• 605 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    “Ruhunla temizle yüce aşkının kapısının önünü. O zaman olursun O’nun gerçek aşığı…”*
    Şark geleneği ve geleneğimizde aşkı ayıp sayarız. Daha düne kadar aşk sadece gönül işiydi, ancak günümüz aşkı ayaklar altına alıp bir erkek ve kadın arasında geçen bayağı bir çıkar ilişkisine çevirdi. Sayısız kişiye sorsan aşkı; genel olarak ya Ayşe der ya Fatma, ya Mehmet der ya Hasan. Ancak aşk bu değildir. Bu sebeple bizim çok aşk hikâyemiz vardır ama âşıklarımız çok azdır...

    Leyla ve Mecnun hikâyesi – bana göre hikâye değil, hikâyât’tır; hayattır. – daha İslamlaşmamış Arap kabilelerinde bir anlatı – Kadim Arap Masalları - olarak; sonradan ismi Mecnun olan Kays’ın Leyla’yla hüzünlü ve kavuşamadıkları aşklarını konu eder. Anlatı; Kays’ın Leyla’ya söylediği şiirler, söylentiler ve dahası yorumlardan oluşur. Hikâyenin asıl kaynağı Araplardır. Ancak günümüzde hikâye üç farklı toplulukta görülmektedir; Araplar, Farslar ve Türkler. Çok daha dramatik olduğu için benim asıl sevdiğim Leyla ve Mecnun hikâyesi aslında Farslardan çıkanlardır. Keza şöyle bir durumda vardır ki Romeo ve Juliet, Leyla ve Mecnun hikâyesinden daha dramatiktir. Zaten dram Avrupalı, hüzün ise şarklıdır.

    “İnsanlar, var olanı yok zannederler; yok olanın varlığına aldanırlar.” (Alıntı #42160031 )

    X. yüzyılda yazıya dökülen Leyla ve Mecnun hikâyesi birçok şaire ilham kaynağı olmuş; biz Türklere ise Gülşehrî’nin Mantıku‟t-tayr eserinin içerisinde Dâsitân-ı Leylâ vü Mecnûn başlığıyla yetmiş sekiz beyitlik bölümle karşımıza çıkar. Hikâye İslam’ın daha yayın olmasıyla içsel bir aşk anlatımına kavuşur. Eser 1534’te Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı almasından sonra:

    “Bizi arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur, âşık olana bizde âşık oluruz.”**

    Gönül dostumuz, kelime sarrafımız Fuzuli’nin Asker Kıran hükümdar Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat Seferi’nden sonra bir dost meclisine yolu düşer. Kelimelerini çatan dostlar; heybetli, arı ve duru kelimeler, cümleler karşısında mest olur ve Fuzuli’ye derler ki; Araplar ve Acemlerde bir Leyla ve Mecnun hikâyesi vardır ancak bizim dilimizde yoktur. Neden sende yazmayasın! Buradan sonra Fuzuli’nin edebi kişiliği konuşur ve 1535 yılında Üveys Bey’e Leyla ve Mecnun Mesnevisini sunar.

    Bana göre Leyla ve Mecnun hikâyesinin en hakikatli yorumu, dilimden ve yüreğimden düşürmediğim; “Leyla ve Mecnun bir eser değil şaheserdir. Leyla hakikat sırrıdır; Mecnun ise hakikati arayan insan ruhudur. Leyla Hak’tır, Mecnun ise Hakk'ı arayan kuldur.”

    “Eğer Fuzuli ''güzellerde vefa var" derse, aldanma;
    Çünkü şair sözüdür bu, elbette yalandır.” (Alıntı #42170423 )

    Ve Mecnun; Kâbe’ye dertlerine deva bulmaya yola çıkanda; Kâbe’yi gören her kişinin elleri semaya kalkar ve duaya başlar. Ancak Mecnun der ki; “Kâbe’nin örtüsü Leyla’mın saçlarına ne kadar benzer.” Kapısının önünde yatan sevimsiz, uyuz çomarı gören herkes kovar, iter, uzaklaştırır ve yine Mecnun o köpeği kucağına alır. Sever, okşar ve gözlerinden öper; çünkü o Leyla’nın bekçisidir, onun gözleri Leyla’yı gören gözlerdir. Mecnun Sûret’ten geçip Sîret’e kul olandır. Mecnun’u anlamak akıl işi değildir; akıldan çıkanın işidir. Madde dahi ahdine vefa gösterirse sonunda cevher olmaya layıktır...

