• 125 syf.
    ·4 günde·8/10
    "Sevgi, çalışma ve bilgi."
    Hemen kitabı irdelemeye geçmek isterdim ancak kitap bir "sesleniş" metni olduğu ve yazarımızın çalışmalarından ufak referanslar bulunduğu için önce yazar hakkında bilgi vereceğim.
    24 Mart 1897 Galiçya doğumlu bir Avusturyalı-Amerikalı psikiyatr ve psikanalist Wilhelm Reich. Zengin bir çiftçi olan Leon Reich ve karısı Cecillia Roniger'in iki oğlundan ilki olarak dünyaya geliyor. Reich'in sonradan belirttiğine göre babası Yahudilikten ayrılmış, çocuklarını Yahudi öğretilerine göre yetiştirmemiş ve hatta çocuklarının Yahudi Almancası(Yidiş) konuşan diğer çocuklarla oynamasına bile hiçbir şekilde müsaade etmemiş birisiydi. Reich, yetişkinliğinde kendisini Yahudi olarak tanımlayan kişilere Yahudi olmadığını söylemiştir. Bunları niçin söylüyorum? Çünkü Reich 'Dinle Küçük Adam'da küçük adamın başkasını aşağılarken Yahudi dediğini söylüyor, hemen ardından küçük Yahudi adama da sesleniyor. O cümlelerinin nedenini daha iyi kavramak için bu bilgi zannımca önemlidir.
    İlerleyen zamanlardaki hayatına baktığımızda Wilhelm Reich'in önemli çalışmaları "cinsellikle" ilintilidir. Bu "sesleniş"inde de cinselliğe sıkça yer verir. Küçük adamın cinselliğe bakışını da küçük adama anlatır. Reich, cinselliğe merakının küçük yaşlarda başladığını "Gençlik Tutkusu" adlı otobiyografisinde belirtir. İlk cinsel ilişkisini on bir buçuk yaşlarındayken, ona bunun nasıl yapılacağını öğreten bir aşçı kadın ile yaşar. Reich otobiyografisinde, o günden itibaren yıllar boyunca neredeyse her gün cinsel birleşme yaşadığını söylemiştir. 12 yaşındayken, özel öğretmeni ile annesinin gönül ilişkisinin ortaya çıkması sonucu annesi intihar eder ve annesinin ıstıraplı bir ölümü olur. Reich, 1920 yılında yazdığı bir yazıda bu gönül ilişkisinin kendisini derinden etkilediğini ifade eder.
    Babası 1914 yılında ölür. Bundan sonra Reich bir yandan çiftliği yönetir diğer yandan çalışmalarını sürdürür. Ruslar Bukovina'ya saldırınca kardeşiyle beraber her şeyi geride bırakarak Viyana'ya kaçar."Gençlik Tutkusu"nda belirttiği üzere: 'Bir daha ne vatanımı ne de sahip olduklarımı gördüm.'
    Reich Birinci Dünya Savaşı'nda Avusturya ordusuna katılır,1918'de savaşın bitmesiyle Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesine girer. Freud'un gözde öğrencilerinden olur. Savaş gazisi olması sebebiyle normalde altı yıllık eğirim sonucunda alınan tıp diplomasını dört yılda almasına izin verilir ve 1922 yılında tıp doktoru unvanı alır. Nöropsikiyatr alanında çalışmalar yapar, 1924'de Freud'un Psikanalitik Poliklinik'inde müdür yardımcılığı yapar. Nevroz'un sosyal nedenleri üzerine araştırmalar yapar ve insanda karakter yapısına odaklanır.
    1930'da Berlin'e taşınır, burada klinik açar. Alman Komünist Partisi'ne üye olur, 1933'de çok açıksözlü olması ve lafını esirgemez olduğu için partiden ihraç edilir. 1934'de 'Cinsel Devrim' kitabı Viyana'da yayımlanır. Aynı yıl politik saldırganlık gerekçesiyle Psikanaliz Birliği'nden ihraç edilir.
    1933 yılında Hitler başbakan olduğunda Almanyada yaşıyordu. Bu yıl Völkischer Beobachter adlı Nazi gazetesi, Reich'in 'Ergenlerin Cinsel Mücadelesi' adlı kitabı hakkında bir saldırı yazısı yayımlar. Reich önce Danimarka'ya, sonra İsveç'e ve oradan da 1934 yılında Norveç'e taşınır. Oslo Üniversitesi Psikoloji Enstitüsünde beş yıl kalır. Bu sürede Vegeto-Terapi tekniğini geliştirir. Freud'la birlikte akıl hastalıklarının kaynağının cinsel gelişim olduğunu kabul eder.
    1939 Ağustosunda Amerika'ya gider. Oslo'daki aykırı çalışmaları üzerine aleyhinde yüzlerce yazı yazılmıştı. Reich bundan etkilenir ve sosyal hayattan kendini çeker.
    Reich Freud'un libido kavramını ilerletir ve ilkel kozmik enerjiyi keşfettiğini ileri sürer. Buna "Orgon" adını verir. Orgon; mavi renkli, aynı anda birden fazla yerde var olan, çıplak gözle görülebilen ve havadaki olayları, gökyüzünün rengi, yerçekimi. galaksilerin oluşum düzeni, duygulanımların ve cinselliğin biyolojik ifadesi gibi şeylerden sorumludur. 1940 yılında orgon akümülatörleri adını verdiği, atmosferdeki orgon enerjisini toplayan ve depolamaya yarayan kutular üretir. Bu akümülatörle birçok deney yapar. Yapılan deneyler Psikanaliz Birliği tarafından şarlatanlık olarak değerlendirilir. Bu deneylerin ve bundan sonra yaptığı araştırmaların detayına girmeyeceğim. Reich ile ilgili vereceğim son bilgiler şunlar: 1947'de FDA(Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) Reich'in orgonun sağlığa yararlarını FDA'nın incelemesini talep etmesi üzerine Reich'in çalışmalarına bir müfettiş atar. Teftiş sonucu 250 akümülatör üretildiği tespit edilir. FDA, 'büyük ölçüde dolandırıcılık' olduğuna karar verir. Bundan sonra REich için hiçbir şey iyi gitmez. 1957 yılında kitapları ve akümülatörler imha edilir. Aynı yılın 3 Kasım'ında hapishanede ölür.

