğlu Fazl'ı, (Hz.Peygamber'in (s.a) amca çocuğu) Rabia bin Haris b. Abdülmuttalib'in de oğlu Abdulmüttalib'i ailenin kazanan üyeleri olmadıkları için evlenemediklerinden bir iş ricasıyla Hz.Peygamber'e (s.a) gönderdiklerini görüyoruz. Her ikisi de Hz.Peygamber'i, (s.a) Fazl'ın amca veya hala kızı ve Abdülmuttalib bin Rabia'nın babasına da benzer bir biçimde yakınlığı olan Hz.Zeyneb'in evinde görürler. Hz.Zeynep karşılarına çıkmaz ve kendileriyle Hz.Peygamber'in (s.a) huzurunda bir perde arkasından konuşur. (Ebu Davud). Bu iki örneği birlikte ele alırsak, yukarda ifade ettiğimiz aynı sonuca varırız.
3) İlişkinin kesin olmadığı durumlarda, mahrem yakınlarının yanında bile örtüye dikkat edilmelidir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadise göre, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarından Sevde'nin cariyeden doğma bir erkek kardeşi vardı. Sevde'nin ve delikanlının babası, Utbe, kardeşi Sa'd b. Ebu Vakkas'a kendi sulbünden olduğu için bir yeğen olarak delikanlıya bakması vasiyetinde bulunur. Durum kendisine aktarılınca, Hz.Peygamber (s.a) Sa'd'ın iddiasını reddeder ve şöyle buyurur: "Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir, zaniye ise recm gerekir". Hz.Peygamber (s.a) bununla da kalmaz ve Hz.Sevde'ye gerçekten erkek kardeşi olup olmadığı şüpheli bulunduğundan delikanlının karşısında örtüye bütünüyle riayet etmesini söyler.
43. Arapça "" kelimesi, "onların kadınları" demektir. Burada tam olarak hangi kadınların kasdedildiğine geçmeden önce, burada geçen "en-nisa" kelimesinin yalnızca kadınlar, "nisai-hinne"nin ise "onların kadınları" anlamına geldiği belirtilmelidir. İlk durumda, müslüman bir kadının tüm kadınlar karşısında peçesiz görünüp, süslerini gösterebileceği anlamına gelir. Fakat "en-nisa" yerine "nisa-ihinne"nin kullanılışı bu serbestiyi belli bir çevreyle sınırlandırmıştır. Bu belli kadınlar çevresinin ne olduğu konusunda müfessirler ve fakihler farklı görüşler belirtmişlerdir.
Bir gruba göre, "kadınları"ndan kasıt yalnızca müslüman kadınlar olup, zımmî veya başkası tüm gayri müslim kadınlar bu çevrenin dışındadır ve erkekler gibi onların karşısında da örtüye bütünüyle riayet edilmesi gerekir. İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc bu görüşte olup, delil olarak şu olayı ileri sürerler. Halife Ömer, Ebu Ubeyde'ye yazar: "Bazı müslüman kadınların gayri müslim kadınlarla birlikte halka açık hamamlara gittiklerini duyuyorum. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan müslüman bir kadının, vücudunu kendi toplumundan olmayan kadınların önünde açması helal değildir." Bu mektubu alan Hz.Ebu Ubeyde çok sarsılır ve bağırır: "Tenini ağartmak için hamama giden kadının yüzü kıyamet gününde kararsın." (İbn Cerir, Beyhaki, İbn Kesir.)
İmam Razi'nin de içinde bulunduğu bir diğer grup, "kadınları"ndan kasdın istisnasız tüm kadınlar olduğu görüşündedir. Fakat, böyle olsaydı, "nisa-i hinne" yerine "en-nisa" kelimesinin kullanılması yeterli olacağından, bu görüşü kabul etmek mümkün değildir.
Üçüncü ve daha akla yatkın Kur'an'a daha yakın görünen görüş, "kadınları"ndan kasdın, müslüman bir kadının, müslüman olsun olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve her günkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik kadınlar olduğunu belirtmesidir. Burada amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilemezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadınların Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de desteklemektedir. Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlâkî karakterdir. Müslüman kadınlar gayri müslim de olsalar tanınmış vevenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz ah-lâksız ve adi kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidirler. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlâkî açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlar ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir, fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır.
44. Bu emrin gerçek anlamı konusunda fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup, bu yalnız bir hanımın sahip olduğu cariyelerle ilgilidir der ve ilâhî hükmü, müslüman kadınların zinetlerini, ister müşrik, ister Yahudi, isterse Hıristiyan olsun, cariyeleri karşısında açabilecekleri, fakat örtünmenin amaçları açısından hür bir yabancı erkek gibi davranılması gereken köleleri karşısında görünemeyecekleri şeklinde tefsir eder.
