Giriş Yap
208 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi? Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak. Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var. İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar. Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz. Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım: “Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan? Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün. Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz. Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
Fahrenheit 451
8.0/10 · 71bin okunma
·
38 yorumun tümünü gör
Reklam
163 syf.
·
Puan vermedi
Yaşanmamış Yaşam, Yaşamaya Değmez "Ah Raif!"
Kitabın detaylı video incelemesine şuradan ulaşabilir ve dilerseniz salt kitaplarla dolu kanalıma abone olabilirsiz: youtu.be/fgb3kO0oSik Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir". Kitap, erken kaybetmesek kim bilir yazınımıza ve okuma kültürümüze daha neler neler katabilecek olan Sabahattin Ali’nin üç eşsiz ve ağır romanından birisi. Kitabın özüne geçmeden önce belirtmeliyim ki kitap müthiş akıcı. Dur durak bilmez bir okuma arzusu aşılıyor insana. Dili dipnot açıklamaları olmasa daha da ağır olabilecekken ve dipnotlara rağmen gene de bazen sözlük gerektirirken bunca okuma arzusu uyandırması gerçekten de çok etkileyici. Kitabın iki bölümden oluştuğunu söylemek mümkün. Şimdi ilk bölüme bir göz atacağız. İlk bölümde, karakterlerimiz, bize anlatımı yapan “yeni gelen memur” ile kitabın özünü bize nakleden Raif Efendi tanıtılıyor. İşsiz kalıp bunun getirdiği psikolojik “yaptırımlarla” hayatı başkaca anlamaya çalışan eski bir “bay”. “Dönem burjuvası" mektep arkadaşı tarafından "Haydi bakalım!" telkiniyle sırtı okşanan bir yeni memur. Herkese bay, bayan denildiği sıralarda hâlâ kendisine “efendi” denilen bir Raif. Raif tanıtılırken Raif’in çalışkanlığını ve fakat buna rağmen hor görülmesini, azarlanmasını, iftiralara maruz kalmasını seyrediyoruz. Almancayı çok iyi bilmesine rağmen “dil bilmiyor” diye kötülenmesine karşı cevap vermeksizin sessizce işine gücüne bakan, kendi dünyasında kalan Raif’in bu hâllerinin sebebini merak ediyoruz. Dil bilmedikleri hâlde iki üç sözcükle dil biliyormuş tavırları takınan “baylar” ve “bayanlar” gibileri bile varken Raif Efendi, dilini dillendirmiyor. Neden peki? Çünkü Raif’in derininde başka ‘şey’ler var. "Ah Raif!" İşte kitap da bu ‘şeyler’i bize anlatacak ilerisinde. Yine bu bölümde psiko-sosyal bir vurguyla karşılaşıyoruz. Raif Efendi tanıtılırken, onun ve hanımının kendi evlerindeki tutumları, standart bir toplumsal kabulü anlatıyor insana. Bu konuda içerik bize “Bir şeyi birileri için gönüllü olarak düzenli biçimde yaparsanız bu sizin için bir görev addedilir ve yaptığınızın hiçbir ehemmiyeti kalmaz.” gerçekliğini, kendi yaşantımızda da deneyimlediğimiz bir ‘ah’ı hatırlatıyor. Karakterimizin yaşadığı ev için yaptığı fedakârlıklar, evde yaşayanlara artık bir normalite olarak gelmekte ve kimse "Sağ olasın Raif Efendi" dememekte mesela. Bunu, yaşanmışlıklarla anımsayanlarımız muhakkak olacaktır. İlk bölümdeki bu bahsi geçen meselelerin ardından, ikinci bölüme geçiyoruz. Nasıl geçtiğimizi söylemeyeceğim. Çünkü bunu söylemek gene kitabı vermek olacaktır. O sebeple sadece bölümün içinden azıcık bahsedeceğim: Kitabın asıl içeriği, Raif Efendi'nin hikâyesi, yani kitabımızın ikinci bölümü, 46. sayfada başlıyor. Bu sayfaya kadar, tamamen bir karakter tanıtımı ve analizi ile, gerçekten de çok net anlatımlarla kitaptaki ana muhatabımız olan herkesi ince ince tanıyoruz. Ardından anlatımız, kitabın asıl içeriğiyle biçimleniyor. Erkeklere, kadınlara ve genel olarak da ikili ilişkilere, daha da derin geneliyle de birbirine karşı duygusal bağları bulunan kişiler arasındaki ilişkilere dönük müthiş tespitler içeren ikinci bölüm, kitabın ana gövdesini oluşturuyor. Örneğin kadın ağzından erkeklerin tanımı yapılan şu benzer ifadelere bakalım: - "Onlar kendilerini avcı, kadınları av olarak görüyorlar. Sanki kadın kendi arzusuyla bir şey veremezmiş gibi, hep erkekler isteyince alabileceklerini zannediyorlar." Bu çıkış aslında erkek insanının uzun zamanlardır aynı insan olduğunu da anlatıyor: nobran, âciz, bencil, saldırgan... Bu gibi birçok ilişkinin tanıtlamasına da gene aynı bölümde denk geliyoruz. Baba-oğul ilişkisi, akraba ilişkileri, karı-koca ilişkileri, sevgili ilişkileri… Sabahattin Ali, bu ilişkileri öyle güzel gözlemlemiş ki özellikle kadın gözünden erkekleri anlatışı, sanki gerçek bir kadının erkekleri anlatışı gibi olmuş. Müthiş bir gözlem gücü gerçekten de. Gene ikinci bölümde, kitabın can alıcı karakteri olan Maria Puder çıkıyor karşımıza. Maria doğasever, hayvansever bir kadın. Bahçelerde yer alan başka yerlerden getirilmiş ağaçlara bile üzülecek kadar bir vicdanın temsilcisi. "Memleketlerinden koparılmış, alışılmadık iklimlere hapsedilmiş varlıklar" diyor ağaçlar için Maria. Acıyor onlara... Ve Maria da Raif gibi, kendi içinde, kendi derininde, insanlara dönük hisleri olumsuz biçimli bir insan. Doğa onun için insandan daha güzel öyle ki… Yine ikinci bölüm bize kitabın adını da veren bölüm. Kürk Mantolu Madonna'nın adını resmen duyduğumuz ilk yer 85. sayfa oluyor. Kürk Mantolu Madonna benzetmesiyle karşımıza çıkan Maria Puder’i ben nedense buraya kadar başkalarınca tasvir edilen, kendi kendini anlatan ve konuşurkenki hâlleriyle zihnimde hep Tarantino’nun kadın karakterleri ile karşıladım ve hayal ettim. Ve hatta Maria Puder’i özellikle Tarantino’nun kült filmi, “Pulp Fiction”da ya da dilimize çevrilen haliyle “Ucuz Roman”da Bronagh Gallagher tarafından canlandırılan Trudi karakteri ile özdeşleştirdim. Trudi karakter olarak, benim Maria Puder'im oldu. Yukarıdaki özetin üzerine sadece şöyle bir yorum yapacağım ki kitap yaşamın "anlamsızlık"ı üzerine temelli bir boş vermişliğin, neler hayata dâhil olunca yaşanılır kılındığını ve neler hayattan kopunca yeniden anlamsızlığa büründüğünü anlattı bana. Bu boşluk ve anlamsızlığın üzerine gelen Raif Efendi’nin midesindeki bulantıdan bahsetmesi durumu ve akabinde de “intihar” kavramını gündeme getirmesi, doğrudan doğruya Albert Camus çağrışımı değil de nedir ki? Ve muhakkak ki varoluşçuluk... Anlamın önemini verdi Raif Efendi bana. Neyin yaşamda değerli olduğunu. O şeylersiz hayatın bir memuriyet hayatından fazlası asla olamayacağını… Yaşama değer katan şeylerin geciktirilmemesi, ertelenmemesi gerektiğini… Ve tabii ki “yaşamak” gerektiğini. Gerçek anlamıyla, yaşamak… Bu tip incelemelerde kitabın kendini okuyuculara vermeyi sevmiyorum. O sebeple Raif Efendi ile Maria arasındaki ilişki ve diyalogları aktarmak benim için anlamsız ve de hata olacaktı ve bu sebeple kitabın asıl konusu olan bu ikili ilişkiyi herhangi bir örnekle bile aktarmıyorum. Çünkü bir örnek bile okuma kalitenizi düşürebilecektir. Benim için öyle olurdu en azından. Bu ilişkiyi sizlerin okuyarak kavramanızın daha doğru olacağı kanaatindeyim. Son olarak, 160 sayfalık bir romandan çıkardığım 44 alıntının da romanın ne kadar içerikli olduğunu tek başına bile anlattığını vurgulamadan edemeyeceğim.
Kürk Mantolu Madonna
9.0/10 · 912,3bin okunma
·
27 yorumun tümünü gör
434 syf.