    Normalde bir incelemede yazar hakkında bu kadar fazla bilgi vermem ancak söz konusu kitap ve yazar bana çok farklı geldiği için bu kadar bilgi verdim. Kitapla ilgili ilginç bir bilgi de şudur: Kitabın öndeyişinde de belirtildiği gibi bu 'sesleniş' metni 1946 yılında Orgon Enstitüsü için Reich tarafından kaleme alınır ve yayımlanması düşünülmez. 1948de Orgon Enstitüsü tarafından kopyaları çıkartılır. Bu metin Reich'in kitaplarının 1957'de yakılmasından 17 yıl sonra 1974'de ortaya çıkartılır ve kitap olarak basılır.
    Gelelim kitaba:
    Kitabın, künyesinden sonraki sayfasında(bendeki kitap Cem Yayınevi'nin 12. Baskısı) Wilhelm Reich'in şu sözü yer alıyor: "Hayatımıza sevgi, çalışma ve bilgi egemen olmalıdır çünkü bunlar yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır." Başta bu cümleyi önemsemesem de kitabı okuduktan sonra benim için kitaptan çıkarılması gereken derslerin başında bu cümle gelir. Kitabın 'öndeyiş' kısmı da geri kalan kısmındaki incelikleri anlamak adına önemli.
    "Sen 'küçük sıradan bir adam'sın"
    Kim bu küçük adam?
    Darkafalı, işi gücü asmak kesmek olan, kendi kendinin esir taciri olan, küçük olduğunun farkında olmayıp, küçük olduğunu bilmekten korkan küçük adam.
    Doğaya, bilgiye, sevgiye, kadına, cinselliğe, gerçek özgürlüğe, yukarılara çıkmaya, yükselikten ve derinlikten korkan küçük adam.
    Mutluluğu dolu dolu özgürlük içinde tatmayıp, mutluluğu çarçabuk tıkınan, tüketen, köşeye sıkışınca 'ben kimim ki kendi fikrim olsun?' diyen küçük adam.
    Bu kadar mı? Hayır.
    Kendi hakkındaki fıkrayı dinleyip, buna yürekten gülen, başkasını milliyeti ile aşağılayan, ırkçılık yapan, hatasını kabullenmeyen ; savaşta, barışta, toplama kamplarında toplu katliam yapan küçük adam.
    Küçük adamın daha birçok özelliğini Wilhelm Reich bu 'sesleniş'inde söylüyor küçük adama. Bir de kitaptan çıkardığım şöyle bir durum var:
    Bir zamanlar hepimiz küçük adamdık(büyük adamlar da küçük adamdı), belki şimdi de küçük adamız, belki de büyük görünen küçük adamız ve belki de hepimiz büyük adam olsak bile içimizde halen küçük adamlardan taşıyoruz. Wilhelm Reich küçük adamı öyle detaylı ve güzel aktarmış ki hepimiz bu küçük adamın bu özelliklerinden birkaçını şimdi ya da daha önce taşıdığını fark edecektir.
    Kendi açımdan şunu diyebilirim: Bundan sonra ki yaşamımda küçük adam olmamak için daha dikkatli davranmalıyım.
    Ve hepimiz de Wilhelm Reich o en baştaki sözünü yerine getirmek için çabalamalıyız: Hayatımıza sevgi, çalışma ve bilgiyi egemen kılmalıyız.
  • Bir konuyla ya da kendimizle ilgili yargıya dönüştürdüğümüz inanışların çoğu bilinçaltına çocuklukta kaydolan anılardanmış, ne kadar garip değil mi? En az hatırladığımız yıllardan yaşadığımız bazı anlar kaydoluyor, orada durup bir inanışa dönüşüyor ve hayatımızı bilmeden onlara göre şekillendiriyoruz. Belki ilkokulda aptal Ahmet hep saçınla dalga geçmişti veya ‘Şişko Patates’ seslenmeleri hâlâ kulağında ve sen böyle bir sebepten kendine güvensizsin, güzel biri olabileceğine ihtimal dahi vermedin bu yaşına kadar, hâlâ da yetersiz buluyorsun kendini. Hadsiz biri senin minik aklın ermediği için yaptığın bir hatayı acımasızca eleştirdi belki, şimdi sen 30 yaşına geldin ama hâlâ doğru bir şey yapabileceğine inancın yok, iyi bir iş yapabileceğine, bir şey başarabileceğine... Babası tarafından küçük yaşta terk edilen veya sevgi görmeyen kızların hayatı boyunca kendine hak ettiği değeri vermeyen, bırakıp gidecek erkeklere aşık olduğunu okumuştum bir yerde. Böyle birçok farklı hikâyeye tanık oluyoruz hayatta. Bilincimizin altı bir üstüne gelse Dalí tabloları gibi yaşamlar çıkardı ortaya kesin ama işte... Ne o kıza sarılıp “Sen elinin tutulup hiç bırakılmamasını, yanında dağ gibi durulmasını hak ediyorsun.” desek inanır, ne o 30 yaşındaki bey, hayatını değiştirecek fikri için bir adım atar. O zaman herkes sürrealist olacak.

    Eğer kendime dönüp yükselebilirsem kendi kendime biçtiğim bu gerçeklikten, Apollinaire gibi gidilmeyen yolda yürümeye cesaret eder, Breton’un dediği gibi bilincimi biraz susturabilip gözlemlersem kendimi o zaman keşfedebilirim bir yerde bulunmayı bekleyen ‘kusurlarıyla kusursuz ben’i. Böyle biri var. Öyle bir yer var. Onu ara, ona ulaş, tut çıkar olduğu yerden. Sen akıllısın. Sen matematikten pekâlâ anlıyorsun. Sen o sınavı geçebilirsin. Senin sesin gerçekten çok güzel. Sen zayıflatabilirsin. Sen zayıflamadan da çok güzelsin. Sen saçını istediğin gibi yapabilirsin. Sen çok iyi bir eşsin. Sen o adamın ağız kokusunu çekmek zorunda değilsin. Sen o hayran olup fotoğraflarına baktığın kız gibi hayalindeki işi yapabilirsin. Birçok konuda yeteneklisin, yaz, çiz, araştır, üzerine git geliştirmek istediğin yönlerinin. Kendini dinle, fark et tepkilerini. Bil ki sen daha az değilsin, daha kötü, daha eksik, yetersiz değilsin. Sen çoksun.
    Kafka Okur
    Sayfa 14 - Kafka Okur, Sürrealizm, Gizem Demirel
  • 191 syf.
    ·2 günde·9/10
    "Ama daha ayrıntılı, sevgili dostum, çok hızlı gitmeyin."

    Proust hakkında tez yazmış olan Kereviz arkadaşım bu kitap ve genel olarak Proust okumaları hakkında daha içselleştirilmiş bir bilgiye sahiptir. Ben kitabı sadece Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamadan mı yoksa bitirdikten sonra mı okumalı ya da kitabı edinemeyenler açısından çok kısa bilgilerle Proust'a ve Kayıp Zamanın İzinde'ye ön hazırlık olması açısından sunacağım.

    Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir kitabı kendi görüşümce Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamadan önce okunması gereken bir kitaptır, eğer serinin yarısında olsanız dahi bir şey kaybetmiş değilsiniz. Zira Proust okumalarınızdan aldığınız payı ne kadar artırabilirseniz Proust'un sizin yaşamınıza etkidiği payı da o derece artırırsınız.

    Misal olarak Swann'ların Tarafı romanında karşılaştığımız kuvvetli anne-çocuk ilişkisi çocuk Proust'un gerçekte anne Proust'a duyduğu şiddetli sevgiden kaynaklanmakta. Proust'un neden bu kadar uzun ve detay içeren cümleler yazdığını merak ediyor musunuz? Annesine yazdığı mektup ve yazılarda uyku düzeni ve günlük rutinleri hakkında çok yüzeysel yazılar yazmasının ardından annesinin çocuk Proust'tan daha çok detay istemesi sayesinde!

    Babası Adrien Proust'un doktorluğundan gelen başarısını ve ezici otoritesini kıskanan Marcel Proust, kardeşiyle karşılaştırıldığında fiziksel ve ruhsal güç, yeteneklilik, sağlık konularında da çok terstir. Kayıp Zamanın İzinde serisi sırf bu ailevi sebeplerden ötürü bile bir başkaldırı, Marcel'ın kendi Marcel ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde en tepede bulunma güdüsü olarak görülebilir.

    Kayıp Zamanın İzinde serisi bir iyileştirme romanı olarak ve kendi gözlerimizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyamıza bakmamızı gerektiren bir bakış açısıyla okunmalı. Yaşamdan keyif almaya başlamanın yollarını detaylarda ve izlenimlerde sunan Marcel Proust, aynı zamanda zamanı boşa harcamayı da bırakmamızı istiyor. Herkesin, okuduğu bir romanda kendini bulmak ve bir karakteri içselleştirmek istemesi gibi Kayıp Zamanın İzinde serisindeki karakterlerin hayatlarının da bizim kimliklerimizden, duygularımızdan ve izlenimlerimizden o kadar da farklı olmadıkları anlatılıyor.

    Aşırı ama aşırı kibarlığıyla "Proustmak" gibi bir eylemi yaşadığı dönemde insanların ağzına pelesenk eden, serisinde bahsettiği kasaba olan Combray'den esinlenmesiyle Proust keklerinin satıldığı kasaba pastanesine turistleri akın ettiren, klişeleri kabul etmeyip kalıpların dışında yazmayı icat etmek isteyen, Woolf'un yazma isteğine kendi yetenekliliği sebebiyle sekte vuran, kitaplarında bahsettiği kontlar ve dükler minvalinde pek çok arkadaşı bulunan Marcel Proust'tan başkası değil. Fakat Proust'u ve edebiyatını esas şekillendiren hiçbirimizin kıymetini bilemediği fiziksel ve ruhsal acılardır. Ne annesi ne babası ne de arkadaşlarından herhangi bir tanesi bile Kayıp Zamanın İzinde gibi bir başyapıtın onun tarafından yazılacağını tahmin edemezdi. Halil Cibran'ın dediği "Şayet kış; "Bahar kalbimdedir benim." deseydi, kim inanırdı kışa?" cümlesindeki kış Marcel Proust'un çocukluğu, bahar ise kalemi eline aldıktan sonraki çağlarıdır.

    Gerçek aşkı bulamama sendromundan ve yüzyüze kaldığı derin saplıktan dolayı kendini durmadan mastürbasyona veren, erkeklere duyduğu eşcinsel eğilimlerin de pek karşılık bulamamasıyla beraber anne Proust'un "Bey, bu Marcel'a bir kız bulalım artık" demesiyle baş gösteren anlaşılmamak, rahatsızlık ve acı çekme tohumları ileride kendine astım, beslenme sorunu, sindirim sıkıntıları, cilt duyarlılığı, fare fobisi, sürekli soğuk olması ve üşümesi, yükseklik farkından rahatsızlık duyması ve sesli öksürmesi gibi fiziksel tezahürlerde yer bulur. Bizdeki gibi görücü usulü Fransa'ya o zamanlar uğramış değil tabii. Anne, baba çaresiz. Bu Marcel'ın hali ne olacak diye sorup duruyor. İşte bu yüzden de Kayıp Zamanın İzinde karakterlerindeki sosyetik figürler de özellikle bu sosyetik dış görünüşlerinin altında büyük vasatlıklar ve noksanlıklar taşıyan dümdüz insanlar oluyor.

    Proust artık bazı şeylerden rahatsız olmanızı istiyor, bazı gerçeklerden acı çekmenizi istiyor. Nasıl ki sürdüğünüz araba bozulmadıkça sizin o arabayla ilgilenmemeniz gibi hayatlarınızda da çeşitli sorunlar oluşmadığında kendinizle ilgilenmediğinizi yüzünüze vuruyor. Bir adam düşünün, delicesine astım ve çiçeğin her türlüsünden alerji kapan biri. Yahu ben sırf alerjik bronşiti geçirebilmek için 4 yıl aşı oldum. Fakat Proust böyle yapmıyor. Acılarının hepsine karşı dimdik duruyor, onlarla başa çıkıyor ve doğayla, insan doğasıyla, detaylarla ve izlenimlerle dost oluyor. Hatta üstüne insanın bitkilerle ilişkisini belki de en detaylı anlatan etnobotanik yazarı oluyor! Kendimi bu kitaptan sonra Proust'un yanında çok zavallı hissettim diyebilirim.

    Unutmayalım ki, her şey sanat için potansiyel bir konudur. Tuttuğunuz bilgisayar faresinin hareketlerinden, kafamızı sağa çevirdiğimizde uçan martıların havadaki eğrisel uçuşlarına; binaların toprak tarafından sert bir şekilde tutulmasından, pitoresk bir manzaraya karşı hissettiklerimizin manzaranın içerisinde bulunduğumuzda artık o kadar hisli olmamasına kadar. Kayıp Zamanın İzinde serisi de etrafımızda devinen bütün hareketler ve canlılar bütününün aslında bir kitapta ne kadar da gerçek hayatlarımızla benzeşik olabileceğinden yola çıkılarak okunmalı. Proust'u hayatımıza sadece okuyup kenara atmak için değil, aynı zamanda izlenimlerimizi detaylandırıp hayatın zaman skalasını yavaşlatabilmek adına uyarlamalıyız.
  • 72 syf.
    • İroni ya da kehanet(-in yokluğu) üzerine

    Diyalogun henüz başlarında Euthyphron, Meletos’un şikâyeti üzerine şunları söyler: “… Sen her zaman içinden bir ses geldiğini söylersin, sanırım Meletos bundan şikâyetçi…”(1)
    Sokrates’in savunmasını yaparken söylediği, onu sonuçlarının kendisine zarar vereceği yanlış ya da kötü işlerden alıkoyan, rehberlik eden, içindeki ilahî sese kulak verdiğini söylediğini işitmiştik, Euthyphron da bizden daha önce işitti hâliyle; kurgunun yazılış sırasına göre değil, kurguda olanın öncelik sırasına göre… Kurgunun yaşanmış şeyler üzerinden, olay üzerinden şekillendiğini de unutmayalım şimdilik.

