• -O günden sonra Hasan'ın yüzü gülmemiş, rengi yerine gelmemiş.
    Gönlünü bir yerde eğlemez, ağzını açıp dünya kelamı
    eylemez olmuş. Pazarlara ayva, nar satmaya gider,
    ne alıp ne verdiğini bilmeden geri dönermiş.
    En sonunda bir gün dayanamamış;
    Edremit pazarı günü, akşam vakti Zeytinli'nin üst başında,
    Yüksekoba'ya giden yolun kıyısında oturup Emine'yi beklemiş.
    O gün kızın pazara indiğini kestirirmiş.
    Az sonra Emine yolun alt başında görünmüş.
    Onun da yüzü sarı, hali perişanmış.
    Hasan'ı görünce yüreği yanmış ama, hiç tınmadan oradan
    geçip gidecek olmuş. Hasan yolunu kesmiş:

    'Emine!' demiş, 'Bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit
    çıkmamış. Ocağına düştüm! Deli gönlün bizim çukur köyümüze
    sığmazsa al beni obana götür! Ananı ana, babanı baba bileyim;
    ineğini sağıp davarını güdeyim; babanla tahta biçip keresteyi
    dağdan sırtımda indireyim. Tek beni buralarda garip koyup gitme!..'

    Emine durmuş, Hasan'ın yanına çökmüş, gözlerini koluna silmiş:

    'Hasan' demiş, 'yüreğimi deldin!
    Ne çare ki dediğin olacak iş değil. Ovada büyüyen dağda yapamaz...
    Dağın suları serindir ama, yolları sarptır, kışı çetindir...
    Kar altında odun kesmek, bahçeye bostan ekmeye benzemez.
    Benim erim diye götürdüğüm adamı obamızın yiğitleri kınamamalı!..
    Ben seni bildim, artık gözüme hiçbir yiğit görünmüyor;
    ama anamın, babamın, akranımın yanında seni küçük düşüremem.
    Sal beni gideyim!..'

    Hasan ayak diremiş:
    'Her işi yaparım; obanızın yiğitlerini kardeş bilip işlerine koşarım;
    eğer of dersem kov beni köyüme gönder!' demiş.

    Emine'nin aklı yatmamış ama, yüreği yumuşamış:
    'Haftaya burada bekle de cevabımı al!' demiş.

    Hafta sekiz gün, Hasan anasının boynuna sarılmış;
    hak alıp hak vermiş; gelmiş yolun başına, Emine'yi beklemiş...
    Çok geçmeden yörük kızı görünmüş... Sırtında koca bir çuval varmış,
    içi pamuk doluymuş gibi onu beli bükülmeden taşırmış.

    Hasan'ın yanına gelince:

    'Hasan!' demiş, 'Anamla, babamla danıştım;
    onlar da emmilerimle danıştılar. Ovalıya varanın, ovalıdan kız alanın
    olduğunu gören yok. Deli kız, deli kız! dediler.
    Yüksekoba'da gönlünü verecek yiğit mi bulamadın?
    Ben de: Herkesin yiğidi kendi gönlüne göreymiş! dedim.
    Peki öyleyse dediler, bir sına bakalım, senin yiğidin Kazdağı'ndaki
    yörük Emine'ye er olacak adam mı? Konuşup kavil ettik (sözbirliği ettik):
    Zeytinli'den kırk has okka tuz aldım; bunu sırtına vurup bir yerde durup
    dinlenmeden benimle Yüksekoba'ya çıkabilirsen haftaya düğünümüz olacak.
    Kırk okka yükle dört saatlik dağa çıkan adama eğri bakacak babayiğit
    bizim obamızda yoktur. Çıkamazsan, kaderimiz böyleymiş!'

    Hasan bir söz söylemeden çuvalı sırtlamış.
    Emine'nin önüne düşüp yürümüş. Ayakları kuş gibi uçarmış.
    Beyobası'nı geçmişler, bayır aşağı dereye inerken Emine bir bakmış,
    Hasan'ın yüzünden, ellerinden su gibi ter boşanıyor...
    Az önce genişleyen yüreği daralmış:

    'Kendine yazık etme, Hasan!' demiş.
    'Ver çuvalı bana, ben gideyim! Sen bahçene dön!'

    Hasan soluk soluğa:

    'Buraya gelirken ant içtim. Geri dönersem sağ dönmeyeceğim!'
    deyip yürümüş. Emine'nin yüreği daha da daralmış ama çaresi yok.
    Eski değirmeni geçmişler, Sutüven'in yanına gelince
    Hasan durmuş:

    'Emine!' demiş, 'Bana ettiğin zulümdür! Tuzlar sırtımı yaktı...
    Dur bir soluk alayım!'

    Emine:

    'Kavlimizde durup dinlenmek yok!' deyip yürümüş.
    Hasan bir taştan bir taşa atlayıp ardından yetişmiş.
    Az daha gitmişler; Hasan yine durup yalvarmış:

    'Emine, zalım anana babana uyup beni çok ağır sınadın!
    Bu kadarı yeter, hadi köye dönelim!'