Bu, Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Hasan Basri, İbn Sirin, Said b. Müseyyeb, Tavus ve İmam Ebu Hanife'yle İmam Şafiî'nin bir görüşüdür. Bunlar, kölenin hanımına mahrem olmadığına, serbest kaldığında onunla evlenebileceğini delil getirirler. Dolayısıyla, onun salt köle olması, kendisine erkek mahremler gibi davranılmasını gerektirmez ve kadının onun karşısında serbestçe görünmesine izin vermez. Genel anlamda ve hem kölelere, hem de cariyelere uygulanabilecek şekilde kullanılan "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin yalnızca cariyelerle sınırlandırılmasının nedenini bu fakihler şöyle açıklarlar: İfade her ne kadar genelse de, içinde yer aldığı metnin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası) onu yalnızca cariyelere özgü kılmaktadır. Ayette "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi, hemen "kadınları"'ndan sonra gelmektedir, bu nedenle ayetten kadınların yakınları ve diğer arkadaşlarının kastedildiği dolayısıyla cariyelerin bu hükmün dışında tutulduğu gibi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesi ve kadınların hür kadın dostları gibi, cariyeleri karşısında da zinetlerini açabileceklerini belirtmek için "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi kullanılmıştır.
Diğer grup, "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin, hem köleleri hem de cariyeleri içine aldığı görüşündedir. Bu da Hz.Aişe, Ümmü Seleme ve Hz.Peygamber'in (s.a) Evi'nin (Ehl-i Beyt'in) bir takım büyük alimleriyle İmam Şafiî'nin görüşüdür. Bunlar, yalnızca ifadenin genel anlamına dayanmazlar, görüşlerine Sünnet'ten de delil getirirler. Örneğin, bir defasında Hz.Peygamber (s.a) kölesi Abdullah b. Müsa'de el-Fezarî ile kızı Hz.Fatıma'nın evine gider. O zaman Hz.Fatıma'nın üzerinde ayaklarını açıkta bırakan bir entari vardı, başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalıyordu. Hz.Peygamber (s.a) kızının utandığını görünce, "Zararı yok, yalnızca baban ve kölen var" buyurdular. (Enes b. Malik'ten Ebu Davud, Ahmed, Beyhaki) . İbn Asabis'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) bu köleyi Hz.Fatıma'ya verir ve Hz.Fatıma onu yetiştirir, sonra da azad eder. (Ama, adam iyilik bilmez nankör bir yaramaz olur ve Sıffin savaşında Hz.Ali'ye ateşli bir düşman kesilerek Emir Muaviye'nin yanında yer alır.)
Bu fakihler, görüşlerine bir diğer delil olarak, Hz.Peygamber'in (s.a) hadisini naklederler: "İçinizden biri kölesiyle mukatebe yapar ve köle de hürriyetini satın alacak gerekli araca sahip olursa, (sahibi olan) kadın, karşısındaki örtüsüne riayet etsin." (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Hz.Ümmü Seleme'den) .
45. Bu ifadenin harfi harfine tercümesi şöyledir: "Erkeklerden bağlılarınız olup, hiçbir arzu taşımayanlar". Buradaki anlam açıkça, müslüman bir kadının mahrem erkeklerden ayrı olarak, şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabileceğidir: 1) Ancak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak, 2) Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde, yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi nedenlerle cinsel etkilerden uzak bulunmak. Bu hükmü, ona itaat etmek için salim bir zihinle inceleyen herkes, kötüye kaçma yol ve araçları aramaya kaçmadığı takdirde, bugün evlerde istihdam edilen hamal, aşçı, şoför ve diğer yetişkin hizmetçilerin bu kategoriye girmediğini teslim edecektir. Müfessir ve fakihlerce yapılan açıklamalar bu ayette kasdedilen erkeklerin tümünü ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
İbn Abbas: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler.
Katade: Sadece gerekli rızkını sağlamak için size bağlanmış olan yoksullar.
Mücahid: Yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkekler.
Şa'bi: Her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara kötü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler.
İbn Zeyd: Bir aileye o ailenin üyesi sayılacak kadar uzun süre hizmet etmiş ve evin kadınlarına karşı hiçbir arzu taşımayan erkekler. Bu erkekler yalnızca geçimlerini sağlamak için evdedirler.
Tavus ve Zuhrî: Kadınlara karşı hiç bir arzu duymayan ve duyma cesareti de olmayan saf kimseler, (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 95-96, İbn Kesir, cilt: 3 sh: 285) .
