Giriş Yap
304 syf.
Hadi Ahlak Sarsalım - Cinsel Sağlık Üzerine Okuma Etkinliği
Gelin bir miktar yargı kıralım, seks – vajina – penis diyerek prim kasalım, ne var bu bilgileri okusak da sussak kimselere söylemeden içimize doğru bilgilensek? Ama sen konuşmazsan, ben konuşmazsam, o konuşmazsa nasıl aydınlanacak bu karanlık zihinler? Nasıl kendilerini keşfedecek kadınlar, erkekler? Affedersiniz, erkeklere açık bu sektör, o yüzden incelemem boyunca penise ve erkeklere evin dış direği muamelesi göstereceğim :D bu erkeklerin suçu diye değil, sadece kadınların kendi keşfi olması gerektiğini düşündüğüm için; daha doğrusu ‘öncelikle’ kendi keşifleri olmalı. İncelememde, seks – vajina – penis – mastürbasyon vs. diyeceğim, bu kelimelerin imledikleri nesnelerle her gün muhatap olup burada okuyunca duyar kasacaklar duyarlarını benden uzakta kassınlar, aksi halde ben onları duyar manyağı yaparım, bilgilerine.. :) Öte yandan bu inceleme aynı zamanda bir etkinlik incelemesidir, daha önce yapıldı mı bilmiyorum ama bu incelemeyi etkinliğe dönüştürme fikri geldi aklıma, genel olarak cinsellik ve kadın-erkek cinselliği üzerine yaptığım okumalarda bu fikir aklımdaydı, yani Cinsel Sağlık Üzerine Okuma Etkinliği, dolayısıyla sizleri bu etkinliğe davet ediyorum. İnceleme biterken önereceğim kitaplar dahil olmak üzere, siz de bildiğiniz ve önerdiğiniz kitaplarla bu inceleme etkinliğine katılabilirsiniz. Yorum kısmından bildirmeniz yeterli, ayrıca inceleme – alıntılarla da desteklerseniz bilinçlenme konusunda müthiş olur. İnceleme etkinliği süresi sınırsız. Ben ölene kadar açık arkadaşlar, ben öldükten sonra Dora ile devam edersiniz.. :D Küçüklükten itibaren durmadan kullanmak zorunda kaldığımız (dışkılama için) bir noktada orada olduğunu yadsıdığımız bir organımız var, cinsel organ. Cinsel organ çünkü cinsiyete özgü olarak değişiyor, erkeklerde bu penis iken kadınlarda vulva olarak adlandırılıyor, fakat bilinen adıyla vajina da denebiliyor. Ben vajina diyeceğim yazı boyunca siz anlayın ki salt vajinal açıklıktan bahsetmiyorum, vulvanın tamamından bahsediyorum. Anatomi haliyle incelemek isterseniz diye buraya Vikipedi sayfasındaki genel ve bilinen haliyle resim ve bilgiyi ekliyorum, tr.wikipedia.org/wiki/Kad%C4%B1n_%C3... Tüm kadınların kendi cinsel organlarını tanıması gerekiyor (en az erkekler kadar), hem sağlık hem cinsel yaşamları için. Bu kitap her ikisi için de bilgilere sahip, erkekler genellikle penisleriyle içli dışlılar, demek istediğimi anlıyorsunuz durmadan ona bağlı onunla bir hayat yaşıyorlar, kadınlar ise vajinalarını unutarak yaşıyorlar, unutmaya zorlanıyorlar. Dolayısıyla cinsel organları ile kadınlıkları arasında kocaman bir duvar örülüyor, o duvara biz toplum diyelim. Toplum kadının kendisini bu açıdan tanımasını istemiyor ama ileride yaşayacağı her türlü cinsel problemde kadını suçluyor. Benim burada ana problemim öncelikli olarak genç kadınların kendi cinsel organlarını ve dolayısıyla kadınlıklarını keşfetmesidir. Dolayısıyla bu öncelikle kişisel araştırma, okuma, bilinçlenme ve en sonunda o organ ile tanışmayla gerçekleşir. O organı, dışkılama – mastürbasyon - seks – doğum için kullanmanın ötesinde kadınlığınızı simgeleyen bir imge olarak tanıyın. Özellikle bir namus olgusu söz konusu kadınla vajinası arasında. Namusunuzun ölçüldüğü organı görmezden gelerek ‘’namuslu’’ olmak aman şimdi felsefe okursam dinden çıkarım demek kadar iki yüzlüce geliyor bana. Önce şunu anlayalım; o organ sizin namus organınız değil, aynı erkeklerin penisleriyle namuslarının ölçülmemesi gibi kadınların da vajinalarıyla namusları ölçülmez, aksini iddia eden zihinsel ve bedensel namussuzdur. Namus kavramına ait sevgili Sezen Aksu’nun Namus şarkısını dinlemenizi naçizane öneririm. Hakiki namus cinsel organla, bekaretle, sizin cinsel hayatınızla ilgili konuşmaz. Namus sizin erdemliliğiniz, dürüstlüğünüz, adaletliliğinizle ilgilenir, namus sizin beyninizin bakir(e)liği ile ilgilenir. Oysa toplumun yarattığı bozuk namus, yine toplumun insanları bir fanusa tıkarak kendi arzularını o insanlar üzerinden yürüttüğü basit bir kelime olarak insanları baskılamaktadır. O nedenle rica ediyorum kendi bedeninizi keşfederken; dinden, namustan, ahlaktan ve bilumum