• 331 syf.
    ·6/10
    İnsanın doğası gereği yasaklamalar hep bir merak uyandırır. Toplumların ciddi anlamda yasakladığı şeylerden bir tanesi de cinselliğin konuşulmasıdır. Konuşulması ayıp karşılandığı için daha çok gizlilik içinde konuşulur ya da istemem yan cebime koy havasına bürünülür.

    Yemek yemek gibi, su içmek gibi, nefes almak gibi doğal bir ihtiyaç olan cinsellik neden daha az konuşulur ya da hiç konuşulmaz? Bana göre bunun nedeni ahlak zırhının delinmesi korkusudur. Yani birileri cinsellik konuşursa toplum onu ahlaksızlıkla suçlar korkusu bu durum cinselliğin kalın duvarlı tabularını toplum tarafından çok hızlı inşaa etmiştir.
    Aslında toplum ahlaksız olan bir çok şeyi daha çabuk affedilir kılmasına rağmen cinselliğin konuşulması affedilebilirliğin biraz daha dışındadır. Bu durum da bireyin bilinçaltında cinselliği ahlakın tamamen dışına itmektedir

    Yasaklamalarla ve ayiplanirim korkusuyla merak edilen cinsellik bireyin bilinçaltındaki sorularına daha farklı yoldan cevap aramaya başlar ve birey bir kazanç sektörü haline gelen saçma sapan fantazileri görsel yollarla izleyip bilinçaltına hızlıca yüklemeye başlar, bu durum bireyin psikolojisinde ciddi çalkantılara neden olur ve bireyde ki sapıklık arzusunu yayı geren bir ok gibi germeye başlayabilir.
    Birey bu durumda toplum için potansiyel bir korku olmakla beraber yaşaması gereken cinsel hayatı da çıkmaza sokmaktadır. Bu çıkmaz özellikle erkek bireylerde ciddi bir batağa dönüşmektedir. Bu batak erkek bireyi, isteklerini haklı olarak kabul etmeyen partnerine cinsel şiddet uygulamaya kadar götürebilir. Bu nedenle bence cinsellik hiç bir zaman ahlakın dışına itilmemeli ahlaklı ve sağlıklı bir cinsel yaşam için bireylerin kafasındaki soru işaretleri çekingenlik göstermeden aydınlatılmalıdır.

    Çoğunlukla toplum cinselliği evlilik içerisinde meşru görür ve bu meşruluğun vermiş olduğu cesaretle bir çocuk dünyaya getirme gerekliliği bireyler üzerinde toplum tarafından bir baskı mekanizması oluşturur. Feodal toplumlar başta olup, bizim toplumda dahil olmak üzere çocuk yapmayan çiftlere yetersiz ve sağlıksız gözüyle bakılmaktadır. Bu durum evli çiftleri olumsuz kaygılara sürüklemekte ve bilinçaltında kadın erkeği tohumluk erkek de kadını tarla olarak tahayyül etmektedir. Evlilikte üremenin gerekliliği tartışılır olmakla beraber, üremek evlilik için bir amaç olmamalı kanaatindeyim. Çünkü evli bir çift olmak iyi anne baba olma varsayımını netleştirmez.
    Bundan dolayıdır ki evli çiftlerin birinci önceliği üremek değil, iyi bir eş, sorumluluklarını yerine getirebilen birey olmanın önemini kavramaları evliliğin devamı için daha sağlam bir temel oluşturmaktadır.

    Buraya kadar yazara katılmakla beraber eleştirdiğim şeylerin başında ise evlilikte cinsel soğumalar ve çözüm önerileri.
    Yazar evli çiftler arasındaki cinsel birlikteliğin geçen yıllarla beraber soğumaya neden olacağını ve bu durumun çözümü için ise eşlerin birbirlerini aldatmasını ve bu durumunda meşru görülmesi gerektiğini savunmaktadır.
    Bu durum ne ahlaki olgulara sığan bir davranıştır ne de bir özgürlük anlayışıdır.
    Bu düpedüz cinsellik için her yolun mübah sayılmasıdır ve hiç bir topluma uygulanacak bir çözüm önerisi değildir.