    Emine'nin yüreği dilim dilim olmuş da içindekini yine dışarı vurmamış:

    'Ben sana dedim Hasan, bu dağlar sana göre değil!
    Ver çuvalı ben gideyim' demiş.

    Hasan gayretlenmiş, biraz daha yürümüş.
    Demin yanından geçerken Hasanboğuldu dedim ya, eskiden
    oraya Gök Büvet derlermiş. Hasan oraya geldiğinde
    dizleri bükülüvermiş, olduğu yere çökmüş:

    'Ah, Emine!' demiş, 'Beni boş yere yaktın.
    Ben bu dağlara çıkamayacağım, gel köye dönelim!'

    Emine ağzını açıp bir söz demeden Hasan'ın sırtından düşen
    çuvalı yüklenmiş, tek başına, gerisine bakmadan yürümüş.
    Çalıların ardında kaybolup giderken,
    Hasan anasız kalmış yavru kuş gibi bağırmış:

    'Emine, obana gelemem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!'

    Emine durmuş, durmuş, sonra başını çevirmeden yine yoluna
    düzülmüş. Ta patlakların yanına gelinceye kadar Hasan'ın
    bağırdığını duymuş. Garip oğlan suyun gürültüsünü bastırıp:

    'Emine, ben senin ardından gelemedim,
    sen benim ardımdan gel!' diye seslenirmiş.

    Emine bir yerde durup soluk almadan, bir kere dönüp ardına
    bakmadan kırk okka tuzla obaya varmış. Anası babası onu
    görünce her şeyleri anlamışlar. Kız çuvalı oraya atıp yere yıkılmış,
    kendinden geçmiş; ama daha ortalık kararmadan yerinden fırlamış:

    'Duydunuz mu? Hasan beni çığırıyor!' demiş.

    Anası babası sormuşlar:

    'Hasan'ı nerde bıraktın?'

    'Gök Büvet'in orda!'

    'Kız sen deli mi oldun? İki saatlik yerden buraya ses gelir mi?'

    Emine kimsecikleri görmez, kimseciklerin sözüne bakmaz, durup dinler, sonra:

    'Anacığım! Bak nasıl çığırıyor! Yazık oldu...
    Dur bir varıp bakayım!..' dermiş.

    O gece zor tutmuşlar. Obanın yanındaki ormanlarda
    sabahacak dolaşmış. Gün ağarırken Gök Büvet'e inmiş.
    Bakmış oralarda kimsecikler yok...
    Suyun yanından geçip gidermiş, bir de ne görsün:
    Hasan'ın dallı çevresi, koca çınarın su içindeki dallarından
    birine takılmış, yüzüp duruyor...
    Onu oradan aldığı gibi koynuna sokmuş...
    Dere boyunda bir aşağı, bir yukarı koşup:

    'Hasanım! Ses ver de yanına varayım!' diye bağırmaya başlamış.
    Her defasında dağlar taşlar ses verir:

    'Emine, ben senin ardından gelemedim,
    sen benim ardımdan geleceksin!' dermiş.

    Yemeden, içmeden üç gün dağlarda, ormanlarda, dere boylarında
    dolaşıp Hasan'ı aramış. Zeytinli'ye inip anasından sormuş.
    Kocakarı saçını başını yolar, ağlarmış.
    Köylüler Hasan'ın Gök Büvet'te boğulduğuna kayıl olmuşlar (inanmışlar):

    'Güz yağmurlarından derenin suyu coştu.
    Ölüsü kim bilir hangi kovuğa girip kaldı?
    Belki de sular aldı denize götürdü!' derlermiş. Emine bunu duyunca:

    'Yalan!' demiş, 'Hasan ölmedi ki!
    Beni çığırıp duruyor ama yerini diyivermiyor.
    Araya araya bulurum helbet!'

    Anası babası ardına düşmüşler, alıp kapamışlar.
    O bir yolunu bulur, dere boyuna iner, Hasan'a seslenirmiş.
    Gök Büvet'in yanındaki kayalara oturur, koşmalar düzer söylermiş.
    Bir gün anasına:

    'Hasan bana yine seslendi; bugün beni Gök Büvet'te bekleyecek.
    Bu sefer sağlam kavilleştik, gayrı kavuşacağız!' demiş.

    Anası:

    'Amanın kızım, neler oldu sana?' diye ağlayıp dövünmüş.
    Kız bir yolunu bulup ortadan kaybolmuş.
    Akşamüstü oradan geçenler Emine'yi Gök Büvet'in yanındaki
    koca çınarın dalında, Hasan'ın çevresiyle asılı bulmuşlar.-

    Hacer kız kara gözlerini yüzüme dikerek:

    -İşte Gök Büvet'e o zamandan beri Hasanboğuldu diyorlar;
    koca çınara da Emine Çınarı derler.
    Hadi, geç olmadan yolumuza gidelim!..-