baskı kodlarından sıyrılın. Doğarken tek doğdunuz ölürken de tek öleceksiniz. O beden sizin ve tek sahibi de sizsiniz. O sizin mülkiyetiniz, bir başkasının değil. O nedenle o bedene yapacağınız ve o bedenle diğer bedenlerin izni dahilinde yapacağınız her türlü eylem sizi ilgilendirir başkasını değil. Öte yandan kadınların erkeklerden bu konuda daha fazla baskılandığı aşikar, bir zamanlar ‘alınıp-satılan’ kadın tabii ki kendi bedenine yabancı bir geçmişe sahip. Penis ne kadar dışarıda ve belirginse, vajina o kadar içeride ve belirsizdir. Gizlenmiştir, bunun illa ki biyolojik ve korumaya dayalı alt sebepleri var fakat bu şu demek değil; kadın kendi bedenine yabancılaşmalı. Vajina Monologları diye bir kitap okumuştum bakabilirsiniz, orada bir soru vardı, daha önce dediğim gibi penis kadar önde ve belirgin bir organ değil kadınların cinsel organı dolayısıyla kadının onu keşfetmesi için ayna benzeri bir nesneye ihtiyacı var, ''Kendi cinsel organınıza aynadan baktınız mı'?' sorusu soruldu kadınlara, ''..ya da hiç gördünüz mü?'' Çoğu kadın, ‘’Hayır.’’ cevabını verdi. Ne kadar acı ki kendilerine ait bir organa yabancılaşmış milyonlarca kadın var. Şu an bu dediklerimi kadınlar çok iyi anlayacaklar, hadi benimle birlikte bir yaşam serüvenine adım atalım; doğuyoruz, kız bebek olarak bu dünyaya geliyoruz. Türkiye bazında konuşacağım, daha bebek – çocuk iken oğlanlar ‘pipi’leri ile fıldır fıldır gezerken kızlar tuvalete girdiklerinde bile anneleri tarafından hep bir korumaya alınıyorlar. (Lütfen bunu tecavüz ile bağdaştırmayın zira oğlan çocuğuna da tecavüz edildiğine çok şahit olduk, mevzu korumak değil mevzu kodlama.) Daha sonra, oğlan çocuk penisiyle oynamaya başlıyor, kendi çevresinde onun büyüklüğüne göre değer görmeye başlıyor, işeme yarışında en uzağa işeyerek bir değer kazanmaya çalışıyor. Ki penis sertleşme ve boşalma ile zaten oğlan çocuğunu kendini daha hızlı keşfetmeye zorluyor. Hele sünnet var ki dillere destan, ‘erkeklik’ için (Sağlık diyenler de mevcut ama benim konum penisin ‘ucundan’ kesilip kesilmemesinin sağlıksal sonuçları değil.) ucundan azıcık veriyorlar sonrası zurnalı davullu düğün, resmen oğlanlara düğün yapıyor bu toplum, kız çocukları kanadıklarından utanırken… Hem de kanama sebepleri üremek iken. Devam ediyoruz, kız çocuğu ve oğlan çocuğu yavaş yavaş ergenliğe yaklaşıyor, erkekler kendi aralarında yine bir penis mücadelesine girerken aynı zamanda ‘milli’ olma olayı yani ilk kez seks yapma olayı ile yine bir güç yarışına giriyorlar, ne gücü bu? Daha fazla döl atımı gücü. Çünkü ne kadar çok kadınla birlikte olurlarsa o kadar değer görüyorlar toplumda. Neyse, genç kızlar ise o dönemde regl olmaya başlıyorlar, nedir regl? Bazı erkeklerin, ‘’Iyyy..’’ dediği, ama döl atıp üremeye çalışırken işe yarayan ölü (döllenmeyen) yumurtaların atılma süreci.. Genç kızların çoğunun korkuyla karşıladığı, kanları giydikleri kıyafete geçtiğinde deli gibi utandıkları, pedleri bile nerelerine gizleyeceklerini bilemeden tuvalete koştukları döneme regl dönemi deniyor. Ha bir de şiddetli ağrıların ve hormonsal sıkıntıların, duygusal baş dönmelerin eşlik ettiği bu dönemde, genç kız kadın olmanın sancısını çekiyor. Hem de düğünsüz :D eğlence yok yani, ooo bizim genç kızımız kadın mı oluyor diye ödüllendirme yapılmıyor çoğu ailede. Bize ‘’ödüller’’ de verilmiyor, aksine dışlanıyoruz yine ya da yobazsa çevremiz, evlendiriliyoruz. Evet genç kızın kadın olma ödülü aşağılık zihniyetlerde evlilikle ödüllendiriliyor. Çünkü onların gözünde çocuk pırtlatan kocaman bir delik kadınlar, o delikte kaybolmaları dileğiyle.. Dolayısıyla bu süreçte eğer yobaz bir zihniyete sahip ailenin içindeyseniz genç kızlar için evlilik yaşının geldiği anlamına geliyor çünkü artık ‘kadın’ yani eşittir ‘anne’ olabilir anlamına eş oluyor. Dolayısıyla bazı anneler kızlarının regl oluşlarını babadan gizlerler. Yani yine bir gizlenme var, kadın o organa elinden gelse düşman olacak, hem kanıyor hem namus bekçiliği yapıyor hem içinde lanet olası bir zar var onun yırtılması demek toplumda aşağılanma, linçlenme ve yer yer ölüm demek. Hakikaten kadın nasıl tanışsın ki bu organla? Resmen toplum bir ip takmış kadının vajinasına, oradan oraya onunla değerli kılıp onunla değersizleştiriyor. Son zamanlarda sırf bu ip yüzünden kızlık zarı diktirme ameliyatlarının arttığını söylemiş miydim? O. diye adlandırılmamak için özgürce yaşadıkları cinselliğin toplum gözünde geldiği anlama kendilerini teslim etmemek için, yine kadınlıklarıyla toplumun bezini birbirine diktiriyor bu kadınlar. Toplum; ‘’Evlenene kadar bakireyse değerli, değilse değersiz. Evlendikten sonra çocuk yapabiliyorsa değerli, yapamıyorsa değersiz. Evlendikten sonra doğurduğu o çocuklara iyi bakabiliyorsa değerli, bakamıyorsa değersiz.’’ Farkında mısınız? Vajina ile değerliyiz ve değersiziz. Kendinize dokunamazsınız, neden dokunamazsınız biliyor musunuz? Çünkü herkes kodlarınızda sizi izler, anne – baba – akrabalar – din ulan tanrı bile işi gücü bırakır gelir oturur köşeye ki siz kendinize dokunacak mısınız dokunmayacak mısınız ona bakar :D neden? Çünkü siz kadınsınız, kadınlar anne olmak için varlardır, kadın olmak kendi bedenlerini tanımak için değil. Ama peki erkekler? Onlar daha pipileriyle kıçlarını sallaya sallaya gezerken 1-2 yaşında erkeklerdi zaten, onlar için babalık döl atımı, bir görev değil. En azından toplumun gözünde seks açısından bakıldığında kadınlarınki kadar ciddi bir görev değil. Onların da cinsel açıdan pek çok sıkıntısı oluyor bu toplum denen varlığın baskısında, belki onu da başka bir incelemede bir erkek okur anlatmak ister. :) O nedenle kendinizi tanımak adına bir şeyler yapmak isterseniz, günahı-toplumu-ahlakı ve mümkünse erkekleri dışarıda bırakarak biraz kendinizle tanışın ve bu kitabı okuyun. Kitapta kadınlar açısından hem cinsel sağlık hem de öğütler mevcut. Özellikle bir anne dilinden anlatıldığı için bana samimi geldi. Zaten bu kitabı anne-kız yazıyor, o nedenle de içerisinde eğlenceli diyaloglar da mevcut. Dili esprili ve net. Yani sizi bir şeyleri açıklamak için bulmacanın içine sokmuyor. Kitabın içerisinde regl, bakım, seks, mastürbasyon, hamilelik, kürtaj, menopoz, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, hamilelikten korunma, rahim sorunları vs. anlatılıyor. İncelemelerimi okuyanlar bilir aslında, ben incelemeyi kitabı anlatmaktan ziyade kitaba ve kitabın ana mesajına dair kendi görüşlerimi anlatmak için kullanırım. Dolayısıyla kitapta okuyacağınız şeyleri burada size ancak mini şekilde özetleyebilirim ve sizi bu tarz kitapları okumaya teşvik edebilirim. İçerisinde anne kızın konuşmaları da var, ben okurken sanki annem benimle bu konuları konuşuyor gibi hissettim, arada yazar kendi hastalarından – danışanlarından örnekler vermiş, gebelikten korunma için kullanılan doğru ve yanlış yöntemlerden bahsetmiş. Keza cinsel yolla bulaşan hastalıklardan nasıl korunulması gerektiğini anlatmış. Orgazm ve seks sırasında yaşanabilecek aksaklıklardan söz ederek mevcut olasılıkları okura en sade şekliyle anlatmış. Ayrıca yazarımız 82 yaşında ve hiç orgazm olmamış bir nineye taktik verip orgazm olmasını sağlayacak kadar idealist. :D Mastürbasyon yöntemlerinden ve bunun cinsel sağlık açısından önemine değinmiş. Seks ve seksin içeriğinden (anal – oral) bahsetmiş. Külot seçiminden, vajinal egzersizlerden, vajina temizliğinden, vajina üzerine yapılan dövmelerden vs. bile bahsetmiş. Rahim hastalıklarından, kürtajdan ve yumurtalık borusundan bahsetmiş. Ayrıca vajina üzerine mitlerden de söz ederek beni güldürmüştür. :D Gerçekten öğrenmek açısından ideal bir kılavuz diyebiliriz Bir incelemenin daha sonuna gelirken, hepinizi tekrar Cinsel Sağlık Üzerine Okuma etkinliğine davet ediyorum, malum beni bilen bilir ben pek kuralları sevmem hele de bu kuralları koyanlar kimsenin görmediği yerde bu kuralları yıkan insanlar Nietzsche'nin deyimiyle ahlaksız ve namussuz ''ahlak ve namus şövalyeleri'' ise. :) Yorumlara etkinliğe katılmak istediğiniz kitapları yazabilirsiniz, ben de yorumda önereceğim kitapları ekleyeceğim. Bu kitabı okumak isterseniz yine yorumda mail adresi yazarsanız gönderirim. Hemcinslerim, lütfen bedeninizin her organının sadece sizin için var olduğunu unutmayın, kendinizi keşfetmekten çekinmeyin. Özellikle de bu kişisel bir tercih değil de bir başkasının, toplumun, ahlakın ya da dini inancınızın baskısı ise bunu kırın. Eğer siz kendinizi tanır, kendinizi sever ve kendinizle mutlu olursanız inanın, ailenizle, arkadaşlarınızla, eşinizle ve üremek isterseniz (üremeyin! :D) çocuğunuzla da daha doğru ve daha mutlu bir ilişkiniz olur. Vajinanızla kadınlığınızın arasındaki o iğrenç perdeyi kaldırın, cinsiyet özgürlüğünün en önemli adımı kendini keşfetmektir. Keşfinizin hızlı ve başarılı olmasını ümit eder, hepinizin 82 yaşındaki teyzenin azminden faydalanmanızı temenni ederim. :D mega.nz/file/sbgyzBTZ