Bu konudaki en güzel açıklama Hz.Peygamber (s.a) zamanında meydana gelen ve Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve İmam Ahmed'in Hz.Aişe ve Hz.Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de, iktidarsız ve cinsel etkilerden uzak sanıldığından, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarının yanına serbestçe girebilen bir hadım erkek (Hunsa) vardı. Hz.Peygamber (s.a) bir gün hanımlarından Hz.Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah b. Ebi Ümeyye ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taif'i fethederlerse, hemen Gaylan Sekafi'nin kızı Bedia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nın güzelliğini ve çekiciliğini övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti, Hz.Peygamber (s.a) bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riayet etmelerini bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.
Bu da gösteriyor ki, "cinsel arzu duyamayan" ifadesi, yalnızca fiziksel iktidarsızlığı belirtmemektedir. Fiziksel açıdan iktidarsız olmakla birlikte, içten içe cinsel arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok şerlere neden olabilirler.
46. Yani, cinsel duyguları henüz uyanmamış olan çocuklar. Bu da, en fazla 11-12 yaşındaki çocuklar için geçerli olabilir. Bu yaşın üstündeki çocuklar, henüz bülüğa ermemiş bile olsalar, cinsel duygu sahibi olmaya başlarlar.
47. Hz.Peygamber (s.a) bu hükmü yalnızca süs eşyalarının şıngırtısıyla sınırlamış, bundan bakışın yanısıra, duyguları harekete geçirecek her türlü şeyin, Allah'ın kadınlara zinetlerini göstermeme emrindeki amaca aykırı olduğu ilkesini çıkarmıştır. Bu nedenle, kadınların koku sürünerek dışarı çıkmalarını da yasaklamıştır. Hz.Ebu Hureyre'ye göre, bu konuda şöyle buyurur o: "Allah'ın kadın kullarını mescidlere gelmekten men etmeyin, şu kadar ki, koku sürünerek gelmesinler." (Ebu Davud, İmam Ahmed) .
Bir başka rivayete göre, Ebu Hureyre mescidden gelen bir kadına rastlamış ve onun koku süründüğünü hissedince kendisini durdurarak, "Ey Allah'ın kadın kulu, mescidden mi geliyorsun?" diye sormuş, kadının "evet" demesi üzerine de, "Habibim Ebu'l-Kasım'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Kokuyla mescide gelen kadının namazı, o kadın cinsel ilişkiden sonra yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olunmaz" demiştir. (Ebu Davud, İbn Mace, İmam Ahmed, Nesaî) .
Ebu Musa el-Eş'arî Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Halkın onun kokusundan zevk alacak şekilde, koku sürünmüş olarak yoldan geçen bir kadın şöyle şöyledir: Oldukça sert sözler kullanmıştır." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî) . Onun bu konudaki emri kadınların parlak renkli, fakat hafif kokulu parfümler (kokular) kullanması şeklindeydi (Ebu Davud) .
Hz.Peygamber (s.a) kadın seslerinin gereksiz yere erkeklerin kulaklarına gitmesini de tasvip etmemiştir. Gerçek ihtiyaç durumunda, bizzat Kur'an kadınların erkeklerle konuşmalarına izin verdiği gibi, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımları da dinî konularda halkı aydınlatırlardı. Fakat, hiçbir gerekçe veya dini ya da ahlâkî bir amaç olmadığı durumlarda, kadınların seslerini erkeklere duyurmaları tasvip edilmemiştir. O kadar ki, imam cemaata namaz kıldırırken yanılır veya atlamada bulunursa, erkeklerin "Sübhanallah" demeleri gerekirken kadınlar yalnızca el çırparlar. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace) .
48. "Allah'a tevbe edin": Bu konuda şimdiye kadar işleye geldiğimiz hatalar nedeniyle Allah'tan bağışlanma dileyin ve Allah ve Rasûlü'nün koyduğu hükümler doğrultusunda gidişatınızı düzeltin.
49. Bu hükümlerin inmesinden sonra, İslâm toplumunda Hz.Peygamber'in (s.a) yaptığı diğer düzeltmeleri de vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki:
1) Başka erkeklerin (akraba da olsalar) bir kadını gizlice görmelerini veya kadının mahrem yakınlarının yokluğunda onunla oturmalarını yasaklamıştır. Hz.Cabir İbn Abdullah, Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kocaları evde bulunmayan kadınların yanına girmeyin, çünkü şeytan kan gibi sizin içinizde dolaşır." (Tirmizi) .
Yine, Hz.Cabir'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret günü'ne inanan kimse, yanında mahrem bir yakını bulunmayan kadının yanına girmesin. Çünkü bu durumda üçüncü kişi şeytandır." (İmam Ahmed) . İmam Ahmed, Amir b. Rabia'dan buna benzer bir hadis daha rivayet eder. Bizzat Hz.Peygamber (s.a) bu konuda son derece titizdi. Bir defasında, geceleyin hanımı Hz. Safiye'yi evine getirirken, Ensar'dan iki adam yanlarından geçer. Hz.Peygamber (s.a) onları durdurarak şöyleder: "Yanımdaki kadın karım Safiye'dir." Onlar da "Sübhenallah ey Allah'ın Rasûlü, senin hakkında hiç şüphe edilir mi?" derler. Hz.Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Zihinlerinize kötü bir düşünce yerleştirir diye korktum." (Ebu Davud) .