    Diğer bir eleştirdiğim konu ise 14-15 li yaşlarda ki bireylerin cinsel ilişki yaşamasının normal bir şey olarak görülmesi ve bu durumun normalleştirilmiş vaziyette topluma empoze edilmesi, kanun önünde 14-15 yaş aralığında ki bireyler çocuktur ve psikolojik olgularda bunu gösterir. Ve bu dönem fallik dönemidir ayrıca 20 li yaşlara kadar fallik dönemi tehlikeli bir süreç içerir eğer bu yaş aralığında ki bireyler cinsellik yaşadığında bunun bağımlılık gösterme durumu ve psikolojik sorunlar yaşayabilme durumu olabilmektedir. Bu durumu da yazarın belirttiği gibi normal görmüyorum.

    Son olarak yazarın cinsellikle ilgili belirttiği bir diğer sorun ve çözüm önerisi ise çiftlerin mutlaka korunmalı olarak birliktelik yaşamaları ve eğer korunmaya rağmen bir gebelik durumuyla karşılaşıldığı taktirde çiftlerden biri ya da her ikisi bireyi dünyaya getirmek istemiyorsa gebeliğin sonlandırılması gerektiği.
    Kasıklarda dolaşan her damla sperm hücresi ana rahmine düştüğü anda yaşama hakkı vardır ve bu durumu sonlandırmak vahşettir, cinayettir elbette ki kanun gereği ve sağlık açısından sonlandırılması gereken gebeliklere bir şey demiyorum, ancak sağlıklı bireylerin korunmayı beceremeyip bir çocuk sahibi olması yolunda ilerlerken bu canlı varlığın yaşamına ana rahminde müdahale edilmesini doğru bulmuyor ve meşru görmüyorum.


    Herkese iyi okumalar diliyorum
  • Şeref Stadı, bir çok topun denize düşüp gözden çıkarıldığı bir stattır.
    Mert Aydın
    Sayfa 251 - Profil Kitap
  • 291 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    4 oyundan oluşuyor. oyun kitapları arasında en çok beğendiklerimden biri oldu diyebilirim.

    1) ISTASYON 3/3
    1917 ekim devrimi sırasında, istasyonu olan bir köyde, devrim sonrası köy halkı içinde yaşanan olaylar. istasyonda çeşitli görevliler var. köyde devrimciler (bolşevikler), eski büyük toprak sahipleri (toprakları küçük köylüler tarafından alınmış), gizli karşı-devrimciler, etliye sütlüye karışmayan "nötr" vatandaşlar, soylu malikanesinde çalışan hizmetli grubu (dadı, kahya vs). bu insanlar arasındaki sınıfsal çatışma işleniyor. benim en çok merak ettiğim küçük köylülerin, büyük toprak sahibi soylu ailenin topraklarını "kamulaştırma" sahnesini ise işlememiş. arada mesajlar var, fakat oyunun içine iyi yedirilmiş sırıtmıyor (sonraki bir oyunda sırıttığını göreceksiniz. ki bu nazım'ın maalesef bir handikapı bence). bir adet de türk savaş esiri var hazayin osman :D zevkli, güzel bir oyun. osman'ın karıl marıkıs ile karşılaştığı ilk an eğlenceli baya.

    2) İNEK 2/3
    cumhuriyet devrimi sonrası taşrada geçtiği muhtemel bir olay. baba ölmüş; anne, abla, çocuk köyde yaşam mücadelesi veriyor. çocuklar yetenekli ve pratik zekalı. kariyerleri parlak. daha iyi eğitim almak için inek satın alıyorlar. sütünü, yoğurdunu satıp eğitim masraflarını karşılama derdindeler. fakat bakımın zorluğu ve maliyetinin altından kalkamayınca hayatları neredeyse ineğin esiri oluyor. bu ekonomik zor şartlar altında ailenin ahlaken çöküntüye girmeye başladığını da görüyorsunuz. pazarda sütün satıldığı sahneye dikkat, ve de oyunun sonunda inekle kurdukları bağa... spoiler vermiyorum.