    Euthyphron da kendisinin dediği üzere, bazı şeyleri önceden haber verebilmektedir, üstelik söyledikleri de her defasında doğru çıkmaktadır ve bu yüzden adı deliye çıkmıştır. Sokrates ve Euthyphron gibi ilahi sesi işitenlerin, Meletos gibilerini dikkate almaması gerekmektedir ona göre.

    Burada Euthyphron’un şimdiden geleceğe yayılan bilgiye dair vurgusu üzerine Sokrates ona kâhinlik sıfatını yükleyerek, kendi mahkemesinin sonucunu ancak onun gibilerin bilebileceğine dair apaçık olmayan bir soru yöneltir. Euthyphron’un kehaneti (öngörü diyemeyeceğiz buna), ikisinin de mahkemelerinin istedikleri biçimde sonuçlanacağına yöneliktir.

    Burada yarım kalmış bir mesele hâllediliyor yahut önceden girizgâh yapılmış bir mesele açık hâle getiriliyor gibi görünmektedir (olay sırasına göre değil, kurgu sırasına göre). Daha doğrusu burada, daha sonraları sıklıkla karşılaşacağımız üzere Sokrates, metnin başına işaretlerden birini bırakmaktadır, alt etmek üzere yola koyulacağı işaretleri…
    Savunmada Sokrates’in bahsettiği ilahi sesin, irrasyonel bir biçim taşıdığını düşünebiliriz, orada bunu temellendirmediği gibi aksine irrasyonel oluşunu düşünmemizi gerektirecek yorumu da güçlendirir söylemiyle. Burada ise ironik biçimde kâhinden kehanette bulunmasını isterken neyi amaçlar peki? İrrasyonel ya da bilinemez olanın hakikat payını mukayese edecek değildir, çünkü bu mümkün değildir. Eğlenceli de olduğunu söyleyebileceğimiz, dinamik bir filozofun ilk öğeleriyle karşılaşmaktayız çünkü bu soruyu hınzırca sorar ve yıkıcılığın ilk işaretleridir de bunlar.

    Diyalogu baştan sona değin kat ettiğimizde karşımıza çıkan filozof imgesi, şeylerin upuygun olan bilgilerine erişmeye çalışan, şeyleri etkilerinden/sonuçlarından ayırt etmeye uğraşan ve onları doğru ve açık bir biçimde, kapsadığı her şeyi ifade edebilecek özlerini açığa çıkarmaya uğraşan biridir, öyleyse mahkemede konuşan kimdi?

    Mahkeme daha sonra gerçekleşti ancak açıklama daha sonra gelişti. Son cümlemde sorun var gibi görünüyor, bir olayın daha önce gerçekleştiğini söyleyecek gibi girmiştim konuya. Ama bir sorun yok, kuşkusuz Savunma olay olarak daha sonra gerçekleşti, mahkeme öncesi konuşulanlardan önce; yazınsal gerçekleşme (kurgu) de zaman sırasına göre yine öncedir diyebiliriz hâliyle fakat yazınsal içeriğin genişlemesi bakımından daha sonra gerçekleştiği de aşikâr. Fikirsel düzlemde, Sokrates’in yöntemini de dikkate alırsak rahatlıkla daha sonra da yer aldığını söyleyebiliriz. Phaidros’ta yaptığı gibi önceden söylediği bir şeyin yıkımına girişmektedir sanki ya da aslında başka bir şeyden bahsedeceği bir işareti bırakmaktadır orta yere. Öngörü ve kehanet arasında yahut iki tür kehanet arasında fark ortaya koyacaktır ileride.

    Bir şeyin özünün bilinebilmesinin ölçütünü ilineklerinden ayıran, onların değişmez doğalarını serimlemeyi ve muğlaklıktan arındırmayı amaçlayan ve düşünceye mantıksal ilkeleri ilk kez yerleştiren bu adamın mahkemede öylesine bir iç sesten bahsetmediğini anlarız. Bu yüzden hınzırca kâhin demektedir, kendisinin de yaptığı iş geleceğine dair henüz gerçekleşmemiş bir şeyi işaret etmesine rağmen kendisinde olanı ayrı yere koymaktadır. Öngörünün temeli onda rasyonel biçimde bilginin yorumlanışına tekabül etmektedir ve bilgisi de şeylerin upuygun olan özünden gelmektedir. Bildiği için öngörebilmektedir. Bilmenin ölçütleri o yüzden burada detaylıca taranır ve safsata, bulanık bilgi, gerçeklik detaylıca incelenir; kehanet yoktur! Kendi çizdiği kehanet sunan imgesini de yıkarak, Euthyphron’un vasatın bilginliği imgesini de yıkar. Kendisinin görünen imgesini berraklaştırmaya girişir, bende mucizevi olan bir şey yok demektedir.

    Daha ironik başka bir duruma geçersek onun filozof-kral denemesinin kendisini köle pazarında bulması ile sonuçlandığını gördüğümüz Platon’un, hayata karşı bu derece temkinli ve bilgiyle yaklaşmasına rağmen düştüğü durumdan anlayacağımız kadarıyla öngörebilmenin sınırlarını ve yine Sokrates’in savunmasından anlayacağımız kadarıyla öngörebilmenin değişmez olanı engelleyemeyeceğini yahut tesir kabiliyetinin sınırlı olduğunu da görürüz…

    • Sonuçsuzluk üzerine

    Tıpkı Kriton diyalogu gibi Euthyphron diyalogu da bir sonuç bildirmeksizin sona erer gibi görünmektedir ya da genel olarak gençlik diyaloglarına atfedilerek sonuçsuz kaldığı söylenenlerden olduğunu belirtelim. Burada sonuç olarak kabul edeceğimiz şey hâliyle Euthyphron’un, Sokrates’in söylediklerini kabullenmesi olacaktı, bu ifade biçimi bunu anlamamızı gerektirir. Metnin sonunda Euthyphron’un acelesi vardır gider. Ancak aksine sonuç dediğimiz şeyin burada zaten bu olması gerekmez mi? Sokrates’in yapmaya çalıştığı şey bilgisiz olduğunun farkında olmayan vasatın yıkımıysa ve bilginin ne olduğunu da açık seçik zaten serimlemişse, sonrasında ondan öğrenmeye çalışacağı bir şey kalmış mıdır geriye? Sokrates metnin sonunda ondan öğreneceği şeyi öğrenemediği için sonuçsuz kalmıştır evet ama Sokrates ondan öğrenebileceği bir şey olmadığının bütün olanaklarını açıklamıştır. Bu saatten sonra vasatın olduğu yeri terk etmesi gerekmez miydi, kalsaydı ne olurdu ki?