2) Hz.Peygamber (s.a), erkeğin elinin namahrem kadının bedenine dokunmasını tasvip etmemiştir. Bu yüzden, biat esnasında erkeklerin elini sıkarken, bunu kadınlara karşı hiç yapmamıştır. Hz.Aişe, Hz.Peygamber'in hiç bir yabancı kadına dokunmadığını söyler. Kadınlarla sözle biatlaşır ve bu bitince de, "Gidebilirsiniz, biatınız tamamdır" derdi. (Ebu Davud) .
3) Kadınların yanlarında mahremleri bulunmadan veya na-mahremle birlikte yolculuğa çıkmalarını şiddetle yasaklamıştır. Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivayetine göre, Hz.Peygamber (s.a) bir hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır: "Hiç bir erkek, yanında mahremi bulunmadığı sürece yalnızken bir kadının yanına giremez ve hiç bir kadın, yanında mahremi bulunmadan tek başına yolculuğa çıkamaz." Bir adam kalkar ve der: "Karım Hacc'a gidecek, fakat bana bir sefere katılma emri verildi." Hz.Peygamber (s.a) buna şöyle karşılık verir: "Karınla Hacc'a gidebilirsin."
Aynı konuda sahih hadis kaynaklarının İbn Ömer, Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadislerde, Allah'a ve ahiret günü'ne inanan müslüman bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkamayacağı ifade edilmektedir. Şu kadar ki, yolculuğun uzunluğu ve süresi hakkında bazı farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde, yolculuğun asgari sınırı 12 mil olarak gelmekte, bazıları bir gün, bir gün bir gece, iki gün veya hatta üç günlük bir süre koymaktadır. Bu farklılık, rivayetlerin sıhhatine gölge düşürmediği gibi, içlerinden birini diğerlerine tercihle kabul etmemizi de gerektirmez. Rivayetlerin arasını bulmak için, Hz.Peygamber'in (s.a) farklı durumlarda şartlara ve durumun gereğine göre farklı talimatlarda bulunduğu söylenebilir. Sözgelimi, üç günlük yolculuğa çıkan bir kadın mahremsiz çıkmaktan yasaklanırken, bir günlük yolculuğa çıkan bir başkası da aynı şekilde yasaklanmış olabilir. Burada ana sorun, farklı durumlarda farklı kişilere farklı talimat vermek değil, İbn Abbas hadisinde ifade olunduğu üzere, bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı ilkesidir.
4) Hz.Peygamber (s.a) cinslerin serbestçe karışımına uygulamalarıyla engel olduğu gibi, bunu şifahen de yasaklamıştır. İslâm'da Cum'a ve cemaat namazlarının önemi herkesin malumudur. Cum'a namazı bizzat Allah tarafından farz kılınmış, cemaatle namazın öneminin derecesi ise şu hadiste ifadesini bulmuştur: "Eğer bir kişi gerçek bir özrü olmaksızın mescide gelmez ve namazını evde kılarsa, Allah bu namazını kabul etmeyecektir." (Ebu Davud, İbn Mace, Darekutnî, Hakim, İbn Abbas'tan) . Böyleyken Hz.Peygamber (s.a) kadınları Cum'a namazından muaf tutmuştur. (Ebu Davud, Darekutnî, Beyhakî) .
Cemaatle namazlara gelip gelmemeleri konusunda ise kadınları serbest bırakmış ve "Mescidlere gelmek isterlerse kendilerine engel olmayın" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, kadınların namazlarını evde kılmalarının mescidde kılmaktan daha faziletli olduğunu da belirtmekten geri durmamışlardır. İbn Ömer ve Ebu Hureyre şu rivayette bulunurlar: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerine gelmekten men etmeyin." (Ebu Davud). İbn Ömer'den gelen diğer rivayetler de aynı mealdedir: "Kadınların geceleyin mescidlere gelmelerine izin verin." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ebu Davud). Ve "Evleri, kendileri için mescidlerden daha iyiyse de, kadınlarınızı mescidlere gelmekten alıkoymayın." (İmam Ahmed, Ebu Davud). Ümmü Nümeyd es-Saîdiyye bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Namazımı senin imamlığında kılmayı çok arzu ediyorum" der. Rasul-i Ekrem (s.a) şöyle cevap verir: "Namazını odanda kılman taraçada kılmandan hayırlıdır. Namazını evinde kılman, yakınınızdaki mescidde kılmandan hayırlıdır, namazını yakınınızdaki mescidde kılman ana mescidde kılmandan hayırlıdır." (İmam Ahmed, Taberanî). Ebu Davud, Abdullah İbn Mes'ud'dan aynı mealde bir rivayette bulunur.
Hz.Ümmü Seleme'ye göre Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadınlar için mescidlerin en hayırlıları evlerinin en iç bölmeleridir." (İmam Ahmed, Taberanî). Hz.Aişe, Emeviler zamanında hakim olan şartları görünce, "Hz. Peygamber kadınların bu tür davranışlarına şahit olsaydı, İsrailoğluları kadınlarına yapıldığı gibi, onları da mescidlere girmekten mutlaka men ederdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud).