    3) DEMOKLES'İN KILICI 1/3
    taşralı, sonradan uçak pilotu olan genç karısı ile yaşadığı olayların intikamını almak için şehirdeki bir mimar karı-kocaya mektup yazıyor. tam saat 8de bir şeyler olmak üzere. ve dediği gibi de oluyor gerçekten. spoiler vermiyorum. kötü bir oyun.

    4) TARTÜF-59 2/3
    17yy, fransasında geçen bir olay. fransız oyun yazarı Moliere'in Le Tartuffe (1664) adlı oyunundan uyarlama. tartüf dinci gözüküp, insanların dini inançlarını suistimal ederek sahtekarlık yapan biridir. tartüf-1959 da onun gelecekteki versiyonudur, gelecekten buraya ışınlanır. evin beyi neredeyse tartüf'lerin esiri olur. ev halkı bundan rahatsızdır. fakat tartüf-59 çeşitli manipülasyonlar yaparak ev halkının desteğini almasını bilir. en son ev halkından biri karşısına çıkar ve tartüfün önlenemez yükselişini sonlandırır. güzel bir oyun. dinin suistimal edilmesi, genel oy hakkı özelinde iktidarın demokrasiyi manipüle ederek kitleleri etkisi altına alması gibi toplumsal olaylar işleniyor. fakat bazı diyalogların eğreti durduğunu söylemeliyim. mesaj vermek için zorlayarak sokuşturulduğu belli oluyor. İstasyon'daki doğallık yok.
  • ..... baba ölünce sofrada oğula kalan bir kadeh rakı, bir kavak; tek mülkiyet: yürek hakkı.
  • BABANIN, ÇOCUK ÜZERİNDEKİ haklarından birisiydi yavrusuna güzel isim vermek. O, bu hakkı en güzel şekilde yerine getirdi. En güzel isimleri verdi çocuklarına, en güzel anlam içerenleri...

    İlk çocuğuna çiçek anlamına gelen Zeynep ismini verdi.

    Abdullah’ı Allah’ın kuluydu. Rabbine en güzel kul olan muhteşem Kul yavrusuna Allah’ın kulu anlamında Abdullah demişti.

    İbrahim: Rahim sahibinin isminden geliyordu. Merhametli manasını içeriyordu.

    Fatıma’sı pek çok isme sahipti. Her özelliğine bir isim verilmişti adeta. Fatıma, “fatm” kökünden geliyordu. Çocuğu sütten uzaklaştırmak anlamı vardı. Bu anlamı içeren bir hayat tarzı yaşadı. O da dünyadan uzaklaştı.

    Peygamberimiz, sevgili kızına, Fatıma ismini niçin verdiğini anlatırken Fatıma’nın başka bir anlamını da belirtiyordu:

    “Kızımı Fatıma diye isimlendirmemin tek sebebi, Allah’ın onu ve onu sevenleri cehennemden uzak tutacağı gerçeğidir.”

    Fatıma’ya babasının verdiği ismin dışında halk da ona çok isim vermişti. İffetli anlamı ile hayız ve doğum sıkıntısı çekmeyen manasına da gelen Betül…

    Yine iffetli anlamına gelen kirlerden arındırılmış, masum olan manasında ve bakire anlamını da içeren Azra...

    Allah’tan razı olmuş manasında Merziye.

    Peygamberimiz gibi yüzünün parlaklığından dolayı Zehra.

    Tertemiz olmasından dolayı Tahire.

    Kendisine ilham getiren melek ile konuştuğu anlamında Muhaddese.