·
Beğendi
-Güneş de sanıyor ki bir tek o yanıyor.-
"Aşk, bir bedende iki kişi." “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi Şapkandan bir kumru havalansın Bana öyle büyük ki bu kalp, Gelsin yüreğime yuvalansın” Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi. Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor. Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş. Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış. Bazı şiirleri beklediğim gibi değilse de, Kitabı herkese önerir keyifli okumalar dilerim. BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI -Sevgi, Kilidi olmayan tek hazinedir.- -Sevgisiz kalp ışık girmeyen mabet gibidir.- . -Ne olur...! Beni yalnızca çicek açtığımda sevme.- 1. -Mutluluğu aramaktan, İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok.- . -Mutlu geceler, neden sadece bir kadının kirpikleri kadar uzun olur?- . -Ne mutlu...! Gün doğumunun mutluluğunu, gün batımına taşıyabilenlere.- . -Hanımlar, Beyler...! Biraz da bana yağar mısınız mutluluğunuzu? . -Her güleni mutlu mu sanırsınız?- -Ne her güleni mutu, Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.- . Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların, Umutsuz evlilikleriyle doldu. . Sevmemek için bahanemiz hazır, ya çok yoğunuz ya çok yorgunuz (!), uyumak için önümüze sonsuzluğu sermişken kâinat. Oysa bir kıvılcımın parlayıp sönmesi kadardır, bahanelerle geçiştirdiğimiz şu hayat. . Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!)) . Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu. -Ömürlük sevgilere hasretiz.- İnsanın insanı sevmeye vakti olmadığı zamanlardayız. . Herkes sevilmek istiyor, (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.) Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok. Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz. -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.- Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten, Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz. Oysa, -Yaşamak tüketti bizi, ölmek değil. Güvenmek tüketti bizi, sevmek değil.- . -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır. -Tüm yaratılmışların özetidir.- -İnsan olmak sevmekle başlar. -İnsanı sevgi besler.- -Sevdiklerinizi ihmal etmeyin, Çiçekler bizi sulayın diye miyavlayamaz.- -Sevilmek, buğusu üstünde tüten bir somun gibidir, tok tutar insanı.- . -İnsanın, paraya olan ihtiyacından daha çoktur sevgiye ihtiyacı. Kredi kartı limitsizi değil, yüreğindeki sevgi limitsiz insanı sevin.- . -Hiçbir kazak, hiçbir hırka, bir insanın sevgisi kadar ısıtamaz insanı.- . Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır, Sadece uzanıp alması yeter. . İllaki ilaçla iyileşilmez, sevdiğin bir sesi duymakla da iyileşilebilir. İllaki dudakla öpülmez, bir kaç çift güzel sözle de öpülebilir. İllaki sarılmak gerekmez, sevdiğinin hayaliyle de insanın ayakları yerden kesilebilir. Çünkü, -Sevmek, mesafeyi kaldırmaktır.- . Lütfen, Zengin fakir, genç yaşlı demeden, Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden, Tüm insanları ve diğer canlıları Yormadan, kırmadan dökmeden, Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız, Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin. . Maalesef, ortalıkta sahte seni seviyorumlar uçuşuyor, Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi. Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun, Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun. Zira hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez. . -Sevmenin sevilmenin yükü ağırdır.- -Sevgiyi, sömürüyle de karıştırmayın, Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin Sevgiyi kaybedersiniz.- Çünkü sahiplik sevgiyi öldürür. Yani, Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin. -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.- . Sevecekseniz güzel sevin. -Sevgi-siz-siniz...! Sadece sevmeyle yetinmeyin, İnsan bir kitaptır, okuyup anlamayı da deneyin.- Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun. Tene herkes dokunur, yüreğine dokunun. Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın. Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin. Çünkü... -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.- . Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın: Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan, Nefesiniz kesilinceye kadar sevin. (Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.) -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.- Sevgiyle sakinleşir. Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir. Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin. . -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.- -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.- . Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...! Mutluluk ancak öyle bulaşır. . Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi, Sadece yüreğin sevmesi yeter. . Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere, Yağan yağmura esen yele, Yanan ateşe, doğan güneşe, Daldaki yaprağa, açan çiçeğe, Uçan kuşa, börtü böceğe, Koyuna kuzuya, kediye köpeğe, Havaya suya toprağa teşekkür edin, tebessüm edin, selam verin. Teşekkürü günlük yaşamınızın bir parçası haline getirin.) . Bu arada (-Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.- bunu da bilin.) . Ancak, Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez. Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim. . Çiçekle arının ilişkisine de benzemez. Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir, Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak Özenle koruyup kollamak, besleyip sulamak gerekir. -Sevgi, tarlada kendi kendine ot gibi bitmez.- Kadın...! . -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.- . -Bir kadının yüreğinde doğup yüreğinde ölmek, her adama nasip olmaz.- 2. Bir şeyi güzel ve özel yapan; O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir. Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir. . Eğer, Bir kadın seviliyorsa mutluysa, O kadar güzel ve içten güler ki, Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor. . Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım. Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım. Dolayısıyla, Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği. -Yani, Fethin güzeli, kaleleri değil, kalpleri fethetmektir.-, . Aç parantez (Size bi’şey söyleyeyim mi? -İnsanın yarısı kadın yarısı erkektir, Bütün olmayan, yarım insan hiçbir şeydir.- -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir. Dolayısıyla, Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur. Çünkü, Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-) Kadına Şiddet...! . -Kadına Şiddet Tüm İnsanlığa Şiddettir.- . -Bazıları, delikanlılığı elikanlılık sanıp, kadını kırmızıya boyuyor.- -Kadınların namusu, namussuzlara mı kaldı?- 3. Bu bataklığın suyu da çamuru da; -Delikanlılıkla elikanlılığı bir tutan.- -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran, namusu apış arasına sıkıştıran, -Ve bunca kötülük dururken, öpüşmeyi ayıba, sevişmeyi ahlaksızlığa yakıştıran zihniyetten gelir. -Bazılarının gözünde, kadının çörek otu kadar kıymeti yoktur.- -Bu ülkede, Ulu orta gülmek yasak, ölmek serbesttir kadınlara.- . (-“Namus davası” deyip: babam boynuma ip, annemse ayaklarımın altına sandalye oldu.- . -Bazı yörelerde, kız çocuklarına çörek otu kadar değer verilmez.- . -Bazıları, kadını varlığında değil, yokluğunda fark eder.- . Kadınların pahasına, kadınların sırtında gezinenler, inmeyi bir türlü kabul edemediler. Kadını toprak gibi gördüler, İliklerine kadar sömürdüler. . Kadını; Kız iken babasına, Evliyken kocasına, Yaşlanınca oğuluna bağımlı hale getiren bir düzen kurdular. . (-Kadın erkeğin gülümsemesine hasret.- Bazı erkekler, kadını sevmek için değil yok etmek için adeta çırpınıyor. Oysa, Sevmek için bilek değil, yürek lazım.) . Asırlardır Kadın...! Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi, Evlerinin bekçisi, toplumun günah keçisi olarak görülüyor. Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında, Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor. Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor. . Sadece fiziksel şiddetle değil, Zihinsel ve duygusal istismarla defalarca bıçaklanmalarına rağmen, Yaralarını gösteremiyor kadınlar, Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor. . Çoğu kadın kendini, Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor. Oysa kafeslere göre degil kadın, En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor. . -Sevgi özgürlüktür, bir pranga degil.- Kafesine kuş arayanlara duyurulur...! -Şiddetin olduğu yerde sevgi olmaz.- -Evlilik güç gösterisi, ego savaşı değildir.- -Mutlu evlilikte üstünlük savaşı yoktur, kıskanmak yerine güvenmek vardır.- . Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak da değildir. Evlendik diye, başımıza heykel dikmiyoruz. Esiri değildir kimse kimse kimsenin, Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz. . Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.) 4. Ahh kadını kırmızıya boyayan adam olamamış erkekler...! erkeksiler…! Ya da erkeğebenzerler…! Delik deşik olduk...! Siz öldürmekten yorulmadınız mı? Biz ölmekten yorulduk...! . Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem. -Dikili taş gibi duygusuz.- . Kadını güçsüzlükle yaftalayıp aciz ve zavallı, Kendini ise kavanoz kapağı açıyorum diye güçlü gören bir zihniyete sahip. (Zaten, -Görece, erkekte acıtma, kadında acıma duygusu daha yoğundur.-) . Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez, Ha cahil ha alim olmuşsun. Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı koymuşsun.) -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.- . -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.- Papatya yürekli adama (!)... (seviyor/sevmiyor) Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin. Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin. İşine gelince seveceksin, Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın. Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın, O senin saçının teline kıyamazken, Sen onun canına kıyacaksın. . Sözde en çok anneleri seveceksin, Lakin en çok annelere söveceksin. Aç parantez (-Hiç kapanmaz, kadın olmadan anne olmaya zorlanan kız çocuklarının yarası.- bilesin.) . Hayalleri peşinde koşmaktan başka, Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar? . Yapma !.., Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz. Yapma !... Sen ne zaman Adam olacaksın? Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez. -Ahlaklı insan, ahlaksız iş yapmaz.- -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.- Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin. -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.- (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.) . -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.- . Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme, Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !... . Parantez içi (-Bir kadın için en acısı, Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkmasıdır.-) . Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme. Be Adam (!) -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin, Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.- Kaldı ki, -Kadın dövülmek için değil, Sevilmek için yaratılmıştır.- -Kadının kan gurubu sevilmektir.- . Güle kurşun sıkılır mı? Güle dikenleri var diye kızılır mı? . Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine, Ayaklarının altına cennet serili kadına, Cehennemi yaşatıyorsun. Bravo sana(!), Cehennem yaratma konusunda Tanrıyla yarışıyorsun. -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.- . Hem unutma ki...! Mazlumun çığlığını serçeler taşır, Dört nala koşar şiddet gören kadının ahı Arş-ı Âlâ’ya ulaşır. Ve mutlaka tecelli eder ilahi adalet, Bu vahşet er yâda geç yapanların ayağına dolaşır. Çekip gidenlere bir bak, mezar taşları ne anlatır. Bil ki.., Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir. Ne de senin gibi, Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir. . Kimseyi yalandan sevme !... Seveceksen adam gibi sev, Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !... . Yalan demişken, şunu da söyleyim ki; (Çok iyi tanıdığımı sandığım insanların, Zamanla hiç tanımadığım insanlara dönüşmesi, en büyük hayal kırıklıklarım. Nasıl da boşmuş dolu sandıklarım, Birer yalan rüzgârıymış, bu hayatta hakikat diye inandıklarım. . Oysa doğada yalan yok, atılan tohum filiz veriyor. . Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır. -Yalan suya benzer, en çok da yayılmak ister.- -Yalan önce herkesi kendine inandırır. Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.- Ve her zaman kendine bir ortak bulur. Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur, Tek başına hep ayakta durur. Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter. Onu arayanla er ya da geç buluşur.) Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri; Adliyeleri, Hapishaneleri, Hastaneleri.) . Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!) . Yani diyeceğim şudur ki; -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz.- -Yürek yarası dikiş tutmaz, Bazı acılar, kalp sökülüp atılmadıkça bitmez.- . Bir yürek: Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir. Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir. . Aç parantez (Unutmayın, içinizdeki firavunu dizginleyin. Her insanın karanlık bir tarafı vardır. İçindeki kafeste bir vahşi besler. Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner. Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, psikopatla, sosyopatla dolar. . -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-) Göster onlara okyanusun öfkesini...! -Başını güneşe dayayanlar, karanlığa kafa tutanlardır.- 5. Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir, Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için. Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için. . -Gerçi suskunluk...; -Bazen yıkım, bazen çözümdür.- -Bazen cehaletin gürültüsü, Bazen de bilgeliğin türküsüdür.- . (Benim düsturuma göre; -Gereksiz konuşmak kadar, Nedensiz susmak da bir zulümdür.-) . Bir zamanlar, susmak; Kadınların konuşma diliydi. Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi. . Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.- Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez. Kalbe sığmayan dile hiç sığmaz.) . Tek savunma silahları, Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi. Sığınabilecekleri biricik mekân, Ya mezar ya da ana baba evleriydi. -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.- Oysa, -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.- -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.- Aç parantez (Cesaret kördür.) . Ki kadınların çığlıkları ışık, Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete. . Parantez içi ( Ancak yine de, Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir, Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.) . Diyeceğim şudur ki... -Sevdiğinizin gölgesinde yaşamayın, gelişemezsiniz.- -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.- -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.- -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.- -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.- -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.- . Kurtarıcı aramayın, -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.- -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.- Zira, -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.- . -Zaferlerin en kıymetlisi: Düştüğünde yardım almadan kendi kendine kalkabilmektir.- -En iyi intikam, intikam arzunu bitirmektir.- Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer. Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun, Karanlıklarında yönünü bulsun diye. . -İstiyoruz ki, Hayat hep bana güneş açsın, Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.- Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın. . Sakın unutmayın...! -Durgun sular çürütür.- -Kişiye değil, kişiliğe önem verin.- -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.- -Yüzde olan sözde olur, Özde olan gözde olur.- -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.- -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.- -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.- Kitap gibi kadınlara sayfa sayfa şiirler yazılır ama, -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.- -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.- -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.- Öz Benlik !.. -Onur; Kendi çölünde yanmayı, Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.- 6. İnsan önce... Kendine dost, kendine deva olmalı, kendini, sevmeli, saymalı, Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı. Kısacası... İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı. -Çünkü insanın kendine, Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.- Ama yeri geldiğinde de, -İnsan önce kendine meydan okumalı.- Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür. . İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur; Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için. Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi, Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi, Kendine merhamet etmesi yeter. . Önce kendimizin kimsesi olucaz, Sonra sesi kısılanların. -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.- . Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim. Kendimle didişiyorum, yıllardır kendimin peşindeyim. Yaşam telâşından, çoğu zaman, En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye, En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz. . Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek istiyor. Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek istiyor. Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş bulup, biraz olsun ara verip dinlenmek istiyor. . Ancak, -Hayat dediğin siyah-beyaz. Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.- Otomatiğe bağlarsan, çok fazla hata verir. Ve hazır bir senaryosu da yoktur. Onu sen kendin yazıp oynayacaksın. Şayet, -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.- -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar, kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.- Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...; Çölde bahar, Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır. Yaşamın rengini matlaştırmak, Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır. -İçi renksiz olanın, dışarda gökkuşağı araması beyhudedir.- . -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.- -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.- -İnsan en çok kendi karanlığında kaybolur.- -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.- -Yani perdeler kapalıysa: Gündüz olmuş gece olmuş, Güneş batmış, güneş doğmuş Hiç farketmez.- . Mesela ben, -Yürümeyi unuttum, Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.- Oysa, -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.- -Gerçek mezar: İnsanın ölürken değil, Yaşarken içine düştüğü boşluktur.- 7. -Havaya sıçrayana kadar, her şeyin su ve denizden ibaret olduğunu sanan bir balıktım.- -Saksına alışamamış bir toplumun yaban çiçeği ürkekliğindeydim.- -Sanki evrenin kanunlarını ben yazmışım gibi. Bütün dertleri yıktı üstüme felek, Koca dünyada bir tek ben varmışım gibi.- . -Cemre, havasına suyuna, toprağına taşına düşüyor da, Bir tek yüreğimin kışına düşmüyor.- . Sanki dünyayı omzumda taşıyorum, çoooook yorgunum...! Ama felek dışında, ne kimseye dargınım, ne de kimseye kırgınım. Kaderin seçtikleriyle, benim seçtiklerimin uyumsuzluğunda bütün sorunum. . -Gerçi benim sandım en büyük dert, Hiç tahammül edemedim, dertlerimden hep iğrendim. Fakat gün geldi, hasta ziyaretlerinde bedenimi sevmeyi, saymayı öğrendim.- . Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !... Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan, Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni. Serçe kadardın, dağlar kadar acılarla yordular seni. . Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya, Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin. . Aç parantez (Çok şey öğreniriz bu hayatta, kalbimizi defalarca kıranlar yüzünden. Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer. Zira, Kırık bir kalbi kime satabilirsin ki?) . Hayat işte…! Kimini hayata asılmak yerine, tavana asılmaya zorlar. İstediğini su üzerinde yürütür, İstemediğini suya düşen mürekkep damlası gibi eritir. . Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer. Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır. . Ancak, -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz, Herkesin sessizliği kendine yapışır.- . -Ah bu Dünya !... Camlar kırılır sesten durulmaz. Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.- Bu arada, -Makine değiliz, medcezirlerimiz var. İçimizde gece ve gündüz, güneş ve ay.- . -Bazen su yanar, ateş donar.- -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın. Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.- İnsan dertler senfonisi, Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını. Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.) . (Bazı yaraların acısı ne azalır ne de biter. İçeride közü inceden inceden ömür boyu tüter. Oysa söndürmek için oluk oluk yağmur gerekmez, bir damla su yeter.) . Unutmayı unutan herkesin bir yangını var, Kustukça sönen sustukça yanan. Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından. . Mesela, -Benim derdim; Sağımdaki solumdaki, Önümdeki arkamdakilerle değil içimdekilerle.- Ancak, -Arkaya bakarak ileri gidilmez.- -Asıl enerjimizi tüketen unutamadıklarımızdır.- İnanın bu hayatta, -Sözden daha ağır hiçbir şey yoktur.- Tonlarcaymış gibi insanı ezer. Bazen yaralar, bazen yara sarar, Bazen tek bir söz hayat verir, Bazen de tek bir söz uğruna hayat verilir. Hatta, -Bazı sözler kanserli hücre gibidir, İçinize atarsanız metastaz yapar.- . Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz. . Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile. Sık sık konuşmak gerek vakti gelince, Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce. . Gerçi, -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama, Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün. -Gönlün yakıtı muhabbettir.- -Ara sıra yüreğinizdekileri döküp temizlik yapın, rahatlarsınız.- . Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir. Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de. Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.) -En yoksul insansınız: birinin vazgeçilmezi değilseniz, bir seveniniz, bir düşüneniniz, bir özleyeniniz, yolunuzu gözleyeniniz yoksa.- . -Benim yüreğimde dağ gibi hasret çektiklerim vardır: bayramlarda ayrı düşünce üzüldüğüm. Benim yüreğimde masmavi denizler vardır: dalgalarında hayallerini yüzdürdüğüm. Benim yüreğimde güneş gibi dostlarım vardır: bir merhabasına kırk kış ısınmayı sürdürdüğüm.- . -İnsan insanın gönlünde ikamet eder.- Öyleyse, Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın. Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın. . Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak, Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de sulayacak insanlarla dost olun. . -Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.- . -Her dost nefes almak için bir penceredir.- . -Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında, Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.- . -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.- Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki, Herkes ağzına kadar dolu. Üstelik bazılarının hamurunda ya hiç tuz yok, Ya da zehir gibi tuz çok. . Kimileri yüreği acıyla dolunca, Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar. (Ki şiir; çizerek değil, yazarak yapılan resimdir. Şairin yüreğinden savrulan bir yapraktır.- Ve Düşünebildiklerimiz kadardır yazdıklarımız. Yine de iki kitap kapağının arasına, koskoca dünya sığar.) Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır. Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir. Ancak benim kelimelerim çıplaktır. . Aç parantez (Şairim ben…! Benim mekânım gecelerdir. Şairim ben…! Benim kelâmım hecelerdir. Şairim ben…! Benim meramım acılardır. . Çünkü Şiir, acıdan dili tutulanların dilidir. -Şiirsiz bir dünya, şuursuz bir dünyadır.- -Acı ekilen bir ülkenin toprağından, ancak şiir biçilir. Bu topraklarda ilaç diye sadece şiir içilir.-) Yine de siz siz olun, -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz. Çünkü bazılarının her şeyi vardır ama gerçeği yoktur. -İnsan karada boğulduğunu, bir türlü anlatamaz denize.- Çünkü -Çok fazla insan, Çok fazla gürültüdür.- -Herkesi dinleyin, Ama çok azını ciddiye alın.- -Bataklığa batmış birine yardım edecekseniz, çamurun size de bulaşacağını asla unutmayın.- Baraklık içinde temiz kalmak zordur. . -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek, Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.- . Esasen konuşmak değil susmak, Aldanmak değil inanmak, Düşmek değil kalkmak, Savrulmak değil sarılmak, Sarhoşluk değil ayılmak, En çok da; Sevmek değil ayrılmak, Ölmek değil yaşamak yorar insanı. Ancak, Yine de unutmamak gerekir ki, Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı. Gözleri buğulu, saçları yağmurlu kızıma. 8. Ah Biz Erişkinler...! Hem kendimizi, Hem de başucunda bir bardak su gibi beklediğimiz çocuklarımızı çok üzdük. Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik. . Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık. Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip, Duygu dünyalarına bile karıştık. Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına, (Büyüyünce biçmek için.) Çok nasihat ettik çok konuştuk, Az okşadık, az sarıldık. . İyi iletişimi öğrenemedik, Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik. Görmezden geldik hep, Sizin fikriniz nedir diye sormadık. Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık. . Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı, Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik. Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik. Doğru sandık kendi eğrimizi, Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik. . Sonuç: Nasıl da yabancıyız birbirimize. Oysa, her şey çok farklı olabilirdi. Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza. . Eyvah...! eyvah...! Bir travmadır çocuk kalmış kalpler için büyümek Küçüktük...; Mucizelere dil çıkaran, bir varmış bir yokmuşlarla büyütülmüş hayat dolu çocuklardık. Elma şekerine, tavşan balona, pamuk helvaya havalara uçardık, Saklambaç oynardık, ip atlardık, seksekle zıp zıp zıplardık. Çocuk öldürmez tahta silahlarımız, füzeden hızlı sapan taşlarımız, bomba sesinden korkmaz kağıt kuşlarımız vardı. Düşünmezdik bu dünyanın kara yüzünü, tüm kötülüklere inat içimiz dışımız bahardı. Minicik yüreklerimize, kocaman dünyaya yetecek kadar sevgi sığardı. Büyüdük...; Ne sihirli güçlerimiz, ne çocuksu düşlerimiz, ne de yürekten gülüşlerimiz kaldı. Nereden bilecektik, büyüyünce hayatın bizi sobeleyeceğini, Su katılmamış acılarla canımızı yakacağını, büyüdükçe mutlu günleri elimizden alacağını. -Gözleri buğulu, saçları yağmurlu kızım, ne olur büyütme çocuk yanını...!- Çocuk ve Umut !... Bir fincan umudunuz var mıydı, biz de kalmamışta? 9. Bir andı, Yelkovan kuşlarına özendim. Umut yaşamdan yanaydı, Gittim çocuk oluverdim. . -Mutluluk arayışındaysanız, Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.- Bir çocuğun kahkahasından daha güzel ne olabilir ki...? -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.- -Ha bir çocuğun kalbini, Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.- Neyse benimkisi, Çocukça bir mutluluktu geldi geçti. Bir umuttu, Bir ışıktı karanlığı deldi geçti. Şimdi de uykumu bekliyorum, birazdan gelir. . -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.- . Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır, Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim. . Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına, Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına, Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır. -Öğrenmek asla bitmez, her yer okuldur.- Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir. Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir. Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir. Benim de düşlerim vardı. -Ama ben, saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.- -Hayatı, büyüklerin anlattıkları sanırdım.- -Serçelerin mutluluktan kanat çırpıp uçtuklarına inanırdım.- . Arkamdan hiç su dökenim olmadı. Gerçi, -Denize kavuşmaksa yolun sonu, Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.- . Bir sokak çocuğu misali, (Ki sokaklar; Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-) Hangi bankta sabahlasam, Üşüyen sokak lambaları gibi, Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum. Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum. Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum, Bir anne yüreği düşler içinde uyurum. . -Dışımız kar kış olsa ne yazar, Varsın olsun, içimiz hep bahar.- . (Elbet baharı olacak her kışın. Kış, yularından tutamadığımız bir attı, bembeyaz dişlerini göstererek gitti. Dağıldı örtü, çözüldü çiçekleri tutan kar, Kollarında uyuyan serçeleri uyandırdı çamlar, Kurtuldu ltihaplı tanelerinden yaraları kanayan nar. Gözümüz aydın...! Toprakta havada suda, taptaze bir çoşku var. Erik dalları gülüyor, lirik çiçek tarlaları filiz veriyor, Demek ki sütten kesilmemiş, Dörtnala doğurgan bir bahar geliyor.) . Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler. Yine de seviyorum Dünyayı, Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter. Olsun !... Biliyorum bir yerlerde bir gül var, Hayalimdeki kokusu da yeter. . Zaten ben, -Olmadık hayaller kurarım; Mesela içimden bir ses, Ya yağmur damlası, ya da telgrafın tellerine sıra sıra dizilmiş serçelerden biri ol diyor...! Gönlümse, Kuşlar konar çiçek açarım... Ağaç dalı olmak istiyor...! (Ben ki, Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.) . Dökülen yapraklar Ya kelebek olsun Ya da serçe…! . Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı, Saçağından hep şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşler, İkinci bir şansa değil, ikinci fırsata inanırım.- -İnsan dediğin... Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.- -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz, Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.- . -Umut: ışıksız kaldığında, ben bu karanlıktan mutlaka kurtulacam, bir elimde ayı diğerinde güneşi tutacam diyebilmektir.- . -Düştüğünüz yerden kalkmışsanız, kırıldığınız yerden çiçek açmışsanız; -Yılmamayı, yitmemeyi, çabalamayı öğrenmiş, Karanlıktan aydınlığa çıkmışsınız demektir. . İnsanoğlu zaman zaman, Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar, Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar, Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar. . Geceleri yıldız gibi parlayan, Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan. Kimi güneşin batmasıyla hiç olur, Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur. . Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir. Ve -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir. -Ne uyur, Ne yorulur, Gezinip durur. . Zira, -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir- -En zavallı kelime “vazgeçmektir”.- -Gerçek karanlık, dışınızdaki ışıksızlık değil, içinizdeki umutsuzluktur.- -İçi umut dolu olmayan, Ya çöl ortasında fırtınaya yakalanır, Ya da kış ortasında dımdızlak kalakalır. -Umudun tükenmesi, yaşama sevincinin bitmesi, ölümlerin en sessizidir.- -İnsan umudunu yitirdikçe, gülüşünü de yitirir.- . -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.- . -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa; Hayalleriniz yıkılmaya, Siz de yere çakılmaya hazır olun.- . Ancak yine de, -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran. Hayallerdir insanı umutlandıran.