Hz.Peygamber, Mescidi'nde kadınların girmesi için ayrı bir kapı ayırmış ve kendi zamanında Hz.Ömer de erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasaklayan kesin emirlerde bulunmuştu. (Ebu Davud). Cemaatle kılınan namazlarda kadınların erkeklerin arkasında ayrı saf tutmaları emrolunmuştur, ayrıca, namazın bitiminde Hz.Peygamber ve ashabı, kadınlar erkeklerden önce mescidden çıksınlar diye bir süre beklerlerdi. (İmam Ahmed, Buhari) .
Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Erkekler için safların en iyisi ön saf, en kötüsü de (kadınların safına en yakın olan) son saftır, fakat kadınlar için safların en iyisi en son saf, en kötüsü de (hemen erkeklerin arkasındaki) ön saftır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,Nesaî, İmam Ahmed.)
Kadınlar bayram namazlarına da katılırlardı. Şu kadar ki, erkeklerden ayrı kapalı bir yerde bulunurlardı. Hutbeden sonra Hz.Peygamber (s.a) kendilerine ayrıca hitabede bulunurdu. (Ebu Davud, Buhari, Müslim). Bir keresinde Hz.Peygamber erkeklerle kadınları kalabalık içinde yan yana giderlerken gördü ve kadınları durdurarak şöyle dedi: "Yolun ortasından yürümeniz doğru değildir, kenarlardan yürüyün". Bunu duyan kadınlar hemen duvar boyunca yürümeye başladılar. (Ebu Davud) .
Bütün bu hükümler, kadın-erkek karışık toplantıların İslâm'ın ruhuna bütünüyle aykırı olduğunu gösterir. Erkeklerle kadınların Allah'ın kutsal evlerinde namaz için yanyana durmalarına izin vermeyen İlâhî Kanun'un, onların okullarda, dairelerde, kulüplerde ve diğer toplantı yerlerinde serbestçe bir arada bulunmalarına izin vermesi düşünülemez.
5) Kadınların normal ölçülerde makyaj (süslenme) kullanmalarına izin, hatta bu konuda talimat vermiş, fakat aşırı makyajı (süslenme) kesinlikle yasaklamıştır. O dönemde Arap kadınları arasında geçerli olan makyaj ve süs çeşitlerinden aşağıdakileri lânetlemiş ve toplum için yıkıcı bulmuştur:
a) Daha uzun ve sık göstermek için saça fazladan yapay saç takmak,
b) Vücudun çeşitli kısımlarına dövme yapmak ve yapay benler meydana getirmek,
c) Belli bir görünüm vermek için kaşları yolmak veya daha açık bir görünüm kazandırmak için yüzdeki tüyleri yolmak,
d) Daha çok inceltmek için dişleri ovalamak, ya da dişlerde yapay delikler açmak,
e) Yapay bir renk ve görünüm kazandırmak için yüzü safran veya daha başka kozmetiklerle ovmak.
Bu talimatlar Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe, Esma bint-i Ebu Bekir, Hz.Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Emir Muaviye'den güvenilir ravilerce rivayet edilmektedir.
Allah ve Rasûlü'nün bu apaçık hükümlerini öğrendikten sonra, bir müslümanın önüne iki yol açılır. Ya günlük hayatında bu hükümleri uygulayıp kendisini, ailesini ve toplumunu, ortadan kaldırılmaları için Allah ve Rasûlü'nün böylesine ayrıntılı hükümleri koyduğu kötülüklerden temizleyecek, ya da bir takım zaafları nedeniyle bu hükümlerin bir veya bir kaçını çiğneyip, hiç olmazsa günah işlediğini bilecek ve bunu böyle kabul ederek, yaptığına fazilet etiketi vurmayacaktır. Bu seçeneklerin dışında, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerine aykırı olarak, Batı türü bir hayat tarzını benimseyenler ve sonra da müslümanlığı kimseye bırakmayıp, İslâm'da örtünme diye bir şeyin olmadığını açıkça iddia edenler, yalnızca itaatsızlık suçunu işlemekle kalmazlar, aynı zamanda cahilliklerini ve münafıkça inatlarını da sergilemiş olurlar. Böyle bir tavır, ne dünyada doğru düşünen biri tarafından onaylanabilir, ne de ahirette Allah'ın nimetine hak kazanabilir. Fakat gel gör ki, müslümanlar arasında yer alan ve münafıklıklarında öylesine mesafa katetmiş bulunan birtakım münafıklar, ilahi hükümleri gerçek dışı görerek reddetmekte ve gayrı müslim toplumlardan ödünç aldıkları yaşama biçimlerinin doğru ve gerçeğe dayalı olduğuna inanmaktadırlar. Böyleleri asla müslüman değildirler, eğer müslüman sayılacak olurlarsa, İslâm ve İslâmdışı kelimeler bütün anlam ve önemini yitirecektir. Eğer müslüman adlarını değiştirmiş olsalar ve İslâm'ı terkettiklerini açıkça ifade etseler, o zaman hiç olmazsa medenî ve manevî cesaretlerinin bulunduğunu söyleriz. Ama, bu kişiler tüm yanlış tavırlarına rağmen, kendilerini müslüman olarak sunmaya devam etmektedirler. Dünyada bunlardan daha bayağı bir insan sınıfı herhalde bulunamaz. Böylelerinden, böylesi bir karakter ve ahlâk taşıyanlardan her türlü yalan, hile, aldatma ve iffetsizlik beklemek mümkün değil midir.