·
94 yorumun tümünü gör
Reklam
Romanı Bir Türk Yazdı
DRAMATİK ÖTEKİLEŞTİRME Okumakla vakit kaybetmek istemediğim ama isminden bile Kürt halkını ötekileştirdiği ortada olan bu kitabı inceleme yazmak için okumak zorunda kaldım çünkü Kürt arkadaşların romanın sevme kısmına aldanıp ötekileştirildiklerini fark etmemelerini kitaba vakit harcamalarını engellemek istedim . Bir Kürt sevdim kitap bir aşk hikayesi ama adına bir Kürt sevdim diyebiliyor . Kürt sevmek çok mu değişik bir durum da bunu bu kadar belli etmek istercesine romana adını verebiliyor! Kitabın içeriğinde de ötekileştirmekten geri durmamış ! " Baba sen teröristlerden bahsediyorsun , şahin de ailesi de terörist değil her Kürt terörist değil ki " Kürtler için terörist sıfatını kullanmaktan vazgeçmeyen bir topluluk ! Kürtler terörist ama hepsi değil ! Halkım için bu sıfat kullanıldıkça Kürt halkını Kendi içinde de ayrıştırmaya sebep olan faşist düşüncelerinizi Kürtlerden uzak tutun ! " Ben Diyarbakırlıyım Gülşah dedi sanki işlediği bir kabahati dile getirir gibi " Diyarbakırlı olmak ne zamandan beri kabahat oldu da bir Diyarbakırlı bunu böyle dile getirsin ! " Mümkün olsaydı keşke seçebilmek doğduğum toprakları " Bizim doğduğumuz toprakları seçebilme şansımız olsa Diyarbakır'ı yada kastedilmeye çalışılan Kürt topraklarını seçmeyecekmiydik biz doğduğumuz topraklardan memnunuz Halkımızdan , dilimizden kültürümüzden memnunuz. "Hani derdin ya benim memleketim başkalarının sürgün yeri diye " hangi Diyarbakırlı bunu niye söylesin ? Kendi kirli düşüncelerini biz düşünüyormuşuz gibi aktarmak ... Ki Diyarbakır’ı da çok seviyoruz ve bizim severek yaşadığımız topraklar . Birde kitapta " Biz doğu insanlarını kitaplar ve filmlerde çok yanlış tanımışız" diyor . Kitabın da bunu yaptığını görmezden gelircesine! Okunmaması gereken bir kitap ne böyle sevmek marifet ne de böyle sevilmek bu ötekileştirmeyi de böyle dramatik bir aşk hikâyesi gibi anlatmak da çok saçma . Vaktinizi harcamayın .
Bir Kürt Sevdim
7.9/10 · 1.521 okunma
·
27 yorumun tümünü gör
208 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi? Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak. Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var. İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar. Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz. Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım: “Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan? Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün. Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz. Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
Fahrenheit 451
8.1/10 · 70,9bin okunma
·
38 yorumun tümünü gör
1025 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
karamazov kardeşler pide salonu
Karamazovlar’ı Dostoyevski’nin zirvesine hatta cahilliğimden cüret alarak edebiyat tarihinin zirvesine koyarak başlamak istiyorum. Bu noktada Suç ve Ceza’yı öne atarak itiraz edenler olacaktır ki bana kalırsa bu iddiada bulunanlar henüz Karamazovlar’ı okumayanlardır. Ecinniler de Raskolnikov karakterini şöyle böyle içinde barındırdığından Suç ve Ceza’dan daha dolu bir kitaptır. Ama hepsinin üstüne, Dostoyevski’yi bugüne taşımış ve yarınlara taşıyacak olan bu bin sayfalık dev eseri koymak gerekir. Ömrünün son yılları hariç neredeyse hiçbir zaman iki yakasını bir araya getiremeyen Dostoyevski, Ecinniler’i planladığı dönemde, bir arkadaşına,”geçim derdim olmasa ben de Turgenyev, Tolstoy, Gonçarov gibi yüzyıllar sonra bile hatırlanacak eserler yazabilirdim, onlar benden çok mu yetenekli sanki!”diye yazmıştır. Suç ve Ceza’yla çok büyük bir ün yakalamıştı ama gel gelelim ardından gelen Budala kimsenin ilgisini çekmedi. Hatta, iyi ki varlar dediği eleştirmenler bile aşk romanı görünümlü bu kitabı görmezden geldiler. Ardından Ecinniler’in