    Eserde aşkın ve hüznün yanında; dönemin toplumsal yapısını görmekte mümkündür. Kişilerin bakış açılarını, başkalarının kendi üzerlerinde düşündüklerinin ne kıymetli şeyler olduğunu, “aşk” ve “güzelliğin” felsefi yanlarını şiirsel olarak bulmaktayız. Genel olarak da toplumumuzda bize ait olan hikâyeler toplum beklentileri üzerine göre anlatılır veya hikâye edilir. Mesnevi dîbâce, tevhit, münacat, naat ve miraç ve Kanuni Sultan Süleyman’a övgü ile başlar. Bu zorlu sınavı ve kitabın yazım aşamasına da değinir.

    Kitabımız Yapı Kredi Bankası Yayınları’na ait olup, 2002 2. Basım olarak Kazım Taşkent Klasik Yapılar Dizisi’nden çıkmıştır. Yazar hayatı ve çevirmen kişiliği hakkında açıklamaya gerek yok; Fuzuli ya da çevirmen Muhammed Nur Doğan edebi kişiliği derinlerde olan iki önemli şahsiyettir. Eserin çevirisi belki de en iyi olan kitaptır. Toplamda 3098 beyitten oluşmaktadır. Ancak beyitler düz yazıya aktarılmış, açıklamalar ve notlar ile bezenmiştir. Sayfa kalitesi normalin çok üzerinde muazzam denecek kadardır. En az içi kadar kitabın dışı da doludur. Eser sonunda ise 22 tane hikâyeye ait muazzam güzellikte minyatürler bulunmaktadır.

    “Kemal sahipleri açıkça bilirler ki, güzellikle aşk ikizdir.

    Aşk dünyanın bütün gerçeklerini gösteren bir ayna; güzellik ise onun cilasıdır;

    Güzellik olmasa, aşk ortaya çıkmaz; aşk olmasa, güzellik belli olmaz.

    Güzellik olmasa aşktan ne fayda? Aşk sahiplerini maşuklar olgunlaştırır.

    Aşk olmazsa, güzellik hor ve zelil olur; güzellik sahiplerinin pazarı aşk ile sürüm bulur.

    Ne onsuz bunun neşesi vardır; ne de bunsuz onun ortaya çıkma imkanı....

    Mecnun, meclis aydınlatan bir mum idi; Leyla ise onun gönül yakıcı ateşi ...” (Alıntı #42206435 )

    Ve son olarak; Feridüddin Attar, Fuzuli, Mevlana, Şeyh Galib, Yunus Emre, Nabi, Nedim, Tapduk Emre gibi nice şark edebiyatının şairi ve önde gelen düşünce adamlarının aşkı içselleştirip, gerçeği sorgulamada aşkın kullanılmasını gerek görerek; hem toplumu hem de kendinden sonra gelenlere birer kılavuz oldukları için gönülden teşekkür ederim.

    Sözün özü; aşkı içselleştirip, Leyla’dan geçip Mevla’ya varmak isteyenlere bire bir devadır kitap. Okunması kolay ve keyiflidir. Ayrıca kendi kültürümüzün devamını sağlamak için bu toplumlarda doğan her bireyin okuması ve okutturması gereken naçizane bir eserdir. Bu sebeple aşırı okunulası ve şiddetle tavsiye edilesidir.

    Sevgi ile kalın.

    1 – Bab’ Aziz filminden bir replik.
    2 - Bilinmiyor.