    “Bana kalsa söylediklerim yerinde kalacak ama beni bir türlü rahat bırakmıyorsun” (2) demişti Euthyphron; söylenen her şey karşısında başı dönmekteydi, esen her rüzgârın yönünde eğilen. Kuşkusuz Sokrates ona doğru yönde bir rüzgâr estirmekteydi ama burada Sokrates’in söylediklerinin haricinde tutarsak Euthyphron’un edilgenliğinin açığa vurulduğunu, bilgi ile etkileşiminin bilginin ne olduğundan değil nasıl etkide bulunduğundan yola çıkarak bilgiyi temellendirmesinden dolayı anlayabiliriz. Üstelik kaç kez Sokrates de daha önce mutabık kaldıkları konulara aykırı dönüşler yapabilen bu adamda, bilginin doğru dahi olsa bir yer kaplayacağından ne kadar emin olabilir? Euthyphron doğru bir esintinin karşısında da eğilebilir ve aynı ölçüde yanlış bir esintinin karşısında da. Edilgenliğe tümüyle açık olduğu sürece ondaki eğilmenin kaynağının biri ya da diğeri olsa da baki kalıp kalmayacağına dair bir fikir sahibi olmamız mümkün değil gibi.

    Sokrates’in maksadı vasatı rahatsız etmekti ve bunu fazlasıyla yaptığına göre diyalog sona erebilir. Vasatın rahatsızlığından ne gibi bir sonuç türeyeceği de bilinemeyeceğine göre, bu bilinemezlikte sona ermesi de gayet yerinde olabilir.
    Henry Hathaway’in Legend of the Lost filminde dindar ve iyilikle dolu bir adamın, babası ile ilgile gerçeklerle yüzleşmesinden sonra yaşadığı dönüşümün ardından kahramanımız, adamla ilgili şunları söyler: “Sana dini hikâyeler anlatamam, ama tanrıya inanan insanları iyi tanırım. Bizim dostumuz inanmıyordu. Ama babasına olan inancı sağlamdı, yani bir insana. Bu çabuk kaybedilecek bir inanç. Bunu da iyi biliyorum.” (3)

    Adamın bu inancı hiç kaybetmeyeceği koşullarda da ömrü geçebilirdi, bu mümkün. Onun dindarca inancı taşıyıp taşımadığını söyleyebilir miydik bu durumda? Sınanmaya tabi tutulmamış bir şeyin gerçek olduğunu söylemek ne derece mümkünlük taşır? Bir şeyin ne olduğunu bildiğimiz ve onu içselleştirdiğimiz için mi inanmaktayız yahut yaşamda edilgen biçimde yer edinip yaşamamız gereken, yaşamın bize getirdiği o olduğu için mi inanıyoruz ya da biliyoruz.

    Sokrates’in inancı bu denli sorgulamasındaki maksatlardan bir tanesi ve kuşkusuz en haklı olduğu şey de inancın ancak bir etkin oluş durumunda söz konusu olabileceği değil mi? Edilgin durumda inandığımız şey dolayımla birlikte kabul ettiğimiz şeyse ve dolayım mükemmelliğini yitirdiğinde kabul ettiklerimiz de tümüyle mükemmelliğini yitirmiyor mu? İnanışla herhangi bir biçimde yolu kesişmiş bir baba, babayı sevdiği ve inandığı için onun sevdiklerini seven ve inandıklarına inanan bir oğul hâli… Güzel olabilir lâkin fazlası değil, hakikat zaten değil…

    Filmde babayla oğulun kendi gerçeklikleriyle karşılaştıktan sonra yaşadıkları şeyler neredeyse aynı cinayet manzarası da dâhil olmak üzere bire bir aynılaşır, babasına olan nefretinden sonra yine babası gibi yıkıma uğrar. Kahramanımız ise onun doğasını açığa çıkaran Sokrates gibidir, ne çare ki Sokrates sırtından bıçaklanır burada, hakikati gösterdikten sonra ve gösterdiği kişi tarafından.

    • Dindarlığı belirleyen öz ya da ahlaklı olmak

    Diyalogun başından sonuna kadar aradığımız şey budur aslında; nedir dindarlığı belirleyen öz?
    Bu soruda nihai olanı ifade edene kadar geçen yanıtları tartışmaya açmayacağım, daha çok asıl sonuç-suz dediğimiz şeyin neden sonuç-suz olduğunu ifade etmeye çalışacağım. Sokrates’in tüm ifadelerinden çıkarabileceğimiz şey dindar olmanın ya da Tanrıların hoşuna gideceği şeyleri yapmanın, Tanrılarca söylenen (tek Tanrılı ve kitapları olan dinlerde bu kolay, nelerin yapılması gerektiği ve nelerin yapılmaması gerektiği yazılı olarak karşımızda) veya öyle olduğu belirtilen şeyleri yapmaktan ziyade yaptıklarımızla Tanrı’nın hoşuna gitmektir. Basitçe bir tersine çevirme durumu gibi görünse de bu diyalogun temel tezlerinden olduğunu söyleyebileceğimiz etkin oluş burada açığa çıkar, sınanmama hâlinde dahi sınanmışlıktır bu. Sokrates burada inancı statik bir olmaktan ziyade, dinamik oluş biçiminde göstermeye çalışmaktadır yahut ilkinin herhangi bir anlama haiz olamayacağını, bunun ahlaklı bir özneyi mümkün kılmayacağını. Korkulana duyulan saygının, saygı olmadığını belirtmesinden hareketle, onun ne olduğunu bilemediğimizi söyleyebiliriz. Tanrıyla pazarlık, ibadetime karşılık bana saadet verecek şeyleri bahşet. Burada da bir etkin oluş söz konusu ya da söyle diyelim burada da bir eyleyiş söz konusu fakat hangi esinti sağlıyor bunu?