yayınlanmasıyla, Dostoyevski; düşmüş, yeteceğini kaybetmiş, zırvalayan bir yazar olarak ilan edildi. O dönem Rusya, Turgenyev’le büyüleniyordu ve dönemi karikatürize edip hepsiyle açık açık dalga geçen bu kitap kimsenin hoşuna gitmemişti. Hakkında idam kararı verilmiş, kürek cezasına çarptırılmış bu düzen karşıtı adam ne ara Çar yanlısı ( bizim deyimimizle “çomar”) oluvermişti!! Yavaş yavaş iki yakası bir araya gelen Dostoyevski, en büyük eseri “Karamazov” için çalışmaya başladı. Karakteri kesinleştirmek için dönemin ünlü yazarlarının sığındığı manastırlara bile gitti. Üç yıl süren çalışmanın ardından, Dostoyevski hak ettiği üne kavuşmuş oldu. Karamazov’lar onu zirveye taşımıştı. Belki de en nefret ettiği insan olan Turgenyev’den daha çok ilgi görüyor ve seviliyordu. Dostoyevski’nin her karakteri bir düşüncedir. Düşünceler uğruna bedenler ve günlük sıkıntılar kurban edilir. Örneğin, İvan Karamazov’u hasta eden bakteriler değil Tanrı’dır. Dostoyevski’yi hayatı boyunca rahatsız eden sorun budur zaten: Tanrı’nın varlığı… Bu, düşünceden ibaret bedenler, Karamazov Kardeşler, yazarın kendisidir. Alyoşa, yazarın belki de asla ulaşamadığı, ideal insandır. Henüz kirlenmemiştir ama Prens Mışkın gibi de değildir. Kötülüğü, şehveti bilir yine de Tanrı yolundan yürür. İvan, Tanrı sorunuyla kafayı bozmuş bir sara hastasıdır. Dostoyevski felsefesinin sonucu, onun kahramanlarının sentezi aynı zamanda bir çoğunun da yıkımıdır. Dmitri babası gibi şehvet düşkünü bir adamdır. Nişanlısından aldığı parayı içki sofralarında metresiyle yer, para için babasını öldürmeyi düşünür hatta sonunda alçaklığından intihar etmeye karar verir. Dostoyevski’nin kumarbaz yönünü temsil eder. Fyodor Pavloviç’i de kendi babasından esinlenerek yaratır. Bir de Fyodor Pavloviç’in oğlu olduğu söylenen, dilsiz bir kadından doğma Smerdyakov vardır. Annesi onu doğururken ölmüştür ve babasının evinde uşaklık yapmaktadır. Aslında son derece sadık ve güvenilir olan Smerdyakov, sonradan İvan’ın özgür, sınır tanımaz düşüncelerinin kurbanı olacaktır. Tanrı yoksa her şey mübahtır!! Alyoşa, şehvet düşkünlüğüyle tanınan bir aileden olsa bile yoldan çıkmamış,inancını korumuş bir gençtir. Rahip adayı olarak manastıra sığınmıştır ve Staretz Zosima denen kutsal bir adamın öğrencisidir. Dostoyevski’nin Tanrı’dan çok İsa’ya inanması gibi Alyoşa da Zosima’ya inanır. Gerçi Dostoyevski için İsa vazgeçilmezdir, Tanrı’nın olmadığını, bütün bu şeylerin saçmalıktan ibaret olduğunu bilse bile İsa’ya inanacağını söyler. Alyoşacığı için bu kadar kıymetli olan Zosima’yı, ölümünden sonra kokutması da tanrısız İsa düşüncesine bir göndermedir bence. Zosima’nın Alyoşa’ya, kendisinin ölümünden sonra manastırdan ayrılmasını öğüt vermesi, inancını dış dünyada da koruyacağını söylemesi bunu kanıtlar niteliktedir. Alyoşa İsa’sını bulmuştur zaten, artık Tanrı’ya, yani manastıra ihtiyacı yoktur. Belki de Dostoyevski için Nietzsche’nin üst-insanı olmuştur artık. Karamazov ailesinin yıkılışıyla hiç alakası olmayan çocuklar da Alyoşa güzellemesi yapmak için dahil edilmiştir kitaba. Olaylar sonunda İvan kafayı yer, Dmitri Sibirya yoluna düşer, Smerdyakov intihar eder… Kısacası inançsız olanlar kurtuluş yolu bulamaz ve felaketlere sürüklenirken Ortodoks bir Rus olan Alyoşa çocuklara öbürkü dünyada tekrar kavuşacaklarını, sevinç içinde birbirlerine olanı biteni anlatacaklarını söyler. Bu noktada Raskolnikov ve Stavrogin’in akıbetlerini de karşılaştırmak gerekir. İkisi de özgürlüklerini ararken yanlış yola sapıp suça batmışlar ve vicdan azabı içinde can çekişiyorlardır. Raskolnikov bu sırada Tanrı’yı bulur ve şöyle böyle felaketinden kurtulur, Tanrı’sını bulamayan Stavrogin ise buhranlar içinde intihar eder. Yukarıda söz ettiğimiz karakterler ve sözünü etmeye değer olan diğer Dostoyevski karakterleri hepsi sıradaşı tiplerdir ve hep bir uç noktalarıyla, aşırılıklarıyla öne çıkarlar. Ama Karamazov’un Alyoşa’sı bir çok yönden sıradan, hatta olaylar içinde silik kalan bir tiptir. Dostoyevski de böyle başkarakterlere alışık değiliz. Kendisi bu konuya açıklık getirebilmek için ufak bir önsöz yazmış, Alyoşa’yı neden başkarakter seçtiğini kitabın sonunda anlayacağımızı söylemiştir. Bana kalırsa sebep şudur: Alyoşa, Dosto