    Bu şaheser Osman Y. abimin #41656188 nolu okuma etkinliği sebebiyle okunmuştur. Teşekkür ederim.
  • 528 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yazarın tarihle iç içe geçmiş romanlarını daha çok seviyorum. Bu da en güzellerinden biriydi. İkinci sıraya yerleşti. Bu sefer konu Fatih Sultan Mehmet. Günümüzde geçen cinayetler ile tarihsel konuyu çok iyi kaynaştırmış. 500 küsür sayfa su gibi gidiyor. Okuduklarıma göre Ahmet Ümit sıralamam:
    1. İstanbul Hatırası
    2. Sultanı Öldürmek
    3. Elveda Güzel Vatanım
    4. Patasana
    5. Bab-ı Esrar
    6. Beyoğlu Rapsodisi
    7. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi
  • 400 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Günümüzde Güneydoğuda ve 2700 yıl önce Hititlerde geçen iki farklı hikaye var. Hikayeler verilmek istenen mesaj itibariyle birleşiyor. Yine sürpriz bir sonla bitiyor ancak Ahmet Ümit okuyanlar katili tahmin edebilir. Tarihle iç içe güzel bir polisiye roman...

    Okuduklarıma göre Ahmet Ümit sıralamam:
    1. İstanbul Hatırası
    2. Elveda Güzel Vatanım
    3. Patasana
    4. Bab-ı Esrar
    5. Beyoğlu Rapsodisi
    6. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi
  • Bir önsöze bu kadar sinirleneceğimi hiç zannetmezdim.

    Salt bilgi edinme amacıyla aldığım bu kitaptan, tarafsızlıktan son derece uzak, kendi düşüncesini mutlak doğruymuşçasına belirten yorumlar görmek midemi bulandırdı.

    Örnek-1 (Arka Kapak)
    ‘’Dünya üzerinde hayat başladıktan milyonlarca sene sonra, varlıkların en güzeli, en şereflisi, en mükemmeli olan insan yaratıldı.’’

    Varlıkların en ‘’en’’i olan insan tanımlaması ile antroposantrizm (insan merkezcilik) yaparak hafiften ne işler çevireceğimizin işaretini verelim.

    Örn-2 (Aynı yer)
    ‘’İnsanlar yeryüzünde görülüp ve düşünmeye ve hayal kurmaya başladıkları zamanlarda kâinatı ve kendilerini yaratan Tanrıyı aramışlardır.’’

    Eee bunda ne var, diyebilirsiniz ilk başta. Şuna dikkat edin: ‘’Tanrıyı’’. Neden büyük harf? Çünkü, tanrıyla kast edilen tek ve belirli bir tanrı. Örnekle açıklarsak, Yunan tanrıları (dikkat edin küçük) vardır ve bir de, örneğin, İslam’ın Tanrısı (büyük) vardır. Demek istediğim şu ki hangi veriye dayanarak tüm insanların o ‘’Tanrı’yı’’ aradığını iddia ediyorsunuz? Burnuma kötü kokular geliyor, devam edelim.

    (Ayrıca, cümlede ‘’kâinatı ... aramışlardır’’ yargısı geçer, ne kadar saçma? Oraya araştırmak, keşfetmek benzeri bir fiil koyacaktınız da unuttunuz herhalde.)

    Örn-3 (Aynı)
    ‘’Esasen insan yaradılışı itibariyle yaradanı aramak fıtratında halkedilmiştir. Henüz ilmin ışık tutamadığı ve tarihin kaydedemediği, mazinin o karanlık devirlerinde insan, Tanrısını bazen güneşte, bazen yıldızda, bazen denizde, bazen ateşte aramış ve kendi aklınca bulmuş sanarak temsilî heykelini yapmış, mabedini inşa etmiş ve ona tapmıştır.

    Güleceğim aklıma gelmezdi, o ilk cümle anlatım bozukluğundan can çekişiyor. Farklı bir ‘’Bab-ı Âli yüksek kapısı’’ hatası. Hem ‘’insan yaradılışı itibariyle’’ diyorsun hem de yaratılış anlamına gelen ‘’fıtrat’’ı kullanıyorsun, bir de yaratmak anlamına gelen ‘’halketmek’’i üstüne sos yapıyorsun.

    İşsazı İşsizi İşsassız.
    Yaradanı Yaradılışı Yaradılışsız.