    Sokrates dindarlığın ölçütünü Tanrıların iradesinden bağımsız kıldı, Tanrıların iradesini bilen ve ona göre yol çizen din ve yasa adamları için büyük kayıp. Etkin fail olarak insanın belirişi, insana Tanrısal araçlarla hükmedecekler ve tapınaklarının görkemini yüceltecekler (manevi olarak da ama daha çok madden) için büyük kayıp. Birilerinin daha çok sahip olmadığı ve daha çok tanımadığı Tanrı bütün kurulu düzenleri alt eder.

    Yasa iyiyi ve kötüyü açık çizgilerle belirler, neredeyse niceliksel biçimde. Niceliğe göre adil yahut adaletsiz oluşunun bir önemi yok asıl önem insanın edilgin biçimde eylese dahi yaptığında bulacağımız şeyin bu ölçeğe göre tarifinin tam olarak mümkün olmayışı. Fahişeler bazen namusludur ve o günkü rızkı için Tanrı’ya dua eder, hırsızlar çaldığı ekmeği paylaşır…

    Kuşkusuz burada söylenecek çok şey var ancak bu apayrı bir mecrayı aralar bize.

    • Birden çok Tanrı işe karıştığında insanın kaçınılmaz rasyonelliği ve Paris’in Afrodit’i seçmesi/Troya’nın felâketi

    Sokrates’in hınzırca çizdiği manzaralardan bir tanesi de Tanrılar arasındaki karmaşadır. Birine göre iyi olan diğerine göre iyi olmayabileceği gibi öfkesini çekmesine dahi sebep olabilmektedir. Bu durumda çizilen tabloya baktığımız zaman, insanın çok tanrılı düzlemde rasyonel olmaya çalışması, mantıksal seçime zorlanması için daha çok sebep var gibi görünmekte. Aynı şekilde tek Tanrıların hüküm sürdükleri zamanlarda mantığa tümden kapalı insan soyunun olanakları da görünmekte, sebep tümüyle buna bağlanamasa da kaçacak başka Tanrı bulamadığımız yerde belirmemizin olanakları da hayli güçleşir. Spinoza ve en az Sokrates kadar hınzırca Leibniz tek Tanrılı düzlemde rasyonalizmi yeniden ayakları üstüne dikene kadar bin yıldan fazla süre gerekmedi mi?

    Çocukluğumda Yunan mitolojileriyle ilgili bir şey geçmişti elime, orada Tanrıçaların kimin daha güzel olduğuna karar vermesi için Paris’in hakem olarak seçilmesi ve sonrasında gerçekleşenler hakkında bir şey okumuştum. Şimdi de dönüp kısaca bakabilirim ama aklımda kalanla yetinmemin daha doğru olacağını düşünüyorum. Hera, Athena ve Afrodit söz konusu anlaşmazlığın üç Tanrıçası, anlaşamadıkları için Paris’i hakem seçmişlerdi. Kendilerini seçmesi hâlinde nelere kavuşacağını da ona söylemişlerdi ona; Hera ne söyledi bilmiyorum ama Athena’nın bir krallık ve Afrodit’in de Helena’nın aşkını vaat ettiğini anımsıyorum. Yarışma günü geldiğinde üç Tanrıça da gelirler, kitapta Afrodit’in beyaz giyinmiş olduğu ve beline de anımsayamadığım bir çiçek takmış olduğunu belirtiyordu. Diğer iki Tanrıça bundan hoşnut olmamıştı ve o da belinden çiçeği koparmıştı. Paris, Afrodit’i seçmişti ve bu Troya’nın yıkımına sebep olmuştu sonradan çünkü savaşın da tanrıçası olan Athena düşmanlarına yardım etmişti hâliyle. Hera’nın burada da ne yaptığını hatırlamıyorum ama kıskanç ve öfkesi korkunç biriydi. Ben olsam Athena’yı seçerdim demiştim, savaşı okuduğum içindi belki, neyse önemi yok bunun.

    Tanrıçalar kimin güzel olduğunu belirlemek için neden insana başvurmuş olabilir? Gayet tabii sadece dışarıdan bakarak güzelliğe karar verebilecek bir varlık olduğundan, neyin güzel olduğuna karar verse bile vaat edilen de sonucu değiştirebilir, bu yüzden vaat ettiler, Afrodit bile, vaadi küçük kalırdı ama olsun. Vaatle de yetinmedi ya Afrodit, çocuk hâlimle belinde çiçekle duran güzelliği tahayyül edip Hera’ya hak verdiydim.
    Paris üç Tanrıça karşısında hayli kötü durumda sayılır, bir vaat ve iki felâketin sahibi olması kaçınılmaz, insan olmak Tanrıların isteğini üzerine yıktı, tek de değiller. Özgür olmasa dahi seçim yükü onun omzunda, eylemek sorumluluğu onun üzerinde. Üstelik seçimine etki edebilecek vaatler ya da dış süsler de onu daha edilgin kılmakta. Zaten dağ başında tek kalmış, bir aşktan daha güzel ne olabilir? Akılsız adam sırf bu yüzden Troya’ya felâketi getirdi. Athena’yı seçse Troya kurtulurdu diye düşünmüştüm o vakit, Hera’nın gazabını ve Afrodit’in neyden yoksun kılacağını hiç düşünmemiştim.

    Afrodit güzellik Tanrıçası, ama Paris seçtiği için güzel…

    • Karşılaşmalar ve oluşa dair kısaca…

    Rashômon filminde haydut ormanda uyurken sesler işitir ama umursamaz, ancak sonrasında esen bir rüzgâr yaprakların arasından güneş ışığının yüzüne vurmasına sebep olur ve bu onu rahatsız eder. Bu esnada samurayla birlikte geçmekte olan kadının yüzünü görür ve bundan sonra birçok şey gerçekleşir…

    Samurayın ölümüne sebep olan birçok şeyi sıralayabiliriz insani ve insani olmayan. Ancak burada ilk imkânları sağlayan rastlantıları göze aldığımızda etkin (ya da öyle olduğumuzu varsaydığımız) hallerimizin de yine de rastgele koşullar altında, sürüklendiğimiz karşılaşmalar olduğumuzu söyleyebiliriz. Etkinlik her karşılaşmada taşıdığın oluş çabasıdır, her karşılaşmanın sana verdiği biçim değil karşılaşmada senin aldığın biçim…