Ares ares, bir alıntı ekledi.
18 Tem 2017

Şimdi, dört çeşit halkası olan bir zincirimiz olsa(adenilik asit, guanilik asit, sitidilik asit ve timidilik asit; kısaltmaları A, G, C ve T.) ve bunun yeni bir bireyin oluşması için gerekli bütün bilgiyi içerdiğini bilsek, bu sırrın halkaların sıralanmasında veya düzeninde yattığı sonucunu çıkarmamız gerekir.

Zincirin bu kadar çok anlam taşımasının başka bir açıklaması olamaz. Bilgi, böylece harita veya plan olmak yerine, düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu bir şeye, daha doğrusu tek boyutlu "yazılı" talimat dizinine dönüşür. Burada dille-benzetme (analoji) yapılabilir. DNA alfabesinin dört harfi var, ama bunlarla yazılabilecek mesajların sayısı sonsuzdur. Tıpkı iki harfli Mors alfabesiyIe (nokta-çizgi) söylenebileceklerin sınırı olmadığı gibi.

Hayatın Kökleri, Mahlon B. HoaglandHayatın Kökleri, Mahlon B. Hoagland

Türkiye'nin esrarlı dönüşümü
tarihin en gizemli ve sırlarla dolu adamlarından birisidir. hakkındaki ortada dolaşan negatif söylemlerin lozan ile ilgili olanlarını bir yazıda şöyle anlatmışlardır.

alıntıdır: burhan bozgeyik - milli gazete

hayim naum: lozanda bizi teslim, pardon temsil eden yahudi

tarihimizdeki büyük hatalar

bir yahudi’nin lozan heyetine dahil edilişi... yaklaşık 33 senedir yakın tarih üzerine araştırma yapmaktayım. bu sahada yazdığım eserlerin sayısı 20’yi geçti. ayrıca 12 ciltlik ve 6 ciltlik yakın tarih ansiklopedilerinin hem metin yazarı, hem a’dan z’ye yayına hazırlayıcısı olarak çalıştım. demem o ki, bu kadar mesâime rağmen hâlâ bir meseleyi çözebilmiş değilim. o da şu: hayim naum isimli yahudi, lozan’da türkiye’yi temsil eden heyete nasıl dahil oldu? kim dahil etti? adam türkiye’nin temsilcisi, ama vazifesini yapar yapmaz mısır’a gidiyor ve orada “hahambaşı” olarak hizmetine kaldığı yerden devam ediyor. işte bu nokta yakın tarihimizin “kara deliklerinden” birisidir.

hayim naum, türkiye’yi temsil eden heyete nasıl girdi, bilinmez. ama bilinen bir husus var, onun işin içine girişinden sonra türkiye’de çok şey değil, âdetâ iğneden ipliğe “her şey” değişti. öyleyse biz bilinmeyenler üzerinde değil de bilinenler üzerinde kafa yoralım. belki böylece bilinmeyenleri de bir nebze olsun bilme imkanına kavuşmuş oluruz.

lozan’daki görüşmelerin birinci safhası 22 kasım 1922- 7 şubat 1923 tarihleri arasında cereyan etmiştir. o tarihe kadar türkiye’deki “manzara-i umumiye” şu şekildedir:

a) idare şekli: idarenin her noktasında islâm mührü gözükmektedir. tbmm, 23 nisan 1920’de dinî bir merasimle ve duâlarla açılışından 9 gün sonra, 2 mayıs 1920’de anayasa maddesi mahiyetinde bir kanun çıkarmıştır. “3 numaralı kanun”un 1. maddesinde kurulacak bakanlıklar belirtilmektedir. buna göre protokolde 1. sırayı işgal eden bakanlık, “şer’iye ve evkaf vekaleti”dir. yani “şeriat ve vakıflarla ilgili konuları deruhte edecek bakanlık” ayrıca yine bu kanunla kurulan bakanlıklar arasında “adliye ve mezahip” bakanlığı vardır. (bknz:prof. dr. suna kili- prof. dr. a. şeref gözübüyük. türk anayasa metinleri, s. 88,türkiye iş bankası kültür yayınları. ankara: 1985)
bakanlıkların adlarından da anlaşılacağı üzere o tarihte, şer’î kanunlar yürürlüktedir. mahkemeler dört mezhebin içtihadına göre hüküm vermektedir. “adalet ve mezhepler bakanlığı” da bunun yerine getirilmesini denetlemekle mükelleftir.

tbmm’de 20 ocak 1921 tarihli ve 85 numaralı kanunla kabul edilen, “teşkilat-ı esasiye kanunu”nun, yani “anayasanın” 2. maddesinde şöyle denilmektedir: “icra kudreti ve teşri’ selahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili olan büyük millet meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.” (a.g.e., s. 91)

bu anayasa maddesine göre, “şeriata uygun kanun çıkarma yetkisi” tbmm’ne aittir.
1921 anayasasının 7. maddesi ise aynen şu şekildedir:
“ahkâm-ı şer’iyenin tenfizi [şeriat hükümlerinin uygulanması], umum kavâninin vaz’ı [bütün kanunların çıkarılması], tadili [değiştirilmesi], feshi, ve muâhede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye büyük millet meclisi’ne aittir. kavanin [kanunlar] ve nizamat tanziminde muâmelât-ı nâsa erfak [uygulamaları insanlara en uygun] ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâm-ı fıkhiye ve hukukiye ile [zamanın ihtiyaçlarına en uygun fıkhî hükümler ve esaslar ile] âdâp ve muâmelât esas ittihaz kılınır. heyeti vekilînin [bakanlar kurulunun] vazife ve mesuliyeti kanun u mahsus ile [özel bir kanunla] tayin edilir.” (a.g.e., s. 92)

b) idarecilerin konuşmaları: anayasa, kanunlar ve idare şekli işte bu şekilde iken, o devrin idarecileri de bu kanunlara uygun konuşuyorlardı.