    ‘’Tanrısını arıyor’’ hakkındaki düşüncemi tekrar etmeme gerek yok sanırım. Fakat, yazarın aynı cümlede kullandığı kalıbı ben de kullanacağım: kendi aklınca bulmuş sandığı ‘’Tanrısını’’.

    Örn-4 (Aynı)
    ‘’Şu bir gerçek olaydır ki, mağaralarda yaşayan en iptidai insandan, atom devrinin en mütekâmil insanına gelinceye kadar ‘’insanlık’’ hiçbir zaman Tanrısız kalmamış ve Tanrısız yaşamamıştır.

    Hadi canım? Teist olmayanlar(ateist, agnostik, deist) yalan mı söylüyor yani?

    Gidiyoruz alıyoruz adamın kitabını, mitoloji denen şu güzel alanı öğrenmek için, önsözünde saçma sapan şeylerden bahsediyor, kendi bildiğinin doğru olduğunu ve buna her yerde tanık olabileceğinden bahsediyor. Çok meraklıysan, bilimsel bir tez yaz, her insanda ‘’Tanrı’’ya inanma içgüdüsünün olduğuna dair, psikolojik verilerle de destekle. Ya da felsefe mi yapmak istiyorsun, üzgünüm ama bunun yeri, bir mitoloji kitabının önsözü değil.

    Örn-5 (10.Sayfa)
    ‘’Göklerde dönüp dolaşan, tanrı ve tanrıçaların adlarını taşıyan irili ufaklı yıldızlar, kendilerini, kendileri gibi sayısız yıldızları, daha başka birçok güneşleri yaratan ve çok kudretli olan, eşsiz, büyük bir varlığın kendilerine çizdiği yolda, onun koyduğu kanuna boyun eğerek, hiç şaşmadan, birbirlerine çarpmadan, bir saniye gecikmeden, baş döndürücü bir hızla uzayda dönmektedir.’’

    Yıldızlar çapışmıyormuş. Ayrıca bu evren görüşü önemini yitireli yüzyıllar oldu.

    Örn-6 (14.S)
    ‘’Hangi devirlerde yaşamış bulunursa bulunsun, hangi renkten, hangi ırktan olursa olsun, hangi dille ibadet ederse etsin, hangi mabudun önünde eğilirse eğilsin ‘’insan’’, hulus sahibi ise, hakikatte şu veya bu şekilde hep aynı tanrıya tapmıştır ve tapmaktadır.’’ (hulus=içten, samimi)

    ‘’Hulus sahibi’’ insanların aynı Tanrı’ya taptıklarından nasıl emin olabiliyoruz?
    Böyle düşünmeyenler ‘’hulus sahibi’’ değiller midir?

    Neyse, fazla söze gerek yok. Bundan sonra bakmamız gereken ve en önemli olan şey yazarın bu görüşlerini bilimsel bir dille yazılması gereken eserine yansıtıp yansıtmadığıdır. Her ne kadar zor olsa da önsöz göz önüne alınmadan değerlendirme yapılmalıdır.

    Kitabı bitirdiğimde devamı gelecektir.
  • 408 syf.
    ·14 günde
    Merhabalar. Uzun zaman oldu doğru düzgün inceleme yapmayalı :)

    Ilk defa Ahmet Ümit kitabı okudum ve kalemini bu kadar geç keşfettiğim için kendime çok kızdım. Dini tasvirler o kadar güzel işlenmişti ki yazım hatalarını umursamadım. Ve kitabı okurken kendimi o kadar çok sorguladım ki şimdiye kadar hiçbir kitap bunu yapmayı başaramamıştı.
     
    Kitap Karen Kimya Greenwood ve onun Londra'dan başlayıp dervişler şehri Konya'ya kadar uzanan hayat yolculuğunu anlatıyor. Baş karakterimiz Karen -her ne kadar kendisi sevmesede ben Kimya ismini daha çok sevdim- Londra'da bir sigorta şirketinde çalışmakta. Ve şirkete bağlı Konya'da bulunan bir otelin yangın sonucu sigorta ödemesi istemesi sayesinde -veya yüzünden orasını pek bilemiyorum halen- küçük yaşta onu ve annesini terk eden babasının şehri Konya'ya gelmesini ve bu şehirde yaşadığı şeyleri anlatan bir kitap Bab-ı Esrar.