- Siz siz olun, -Kuş olup uçamıyorsanız, bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.- . Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz. Uçmayı beceremeyenler kanat kırmayı pek becerirler. Bir bilseniz, Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki. Hayalsizler ülkesine döndük.) . -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan. Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.- Ki ben, -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.- . Garip ne zaman mutlu olacak olsa, Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın. . İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor. Ama yine de, Ben, -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.- Siz de öyle yapın. Zaten, -Mutluluk denizinde yüzelim istemiyoruz, Bir damla da yeter bize.- . Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz. . Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep. Her kapıya gerçekleşebilir bir umut koyacağım süt şişesi koyar gibi. Kim bilir...! Belki cin fakirlere, bu ömürleri gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.) Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli. Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar. Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı, Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar. . Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir. Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını. Ve bir gün, -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.- . Zira, -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.- -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.- . Yani, -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.- Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir. . Kaldı ki, Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir. -Zenginlik cepte değil, kalptedir.- . -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen. İyiyse gül biten, kötüyse diken.- Rastgele !.. Ben, Annem ve Babam !... 10. Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim, bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden. Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden. . Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları, Ağaçlardan kuş sesleri toplarım, Rüzgârla uçup gitmesinler diye. Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm, Unutulup yitmesinler diye. . Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan. Masal var mıdır içinde çocuk olmayan? . Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz. -Anneler yaratılmışların en güzelidir. En çok annemin dizini özledim…! . Annem...! Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı. Tüm anneler gibi onun da binlerce karatlık bir yüreği vardı. Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine, mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar, Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı. Ne zaman kardeşim balkondan sarksa, Ellerinden önce gözleriyle tutardı. Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı. . -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.- (İnsan yüreği ki, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.- Ve -En dürüst yerimiz kalbimiz.-) . -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.- . Bilirsiniz... Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır. . -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.- Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri. -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.- -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.- -Herkes herkesi terkeder, Tek istisnası anneler.- . Duaya durmuş annelerin, Avuç içlerinde hep çocukları vardır. . Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan. İki kadını çok sevdim bu hayatta. Biri kan bağından, diğeri can bağından. . İnsan ömür boyu, Ana sırtına binerken duyduğu güveni, Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor. Bu açıdan, Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.) En çok babamın gülen yüzünü özledim…! . Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile, Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla, Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi? . İşte o benim Babam...! . Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam; Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar, Lunaparka benzerdi benim babam. . Tomurcuklandığım dalımdı, Dağlara baş eğmeyen yanımdı, Gurbet kokardı, annemse memleket. . Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım. Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama, Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım. . -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.- . Bilir misiniz ? Babam, Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı, Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı. . Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor. -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...- -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.- Bana gelince, Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini, Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım. Kaldırmaya kıyamadığım, Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım. Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime, Bir sarılıp, bir vedalaşırım. . Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum, Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım. İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde, Enkazlarını hâlâ kaldıramadım. . Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım. . Hayatta en çok, Anne ve babamın üstüne, kürekle toprak atmak yaktı canımı. . Hayatta en çok, Anne ve babamın sesini duymayı Ve onlara tekrar dokunmayı özledim. Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil, gözleri kapalıyken görüyor.-) . Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına, ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm. Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.) . Zaten, Gidenler hep kalanları ağlatır Kalanlar hep gidenleri anlatır. Aşk ve Duygu Dünyam -Yarsızlık, yoksulluğun dibidir.- 11. -Bazılarının insan fobisi var, Adına yalnızlık diyorlar.- . -Yalnızlık, özlem denizinde yüzmektir.- -Yalnızın kapısı, açılacak olmasından değil, yıkılacak olmasından gıcırdar.- . -Boşuna arama, Gölgesi yoktur yalnızın...!- . Modern çağın virüsü yalnızlık !... İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından(!) biridir. -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.- -Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer. - -Sararıp dökülen yaprak misali solarsa insan, yalnızlıktan solar. Dolarsa yalnızlığın boşluğu, bir tek sevgiyle dolar.- Esasen, Yalnızlık, ruhsal açlık, tek tedavisi sevgi olan bir hastalıktır. -Yalnızlık mutsuzluktur.- -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.- . İnsanın kapısını hep geceleri vurur. Kapıyı açsanız da açmasanız da, Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur. Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana, Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine, kara kara düşündürür, Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur. . Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin, En zoru yürek yalnızlığıdır.- Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama. -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-) . Her neyse, -Koskoca bir ömür aşksız, yalnızlığın kucağında ölmek değil, Yanağından öptüğüm bir aşkın, kurumuş yaprağı olmak istedim.- Gerçi, Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı. Her sabah uğurlar akşam karşılardı. Tek sorun, -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.- . Esasen kimse cansız, canansız hayat sürmesin, Ömrünü yalnızlıkla çarçur etmesin. Hem, en harika duygu sevmek sevilmek varken, Yalnız yaşamak israfların en büyüğü değil midir?- . Yani, -Yalnızlığın panzehiri sevmektir.- -Sevgisiz bir gönül kuraktır.- -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır. -Sevgisiz bir hayat zay olmuştur.- Şükür ki biz de aşık olduk, aşkta şifa bulduk. Yalnızlığı kendi kendiyle baş başa koyduk. Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne. Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.) . Bu arada, -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.- . Neyse, Daha sonraları medeni durum, Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi. Şimdi sevmek zamanı, -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı: Ey aşk...! Bir mucize gerçekleştir şimdi Şapkandan bir kumru havalansın. Bana öyle büyük ki bu kalp, Gelsin yüreğime yuvalansın. . -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.- Zira, -Yüreği, insanın bahçesidir. Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.- A ş k !... -Güneş de sanıyor ki bir tek o yanıyor.- 12. Öyle bir şehirdir ki aşk, Alevden daha sıcak, nefesten daha yumuşak. Öyle bir düştür ki aşk, Yüzyıl uyanmak istemiyiz bu düşten, bir kere uyursak. (Yani aşk bilinç kaybıdır.) . -Aşktan daha anlamlı bir şey yok, Her şey aşktan, her şeye değer aşk.- . -Aşık olmak için öyle çok sebep var ki; Mesela, dalından düşen bir gül yaprağı beni sev diyor. Gönül bahçesi hariç, tüm bahçelerin gülü solar, Rüzgar gibi seyyah olma, bir insanın gönlüne gir diyor.- . -Ben nasıl ölünürü bilmiyorum, Ama nasıl aşık olunuru biliyorum. İçim aşka dair heves ve arzu dolu, Kalp çarpıntısı yapan düşler kuruyorum. Ben nasıl ölünürü bilmiyorum, Ama nasıl aşık olunuru biliyorum.- Ve hatta, Aşkın kulu-kölesi, tiryakisi oldum, Aşk nedir, nerde bulurum diye Pirime sordum. Dedi: -Aşk görebilene her yerdedir. -İhtiyacı yoktur hiçbir tarife de. -Tüm canlıların ortak kullandığı bir dildir. -İkametgahı kalp, sembolü güldür. -Allah’ın, yarattıklarına bahşettiği en büyük ödüldür. . Aşk aradım ben de her fırsatta, duramadım. Çöl sıcağında yüzme değen kar tanesi gibiydi, Aşktan daha güzel bir şey bulamadım. Aşk, herkesin bildiği sır, Bazen gerçek bazen yalan, Bazen bir asır, bazen bir an. . -Herkesin yüreğinde, Uyandırılmayı bekleyen bir aşk yatar.- -Gerçekse, aşk bir nimettir.- . Aşık, aklı kalbine teslim olmuş kişidir. Yani, -Aşk, zincirsiz tutsaklıktır.- . Asıl olan aşktır, Sözle tarif edilmez. Tarifsiz bir tattır, Azıyla yetinilmez. . -Aşk, Tüm canlıların ortak kullandığı bir lisanın adıdır.- -Aşk, karnı hep aç bir kedidir. . Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır. -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.- . -Aşk, sakin bir tanışma değil, Şiddetli bir çarpışma halidir.- -İnsanın kendi kendine çözemediği tek problemdir.- (Bana göre, -Aşkın kısa olanı makbuldür.-) . -İnsanı dünyanın en güçlü mıknatısı gibi çeker.