ne olduysa, hayim naum’un işin içine girmesinden sonra oldu. türkiye’deki siyâsî ve kültürel tablo birdenbire ve 360 derece ters şekilde değişmeye başladı.

ingilizler; “türkiye islâmiyetle alâkasını kesmeli!” diyorlardı.
hayim naum isimli yahudi’nin lozan’da türkiye’yi temsil eden murahhas heyeti’ne nasıl dahil olduğunun tam olarak açığa çıkmadığını belirtmiştik. yakın tarihimizde tam olarak açığa çıkmayan bir başka husus da bu yahudi’nin temaslarıdır. ingiltere bu konuyu “devlet sırrı” gibi saklamaktadır. ancak bu konuda açığa çıkmış bazı bilgiler mevcuttur. necip fazıl tarafından yayınlanan büyük doğu mecmuası’nın 6 ekim 1950 tarihli nüshasında bu yahudi’nin temasları hakkında mühim açıklamalar yer almıştır. o tarihte, lozan’da türkiye’yi temsil eden heyetin başkanı ismet inönü hayatta idi ve yazılanlara en ufak itirazı olmamıştı.
bu dergide yazılanlara göre, hayim naum, lozan konferansı’ndan önce amerika ve ingiltere’de birtakım mahfillerde temaslarda bulunarak onlara şöyle demişti:
“siz türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. onlara ben islâmiyeti ve islâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.”
büyük doğu mecmuası’nda yer alan “lozan’ın içyüzü” başlıklı yazıda bu yahudi’nin yaptıkları ve onun temasta bulunduğu kişilerin sözleriyle ilgili şöyle denilmektedir:
“ingiliz murahhas heyeti reisi lord gürzon, nihayet en manidar sözünü söyledi.
dedi ki:
“‘türkiye islâmî alâkasını ve islâm’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.’
“lozan’da türk murahhas hey’eti başkanı bulunan ve henüz hakiki kasıtları anlamayan ismet paşa, bir aralık bütün hıristiyan emellerinin türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesatı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
“‘eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden...yani an’ane-i islâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri –yani ismet’in beslediği- azmin inkar edilmez delilidir.
harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, türk başmurahhasının, yani ismet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda türk milletine beslediği kat’î azimle ne kastettiğini ve bunu hangi maksat altında islamiyet düşmanlarına ivaz [karşılık olarak verilen şey, bedel] diye takdim ettiğini sormak lazımdır.
“lozan muâhedesinden sonra, ingiltere avam kamarası’nda, ‘türklerin istiklâlini ne için tanıdınız?’ diye yükselen itirazlara, lord gürzon’un verdiği cevap:
“‘işte asıl bundan sonraki türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. zira biz onları, maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.’
“artık bunun üzerine her şey apaçık anlaşılıyor değil mi?
“türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri tek kelime ile yahudiliktir. buna me’mur-u müşahhas kimse de, şimdi mısır hahambaşısı bulunan hayim naum’dur. bu hayim naum bu korkunç teşebbüse evvela amerika’da türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizm şeflerine, türk maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır.” (büyükdoğu, 6 ekim 1950, sayı: 29)

bu uyanık yahudi’nin yaptıkları ve sebep olduğu neticeler öyle bir yazıya sığmaz. “bir kişiden ne çıkar” denilmesin. tarihte pek çok örneğinin görüldüğü gibi, “bir kişi” çoğu defa milyonlara, hatta yüz milyonlara tesir etmiştir. hayim naum da bunlardan biridir. bu açıkgöz yahudi’nin pek çok gayesi vardı. gayelerinden bir tanesi de “beleş vatan sahibi olmak”tı.