    Kitap benim için aydınlatıcı bir kitap oldu. Konya'da yaşamama rağmen kültürel mirasımızı, Şems-i Tebrizi'yi ve Mevlana'yı hiç araştırmadığımı kafama dank ettiren bir etkiye sahip. Kitap işleyişini çok sevdim arada gereksiz betimleme ve aşırı detay sorunları vardı sadece puanları da ordan kırdım zaten. Ama Şems ve Mevlana arasındaki dostluğun, aşık maşuk ilişkisinin güzelce anlatıp detaylandırıldığı güzel bir kitaptı bana göre.

    Buna benzer eserleri okurken bir elim sürekli telefona gidiyordu hep. 1 ay boyunca elimde sürünen kitapların olduğunu bilirim ama bu kitap bazı yerleri hariç okudukça okutuyor kendini. Son olarak bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Iyi okumalar  :)

    "Ve yaşam ne kadar acımasız, insanlar ne kadar kötü olursa olsunlar; onları kendilerinden başka kurtaracak kimse yoktur."
  • 312 syf.
    ·45 günde·Beğendi·10/10
    Günlük hayatta orda burda duyduğumuz önemli olayların kısa tarihi. Benim çok beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Tavsiye ederim.
    Uzun bir açıklama yazmıştım. Silindi. Nasip.
    Kitap tanıtımından içeriğini yapıştırıyorum;
    1 Mayıs 1977, 5 Nisan Kararları, 6-7 Eylül Olayları, 6 Gün Savaşları, 11 Eylül, 12 Eylül Darbesi, 12 Mart Muhtırası, 24 Ocak Kararları, 28 Şubat, 150'liklerin Sürgünü, 1957 Suriye Krizi, 1958 Berlin Buhranı, Adnan Menderes'in Uçağı Düştü, Anadolu Parsı, Bab-ı Ali Baskını, Bağdat Paktı, Batı Trakya Türk Devleti, Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey'in İdamı, Bozkurt-Lotus Davası, Cengiz Topel Olayı, D8 (Developed 8 Country), Dörtlerin Dönüşü, Dörtlü Takrir, Ecevit-İnönü Mücadelesi, Ekrem König Davası, Enver Paşa'nın Ölümü, EOKA Olayı, Gece Yarısı Ekspresi, Haşhaş Krizi, Hatay'ın Bağımsızlığı, Hicaz Demiryolu, Hocalı Katliamı, İndependenta Faciası, İran-Irak Savaşı, İran İslam Devrimi, İsrail Devleti'nin Kuruluşu, Kâbe Baskını, Kırım Türklerinin Sürgünü, Kitapçık Krizi, Kore Savaşı, Kosova'da Nato Harekâtı, Körfez Savaşı, Kuzey Yıldızı, Küba Krizi, Madımak Olayı, Marshall Yardımı, MC İktidarı Devrildi (Güneş Motel Olayı), Mısır'da İhvan Hareketi, Missouri Zırhlısının Türkiye Ziyareti, Naim Süleymanoğlu'nun Türkiye'ye Kaçışı, Nihat Erim Suikastı, Orly Katliamı, Özal Suikasti, Özgürlük Heykeli, Papa Suikasti, Refah Vapuru Faciası, Sadabad Paktı, Saddam'ın Devrilmesi ve Irak, Sovyetlerin Afganistan'ı İşgali, Srebrenica Katliamı, Struma Faciası, Sultan Galiyev, Suriye'de Hafız Esad Darbesi, Süveyş Krizi, Talat Paşa'nın Öldürülmesi, Türkçe Ezan, Türkiye Komünist Fırkası ve Mustafa Suphi, Türkiye'ye Silah Ambargosu, U-2 Olayı, Üsküdar Vapuru Faciası, Vecihi Hürkuş, Vietnam Savaşı…