için ideal insandır. Dostoyevski büyük ihtimalle ömrünün son yıllarını böyle bir insan olmak için harcamıştı. Son kitabı olduğundan ve o yıllarda Ortodoks Rusya diye diye kafayı yediğinden, İvan yerine Alyoşa’nın başkarakter olmasına şaşmamak gerek. Tehlikeli düşünceleri hakkında düşüncesizce davranıp dolaylı olarak baba katili olan İvan, Dostoyevski’nin en yakışıklı karakteridir. Tanrı katili değildir, bu konuda düşünmeyi çok önce bırakmıştır. Tanrı varsa bile, çocuklara işkence edilen böyle bir düzeni kabullenmeyeceğini söyler. Onu reddederek, ölümsüz yaşam için giriş biletini geri verir. Dostoyevski,İvan’la birliktedir. Alyoşa, onun için bir hedeftir sadece. Bana kalırsa Dostoyevski ölürken bile İvan’ın tarafındaydı, Tanrı’yı bulmuşsa bile ona inanmamıştı. İvan, düşünceden ibaret gibi dursa da Karamazov kanını taşıdığından şehvet ve arzularından sıyrılmış değildir. Albert Camus’un “Sisifos Söyleni”de uzun uzun ele aldığı Tanrı’nın yokluğu durumunda intihar konusuna da Schopenhauer’ın kendisini tokat manyağına çevireceği bir cevap verir: “Hayata inanmasam, sevdiğim kadına sırt çevirsem, dünyanın gidişine inancım kalmasa, hatta tam tersine, her şeyin karmakarışık, uğursuz, belki de şeytanca bir kaos olduğuna iman etsem, insanların hayal kırıklığından uğradığı bütün korkulara tutulsam gene de yaşamayı isteyeceğim, hayat kadehini ağzıma götürünce bitirene kadar bırakmayacağım!” İvan, gençlik yıllarında duyulan arzu ve hazlar uğruna hayatın yaşamaya değdiğini, belki 30 yaşında kadehi ağzından çekebileceğini söyler. Dünyanın acılarla dolu bir feryat, bir sefalet vadisi olduğunu, insanın arzularından ve hazlarından tamamen sıyrılarak yaşaması gerektiğini söyleyen Schopenhauer, Karamazov ailesine güzel bir cevaptır bence. Körlerin nedensiz istençlerinin sonucu olan dünya, aslında olmaması gereken kötü bir şey, bir suçtur. İvan da bu konuda Schopenhauer’la birliktedir. Öklid geometrisiyle sınırlı aklımız, dünyanın ötesiyle ilgili anlayışa sahip olamaz ve bu şartlar altında, kavrayamadığımız hayat hakkında sınanamayız. İnsanları sonradan, yaptıkları zulümden, haksızlıklardan, çektirdikleri acılardan dolayı bağışlayacak, onları temize çıkaracak bir şey olsa bile, bunu asla kabullenemez ve Tanrı’yı bulsa bile onun cennetini reddeder. Karamazov cinayetini açıklamak için İvan ile şeytanın konuşmasından başlamak gerekir. İvan olanı biteni öğrenip de kafayı yiyince odasında şeytanı görür. Karşısında bir Rus mujiği oturmaktadır, onun gerçekten şeytan mı olduğunu yoksa şeytan diye kendi kendisiyle mi konuştuğunu anlayamaz. Şeytan sürekli konuşur, İvan kulaklarını tıkar, onun ağzından çıkan laflara dayanamaz. Aslında söylenenler önceden kendisinin düşündüğü şeylerdir, karşısında oturan mujik bizzat kendisidir zaten. Şeytan’ın şu lafları Karamazov cinayetinin sebebidir: Bir gün herkesin gerçeği anlayacağı devirin gelmesine imkan var mı? Varsa, mesele yok, insanlığın hayat sorunu çözülmüş demektir. Fakat insanlığın kökleşmiş ahmaklığı yüzünden mesele belki daha bin yıl çözülemeyeceğine göre, zamanımızda gerçeğe varan herkes hayatını yeni ilkelere göre düzenlemekte serbesttir. Bu anlamda onun için her şey mübahtır. Dahası var, böyle bir devir gelmese bile, tanrı ve ölümsüzlük olmadığına göre yeni insan, bir başına bile kalsa tanrısal insan olabilecek ve yeni sıfatına dayanarak gerekirse kalp huzuruyla eski köle, insanın bütün manevi engellerini aşabilecektir. Tanrı’ya kanun yoktur. Her yer Tanrınındır, ayak bastığı her yer yücelir… kısacası her şey mubahtır. Smerdyakov bu düşüncelerle büyülenir ve İvan’ın gizli isteğini yerine getirmek ister. Kendisi sonradan böyle bir isteği olmadığını, düşüncelerini böyle bir amaca hizmet etmek için açıklamadığını söyler. Ama aslında o da babasının ölümünü içten içte istiyordur ve bunun için farkında olmadan Smerdyakov’a yardım eder. Böylece baba Karamazov oğulları tarafından öldürülür. İvan,cinayet itirafına kimseyi inandıramaz çünkü saralı bir delidir o artık. Dmitri’nin ise masum olduğuna inanmazlar. O zaten masum olmadığını, babasının ölümünü içten içe istediği için katil kadar suçlu olduğunu söyler. Peki gerçekten suçlu mudur? Staretz Zosima’yı ziyaretten dönüşte babası için “ bu adam neden