    Zekiyye, Eşrefünnisa ve Seyyidetünnisa kadınların en şereflisi, kadınların efendisi de onun güzel lakap olan isimlerindendir. O sevgili baba, buyurmuştu:

    “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız öyle ise isimlerinizi güzel yapın.”

    İsim yalnız bu dünya için değildir. Başka âlemlere, ahret alemine de bu dünyadaki ismimizle gidilecek. Onun için sevgili Peygamberimiz buyuruyor:

    “Çocuğun babası üzerindeki haklarından biri, ismini ve edebini güzel yapmasıdır.”

    O, çocuklarının bu hakkını da en iyi şekilde yerine getiren bir babaydı…

    Sevgili Peygamberimiz, çocuklarına güzel anlamlı isimler koydu. Onlar da anlamını temsil eden kişiler oldu. Öyle güzel oldular ki halk isimlerine isimler ilave etti.

    O, çocuklarına Allah’ın Cemil ismiyle güzel isimler veren bir Babaydı (a.s.m.)…
  • 163 syf.
    ·2 günde·3/10
    Son zamanların en popüler kitabı, instagram, kahve ve kitap üçlemesinin vazgeçilmezi olan Kürk Mantolu Madonna'yı yoğun ısrarlar üzerine okudum. Kuyucaklı Yusuf yüzünden Sabahattin Ali hiç okumak istememiştim, bir de sosyal medyada patlayınca aşırı soğumuştum ve bitirince ne kadar haklı olduğumu görmüş oldum. Lütfen oku, ne olur oku, yalvarırım oku, ölümü gör oku diyen arkadaşların çabaları anlamını yitirdi artık. Ölümünden sonra değeri anlaşılan bir yazarın kitabını herkes sevecek diye bir kaide kesinlikle olamaz. Adamın görüşünü, yaşamını, çektiği acıları ve hangi koşullarda kitabı yazdığını biliyorum, fakat bunlar bir okurun tatmin olması için yeterli değildir. Kürk Mantolu Madonna nasıl bir kitap biliyor musunuz: Pizzayı fırına atarsınız, bazen belli yerlerinde şişmeler olur ve patlatılması gerekir onların. Müdahale edilmeyince şişkinlikler büyür malzemesi kaymış, kuru ve boş tabakalar oluşturur. Sanki büyümüş bir pizza gibi görünür ancak şişlikleri ısırınca ne kadar bozuk olduğunu anlarsınız, böyle tatsız, tuzsuz kırıntılar gelir ağzınıza. Kısacası hayal kırıklığı benim için. Okuyanlara sorduğumda eli ayağı titreyerek anlattılar, böyle olduğu yere boşalacak zannettim dedim neymiş bu kitap. Kimileri var ki; babası ölse o kadar üzülmeyecek kişiler gözleri şişene kadar ağladığını söylüyor. Raif Efendi'ye kimisi o kadar üzülmüş ki günlerce kendine gelememiş falan. Ne yapıyorsunuz siz ya kitap alt tarafı, gerçek değil bunlar kurgu. Fakat ben bütün bunları bir kenara bırakıp, dışarıdan bağımsız bir biçimde okudum kitabı. İyi olan tarafları var elbette onlardan bahsedeceğim. Kolayca okunuyor kitap, ağır bir anlatım yok. Bazı yerlerde merak ettiriyor ve sürükleyici anlar mevcut. Betimlemeler oldukça başarısız bence, uzun uzun anlatacağım diye konudan sapıyor. Kuyucaklı Yusuf'tan da bunun için nedret etmiştim zaten. Sabahattin Ali fazlasıyla Dostoyevski'ye, Stefan Zweig'a özenmiş olacak ki uzun cümleler oluşturmaya çalışmış ancak fazladan kullandığı sözcüklerle cümleyi öldürmüş. Sanki bir edebiyat üstadı değil de amatör deneme yazıları yazan birini okuduğumu zannettim. Genel olarak sıkıcı kitap, yarısına kadar