    • José Ortega y Gasset’ten iki alıntı

    “ Vasat insan kendi içinde "fikir"ler barındırıyor, gel gelelim fikir oluşturma işlevinden yoksun. Fikirlerin hangi incelikli özün ortamında yetiştiklerinden bile habersiz. Görüş bildirmeye heves ediyor; ama ne konuda olursa olsun görüş bildirebilmek için gereken önkoşulları kabullenmeye hevesli değil. Bu yüzden sonuçta "fikir"leri aslında müzikal romanslar misali, sözel hevesler olmaktan öteye geçmiyor.”(4)

    “Oysa günümüzde vasat insan dünyada olup biten ve olup bitmesi gereken her şey üstüne en kesinkes "fikir"lere sahip. Bu yüzden dinleme yetisini kullanmayı unutmuş bulunuyor. Niye dinlesin ki, kendine gereken her şeyi kendi içinde barındırıyor ya. Dinlemenin mevsimi çoktan geçti, tam tersine, zaman yargılama, ahkâm kesme, karar verme zamanı. Kamusal yaşamın hiçbir sorunu yok ki burnunu sokmasın, o kör ve sağır haliyle "görüş"lerini dayatmasın.”(5)

    Sokrates’in başlangıçta belirttiği Atinalılar, Gasset’in de Kitlelerin Ayaklanması’nda sıklıkla bahsettiği vasatın ta kendisidir, cahilin yönetme hakkı. Euthyphron da vasatın sadece bir örneğidir, onun Sokrates’i suçlamasına engel olan şey duyduğu yakınlıktan başka bir şey değildir. Gasset kitabında vasatın hükmeden hâle gelmesinin koşullarını ve olası sonuçlarını da irdeler ve bir derecede bunun kaçınılmaz oluşunu da.

    Atina yıkılacaktı öyleyse öncelikle Sokrates’in ölümü gerçekleşmeliydi.

    • Bitirirken…

    Şimdiden hayli uzayan incelemeyi burada kesmek zorundayım, sona doğru gelirken hızlı bir biçimde üzerinden atlamak zorunda kaldığım birçok şey var. Bir tartışmanın imkânlarına girizgâh olması babında yeterli yol açabildiğim düşüncesinde yanılmıyorum umarım. Önceki tartışmalara her ne kadar ters gelebilecek bir etkinlik/edilginlik düzlemi söz konusuysa da buradaki ayrım, bunun ilk defa felsefi düzlemde etkili olacak biçimde ortaya konmasının (ortaya çıkışı hatta) önemi nedeniyledir. Hüseyinlui ve Hasan Suphi yoldaşlara...

    (1) Platon-Euthyphron (Bütün Yapıtları 5), Say Yayınları, s. 39
    (2) Platon-Euthyphron (Bütün Yapıtları 5), Say Yayınları, s. 56
    (3) Henry Hathaway, Legend of the Lost, 1957
    (4) Kitlelerin Ayaklanması- José Ortega y Gasset, İş Bankası Yayınları, s.104
    (5) Kitlelerin Ayaklanması- José Ortega y Gasset, İş Bankası Yayınları, s.102
  • Moskova'nın o yıllarda Kürt meselesiyle yakından ilgilendiğini, kadın-erkek yüzlerce Kürt kökenli genci Rusya'ya götürerek eğittiğini tespit etti. 27 Mayıs'tan sonra Kürt kökenli büyük toprak sahipleri askerler tarafından tutuklanıp Sivas yakınlannda bir kampa yerleştirildi. Aralannda Kinyas Kartal da vardı.
    Bunlar bir süre sonra serbest bırakıldı. Ruzi daha sonraki yıllarda Kinyas Kartal'la yakın dost oldu.
    Ruzi, bir gün Kinyas Kartal'a, Kinyas kelimesinin Rusça olduğunu ve asilzade anlamına geldiğini söyleyerek bu ismi nereden aldığını sordu. Kinyas Kartal da Ruzi'ye uzun uzun hayat hikayesini anlattı. Burkan Aşireti'nin reisi, büyük toprak sahibi bir Kürt babanın oğlu olan Kinyas Kartal, Rus Çarlığı'nın son döneminde, 1900 yılında Gürcistan'da doğmuştu. Burkan Aşireti mensuplan Çarlık Rusyası sınırları içinde Gürcistan ve Kafkasya'da yaşıyordu. Kartal, Tiflis'te askeri liseyi ve Bakü'da Rus Harp Okulu'nu bitirmiş, bir süre Rus ordusunda subay olarak hizmet etmişti. Bir kısmı Azerbaycan ve Gürcistan'da yaşayan Burkan Aşireti ile bölgedeki Ermeniler arasında ciddi sorunlar baş gösterdi. Rus ordusunun ve Rus devletinin desteğini alan Ermeniler Burkan Aşireti'ne saldırınca, aşiret de Türkiye'ye göç etmeye karar vermişti. Aşiretin bir kısmı Kars ve lğdır'a, bir kısmı
    ise Van'a yerleşmişti. Troçki'nin kurduğu Kızıl Ordu'da Kinyas'a da görev verilmişti. Kinyas, Kızıl Ordu bünyesindeki Ermeni birliklerinden rahatsızdı; görevi kabul etmedi.
    Aşiretin Türkiye'ye göç ettiğini gören Kartal, kendisine deli gibi aşık olan bir Rus generalinin kızıyla birlikte, 1922 yılında Türkiye'ye kaçtı. Van'a yerleşerek aşiretinin başına geçti. Rus gelin Leyla ismini aldı, Kartal'la uzun ve mutlu bir evlilik hayatı oldu. Kinyas Kartal, bir bey çocuğuydu. Babası ona dünyaya geldiğinde bey-asilzade anlamına gelen Kinyas adını vermişti. Türkiye'de Soyadı Kanunu çıktığında da Kartal soyadını almıştı. 1926 yılında Van'da tutuklanıp sürgün edilmişti. Sürgün edilenler arasında Said-i Nursi de vardı. İzmir'deki sürgün hayatı bitince tekrar Van'a döndü. 1938 Dersim lsyanı'ndan sonra tekrar sürgün edildi. Bir süre Trakya'da yaşadı ve cezası bitince tekrar Van'a döndü. 1960 darbesini takiben, kısa bir tutukluluğun ardından Demokrat Parti Van milletvekili olarak Meclis' e girdi. Zaman içinde Ruzi'nin Kinyas Kartal'la dostluğu daha da gelişti. Mükemmel Rusça konuşan bu iki adam, sohbetlerini zaman zaman Rusça yapıyordu. Kinyas Kartal arada bir Ruzi'ye "Aman Ruzi dikkat et, Rusça konuştuğun için seni komünist diye tutuklamasınlar. Burası Türkiye! Amerikan vatandaşı olduğuna bakmazlar atıverirler içeri" diye takılırdı. Türkiye'yi kendi vatanları, devleti kendi devletleri olarak kabul eden Kürt kökenli, bölgelerinde etkin ve itibarlı birçok insana yapılan haksızlığı Ruzi'nin anlaması mümkün değildi. Bu büyük hatalar Türkiye'ye büyük zararlar vereceği gibi, bu meseleyi tahrik eden bazı devletlerin de ekmeğine yağ sürecekti.
  • Festivalde çok sayıda Türkiye Komünist Partisi (TKP) mensubu da vardı. TKP, Soğuk Savaş döneminde Türkiye'de Moskova'nın beşinci kolu kabul edilen, çalışması yasaklanmış bir partiydi. Genel sekreterleri
    Genel sekreterleri Rusya'da veya Doğu Almanya'da yaşar, çalışmalannı Doğu Berlin'den yürütürlerdi. Nasıl CIA'nın kurduğu ve ona bağlı faaliyet gösteren Radio Liberty ve Radio Free Europe varsa KGB tarafından kontrol edilen ve Batı ülkelerine yönelik yayın yapan radyolar da vardı. Türkiye'ye yönelik yayın yapan radyolann en önemlisi "TKP'nin Sesi" ile "Bizim Radyo"ydu. Aynca Moskova Radyosu'nun Türkçe yayınlan da vardı. Ruzi festival sırasında TKP'lilerin çalışmalarıyla da ilgilendi. Türkiye'den gelmiş çok sayıda genç vardı.