hayim naum’un heyete girişinden sonra neler oldu?
lozan görüşmelerinin birinci safhasında (20 kasım 1922-7 şubat 1923), türkiye’yi temsil eden heyet büyük ölçüde, tbmm’de alınan kararlar çerçevesinde konuşmuş ve hareket etmişti. ne var ki, hayim naum’un heyette “resmen” yer alışından sonra durum değişecekti. 7 şubat- 6 mart 1923 tarihleri arasında devam edecek olan ikinci tur görüşmeleri esnasında ortaya bambaşka bir tablo çıkacak ve bu yeni tablo tbmm’de de şiddetli tartışmalara yol açacaktı.
lozan görüşmelerine gidilmeden hemen önce tbmm’de hâkim olan hava şuydu:
ülkede hâkim olan kültürel yapıdan aslâ tâviz verilmeyecekti. zaten bunun gündeme getirilmesi bile düşünülmüyordu.
misak-ı millî sınırlarından aslâ vazgeçilmeyecekti. (yani musul, kerkük, kıbrıs, batı trakya, adalar, hatay anavatana dahil olacaktı.)
yunanlılar; izmir, uşak, manisa, denizli başta olmak üzere pek çok şehri, kasabayı, köyü yakıp yıkmış, ege bölgesini viraneye döndürmüştü. bunlardan mutlaka harp tazminatı alınmalıydı.
24 temmuz 1923 tarihinde imzalanan ve ekleriyle birlikte 143 madde olan “lozan barış sözleşmesi”ne baktığımızda, tbmm’nin ilk görüşünden büyük sapmalar olduğu görülür. meselâ, sanki zaferi yunanlılar kazanmış gibi, batı trakya’yı ve 12 ada’yı yunanlılar almış, harp tazminatı için, “üzerine bir bardak soğuk su için!” denilmiş ve tek kuruş tazminat verilmemişti.
öte yandan uyanık ingiltere, kıbrıs’a ve ırak’ın petrol bölgesine, musul ve kerkük’e kısa zamanda el koyacak şekilde bir statü tespit ettirmiş, hatay bile anavatan sınırları dışında bıraktırılmıştı.
lozan’ın bu halini, tbmm’nin tasdik etmesi mümkün değildi. bu tasdik ancak, anlatması çok uzun sürecek, birinci meclis’in tasfiyesinden sonra mümkün olmuştur.
lozan antlaşması’ndan hemen sonra, idarede söz sahibi olan parti, islâmiyeti bütünüyle devre dışı bırakmayı, hatta islâm dininin yerine hıristiyanlığı kabul ettirmeyi tartışmıştır. bu konuda yüzlerce sayfa tutarında konuşmalar kayıtlara geçmiştir.

kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerden bir kısmı da hocalar üzerineydi. 19 ağustos 1923 günü kazım karabekir’in evine yemeğe gelmiş olan ismet inönü, “lozan’dan sonra yapılacak işler üzerine” görüş beyan ederken şöyle demişti:
“hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılâbı yapmazsak hiçbir zaman yapamayız.” (uğur mumcu, kâzım karabekir anlatıyor, s. 97)
lozan’dan sonra türkiye’de neler olup bittiği sır değildir. manzara-i umumiye şöyledir: bu ülkede hakim olan bin yıllık tarih ve kültür kanlı gözyaşı dökmektedir. hayim naum ise hahambaşı koltuğuna oturduğu mısır’da son derece mutludur ve avuçlarını oğuşturarak olup bitenleri seyretmektedir.

gelecekte hür tarihçilerin bu konuyu daha da derinlemesine araştırdıklarında ortaya çıkacağı üzere, esrârengiz bir simanın, yani hayim naum’un lozan’da türkiye’yi temsil eden heyete dahil edilmesi tarihimizdeki büyük hatalardan biridir

Kıvanç Yıldız, Puslu Kıtalar Atlası'ı inceledi.
 24 Oca 2016 · Kitabı okudu · 27 günde · Beğendi · 9/10 puan

İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

"Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı
2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası
3. Koyu, parlak siyah"
Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
Akçe: 1. Küçük gümüş para
Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
Akreb: Akrep burcu
Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
Âlem: Evren
Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
Aleyhillane: Lanet ona
Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
Âlim: Bilgin
Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
Alman Ektileri: ???
Alman Eküleri: ???
Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
Aza: Vücut parçası, organ
Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
Azat: Serbest bırakma,
Azül Taşı: ???
"Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:

“Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah’ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesi’nin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”"
Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
Banlamak: Bağırmak
Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
Barka: Büyük sandal
Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
Beher: Her bir 
Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
Bet: Kötü
Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
Bezen: (Bezek) Süs
Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
Biçare: Çaresiz
Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
Billur: Kesme cam, kristal
Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
Bucurgat: Vinç
Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
Camgöz: Takma gözlü.
Cedi: Oğlak burcu
Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
"Cendere: 1. Pres
2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek."
Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
Ceriha: Yara
Cevza: İkizler burcu
Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
Cühela: Bilgisizler, cahiller
Cümbüş: 1. isim Eğlence
Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
"Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması
2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai"
Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
"Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür.
2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)"
Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
"Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi.
2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır."
Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
"Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir."
"Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı
2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse"
Damla: Kalbe inen inme, felç
Damlalı: Felçli
"Daniska: Danimarkalı
Âlâ (İyi, pekiyi)"
Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
"Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü

Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
"Darülfülfül:
Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekteaynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
"Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.

Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
"Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
Keyfçi
Şarap İçen"
Demlenmek: İçki içmek
Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
Devi: Kova burcu
Devletlû: Devletli
Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
Dikke: İğne.
Dirim: Hayat, yaşam
"Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra ""Kesenize bereket"", ""Allah daha çok versin"", ""Ziyade olsun"" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
“Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır."
Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
"Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.

Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır."
Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
beş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
Düstur: Genel kural
Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
"Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
"Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir."
Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
Efkâr: Tasa, kaygı
Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
Efsun: Büyü
Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
Ehli işret: İçki içme erbabı
"Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun
2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi"
Ehlikeyf: İçki.
"El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça ""el-kimya""(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, islam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.

Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çağunlukla amacı ""Filozof Taşı"" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
Simya nedir?
Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir."
Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
Envai çeşit: Çeşit Çeşit