- Okuduğunuz şiirin her mısrasında, sevdiğiniz size göz kırpar. Görünce, çöl güneşinde kalmış dondurma gibi erirsiniz, Nefesinizi tutsanız, taklacı güvercine dönen kalbiniz yanardağ gibi patlar, Ne eve, ne sokağa, ne de koca kente sığamazsınız. Kılcal damarlarınıza kadar, mola vermeksizin onu düşünmekten uyku girmez gözünüze, günlerce uyuyamazsınız. (Zaten, -Aşıkken uyumak haramdır, uyuyan da haindir. -) . -Aşk kanatlandırır, Dünyanın yükü kalkar insanın üzerinden.- -İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince. İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder, içinden aşk çıkınca.- . -Aşk, ya yıldırım çarpmışa, ya da üstünden tren geçmişe döndürür insanı.- İnsan bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döner. Aslında, -Aşk bir ölüm halidir.- -Ne zaman ki aşk biter, İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.- Ya da, -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.- . -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir, ve sadece gönül gözüyle izlenir.- Dolayısıyla, -Aşkın dili gözcedir.- Ve -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.- . Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.- Gerçi, -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama, Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-) Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz, Yine de dağlara hiç baş eğmedik. Kana kana içip yaşarken öldüğümüz, Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik. Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik, Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz, İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik. . Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik. Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik. Ve Güzeldir yardan gelen, Ondan gayrı ne varsa haram olsun Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm, Ondan gelirse belâm olsun dedik. . Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz. -Aşk; su arayan ateştir.- Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir. . Ve -Aşk, İçi ateş dışı buz, Girer yanarsın, çıkar donarsın. Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.- . -Aşk bir denizdir, batmadan yürüyebilene aşk olsun...!- . Ve yine -Aşk, Defter arasında bir tutam gül kokusu.- Ve -Aşk on üçüncü ay, beşinci mevsimdir.- . Çooook büyüksün aşk...! . Ya olmasaydın, Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere? . Gün yanıyor, gece sular altında, Bana öyle güzel bakma...! Taşa donerim sevmezsem, Allahım, Aşsız bırak ama, Ne olur beni aşksız bırakma...! -Sadakat çölde bir inci tanesidir.- 13. -Biz, suyla yanıp ateşle sönenlerdeniz. Pervane misali, ölünceye dek sevdiğimizin etrafında dönenlerdeniz.- -Boyun bükmüş papatyalara kıyamadığımızdan, Sevilip sevilmediğimizi hiç öğrenemedik, hüznümüz ondan.- . -Aşk akıl işi değildir.- -Aşkta pazarlık edilmez, Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.- -Durup dinlenmeden yenilenir, Her demdir aşk. Her şeyin üstünde, Elbette bir erdemdir aşk.- -Makul bir kıskançlık, aşkın en temel şartıdır.- . -Seven ne boya, ne soya bakar.- -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.- . Kimileri, diriler şöyle dursun deyip, Çiçekleri bile ölülere alırken. -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.- -Acaba kaç yaşındadır seni seviyorum demek?- . Yaşanmışlıklar ve kör yıllar, Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir. Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz, Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir. . -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere. Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.- -Zira gönül bahçesine baharı getiren de, götüren de yârdır.- . Parantez içi (Haydi...! Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar. -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir. Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-) . -85 yaşındaki kadın kocasına sordu: Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun? Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı: Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?- . Eyy yaşadığı şehri şiir kılanım, Gülüşüne serçeler konanım. Benim senden başka şiirim mi var ki...! . -Sevmek, ne mucizevi bir kelime, Sevenlere selam olsun, doğumdan ölüme.- -Çoğu aşkın sonu, talan edilip terkedilmiş şehire benzer.- . Bazı yaralar kansızdır... Kaderin ayakları altında ezilenlerin. Aşk acısıyla deli divane gezinenlerin. Bazı duygular vatansızdır... Sevda, sadakat, hasret Seni kirletip öldürdük ey aşk, bizi affet...! . Ölene kadar seni seveceğim diye yola çıkanlar, Göz açıp kapayıncaya kadar yoldan çıktılar. Aşk bizim neyimize kalk gidelim gönül, ne kadar az sadakat var...! . Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli. . Fakat ben kirlettim; Bütün hata benim, Önce gözlerine iman ettim, Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim. Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam. Kıymet bilmez başka biri uğruna, Bataklıkta çırpına çırpına tükettim. . Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin. Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin. Oysa, -Birazcık sadakat, Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.- -Tek bir kavuşmanın sevinci, Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.- -Ağaçlardan da mı öğrenmedin? Bir adımlık hasreti, Bir ömürlük sadakati.- . Yani..., -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur. -Kansızdır sevda kesisi, el sürülerek iyileşmez.- Anladım ki, -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.- . Eyy aşk, Azıcık dur, yetişemiyorum...! Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme, Gözyaşlarımdan öp beni. . Aşık oldum, dünyaya vuruldum. Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım. . Sonuçta AŞK İŞTE...! Sadece bir yanılsamadan ibaret. . Gün olur yalan, gün olur hakikat sanıyor insan. Gün olur küller içinde, gün olur güller içinde kalıyor insan. Aşk işte...! Neylersin...! Aşktan başka, bizim diyebileceğimiz neyimiz var şu dünyada? -Şu masmavi gökyüzü bizim Güneş bizim, ay bizim, yıldızlar bizim Kapkara yeryüzünde bu kavga niye? 14. -Büyüdükçe Kirlendik, Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.- -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.- -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri mümkündür.- (Dilerim bir gün ahlaksızlığın tedavisi bulunur.) . Gerçekte biz, Darağacında simsiyah gölgeydik. İndirdik masmavi göğü yere, Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları Ama’ya gökkuşağı önerdik, Kara kara insanlara rengarenk güller verdik. Oysa güneşin saçları sarı sarı, -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.- (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.) . -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek Çünkü gelişmek değildir büyümek.- Ve Her çocuk zamanla adam olur. Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek, Sadece reçel yanaklar kaybolur. Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-) . Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük. Parantez içi (İlk cinayetimiz.) Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti. Yer açtıkça günahlarımıza, İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti. Şimdi alacakaranlık kuşağı, Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti. . Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar. Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar. Serçe olursun kanatlarını kırarlar. Ah şu insanlar...! Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar. Toplumsal Dejenerasyon, Kirli Kalabalıklar...! 15. Sabır, erdem, adalet. Vefa, vicdan, merhamet. Sevgi, sadakat, samimiyet. İşte sermayem, işte onurum, İşte şerefim, işte şöhretim, işte servetim. . Benim maksadım, Para-pul, makam-mevki sahibi olmak değil, Her türlü kirlenme arasında insan kalmak. . Toplumlar adaletsiz, sevgisiz, duyarsız, çürümüş ve kirli bir atmosferin boyunduruğu altında. . Doğanın yanında, insanın insandan bıkması da, Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da, İnsanın insana çok uzak olması da, Çağımızın en büyük sorunu. -İnsanın, insanla konuşmadığı, Arı kovanı gibi kentlerde, ayrık otu gibi yaşadığı bir çağdayız.- Kimsesizliğiyle baş başa kalmış, kılavuzu yalnızlık olan hayatlar, Sürgündeymişçesine kendi yurtlarında gurbeti yaşıyor. Kalabalıklaştıkça kentler, insan insana yabancılaşıyor. . -Çağımızın insanı, mezar taşı gibi soğuk, suskun ve somurtkan.- . (Ey insanoğlu…! Güneş yüzüne değil, yüreğine vursun ki İçindeki buzullar erisin.) . İnsan zor bir ülke, adeta duvar insan insana, Hangi ara kaybettik, nerede gülen yüzlerimiz? Menfaat çağındayız kusurların fazilet gibi gösterildiği, nasıl bu hale düştük biz? Ağlama demeyin insanlara, dünyanın arınmaya çok ihtiyacı var. Gerçi bozulan dünya değil, aslında kalplerimiz. . Velhasıl insanlar kötü. (Ne bekliyordunuz ki…? Tanrı insanı çamurdan yarattı.) . Bunca kirlenme arasında, Erdemli bir insan olarak kalmak zor. Hamuru bozulmuş, Zehirli bir sarmaşık gibi insanoğlu, İnsan, insana hasret yaşıyor. . Son zamanlarda; Utanır olduk insanlığımızdan, Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki, Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak. . Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti, Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın. Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik, Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu. Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu. (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.) -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.- Çünkü, Küçük insanlar, küçük şeyleri büyütür. Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir. Oysa, -Ego yönetimi bir sanattır.- Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız, Sonunuz ya duvar ya uçurumdur. -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık. Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını, İyi insan olmak için cebin değil, Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.- . Ancak, Kötüler iyi görünmede ustalaştı. Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi. İyileri kötü, kötüleri iyi, Delileri dahi, dahileri deli gibi gören, Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik. -Ki bir yerde kötülük yaygınsa, Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.- . Aç parantez (İyilik arttıkça kötülük azalır. Ancak, Ne iyilik, ne kötülük umurunda, Çağımız imaj çağı, -İnsan insana, hep kendini beğendirmek arzusunda, Ömür tüketiyor aynanın karşısında.- Maskeli bir yaşam sürdürüyor, Ve çok büyük bir uçurum var dışarıya göstermeye çalıştığı imajla, arkasındaki gerçeklik arasında.) ‘Eskidi at, yenisini al kültürü’ ilişkilere egemen olmaya başladı. -İnsan insana bir nesne gibi bakıyor.