    Tarihimizin dönüm noktalarının anlatıldığı bu kitapta merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını bulabileceksiniz.
  • 592 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba arkadaşlar. Bu incelememiz her zaman olduğu gibi Tarihsever arkadaşlara ayrılacak. Bir tarih kitabı olması ve İlber Hocamızın yazması nedeniyle de gene uzuuun (şaka şaka) bir inceleme olacağından heralde Spoiler-Tanıtım vs yazmama lüzum yoktur. Varsa da yazdık zaten. Her bölümün incelemesinin yanında elimde olsa başlık başlık da inceleme ekleyeceğim. Neyse, haydi Bismillah.
    Kitabımız aslında ta 1979 yılına uzanıyor ama 2007 yılında yoğun baskı ve şiddet (!) sonrası hocamız tekrar gözden geçirerek kitabı yayına hazırlıyor. Eh, ellerine sağlık demek lazım.
    --- 1. Bölüm ---
    Bu bölümde Sasaniler döneminde İran ve Bizans’ın yönetim yapısını inceliyoruz. Eyalet Yönetimleri, Hukuki Yapı, Toprak Rejimi, Kentsel ve Ticari Örgütler de bahsedilen alanlar. Neden İran ve Bizans derseniz, bahsedilen dönemde (3. yüzyıl) bu bölgede bulunan ve savaşan 2 devlet bunlar diyebiliriz.
    --- 2. Bölüm ---
    İslam Devtinde Yönetim başlığı altında Yönetim Örgütü, Görevliler ve Büroları, Hukuk Sistemi, Vergi ve Yargı Örgütü, Arazi Rejimi ve İslam Şehirleri sonrası bir de Sonuç kısmıyla toparlama görüyoruz. Peygamberimiz döneminde Arap bölgesi dışına çıkamayan Müslümanların, Ömer sonrası dönemde nasıl geliştiği ve bu gelişimin Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde yeni bir oluşum getirdiği üzerine açtık bahsimizi.
    Burada özellikle dikkatimi çeken bir noktadan bahsedeceğim. Bu dönemde İslam henüz yeni. Peygamber vefat etmiş lakin mirasçıları var. Kavgalar da ortaya çıkıyor ama bölgede bir Arap üstünlüğü söz konusu. Buna rağmen İslam toplumu Hukuk’u alacağı yer olarak Kuran yerine; Roma, Bizans ve Sasani sistemlerini tercih ediyor. Bunun çarpıklığı aklımı oldukça çeldi diyebilirim.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde “Ortaçağlarda Akdeniz ve İtalyan Denizci Devletleri” başlığını görüyoruz ancak dikkatimi çekti. Böyle bir kural var mı yoksa sırf gözümüze mi hoş geliyor bilmem ama başlıklarda bile bağlaçları yazarken hep küçük yazıyoruz. Nedenini de bilmiyorum.
    Tabi konumuza dönecek olursak bu devletleri; Amalfi, Pisa, Cenova, Floransa ve en önemlisi –yani bilineni- Venedik olarak sıralayabiliriz.
    --- 4. Bölüm ---
    Her ne kadar bu bölümde 12. YY ve 13. YY Anadolu üzerinde durulsa da Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve diğer Beylikler yanında 14. YY başında Doğu Avrupa ve İlber hocamızın asla vazgeçemediği Ortadoğu üzerine de değiniyoruz. Mesela aklımda en çok kalan Bulgarların yaşadığı ve geliştirdiği Avrupa’da bir anda nasıl çöktüğü ve Osmanlı’nın hakimiyetinin kolaylaşması hadisesi oldu.
    --- 5. Bölüm ---