yaşıyor ki?” dememiş miydi? Aslında bakacak olursak Dmitri babasından pek de farklı bir karakter değildir. Zamanın köylüsünü temsil eder, sürekli içki içer, her şeye bodoslama girer. En önemli özelliği ise düşünceden yoksun olmasıdır. Aynı zamanda romanın en net kişisi ve içgüdüleriyle hareket eden tek kişisidir. Nişanlı olmasına rağmen intikam hırsına tutuşmuş bir afüşteyi metres edinir. Babası da aynı kadına aşıktır ve onunla evlenmeyi düşünüyordur. Dmitri’nin annesinden ona kalan parayı , evlilik teşviği olarak Gruşenka’ya vermek ister, bu sırada Dmitri beş parasızdır. Aynı zamanda nişanlısı Katerina’dan, bir akrabaya götürmesi için aldığı parayı metresiyle içki alemlerinde harcar. Söylediğine göre paranın sadece yarısını harcamıştır, kalan parayı geri verecek ve hırsız olmadığını kanıtlayacaktır. Uzun süre boynunda bir bez parçasından dikilmiş muskanın içinde saklar parayı. Mahkemede bunları itiraf edince herkes “hadi lan ordan!” ayarında bir cevap verir. Katerina, bahsi geçen parayı akrabaya ulaştırması için vermemiş, Dmitri’nin, sevdiği adamın, ne kadar alçalacağını görmek için vermiştir! Cinayetin işlendiği gece, alçaklığından intihar etmeye karar verir. Önce gidip Gruşenka’yı bulur sonra da muskada kalan üç bin rubleyle bir güzel eğlenir. Asıl planı şudur: gidip güzelce eğleneyim, parayı son kuruşuna kadar harcayayım sonra sabaha karşı kafama kurşunu sıkarım. Şu olayıyla Dmitri benim gözümde Dostoyevski’nin en alçak, gurursuz ve onursuz karakterlerinden biridir. Katerina ve Gruşenka; Dostoyevski’de görmeye alışık olduğumuz kadın tiplemeleridir. Karamazov kardeşler gibi gündelik hayattan soyutlanmış düşünce yüklü bedenler değillerdir. Asıl karakterlerin izleyecekleri yolda şöyle böyle rol alan yardımcılardır ancak. Zaten ne Dmitri’nin ne babası ne de İvan’ın aşkı gerçek aşk değildir. Ruhu yakıp kavuran istekler ve bazen acıma duygusu üzerine yaşanan hislerdir. Gruşenka, uzun zaman önce lekelenmiş, bu yüzden erkeklere karşı hırslanmış, intikam duygusu içinde basit bir kadındır. Dmitri’yi de Fyodor Pavloviç’i de sevmez, ikisini de kandırır. Baba oğulun arasının açılmasındaki en büyük sebeplerden biri odur. Katerina ise namuslu olduğu herkes tarafından bilinen saygıdeğer bir hanımefendidir ama gel gör ki Dmitri gibi bir alçağa aşık olmuştur. Aynı zamanda İvan’ın da aşık olduğu bu genç kadın gerçek aşkı bulabilmiş değildir. Kısacası kutsal Alyoşa hariç tüm karakterler ihtiras buhranları içinde kıvranmaktadır. Karamazov Kardeşler’in herbiri ayrı ayrı Dostoyevski’dir. Dmitri, sürgünde son bulan romantik devri; İvan, sosyalistlik uğruna imanını kaybettiği yılları; Alyoşa ise dine geri döndüğü yılları temsil eder. Peki hangisi en çok Dostoyevski’dir? Misal Nabakov’un incelemesinde bahsettiği gibi yazar, en çok Dmitri’yi takip ederken coşar. Tasvirler güçlenir, karakterin iç dünyası en derinine kadar sayfalara yansır. Kumarbazlıktan çok çekmiş Dostoyevski, Dmitri’nin cinayet günündeki “dibe vurma” hissiyatını, “battı balık yan gider” düşüncesiyle kapıp koyverişini çok iyi anlıyor olsa gerek. Alyoşa’nın inandırıcılığı olmayan peygambervari karakterini anlatırken aynı havaya giremiyor. Karamazov Kardeşler’in başarısını sağlayan, bin sayfalık dev bir eser olmasının yanında filozof olan bir sanatçı tarafından yazılmış olması, felsefi tiradların bolca oluşundan dolayı 5 dakika sonra ölecekmişsin de hızlıca okuyup evrenin sırrını kavraman gerekiyormuş gibi hızlıca kendini okutmasıdır. Bitirdiğinde sana bir şey öğretir mi bilinmez ama kendini özletir. Dostoyevski’nin neşeli sesini, karakterlerin oradan oraya savruluşunu özletir. İçinde bir şeyler bulabilmek için önceden Dostoyevski’nin üç beş tane kitabının okunması gerekir. Aksi taktirde Aşkı Memnu izler gibi okunur. Alyoşa ve abilerinin çelişkilerini görüp Dostoyevski’nin kendisiyle savaştığını fark etmek gerekir. Alyoşa gibi pısırık olacağınıza, İvan gibi hakkıyla delirmeniz dileğiyle..
·
9 yorumun tümünü gör
Reklam
400 syf.
·
6 günde
·
10/10 puan
Mihmandar-İ. PALA/Allah belki sana bir yol arkadaşı ihsan eder, hele sabret!
Ayrılmak çok zor bazı kitaplardan! Hele o kitap sayfa sayfa içine işlediyse... Artık ellerin bıraksa da zihnin, kalbin o kitapla yaşamaya devam edecektir!