- Bırakınız doğayı, diğer canlıları... İnsanlar bile kullanıp atmalık. Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan. Bir sanayi ürünü muamelesi çekiliyor insana. Error verirse format atılacak hard disk, Canın isteyince açılacak cep uygulaması, Okuyunca kenara koyulacak kitap, Merdiven basamağı, Araştırma projesinde denek, Satranç tahtasında piyon, Ya kurşun asker, ya kukla... Beyinler kopya, kalpler kopya. . İnsanlar standartlaştı, Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü, Zihinler sömürge, işgal altında. Zihinsel enfeksiyon dorukta. Beyinlerimize işlenen mitlerden arınmak, takılan çiplerden kurtulmak mümkün değil. Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor. Her şeyin başı itaat, sorgulamak sizin ne haddinize, ne düşerse bahtınıza deniyor. (Nelere köle ettiler bizi nelere, hiç düşündünüz mü?) . Oysa, -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!- Onlar ne yaptı? Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı. . -Ağaçların bile serçeleri var, rüzgarları var, yağmurları var. Bizimse hayallerimizi dahi elimizden aldılar, her şeyimizi çaldılar.- . Her şey olabiliyor insanın olduğu yerde. Mesela ben, deva diye sunuldum her derde: Ateşe attılar kül oldum, toprağa ektiler gül oldum, pazarda sattılar kul oldum. . Çaresizlik, hayal kırıklığı, insan yerine konmama, Tutunabilecek bir dal bulamama, İnsanları içten içe çürütüyor. . Aç parantez( Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.) . -İnsanlar mal değil, -İnsanlar baston değil.- -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.- -Kalabalığın değil, kalbinin gösterdiği yola gitmeli.- Çünkü zihnimizi ele geçirebilirler ama kalbimizi asla. Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız Üzerimize konan sinekler bile, Ya kahrından, ya utancından ölür oldu. . Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz. İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık. İnsanlık insanı tanımak zorundadır. Mesela ben insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum. Ancak anladım ki, İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar. Her yer insan, ancak insaniyet kayıp. . Böyle giderse, bir yıkım ve çürümüşlük içindeki insanlık kayboluşun eşiğinde demektir. Eyy İnsan…! Çürüyen zeytinin bile çekirdeği var, sen ölürken ne bırakacaksın? . Tekrar aç parantez (Her şey kötüye gidiyor insanoğlu sevgisizleştikçe. Ve beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı. Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum. -Bıktım usandım, Önden kucaklayan, Arkadan bıçaklayan, Dost görünümlü iki yüzlülerden.- -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu, Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-) . -Yeryüzü çok kirli, göğe bakmak istiyor insan.- . Esasen, -Hayat susunca, dünyaya küsünce, İnsanın saklanıp sığınabileceği bir yeri olmalı, Ki nefes alabilsin, huzur bulabilsin, kendiyle baş başa kalabilsin.- -İnsan, bazen akşam güneşi gibi kaybolup gitmek istiyor.- Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya, antidepresansız yaşamak için uygun bir yer değil.- İnsan ne kadar sevebilir ki. . (Meğer masala kanan bir çocuk gibi kanmışım dünyaya. Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, Bu yaşama işini beceremiyorum çamura bulanarak. Kendimi sihirbaz şapkasına sıkışıp kalmış tavşan gibi hissediyorum.) Sanal Alem ve Maddeci Toplum İnsanlar zenginleştikçe, ruhları fakirleşiyor. 16. Gerçekle yapayın savaşı başladı, Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü. . Sanal alemde yaşayan, En büyük silahın para olduğu, Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz. Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor. Biz teknolojiyi değil, teknoloji bizi kullanıyor. . Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu. Çünkü, -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.- . -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız. Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake. Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok. . Aç parantez (-Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-) . -Herkes birbirine akıl vere vere, Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.- . Parantez içi (Aklı gelgitlilerden değil, Zihni parazitlilerden korkmak gerek.) Çocuklarımızı, telefon ışığıyla aydınlanan yorgan altı küçücük bir dünyaya hapsettik. Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası. İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı. Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı, Cep cebe iletişim her yeri sardı. Oysa biz; -Cam cama değil, can cana, Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.- -Muhabbetin makbulü, cam cama olanı değil, yan yana olanıdır.- . Bir kalbimizin olduğunu unuttuk, Duyguların önemi yok artık, -Maddiyatın veremeyeceği insani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.- . Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik. -Bazılarında, bir çay kaşığını dolduracak kadar bile vicdan yok, merhamet yok.- Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk. . Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-) . Başarı ya da başarısızlık, Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu. Madde egemen bir toplum düzenine geçtik. Para güç, parasızlık gü
Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir
9.0/10 · 461 okunma
·
68 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
BİLMEK İSTEYECEĞİNİZ BİR KADIN
YouTube kitap kanalımda Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını yorumladım : youtube.com/watch?v=CwJC6YxG8do... İçselleştirmelere doyamadığım, hatıralarıyla birlikte Ring Caddesi'nde dolaştığım, dönemin siyasetini ve erkek-kadın ilişkilerini en iyi kurguya döken yazarlardan biri: Stefan Zweig. Zweig, novellalarında tezatlıkları seviyor. Ulaşılmak istenen taraf bazen bir kişi olsa bile bazen bir kalp oluyor bazen de bir hedef oluyor fakat o hedefte her daim bir umursamazlık hakim. Anlatıcı karakterlerin bitmek bilmeyen çabası bu kitapta da en çok göze batan çabalardan biri. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Bey'i gibi kapıda beklemelerden tutun da Amelie filmindeki gibi amaçlanmış kişiden başka kişilerin asla ve asla anlatıcıya tam olarak ulaşamadığı, kitapta esintileri olan konulardan. İlk kez 1922’de yayınlanmış bir novella bu, yani I. Dünya Savaşı’ndan sonra elinde sadece kan, şiddet ve sefalet kalmış bir Avrupa. Elinde bunların olduğunu düşününce böyle bir ortamda sevgiyi bulan bir kadın bir sevgiyi çok kolaylıkla saplantı haline getirebilir diye düşünüyorum. Ayrıca I. ve II. Dünya Savaşı arasının çocuğu olarak nitelendirilen faşizmin görüldüğü, ataerkilliğin ve güçlü olanın, erkeğin daha ön plana çıktığı bir cinsiyet paradigması da olduğunu düşünürsek bilinmeyen bir kadının neden bilinen bir adamı saplantı halinde sevdiğini de biraz olsun anlayabiliriz. Olayın psikolojik boyutu ise apayrı. Baba ve anne sevgisinden yoksun büyüyen bir çocuk psikolojisinde babasından bulamadığı sevgiyi başka bir adamda bulmak isteyen ve bu davranışıyla da Elektra kompleksinin belirtilerinin görüldüğü bir hale bürünür. Çünkü bilinmeyen bir kadın, bilinen bir adamın sevgisiyle bilinmek ister. Çocuk psikolojisi konusunda harika bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada fakir bir çocukluktan, zengin bir gence doğru giden bir yol var. Çocuk halinde iken anne şefkatinden bile mahrum bırakılan çocuğun başka şeylere yönelmek istemesi kadar doğal bir şey yok. Çocuk olduğumuz zaman o kadar şeyle aynı anda ilgilenmeyi istiyoruz ki, etrafımızdaki çocuklardan, büyüklerden herhangi bir tepki alamayınca bile bazen çıldırabiliyoruz. Kitaptaki anlatıcı da adamı her şey olarak gördüğü için elinden ya da ruhundan ona ait bir şeyler çıkarılınca epey pesimist bir auraya bürünmek zorunda kalıyor. Bence bilinmeyen bir kadın hep bilinmeyen olarak kaldı. Çünkü çocukluktan kadın tanımına geçmeyi bile adamın onu tanıması olarak görüyordu. Böylelikle o ilgisizlikle yetişmiş, fakir bir çocukluk hayatından gelme insan, kendi potansiyelini gerçekleştirme uğruna kariyer, okul ya da başka herhangi bir şey değil sadece onun kendisini tanımasını istiyordu. Bilinmeyen bir kadın, bilinmeyi istemediği kişiler tarafından o kadar çok bilinen bir kadın oldu ki bu bilinirliğini artırmak yerine ruhunun bilinmeyenliğini daha çok artırdı. Deneyimsizlik, sevgi konusundaki saflık, herhangi bir şeyden habersiz olması, manevi yöndeki eksiklikler bu kızı oluşturan parçalar. Bu kitapta hiçbir cümle boş değil, her cümle o kadar samimi ki bilinmeyen bir kadının sevdiği adam keşke siz olaymışsınız da bu mektubu size yazsaymış diyesiniz geliyor. 1920 yılında bir gün, postacı gelip de kapınıza böyle bir mektup bıraksa sizin de eliniz ayağınız düğümlenirdi. Fakat şimdi Twitter var, Whatsapp var. Mektubun altına numara iliştirme, Twitter adresini bırakma falan var. Hatta mektup kültürü bile kalmadı artık. 20.yy'ın sevgileri bile insanın insan olarak hissetmesini sağlayan sevgiler be kardeşim. Ben bu anonimliğin, bu habersizliğin, bu veri eksikliğinin olduğu yıllarda bir kadın tarafından sevilmek isterdim. "Sen" kelimesini bu kitapla birlikte gerçekten çok sevdim. Sanırım bu kitap bize "Sen" kelimesinin gizemli ve en samimi anlamını öğretiyor. Eğer o "sen"i bir kere bile olsun tanımak isteseydin, o kızın içinde kopan buhranları da anlayabilecektin be R. Sen onun çocuk saflığındaki sevgisini değil, bedenini istedin. Sen onu sen olarak istemedin ki hiçbir zaman, sen onu et parçası olarak gördün. Bir kere değil, bir çok kez gördün hem de R. Buna rağmen seni sevmekten hiç usanmadı ama. Biliyorsun değil mi? Sen ne kadar o kadına beden algısıyla baktıysan o kadın da sana o kadar ruhuyla baktı be R. Fakat R... O hiç pişman değil. Bugüne kadar aklına gelebilecek herhangi bir pişmanlık kavramına bile sığmaz o kadının düşündükleri. Hiçbir hareketinde pişman değil. Senden kopan bir parça olarak gördüğü o çocuk için yaptığı onca şeyden bile pişman değil. Seni sevdiği için de hiç pişman değil. Pişman olsaydı, o kadar sayfa yazı yazdıktan sonraki sözleri günümüz gençleri gibi "Allah belanı versin, engelliyorum seni." yerine "Sana teşekkür ederim... seni seviyorum, seni seviyorum... elveda." olur muydu be R? Sana bir şarkı hediye ediyorum R, umarım bu şarkıyı dinlemek kadına baktığın bakış açını değiştirmene yardımcı olur : youtube.com/watch?v=kt7yrISdoAM "Affetmesen de fark etmez. Ben çoktan affettim seni, Benimki bir beklenti değil. Gökyüzü mavidir değişmez...." ----spoiler---- Not : Kitap gerçek anlamda tüylerimin tamamen diken diken olmasını sağlayabilmiş bir kitaptır. Sadece iki kelimesiyle. "Kendimi sattım." ----spoiler----
·
21 yorumun tümünü gör
Reklam
372 syf.