    Osmanlı’nın Toprak Sistemi üzerine konuştuğumuz bu bölümde, Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkışını değerlendirmeden tabii ki olmaz, Tımar Sistemini ele arak başlayıp; Vergi ve Kırsal Hayattan, isyanlara, hatta yetmezmiş gibi bu sisteme ilişkin teorilere de yer tutuyoruz.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölüm, kitabımıza ait en uzun bölümlerden birisi. (110 sayfa) Osmanlı Devletinin Merkez ve Taşra Örgütü buraya konu ediniyor ama Osmanlı Padişahı ve Saray Yaşantısı, merak edilen Hilafet ve devletin Şeriat devleti olup olmadığı konularına değiniyoruz. Saray Teşkilatı, Divan-ı Hümayun, Sadrazamlık, oldukça merak ettiğim Bab-ı Ali konusu, Maliye, İlmiye, Ordu, Donanma… Bunların yanında Amerika’nın şuan kullandığı yapı olan Eyalet Sistemi ile bunun yapı ve idaresi konuları bizlere dolu dolu anlatılıyor.
    Bunların yanında üzerinde en çok durulan konular tabii ki yönetim sistemindeki o karışıklığı nasıl düzene oturttukları ve düzenin nasıl dağıldığı ile ilgili. Bununla beraber Kadı konusunda da öyle detaylı çalışma vermiş ki; bize 2 satır anlatılıp geçilen yerdeki bu sistemi böyle görünce insanın ağzı açık kalıyor desek yeridir. Şimdi hakimler bile bütün anayasayı bilmek zorunda değil. Avukatlar yasada bulunan maddeler ve boşlukları yakalamayı başarıyor. Bunu göz önüne alınca o dönemin kadılığı hususunda da çok şaşırdığımı belirtmeliyim. Zaten görevlerini tek alıntıda paylaştım. Görmüşsünüzdür.
    --- 7. Bölüm ---
    Çok detaylı bir konuya değindiğimizi söyleyebilirim. Konumuzun adı Osmanlı Şehirleri ve Ulaştırma. Konu böyle olunca uzunluğunu tahmin edebilirsiniz. Bölümü 2 başlık altında inceliyoruz. Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme ile Osmanlı Şehirlerinin Yapısı bu konu başlıklarımız.
    Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme bölümümüzde Endüstriden önce toplumdaki ulaşım sıkıntısına dikkat çekiliyor ki günümüzde bunu Doğu-Batı ayrımıyla da anlayabilirdik. Tabi Doğu bölgesinde gün geçmiyor ki yeni proje yapılmasın. Neyse bu bizim konumuz değil biz geçmişe bakıyoruz şimdi.
    Diğer konumuzda Osmanlı Şehirlerinin Yapısı ve Kurumsallaşması. Burada da şehrin mekânsal yapısı, yönetimi, modern şehir yönetimine neden geçildiği, yapısal özellikler, Avrupa şehirleriyle karşılaştırmalar yapılıyor. Üretim ve esnaf loncaları, narh işlemi, iaşe ve ibate (yiyip içme ve barınma), mahalle idaresi ve yapısı, altyapı ve hizmetler, en önemli konulardan ve gelir kaynaklarından biri olan Vakıflar, Yapılar ve Gayrimüslim denilen gruba dair yapılan şehir faaliyetleri bizim ana konularımızı oluşturuyor.
    --- 8. Bölüm ---
    Bölümümüz Siyasal ve Toplumsal Değişme Dönemini ele alsa da bunun temel kaynağı 2. Viyana Kuşatması olarak geçer. Viyana Kuşatmalarının başarısızlığı ve ardından gelen antlaşmalar ile Osmanlı’nın eski gücünde olmadığı, önceden vezirini başka bir ülkenin kralına eş tutan İmparatorluğun; halkının dahi padişahını umursamadığı bir döneme hızlı geçiş evresi olarak nitelendirebiliriz.
    Klasik Osmanlı düzenin birkaç yüzyıl daha kendini idare etmesi ama sonunda bozulması, Siyasal ve Sosyal değişmeler ve bunlara ayak uydurulamaması, Orta Anadolu’da gelenin gideni aratmaması ve yüksek enflasyon nedeniyle bunun acısını vergi veren köylünün çekmesi gibi olumsuz durumlar detaylı olarak ele alınıyor. Şunu da net söyleyebilirim ki, Halil İnalcık gerçekten de muazzam bir Osmanlı Tarihçisi ve eserlerini kaliteli baskı olarak yapan bir kurum maalesef YOK. Çünkü bizde tarihten sıkılmayan, seve seve okuyan kitle (bu işi yapan araştırmacı ve eğitimci zümre hariç) neredeyse yok gibi ve bu yokluk nedeniyle bu tarz işlere zaman harcanmıyor. Yazık.