Mihmandar
Hicretle başlıyor eser. Ta o an hissettim eserin sayfalardan yüreğime hicret edeceğini! Hz. Peygamber ile bir yolculuk... "Azıcık sabret, Allah belki sana bir yol arkadaşı ihsan eder, hele sabret!" (s. 19) Okumaya doyulmuyorsa onunla yollarda olmak kim bilir nasıl güzel bir duygudur, hele ki ona mihmandar olmak! Onu evinde konuk etmek... Siz bu hislerle okurken zamanda sıçramalar meydana geliyor. "Konstantiniyye elbet fetholunacaktır; onu fetheden emîr ne güzel emîr, onun ordusu ne güzel ordudur." (s. 7) Bir hadisi şerif... Kitabın en güzel yanlarından biri de ayetler ve hadislerle örülmüş olması. Gerek eserdeki kahramanların davranışlarından gerekse bu ayet ve hadislerden yola çıkarak islamın özüne ulaşma şansı elde ediyorsunuz eserde. İstanbul... Şehre bakış açınız değişecek okuduktan sonra... Defalarca Eyüp Sultan türbesine gittim ama o ruhu koklamayı başarmak için bu eseri okumam gerekiyormuş meğer... Ebû Eyyûb! Peygamberin yol arkadaşı Ebû Eyyûb! Onun sözlerinin emanetçisi Ebû Eyyûb! Fethin manevi destekçisi Ebû Eyyûb! Onu eserden de olsa tanımak en büyük motivasyon kaynağı oldu kuşkusuz! Yalnız Eyüp Sultan da değil, nice kahraman ile tanışma fırsatı veriyor size eser. Kendilerini tanıtmaları da öyle hoş ki... Hiç Gönül Dağı dizisini izlediniz mi? Bölüm başlarında kahramanlar konuşur, kendilerini duygu yüküyle anlatırlar. Bu kitapta da öyle girişler, öyle bitirişler var. Bölümleri onların ağzından dinliyor, onların gözüyle görüyoruz. Duygu yüklü geçişler... "Adım Hamed, Abdullah Müzeni'nin torunu Hamed. Yakışıklı ve şık giyimli Bekir'in oğlu Hamed." (s. 123) "Ben Selma'yım. Cuayl'ın kızı Selma. Sağ kolunun dirsekten ötesi olmadığı için herkes bana Çolak Selma der. Çolaklığın bedelini daha Cahiliye Devri'nde ödemeye başlamıştım." (s. 224) Bir fetih macerasında kesişen hayatlar... Öyle güzel anlatmış ki kitap bir yerinde kendini! (Spoiler korkusu olan bu paragrafı atlasın!) Kızının yüzünü unutan bir anne! Annesini tanımadan büyüyen bir kız! Onları kurtarmak için ömrünü ateşler arasında geçiren bir baba! Merhameti tanımamış bir çocuk! Yirmi yıl konuşmayan bir anne! Annesinin yaşayıp yaşamadığını bilmeyen bir genç kız! Çölden İstanbul'a giden bir yolculuk... Yolculuğa kaynak olan bir Hadisi Şerif'in verdiği manevi ruh... Dünden bugüne yolculuk... Hz. Peygamber'den Eyüp Sultan türbesine... Yer yer duygularınıza hakim olmakta zorlanacak, yer yer İslam'ın özünü en derininizde hissedeceksiniz. "İslam'a göre akıl, yaratılmış her şeyden üstündü." (s. 331) İslamı
Kur'an'ı Kerim
'den, İslamı ruhuna uygun yaşayanlardan öğrenmek gerek... Bu kitap da gerekli çalışma ve araştırmalar yapılarak, ayet ve hadislerden yola çıkılarak, o ruha uygun olarak kaleme alınmış. Bilinen bir konuyu öyle güzel bir üslup ve öyle hayatlar ile süsleyerek ele almış ki uzun zaman sonra bir kitabı "bitmesin diye ağır ağır" okudum. Ama bitti. Şu an hafızamın silinmesini ve bu kitabı bir kez daha ilk kez okuyor gibi okuyor olmayı dilerdim. Eseri okurken hafızama birçok şey not aldım. İncelememde şunlardan şunlardan bahsedeceğim diye. Ama eser zihnimi öyle bir hale getirdi ki ilk aklıma gelenleri yazabildim yalnızca. Bazı kitapları okuduktan sonra yegane pişmanlığım o kitapla geç tanışmak oluyor. Ya okumadan ölseydim? Ebû Eyyûb'ü, Kallinikos'u, Genna'yı, Oxy'yi, Altın Çekirge'yi tanımak ve onlarla bir yolculuğa çıkmak muhteşem bir duyguydu. "Bazı insanların acı eşiği yüksektir," diyor eserde. İnsanların acılarını görmeden hadsizce her derdimize acı adını veriyoruz. Oysa ne acılar var acılarımız yanlarında tuz, biber kalır! Öyle işte dostlarım! Kızların diri diri gömüldüğü coğrafyadan Hazreti Muhammed'e oradan fetih çalışmaları ve en son da günümüze uzanan bir yolculuk "Mihmandar".
Oğuz Atay
'ın dediği gibi "Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda..." Umarım siz de geç olmadan tanırsınız. Ve şimdi "Ebû Eyyûb ile geldiğim yolları onsuz gitmenin yükü çöktü omuzlarıma." Yapacağım ilk iş onun ve Toklu Dede Kabristanı'nda Humeyd Bin Bekir'in kabrini ziyaret edip ruhlarına Fatiha okumak olacak! DİPÇE: Sizin de okumanıza vesile olmak adına önceki eserde de yaptığım gibi "İNCELEMEYİ PAYLAŞAN TAKİPÇİLERİMDEN BİRİNE" çekilişle kitabı hediye edeceğim! (Doğrudan
Kitapyurdu.com
'dan ve kargo bana ait olacak şekilde.) Çekiliş 1 Ağustos'ta saat 21.00'de inceleme altında duyurulacak! Okunması okutulması dileğiyle!
Mihmandar
8.9/10 · 9,5bin okunma
·
35 yorumun tümünü gör
2
1000
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42