·
5 günde
·
9/10 puan
HABERİNİZ VAR MI
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kardeşini Doğurmak kitabını yorumladım: youtu.be/XvACJzZtwCM "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" Ensest suçunu kabul eden bir "baba"(!) Uzun zamandır kurgu romanların arasında kaybolmamla birlikte oluşan rahatlığımı bozabilecek ve beni içindeki saf gerçeklerle rahatsız edebilecek bir kitap arıyordum.
Kardeşini Doğurmak
kitabı doğru bir seçimdi. Peki, neden bazı gerçeklerden rahatsız olmalıyız?
Marcel Proust
'un düşüncesine göre, merakımızın tam olarak uyanması için bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekiyor.
Ray Bradbury,
rahat bırakılmamıza gerek olmadığını, bazı gerçeklere kayıtsız kalmamak için arada sırada rahatsız edilmemiz gerektiğini belirtiyor.
Sabahattin Ali
ise dünyada rahat yaşamanın aptalca olduğunu, aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamanın daha gerekli olduğunu savunuyor. Buraya başka sevdiğim yazarların da rahatsızlık hakkındaki düşüncelerini yazabilirdim ama şimdilik bu kadarı yeterli. Bir soru sorarak başlayayım. Bu yazıyı okuyan kadınlardan kendi kardeşini doğuran var mı? Aramızda böyle bir kişinin olduğunu hiç sanmıyorum. Peki bu durumda kalmış biri, hiçbiri, binlercesi için ne kadar oranda bir empati duygusuna sahip olabiliriz? Merakımızın tam olarak uyanması için artık bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekmez mi rahatça yaşayıp gülüp geçtiğimiz gerçeklere karşı? Türkiye'deki ve belki de mahallemizdeki komşumuza kadar inmiş olma ihtimali olan ensest gerçeği hakkında nelerden haberimiz var? Ensest: Başta aile içi olmak üzere her türden gayrimeşru cinsel ilişkiyi ifade eder. 1,5 aylık bir çocuğun cinsel istismar sonucu bağırsakları patlayarak öldüğünden haberiniz var mı? "Babanın ihtiyacını gider, ne olur, bak bize zarar verecek" diyen ve enseste aracılık eden annelerden haberiniz var mı? Babasının 24 yıl boyunca bir bodruma kapatıp yedi kardeşini doğurmasına sebebiyet verdiği Elizabeth F.'den haberiniz var mı? Küçücük çocukların tecavüzünde rıza arayıp, 12 yaşından büyük çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesini yasalaştırmaya çalışan kurumlardan haberiniz var mı? Diyarbakır'daki bir mahkemede sırf tecavüz tamamlanmadığı için erken boşalma indirimi alan sanıktan haberiniz var mı? "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" diyen ve kendi öz kızına uyguladığı cinsel istismar suçunu kabul edip hiçbir suçluluk duymayan babalardan haberiniz var mı? Ailedeki cinsel istismardan haberi olup da babanın Kuran'a el basabileceğini söyleyince ona inanan abilerden haberiniz var mı? 14 yaşındayken bir akrabasının tecavüzüne uğrayan ve evinden kaçan Güldünya'nın töre kurallarına uymadığı için vücuduna sıkılan kurşunlar tarafından öldürüldüğünden haberiniz var mı? Bir çocuğun kendi ağzından çıkmış olan "Ben çilekli süt istiyorum. İneğin sütünü istiyorum... Pipi sütü istemiyorum artık!" cümlelerinden haberiniz var mı? Kanınızın yıllardır süregelen sıcak akışından sonra kanınızı durduk yere dondurmak isteyeceğiniz bütün bu iğrençliklerden haberiniz var mı? Karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen kadınlardan haberiniz var mı?! Benim haberim yoktu. Çok ama çok özür dilerim. Güldünya'dan, Elizabeth'den, tecavüzünde rıza aranan bütün çocuklardan, 1,5 aylık bağırsakları patlayan o çocuktan, karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen bütün kadınlardan özür dilerim. Bunların hiçbirinden haberim yoktu.
Büşra Sanay
olmasaydı haberim olmazdı. Çünkü ensest haberlerinde pek reyting yoktu. Daha çok tıklanacağı bilindiği için böyle gerçekleri yayınlamayı o kadar tercih etmeyip de durmadan sosyal medya kanalları aracılığıyla Şeyma Subaşı'nın Acun'dan aldığı nafaka haberlerini paylaşan, Arda ve Berkay'ın kavgasını Türkiye'nin gündemine oturtan, izdivaçlarda edilen kavgaların tecavüz ve ensest vakalarının önüne geçtiği bir iğrençlikler bütününde yaşadığım için o kadınların hepsinden özür dilerim. Sosyal medyaya yansıması o kadar istenmiyor bu tür haberlerin. Yansıması istenmiyor çünkü toplumun rahatını bozabilecek, iktidarın verdiği cezaların caydırıcılığını sorgulatabilecek cinsten haberler bunlar. Bize yansıyan sadece Palu Ailesi oldu, o da işin görünen yüzüydü. Çok ama çok özür dilerim hepsinden... Hiçbir şey yapmadım cesetlerine karşı. Yapmamayı geçtim haberim bile yoktu tecavüz edilmiş bedenlerinin masumluğundan. Haberim bile yoktu... Ben eminim ki, günlük yaşamlarımızda yanlarından geçip gittiğimiz insanların arasında bu tür sapkın insanlar var. Ben eminim ki, binlerce insan bu tür gerçeklere karşı hâlâ sessiz kalmaya devam ediyor. Ben eminim ki, çocukların anlattıklarına inanmayan, ensesti hâlâ hastalık olarak görmekle yetinip de sanıkların ceza almasını engelleyen, verilen cezaların eksikliğinden ötürü aramızda dolaşmaya devam eden insanlar var. PEKİ NE YAPMALI BU İLLETE KARŞI? *Bu tür olaylardan daha fazla haberimiz olmalı. *Çocuklara hayır demeyi öğretmeli. *Çocuklara cinsel eğitim verip, özel bölgeleri öğretilmeli. *Cinsellik konusu açıldığında çocuk ayıplanıp susturulmamalı. *Anneler çocuklarıyla yakından ilgilenmeli. *Çocuklara kendilerini nasıl ifade edebilecekleri öğretilmeli. *Çocuklara kendi vücutlarının özel olduğu ve ancak kendi izin verirse birinin dokunabileceği öğretilmeli. *Ailelerin, çocukların ve bu konuda bilinçlenmek isteyen herkesin Çocuk İzlem Merkezleri aracılığıyla bilgilendirilmesi sağlanmalı. *Eğer bir suça tanıklık ettiysen ya da suç şüphesi oluştuysa bunu adli mercie bildirmeli. Aksi takdirde sen de aynı cezayı alırsın. *Türkiye'deki ensest gerçeğine psikolojik, sosyolojik, hukuki, tıbbi, edebi, dini, nörolojik konularda tecavüzcülerle yüzyüze gelmiş cezaevi psikologlarının da aracılığıyla geniş bir fener tutan
Kardeşini Doğurmak
kitabını okumalı. Belki 1 kere değil. 3-5 kere okumalı ki kafamıza bazı şeyler tam olarak kazınsın. Bu kitabın 1000kitap'taki okunma sayısı "419"da kalmamalı. Binlerce, milyonlarca insana ulaşmalı. *Bu tür konular hakkında yapılan yorumlara ve gönderilere salt kalp butonuna basıp geçmemeli, içimizdeki esas kalbimizin butonuna basmalı. Ben de dahil. *Rahatımızı bozacak görmezden gelinmiş, halının altına atılmış gerçeklerden daha fazla rahatsız olmalı. *Daha fazla rahatsız olmalı. *Daha fazla rahatsız olmalı...
Kardeşini Doğurmak
9.5/10 · 3.964 okunma
·
55 yorumun tümünü gör
2
1000
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.47