ana konuya gir(e)miyor. Hikaye aslında kısa ama adam kitap uzun olsun diye uzatmış da uzatmış. Bazı şeyleri dramatize edeyim demiş onu da yüzüne gözüne bulaştırmış bence. Hikayesi klasik bir Türk filmi gibi ama onlara göre daha iyi bir senaryo diyebilirim. Farklı ülkelerden kavuşamayan kişilerin aşkı gibi özetlenebilir. Tam olarak aşk hikayesi değil aslında, biraz denk gelememe durumu. Raif Efendi diye bir memurun not defterine yazdıklarını okuyoruz biz. Fakat o not defterine kadar 40 sayfa falan geçti. Kitap zaten 170 küsür sayfa ne kaldı geriye. Hadi 600 sayfalık kitap yazarsın da 100 küsür sayfa giriş yaparsın ama bu nedir şimdi. Neyse bu Raif Efendi son derece utangaç, pısırık, korkak bir karakterdir. Zengin olan babası tarafından sabunculuk öğrenmesi için Berlin'e gönderilir. Fakat bu arkadaş baba parasının etkisi ve rahatlığıyla esas amacını unutur ve Almanya sokaklarında fink atmaya başlar. Bir gün bir galeride kürk giyen bir kadın tablosu görüp çok etkilenir ve buna aşık olur. Kadının isminin Maria Puder olduğunu öğrenince onu aramaya başlar her yerde, artık takıntı olmuştur. Tesadüfi bir biçimde Maria Puder'i bulur ve kadın çok başka bir kişiliktir. Raif Efend'nin aksine Maria Puder son derece geveze, kendini beğenmiş, yüzsüz ve eğlence düşkünüdür. Bildiğimiz kezo bir karakterdir aslında. Evlenilecek değil, eğlenilecek kadındır fakat Raif Efendi o güne kadar doğru düzgün kadınla birlikte olmadığından seçme ve tanıma şansı olmamıştır. Bu ikisi yakın arkadaş olurlar ve Berlin'i birlikte gezerler her gün. Raif Efendi bir türlü aşık olduğunu söyleyemez kendisine için içini yeyip durur. Zaten söylemeye çekindiği için de başına gelen talihsizlikler yüzünden ona kavuşamaz hiç. Kürk Mantolu Madonna da Kürk Mantolu Madonna diye dünyayı ayağa kaldıranların hasta olduğu bu basit aşk hikayesidir işte. Sergen Yalçın deyimiyle 'aman aman' bir kitap değildir. İşte bu nedenle milletin gazladığı kitaplardan uzak duruyorum. Şimdi bunu beğenmedim diye İçimizdeki Şeytan'ı diyecekler ama o kadar da değil. Nesini bu kadar çok sevdi millet anlayamadım. Herhalde dramatik sahnelerden fazla etkilendiler, halkımız duygusaldır ama bana sökmez. Sanahattin Ali'yi birçok ünlü yazar sevip örnek alabilir, bu kitaba tapabilir onların kendi zevkidir. Ancak beğendiğim biri bir şeyi seviyor diye ben de onu sevmek zorunda değilim. Charles Bukowksi okurlarının alkol delisi olmaması gibi. Kürk Mantolu Madonna'yı insanlar çok sevdiği için beğenmemezlik yapmıyorum, tarz ve hikaye beni çekmedi olay bundan ibaret. Olumsuz görüşlerimizi açıklayacağız elbette, hepimizin sevmeme hakkı var. Sabahattin Ali sevmek kimseyi edebiyat ustası yapmayacağı gibi, sevmemek de edebiyat cahili yapmaz. Yakında kitabın filmi çekilecek telifi de düştü o zaman göreceğiz şamatayı hep birlikte. Raif Efendi sen gerçekten salaksın ayrıca, evlat olsan eldivenle sevilirsin en fazla. Popçu değilim ama Madonna şarkıları iyidir, severim.
  • Sevecen yumuşak, hoşgörülü bir babaydı. Çocuklar babalarını eğitmelidir derdi.