    O yıllarda TKP, Türkiye'de faaliyetlerini gizli yürütüyor, güvenlik güçlerince izlenen TKP üyeleri her fırsatta tutuklanıyordu. En geniş tutuklamalar 1951 ve 1956 yıllarında yapılmıştı. TKP Genel Sekreteri Dr. Şefik Hüsnü Değmer'in 1958 yılında Manisa Cezaevi'nde ölmesi üzerine, bu göreve Yakup Demir (Zeki Baştımar) getirildi. 1960 yılında Türkiye'yi terk eden Yakup Demir, çalışmalarını Moskova'da ve Doğu Berlinde sürdürdü.
    Festivale Türkiye, Iran, Irak ve Suriye'den çok sayıda Kürt genç de davetliydi. Türk heyetinin üyelerini TKP belirlemişti. Festival günlerinde TKP'nin girişimi ve Türkiye, Irak, İran, Suriye'den gelen Kürt delegelerin katılımıyla Viyana'da gizli bir toplantı düzenlendi. Toplantıda, kısa ve orta vadede Türkiye'de silahlı bir Kürt hareketinin başarı şansının olup olmadığı tartışıldı. Genel kanı, bu tür silahlı bir hareketin başarılı olmayacağı yönündeydi. Sonuçta, Irak'ta yürütülecek çalışmalara ağırlık verilmesi kararlaştırıldı.
    Molla Mustafa Barzani tümgeneral rütbesiyle, İran'ın Mahabad şehrinde Sovyetler'in desteğiyle Aralık 1946'da kurulan Mahabad
    Kürt Cumhuriyeti'nin başkomutanı olmuştu. Başkan Truman'ın
    Moskova'ya uyguladığı baskı sonunda Mahabad Kürt Cumhuriyeti 1947'de ortadan kalkınca da 500 silahlı adamıyla İran ve Türkiye üzerinden Rusya'ya geçmişti. Irak'ta General Abdülkerim Kasım'ın 1958'de iktidara el koyup kraliyet ailesi ile hükümet üyelerini yok etmesinin ardından da onunla anlaşıp yeniden Irak'a döndü, Peşmerge ordusunu kurdu. Küçük oğlu Mesut, Babası Molla Mustafa Barzani'nin yanında askeri işlerden sorumluydu. Molla Mustafa Barzani, mücadeleyle geçen hayatının son yıllarında Kuzey Irak'ta Kürtlerin bazı haklara ve özerk bir bölgeye sahip olduklarını görecekti.
  • 336 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Kayboluş kitap yorumu:
    Yazarın bu kitabı klasik bir romandan farklı olarak ampirik bir kitaptır. Sakallı Üstad kitapta "Oulipo" akımını yani konuştuğumuz lisanda (Gizil yazın için işlik) uyguluyor. Bu akımda kitaba türlü bulmacalar, sorunlar, karmaşık dolambaçlı yollar konuşlanıyor. Sakallı Üstad bununla da durmayıp malum harfi kullanmıyor.
    C. Yardımcı da malum harfi kullanmadan kitabı lisanımıza uyarlıyor. Kitapta çok fazla yazılan ama uzun uğraşlar sonucu da bunların anlamını çıkaramadığım türlü türlü söz var. Bunlardan bazıları 3, 6, 29, yunus, Ankara, Kafka, kayboluş... Üstadı doğuran kadınla babası Yahudi olduklarından toplama kamplarına alınmışlardı. Babası orada öldürüldü, doğuran kadın da toplama kamplarında kayboldu sonra da bulunamadı. Kitap Anton Ssliharf adında bir insanın kaybolmasıyla başlıyor. Arkadaşları, tanıdıkları Ssliharf'i bulmaya çalışıyorlar ama bir bir onlar da ya kayboluyor ya ölüyor. Kitapta yalnızca onlar kaybolmuyor, okuyanlar da kayboluyor. Kitap Fransızcadaki harf sayısı kadar bölüm barındırıyor. C. Yardımcı da kitapta arada sırada araya sıkışarak zorunlu olarak yazdığı yazılarla bölüm çokluğunu lisanımıza uyarlayıp 29 yapıyor. Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabı anlayan birisini bulamadım. İlk 1 2 bölüm anlaşılabilir oluyor fakat sonrası tam bir azap... Okuyorsun, sonra bir anda hiçbir yazıyı anlamadığının farkına varıyorsun. Anlatılanlardan hiçbir anlam çıkaramıyorsun. Anlatılanı, konuyu, olayı, anlamıyorsun. Koca bir okyanusta kayboluyorsun. 17 18. Bölüm civarı açılmaya başlıyor, bir aydınlanma sarıyor okuyucuları. Üstad kitapta çok lüzumsuz olayları paragraflarca anlatıp kitabın akışındaki mühim olayları hızlıca yazmış. Sanki normal hayata mizahi bir atıfta bulunmuş. Tüm hayatımız boş yol alıyor fakat bir anda mühim bir olay olabiliyor. Kitabın konusu, olayları, sonu... Hiç sanılmayacak bir durumda bitiyor. Kanımca okumanız ya da göz atmanız zaruri bir kitap.