    --- 9. Bölüm ---
    Tanzimat Dönemi – Yönetimin Modernleşmesi de sondan önceki bölümümüz. Tanzimat nedenlerinden başlayarak, Merkezi İdarede (Eğitim, Yargı, Hukuk vs) modernleşme, Taşra Yönetimi ve tabii Tanzimatın genel etki tepkileri işleniyor. Bir de son olarak ek bölüm ele alınmış ve Osmanlı Toplumunda Millet Sistemi olarak biraz derin bir bahsimiz var.
    Geç başlayan Türk Milliyetçiliği ile birlikte belediyecilik üzerinde de sıkça duruluyor. Bir Türk yurdunda nasıl olur da Türk Milliyetçiliği bu kadar geç başlar derseniz; aslında başlayan bir kavram hatta bir ülkü olan bu durum daha sonra unutulmuş, 4. Murad zamanında biraz hatırlansa da onun akabinde gene unutulmuş, modern tabir ‘Globallik’ adı altında gelişim yerine değişim yutturulmaya çalışılmış ve bunda da başarılı olunmuştur. Burada da dış devletlerin etkilerinin ne derece önemli olduğunu görüyoruz.
    Burada üzerinde durulan Millet konusundan bahsetmiştim. Bu konu aslında DİN odaklı bir merkez konusu ama dikkatimi çeken bu hak dinleri yaşayan her grubun kendi adetini yaşaması ve birbirine ne olursa olsun karışmaması geliyor ki bir İslam İmparatorluğunda bunu önceki devirde yalnızca dünyanın en büyük Hümanisti Fatih Sultan Mehmed Han yapmış olunca, gözüme hoş göründü. Ben Elhamdülillah Müslümanım lakin herkes benle aynı görüşü paylaşmak zorunda değil ve isteyen istediği inancı yaşamalıdır diye düşünürüm hep. Bunu burada da görebilmek; Osmanlıyı kötüleyenler adına bir kapak hatta logar kapağı mahiyetindedir. İyi olmuş bu çalışma. (Kaynak için s.454)
    --- 10. Bölüm ---
    Bu bölümde, Tanzimat olayına tam da başlıktaki gibi Genel Bir Bakışta bulunuyoruz. Burada dönemin bürokratları ve bürokrasisi incelenmiş, maliye üzerinde (saray özellikle) durulmuş, Taşra idaresi ve modern Osmanlı belediyelerinden bahsedilmiş. Bu idarenin nasıl kontrol edildiği, meşrutiyetin etkileri ve merkezi hükumetin yeniden yapılanması üzerinde durulmuş. Tabii en sonda da olaylı padişah –Ruhu Şad Olsun- 2. Abdülhamid dönemine bir vurgu yapılmış. Anayasal olarak.
    Tanzimat üzerinden aslında kaybolan ve geri getirilmeye çalışılan bir Türkçe üzerine duruluyor ki burada aslen Türk olmayıp da Türk’e ve Türklüğe hizmet eden birinden bahsedeceğim. Galatasaray Futbol Kulübü kurucusu Ali Sami Yen’in babası merhum Şemseddin Sami Bey’den bahsediyorum. İkisinin de ruhu şad olsun.
    Böylelikle güzel bir Tarih kitabının daha sonuna geldik. Aslında İlber Ortaylı hocama ait birkaç kitap daha var ama hepsini şimdiden tadarsam ilerde lezzetli bir şeyler bulamama ihtimalim yüksek diye neredeyse ayda bir Tarih okuyorum. Napayım elimde olsa 50 kitabını da alır hemen başlarım ama böyle değerli tarihçi hocalarımız o kadar az ki insan ne kadar uzatırsa o kadar faydalanıyor. Yani en azından bana öyle geliyor.
    Cümleten Allah’a emanet olun. Mutlu tatiller geçirin inşallah arkadaşlar. Bir de böyle güzel olduğunu düşündüğünüz, okumamı isteyebileceğiniz kitaplar varsa yorum yahut mesaj atarsanız sevinirim. Hazır hafta sonu gelmiş, fırsatım varken temin ederim. Kitaplı Günler..